TR

Liberalizmin Ortaya Çıkışı, Türkiye’ye Olan Etkileri ve Turgut Özal Dönemi

2) LİBERALİZMİN ORTAYA ÇIKIŞ SÜRECİ VE TÜRKİYE’DE LİBERALİZMİN ETKİLERİ

       “Liberal“ terimi 14. Yüzyıldan beri kullanılmış günümüze kadar çeşitli anlamlar yüklenerek gelmiştir. Liber terimi, Latince de “özgür insanlar sınıfı” anlamındayken, cömertlik ve açıklık anlamı da vardır. Liberalizm, ilk olarak 1812’de İspanya’da siyasal bir terim anlamında kullanılmıştır. 1840’lı yıllarda ise siyasal fikir kümesi düşüncesiyle bütün dünyada yayılmıştır. 1830’lar da Whigler kendilerini liberaller olarak adlandırsalar da Gladstone’un 1868’de göreve gelmesine kadar tam anlamıyla liberal bir hükümet oluşturulamamıştır. 19. Yüzyıla gelene kadar liberalizm, var olamamıştır ancak fikirlere ve teorilere dayalı bir düşünce sistemi olmuştur. (Heywood, 2013: 41)

     Avrupa’da feodalitenin yıkılışıyla birlikte bir piyasa toplumunun sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Liberalizm, radikal fikirlerden oluşmuştur. 17. Yüzyıl İngiliz Devrimi ve 18. Yüzyılın sonlarındaki Amerikan ve Fransız Devrimleri aslında liberalizm odaklı devrimler olmuşlardır. Liberaller, mutlakiyetçilik yerine anayasal rejimi daha sonra da temsili demokrasiyi savunmuşlardır. Toprak sahibi aristokratların imtiyazlarını ve feodal sistemi eleştirmişlerdir. Dinde vicdan özgürlüğü hareketini desteklemişler ve kiliseyi sorgulamışlardır.

     Liberalizmin felsefi kökenleri Locke, Hume, Smith, Mill, Bentham, Spences, Constant gibi düşünürlerin görüşleriyle oluşmuştur. Öncü kabul edilen John Locke, devletin amacının özgürlüğü güvence altına almak olduğunu, devletin meşruiyeti ve kökeninde toplum sözleşmesi olması gerektiğini, bireysel hakların önemli olduğunu vurgulamıştır. David Hume, kendiliğinden düzenin en adil düzen olduğunu devletin buna asla karışmaması gerektiğini söylemiş, faydacılık ve özgürlüğün insanın doğası olduğunu savunmuştur. Adam Smith, doğal düzenin en özgür düzen olduğunu devletin sadece iç ve dış güvenlikle ilgilenmesi gerektiğini söylemiştir. Bentham, devletin amacının bireysel çıkarı arttırmak olduğunu, özgürlük, fayda, ekonomik özgürlük ve mülkiyet olmadan mutlu olunamaz görüşünü dile getirmiştir. Mill, devleti ve ahlakı hazzın belirlediğini ve en büyük hazzın özgürlük olduğunu söylemiştir. Heywood, devlet düzenini korumak ve güvenliği kontrol altında tutmak, sözleşmelerin uygulanmasını sağlamak için zorunludur fakat bireyin özgürlüğünü ve sorumluluğunu sınırlaması bakımından kötüdür. Bundan dolayı devlet, Tom Paine’in dediği gibi “zorunlu bir kötülüktür.” İfadesinde bulunur.  Düşünürlerin hepsi, liberalizmin günümüzde anlaşılan temel ilkelerinin belirlenmesinde katkıda bulunmuşlardır.

     Liberalizm, doğumundan günümüze kadar yoğun olarak bir evrim geçirmiş ve gelişmiştir. Liberalizmi liberalizm yapan dört önemli ilke vardır.

     Bireycilik: Liberalizm, “birey” kavramının sınıfı, toplumu, halkı, milleti v.b oluşturduğunu söylemiştir. Liberalizmi var eden şeyin birey olduğunu ve bütün bu kavramları birey var ettiği için hiçbirine borçlu olmadığını, doğal haklara sahip olduğunu söylemiştir. Liberalizmin temel hareket noktası birey ve bireycilik olmuştur.

