TR

Liberalizme Açılan Pencere

Liberalizme Açılan Pencere[1]

A. Giriş

 “Özgür bir toplumu özgür olmayan toplumdan ayıran, birincisinde, her bireyin tanınmış ve geniş bir alana, ikincisinde ise hükümet otoritesinin müdahale etmediği korunmuş bir saha (protected domain)’ya sahip olmasıdır.”  (Friedrich August von Hayek)

İnsan hayatı boyunca belli arayışlar içinde olmuştur en iyiyi bulmak ve yaşamak için: çeşitli ideolojiler üretmiştir kendine… Bunların doğrultusunda “liberalizm” de kendine yer edinmiştir insan hayatında, diğerleri gibi…

Kısaca tanımını yapmak gerekirse, liberalizm, temelinde özgürlüklerin yattığı bir ideolojidir ve bireyin, din, devlet ve kurumlarınca kısıtlanmaması için uğraş veren bir akımdır. Esasen, liberalizmde, düşüncenin serbest bir şekilde yer edinmesini, “özel teşebbüs” imkânı sağlayan “serbest ekonomi piyasası”nı destekleyen ve hukukun üstünlüğünün olduğu bir devlet modelini ve sonucunda toplumsal hayat düzenine giden yolun açılmış olacağına inanılır. Devlet modeli için en iyi rejim olarak “liberal demokrasi[2]” yi benimserken, açık ve adil bir seçim sistemi ile bütün bireylerin kanun önünde “eşit” olduğu ve “fırsat eşitliğinin” son derece gerekli kılınması gerekliliğinin savunulduğu bir modeldir. Mutlak monarşiye, veraset sistemine, devlet dini gibi “eski” teorilere ve bunların temelinde yatan her şeye şiddetle karşı çıkarken, tüm bireylerin yaşama ve mülkiyet hakkı ile özgürlüğünü kabul eder ve destekler. Ancak toplumsal refahın sağlanması için ufak da olsa kısıtlayıcı faktörlerin olması gerektiğini düşünerek “klasik” liberalizmden farklılığını ortaya çıkarmaktadır; ama bu kısıtlayıcılık bireyin üzerinde en aza indirgenerek yapılmalıdır.

B. Liberalizmin Ögelerinde Yolculuk

Birey, toplumların tüm yapılarından üstündür. Birey teorik olarak toplumdan önce vardı. Bireyin kendi amaçlarını serbestçe seçebilmesini ve bunları gerçekleştirebilmesinin gerekliliğini liberalizmde görebiliriz. İnsan haklarını zor kullanarak ihlal eden iki temel unsur vardır: birey ve devlet. Bireyin başka birey tarafından “güç”e maruz kalmış olması kriminal bir olaydır. Devlet sınırlandırılmamış ve belli kurallara bağlanmamış ise insanın özgürlüğüne en büyük tehdittir. Bunun için bireyin özgür; başka bireyler ve devletçe müdahaleye maruz kalmayan özel bir alanı olmalı ve devlete bir sınırlama getirilmelidir. Bu noktada “hukukun üstünlüğü”nü fark etmekteyiz.

Liberalizm, hukukun üstünlüğünü temel hak ve özgürlüklere kol kanat germesi açısından benimser. Çünkü önemli olan özgürlüklerdir. Bunları yaparken de bağımsız yargı organlarının olması; yani devlet veya devletin diğer kurumlarınca bu yargı organlarının etkiye maruz bırakılmaması gerekir. Sonuç olarak, hukuk, sadece temel hak ve özgürlükleri korumakla kalmayıp onun sürekliliğini sağlayacaktır.

