TR

ABD’nin Hegemonya Mücadelesi ve Küresel Rekabette Artan Riskler

 

ABD Hegemonyasının Sonu Mu?

Amerika Birleşik Devletleri (ABD)’nin yeni başkanı seçilen Donald Trump ile birlikte, ABD, Rusya Federasyonu (Rusya) ve Çin Halk Cumhuriyeti (Çin) arasındaki siyasi ve ekonomik gerilimlerin gittikçe arttığı görülmektedir. Artan fikir ayrılıkları, Çin’in ve Rusya’nın gittikçe daha Amerikan karşıtı tutuma bürünmelerini beraberinde getirmiştir. Küresel alanda ise bu durum, ABD hegemonyasının çökmekte olduğuna yönelik yapılan tartışmaların artmasına neden olmuştur.

Trump dönemiyle birlikte hem ABD’nin söylemlerini sertleşmesi hem de ABD’nin daha agresif bir dış politika izlemeye başlaması sonrasında yükselen tansiyon, birbirlerine gittikçe daha fazla rakip olmaya başlayan bu ülkeler arasındaki ilişkileri daha çatışmacı bir noktaya taşımıştır. Artan gerilimler, dünyanın yeni bir savaşa sürüklenip sürüklenmeyeceğinin kamuoyu tarafından merak edilen bir konu halini almasını da beraberinde getirmiştir.

Bu yazıda Trump ile birlikte, ABD’nin Çin ve Rusya ile olan ilişkilerinin ne yönde ilerlediği incelenecektir. Uluslararası sistemde tartışılmaya başlanan ABD etkisinin azaldığı algısının ne derece gerçekçi olduğu, Uluslararası İlişkiler (Uİ) disiplininde yer alan hegemonya kavramları çerçevesinde tartışılacaktır. Son olarak da Graham Allison’ın kullanımı sonrasında popüler bir hâle gelen ‘Thucydides Tuzağı’[1] kavramı çerçevesinde, ABD, Çin ve Rusya tarafından son dönemde atılan adımların ülkeler arasında yeni bir çatışmayı doğurup doğurmayacağını değerlendirilecektir.

Soğuk Savaş Sonrası Uluslararası Sistemdeki Dönüşüm

İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesi ile ABD, Avrupa devletlerinin eski güçlerini kaybetmesi sonucunda hegemon devlet konumuna gelmiştir. 1945 sonrası ABD ile Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) arasında yaşanan mücadeleden galip ayrılan ABD, Soğuk Savaş sonrası dünya siyasetindeki hâkimiyetini pekiştirmiştir. Bu hâkimiyetin sağlanmasında, SSCB’nin ardılı olarak kurulan Rusya’nın kendi içinde bir toparlanma sürecinde olması fazlasıyla etkili olmuştur.

 

Putin’in 2007 NATO Güvenlik Konferansı’ndaki Konuşması

 

ABD’nin 1990’lar boyunca uluslararası politikadaki görece rahat konumu, Rusya’nın ve Çin’in ekonomik ve siyasal açılardan giderek güçlenmesi ile sadece söylem bazında ABD hegemonyasının sorgulanmasına neden olmakla kalmamış; Çin’in ve Rusya’nın uyguladığı politikalar, ABD’yi konumunu korumak adına daha çok mücadele etmeye yöneltmiştir. Oluşan bu durumun söylem bazındaki en net örneklerinden birisi, 2007’de Rusya devlet başkanı Vladimir Putin’in Münih’te düzenlenen NATO Güvenlik Konferansı’nda yaptığı konuşmadır.[2]

2007 Münih konuşmasında Putin, günümüz dünyasında tek kutuplu bir düzenin mümkün olamayacağına vurgu yaparak; sorunların çözümünde çatışmanın tek yöntem olarak benimsenmesinin, çatışmaları çözüme ulaştırmak yerine, yaşanan sorunları gittikçe derinleştirerek çözümsüzlüğe ittiğini ve siyasî çözüm sunmanın imkânsız hâle geldiğini vurgulamıştır. Böyle bir durumun oluşmasından ABD’yi sorumlu tutan Putin, ABD’nin dış politika stratejisini eleştirerek uluslararası hukukun tek bir devletin isteği doğrultusunda şekillenmeye başladığını ve bu hususta Birleşmiş Milletler (BM)’i görmezden geldiğini belirtmiştir.

Soğuk Savaş’ın bitişi sonrası ABD ile Çin arasındaki ilişkinin gelişimine bakıldığında ise, 1978’te gerçekleştirdiği piyasa reformu ile birlikte uygulamaya başladığı kalkınma programları sonucu ekonomik büyüme eğilimini pozitif yönde sürdüren Çin’in küresel alandaki ağırlığının gittikçe arttığı görülmektedir.

Yıllık olarak ortalama yüzde 9 oranında büyüme rakamı yakalayan Çin, 2010 itibariye Japonya’yı geçerek, ABD’nin ardından dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olmuştur. IMF’nin ve Dünya Bankası’nın gelecekle ilgili tahminlerine bakıldığında Çin’in ABD’yi geçerek dünyanın en büyük ekonomisi durumuna gelmesi beklenmektedir. Bu durum, sahip olduğu dünya liderliği rolünü sürdürme noktasında askeri gücü ile birlikte ekonomisini de ön plâna çıkartan ABD’yi tedirgin etmektedir.

Putin döneminde yoğun merkeziyetçi politikaları ile siyasal açıdan güçlenen Rusya, sahip olduğu enerji kaynaklarını iyi bir şekilde kullanarak he ekonomik açıdan gelişimini sağlamış hem de bu kaynakları zaman zaman Avrupa ülkelerine karşı bir dış politika aracı olarak kullanmıştır. Putin’in devlet başkanı olması ile birlikte gittikçe gelişen Rusya, SSCB döneminden beri sahip olduğu nükleer güçle beraber askeri olarak da gelişim göstererek ABD açısından rakip bir güç haline gelmiştir.

Çin’in hamlelerine bakıldığında ise, 1970’lerden itibaren uygulanan büyüme modeliyle sağlanan ekonomik gücün, kamu diplomasisi ile birleştirilerek dış politikada ABD’ye oranla daha ılımlı bir politika izlemeye çalışıldığı görülmektedir. Çin’in bu tür bir dış politika tarzı benimsenmesinin en önemli nedeni ise, ABD’nin sahip olduğu maddi güç kapasitesi ile kısa vadede mücadele edemeyeceğini düşünerek ekonomik gücü ile yakın coğrafyasındaki devletlerde etki oluşturma yolunu seçmesidir. Sonuç olarak gelinen noktaya bakıldığında hem Avrasya hem de Ortadoğu coğrafyasında artan Rusya etkisi ve Asya-Pasifik’te Çin’in yükselmeye başlaması, ABD’yi bu ülkelere karşı yeni politikalar geliştirmeye yöneltmiştir.

YAZAR

Erciyes Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Lisans Öğrencisi. Temel ilgi alanları Kimlik ve Dış Politika, Türk Dış Politikası, Rus Dış Politikası, Avrasya Çalışmaları, Post-Kolonyal Çalışmalar ve Marksizm

İLETİŞİM


Akademik Kaynak
 

 TR