     Özgürlük: Negatif özgürlük anlayışı,  bireyin başkalarının otoritesine maruz kalmadan özgür olmasıdır. Pozitif özgürlük anlayışı ise, bireylerin özgürlüklerini fiilen kullanabilmek için başkaları (genelde devlet) tarafından mali imkanlar sağlamaktır. Liberaller negatif özgürlük anlayışıyla hareket etmişlerdir. Hayek, Berlin ve Mises de negatif özgürlüğü savunmuşlardır. Hayek, liberal özgürlük anlayışı negatif bir anlayış olarak karşımıza çıkar. Bu özgürlük barış ve adaleti sağlamakla beraber diğer faydaları garanti etmeyen bir durum da oluşturabilir. Liberal özgürlük, bireysel çabalar karşısında bütün insan yapımı engellerin kaldırılmasını talep eder düşüncesini savunur. (Hayek, 2009: 15) Temelde bireycilik ve özgürlük anlayışı liberalleri bütünleştirmiştir.

     Piyasa Ekonomisi: Adam Smith, kendiliğinden oluşan piyasa ekonomisinden (görünmez el)  bahsetmiştir. David Hume ve Adam Ferguson gibi İskoç Aydınlanması düşünürleri de Smith gibi düşünmüşlerdir. Piyasa, bireylerin karşılıklı rızalarına dayanarak rekabet etmeksizin baskı olmadan ekonomik faaliyetlerin doğal olarak düzenlenmesidir. Devletin görevi de bu oluşan doğal piyasaya gelebilecek iç ve dış zararları zamanında önleyebilmektir. Bir başka görüş, doğal düzenin sürekli ilerlediğini, özgür bir düzen olduğunu ve insanların uyum içinde özgürlüklerini kullandıklarını dile getirmiş ve devletin doğal düzene müdahale etmemesi gerektiğinin devletin asıl görevinin mevcut doğal düzeni devam ettirmek olduğunu, kimsenin diğerine baskı kullanmaması gerektiğini söylemiştir.

     Piyasanın, özne değil bir süreç olduğunun altı çizilmiş baskı, şiddet, fakirlik adaletsizlik üreten devlete ihtiyaç olunmadığına dikkat çekilmiştir.

     Sınırlı Devlet: Liberaller, devletin gerekliliğine inandıkları gibi devletin bünyesinde taşıdığı tehlikenin de farkındadırlar. Devlet bütün bireyler karşısında zorbadır. Liberaller devleti, bireysel özgürlüğe tehdit olarak görmektedir. Liberalizmin, bireycilik ve piyasa ekonomisi anlayışına göre devletin sınırlı alanda işlevi olmalıdır. Devletin işlev alanı da iç güvenlik, ulusal savunma ve adalet konuları olmuştur. Devlet sosyal adalet dağıtamaz çünkü bu durum bireysel özgürlüğe ters olduğu kadar piyasa ekonomisine de ters bir durum olur.

     Neo-Liberal Politika: Neo-liberal politika, yeni liberallerin refah devletinin aşırı bürokratikleşen yapısının, özgürlükleri zedelediği, girişimcilik ruhunu yok ettiği ve ekonomiye müdahalesiyle sadece ekonomik özgürlüklere değil siyasal özgürlüklere de zarar verdiği gibi serbest piyasa sistemini de savunduklarını ifade eder. Neo-liberallere göre serbest piyasanın düzgün işlemesi, bireyin özgürlüklerinin korunması ve demokrasinin olması için zorunludur.

     Liberalizm 21. Yüzyılda tüm dünyada tanınmıştır. Piyasa temelli ekonomiyle birleşen liberal temsili hükümet modeli, 19. Yüzyıldan beri yayılmış ve Batı’da ki siyasal ve sosyal gelişmelere hakim olmuştur.

     Çağdaş siyasal akımlara bakıldığında, sosyalizm, liberalizm ve muhafazakarlığın bazı bakımlardan, en azından söylem niteliğinde birbirleriyle iç içe girdikleri görülmüştür.

     Sonuçta liberalizm, bireyciliğin ve özgürlüğün gerçekleşebilmesi için doğal düzene uygun, doğal haklara sahip, kendiliğinden işleyen ve ekonomik girişim serbestliği bulunan siyasal, sosyal ve ekonomik bir yapıdır.

     Bu anlatılanlara göre, Türkiye’de liberalizm 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren kendini gösteren bir akımdır. Avrupa’ya giden ve orada eğitim gören aydınlar, bürokratlar ve asker sınıfını temsil eden Yeni Osmanlılar liberal düşüncelerin hemen hemen hepsini Batı Avrupa’dan öğrenmişlerdir. Bu durum Türk liberallerinin düşüncelerinin batının benimsediği liberalizm düşüncesi etrafında şekillendiğini gösterir. Aydınlar sadece Batıdan aldıkları sosyo-politik ve ekonomik şartları kendi ülkelerine uygulamak istemişlerdir.