Liberalizmi temellendiren ve liberalizmin en önemli öğesi olan özgürlük, dış etkenlerden bağımsız olma, dış etkenlerce engellenmeme ve hiçbir zaman için yönlendirilmeme( zorlama ile) olarak günlük dilde tanım olarak yer edinirken; sosyal ve toplumsal alan ile felsefi düzlemde daha karmaşık ve çok fazla tanıma sahiptir. Özgürlük; toplumsal, bireysel, irade, ifade, istenç ve düşünce özgürlükleri olarak dallanır, budaklanır…

Liberalizmde bir diğer nokta ise serbest ekonomi piyasası olarak göze çarpar. Serbest ekonomi piyasası, ekonomik faaliyetlerin tam rekabet ortamında serbestçe yapıldığı, eğer bir sorun varsa bu sorunun devlet tarafından değil de fiyat mekanizması tarafından çözümlenmesi gerektiğine inanırken, arz ve talebin temel belirleyici olması gerektiğine atıfta bulunur. Özel teşebbüs(girişim) özgürlüğü ise belirli mal ve hizmetlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli nitelik ve nicelikteki araçların bir araya getirilmesi ve eşgüdümlü şekilde çalışmalarını sağlamaktır. Bu bağlamda, liberalizm, ekonomik özgürlük sonucu ekonomik refahın sağlanacağını düşünür.

Liberalizmde insan hakları çok önemlidir. Din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin her bireye eşit mesafede yaklaşılır ve tüm insanlar tarafından bu haklar kullanılabilir; ama bu demek değildir ki kendi çıkarlarımızı düşünüp başkalarının hak ve özgürlüklerini “gasp” edelim. Elbette, “saygı” ortamı kurulmalıdır bireyler arasında. Liberalizmin etkisinin en açık kanıtı olarak BM’nin(Birleşmiş Milletler) 1948 yılında benimsediği “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”ni gösterebiliriz.

Bir diğer husus olarak, liberalizm, politikada demokrasi ilkelerini benimsemiş ve insan haklarının savunuculuğunu üstlenmiştir. Bu sebep ile halk içinden çıkmış, halk ile beraber ve halk için çalışan, anayasal iktidar düzenlerini benimsemiş bir sistemi istemesi siyasi iktidarın halka karşı sorumlu olmasını beraberinde getirmiştir.

“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sözü liberalizmin sloganı halini almıştır ve serbest piyasa ekonomisini gözü kapalı şekilde desteklemektedir. Yukarıdakilerden de anlaşılacağı üzere liberalizmin iki yönü vardır: siyasi liberalizm ve iktisadi liberalizm. Bu söz ise bunlardan iktisadi liberalizme işaret etmekte ve desteklemektedir.

Liberalizm, aynı zaman da dini inançların serbestçe yapılmasını, kimse tarafından sorgulanmamasını, kısaca vicdan özgürlüğünü benimsemiştir. Bir bakıma liberalizm, insan hayatının her noktasına temas etmeyi hedeflemiştir. Zaten insan hayatının her noktasına “ulaşılmadan” toplumsal refaha erişmenin mümkün olması imkânsızdır.

C. Feodalizmden Liberalizme Açılan Tarihi Kapı

Liberalizm sürecini feodalizme kadar dayandırmak mümkündür. Çünkü bir tarihsel olay varsa ortada; onun oluşumunu etkileyen bir başka olayın varlığını kabul etmemek insanlık tarihi açısından geri dönülemeyecek sonuçsuz olgulara götürür. Bu sebep ile tarihi süreç içerisinde incelemek gerekirse liberalizmi, köken olarak feodal beyliklerin egemen olduğu zamana kadar geri gitmemiz gerekmektedir. Bu noktada feodalizm liberal kavramlara ana kaynak konumundadır ve hayatı önemli ölçüde etkileyecek sonuçları vardır. Liberalizm onlardan sadece bir tanesi… Konuya geçiş olarak yazmış olduklarımın da “neden feodal beyliklerden başladım?” sorusuna yanıt niteliğinde olacak olması açısından ön bilgi gibi görülebilir.

Feodalite dediğimiz bu kavrama ufak da olsa bir atıfta bulunmak gerekiyor sanırım: yıllar yılı Avrupa’da hüküm sürmüş olan bu sistem, belli bir arazi içerisinde, “güçlü” ve yöneten konumundaki “lordlar”ın koruma ve barınma ihtiyacı içerisindeki “serfler” üzerindeki baskıcı, bir o kadar da serfleri-yani halkı- diledikleri gibi kullanma özgürlüğüne sahip olmaları, bize göstermektedir ki insanlık tarihinde bir “ayıp”. Böyle düşünmek de biraz acımasızca olabilir. Ancak bu sistem o kadar da kötü değildir ve insanoğlunun tarihi gelişimine temel oluşturan bir kavram; ileriye doğru atılacak adımların ivme kazanmasını sağlayan bir oluşum.