     Tanzimat Dönemi (1839-1876) ve Islahat Fermanı (1856) Osmanlı gelişim sürecinde bir dönüm noktası olarak görülmüştür. Yeni bir düzen, yeni bir anlayış yine Tanzimat Dönemi’nde faaliyete geçirilen reform çabaları olmuştur. Bu reformlar siyasal alanda ve hukuk alanındadır. Amacı, hukuku güvence altına alarak birey haklarını korumak olmuştur.

     Bu dönemde liberal akımın temsilcisi olan aydınlar Ali ve Fuat Paşa, Namık Kemal, Prens Sabahattin, Cevdet Paşa ve Ohannes Paşa gibi isimlerdir. Ali ve Fuat Paşa özel mülkiyet anlayışının gelişmesinin ekonominin de gelişeceği anlamına geldiğini söylemişlerdir.

     Prens Sabahattin de liberal akımın öncülerinden olmuş ve fikirleriyle ön plana çıkmıştır. İktisadi ve siyasal liberalizmi savunmuş, insan haklarını vurgulamış ve sosyal yapı sorununu dile getirmek gibi daha birçok sorunun çözümlenmesi gerektiğini söylemiştir.

     Cizrelioğulları, Osmanlı’nın bu dönemde olumsuz olaylarla karşı karşıya kalmasına rağmen egemen düşüncesinin piyasayı esas alarak sermaye birikimini özel sektör aracılığıyla gerçekleştirmek olduğunu söylemiştir. (Cizrelioğulları, 2013: 21) Eştürk, Osmanlı’nın devlet politikalarıyla birlikte uluslararası ticarete ve iç ticarete koyduğu engellerin bu dönemde kaldırıldığını vurgulamıştır. (Eştürk, 2006: 20) Duman ise devletin ekonomiye müdahalesinin sınırlandırılmaya çalışıldığının ve özel teşebbüsü destekleyen bir akım oluştuğunu dile getirmiştir. (Duman, 2010: 126)

  1. Meşrutiyet’in ilanıyla Osmanlı’nın ilk anayasası Kanun-i Esasi oluşturulmuştur. Kısa sürede II. Abdülhamit Meclis-i Mebusan’ı siyasal alanda etkili olmadığı düşüncesiyle kapattırmıştır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin de etkisiyle 1908’de II. Meşrutiyet ilan edilmiştir. Artık bu dönemden sonra liberal ekonomi ve yapılacak teşebbüsler daha çok gündeme gelmiştir.

     Cumhuriyet’in ilk yıllarında sanayileşmeyle kalkınabileceği görüşü benimsenmiş olsa da daha sonra Türkiye’nin bu süreci kaldıramayacağı düşünülmüş ve üretimin tarıma bağlı olması nedeni ile kalkınmanın tarım sektöründen gerçekleşeceği belirtilmiştir. Türkiye ekonomisinin yapılanmasında önemli bir gelişme 1923’te gerçekleşen İzmir İktisat Kongresi’dir. 1923-1929 arası dönem kısmi liberal dönemdir. Yoksul halkın tarıma dayalı çalışması ithal malları korumak isteyen bir gümrük rejimi ve ekonomik bakımdan ülkeye egemen olan şirketler ve “Düyun-u Umumiye“ sorunu ticari faaliyetleri büyük ölçüde etkilemiştir. 1923’ten 1929’a kadar olan dönem bu sorunlara alınacak önlemlerin konuşulduğu dönemdir.

     Cumhuriyetin kurulması ekonomide ve siyasal alanda yapılanmaya gidilmesine neden olmuştur. O dönemde dışa kapalı bir ekonomi ve desteklenen özel teşebbüsler de vardı. 1925’te yerli malı kullanmayı özendirme ve 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu aslında koruma ve özendirme girişimlerini destekler niteliktedir. (Eştürk, 2006: 24)

     1950’de Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye ‘de tek partili dönemin sona ermesi, liberal ve kapitalist kalkınmanın ilk adımlarının atılması gerçekleşmiştir. Demokrat Parti’ye göre devlet, kötü bir işletmecidir ve özel girişimlere ihtiyacı vardır. Bundan dolayı da devlet özel girişimleri desteklemiştir. Ayrıca yine bu dönemde yabancı sermayenin de ülkede daha rahat işlemesi sağlanmıştır.

     Türkiye’de liberalizm, sosyal hayata uygunluk ve ahlak açısından ele alınmayıp ekonomik temelli olduğu için tam anlamıyla uluslararası arenada ulusal pazarın getirdiği koşullara uygun hareket edememiştir.

     Sonuçta liberal gelenek, Genç Osmanlılar ile başlayıp Demokrat Parti, Adalet Partisi, Anavatan Partisi ve günümüzde işleyişini sürdüren Ak Parti ile devam etmiştir.

 

] }

AKADEMİK KAYNAK
 

 TR