Bildiğimiz gibi haçlı seferleri dâhilinde, serfler bu baskıcı ve ağır vergiler ile ezilmenin karşısına çıkmış, bir nevi “kaçış”ı simgelemesi açısından önemlidir. Böylece yeni yerler görmüş, yeni ihtiyaçları karşılamak amacı ile de yeni yerlerde etkileşim içerisine girmiş ve ticaretin canlanmasını sağlamıştır. –ki o zaman kapalı ekonomi içerisinde ve ihtiyaçlarını kendileri sağlıyordu. Ayrıca “değiş-tokuş” sistemi ile alışveriş çok zor ve zahmetli oluyordu. Bunun ile beraber, ihtiyaçlarını para ile hallolması eski ve zahmetli değiş-tokuşun tam zıttı şekilde ticaretin daha kolay olan ve zahmetli olmayan bir hal almasını sağlamış ve ticaret kendine bir yoğunluk kazandırmıştır.

Bu ufak notu aktardıktan sonra, biraz da feodal beyliklere baş belası olacak bir oluşum üzerinde durmak istiyorum: şehirler. Zaman ile lordların izni dâhilinde, kendilerine piyasada yer bulan tüccarlar, “lonca” denilen bir oluşum ile elde ettikleri haklarını korumak amacındadır. Tüccar sınıfı giderek yayılan ticaret sayesinde zenginliklerini büyütürken; ticaret yapmaları için de gücü olanlar(lordlar, krallar, kilise…) tarafından teşvik ediliyordu. Şehirlerde de bu odak güçlerinin sözü geçmekteydi. Sonuç olarak feodal düzen içerisindeki gibi davranmak keyfiyetine karşın şehirlerde “özgür” bir oluşum baş göstermekteydi. Elbette insan da kendisi için en iyiyi ister ve çıkarlarını korumak için elinden geleni yapar. Bu sayede şehirler genişlemiş ve burjuva(orta sınıf) sınıfının meydana gelmesi için gerekli adımlar atılmıştır. Ve çatışmaların olması da kaçınılmazdır zıt fikirler var ise ortada.

Yine sözü ticarete değindirerek, tüccarlar, şehirleri kendileri için gelebilecek saldırılara karşı bir “kale”; ihtiyaçlarını(barınma, yiyecek gibi) karşılamak için bir dinlenme “tesisi”; para kazanma yeri olarak bir “darphane”  gibi görmekteydi. Zenginleşen tüccar (burjuvazi de diyebiliriz) sınıfı güç kazandı oluşturdukları lonca gibi kurumlar ve –tabii ki- para ile. Kolay kolay haklarını yedirmeyeceklerini de göstermiş oldular şehirlerde. Ticaretin bu açılımcı hareketleri karşısında daha fazla dayanamayacağı gerçeği bir kez daha feodal beyleri zor durumda bıraktı. Sistem çerçevesinde “kapalı” bir ekonomiye sahip olmak, sadece kendisi için yetinmek, gelişen olaylar karşısında ne yapacağını belirleyememesi ve giderek güç kaybetmesi anlamına gelmekteydi. “kaçınılmaz” son kapıda beklemektedir.

 Elbette şehir ahalisinin istekleri vardı. Bunları sıralarsak:

  • Özgürlük(insan gibi yaşama isteği)
  • Toprak sahibi olmak ve işletme özgürlüğü
  • Kendi mahkemelerini kurmak(tarafsız olması için)
  • Vergi toplama işini kendilerinin yapması(feodal düzenin tersine)

Yavaş yavaş haklarını elde eden şehirler, lordlardan bağımsız hale geldi. Örnek olarak “ben, Dortmund kontu Conrad ve karım Giseltrude ve bütün meşru varislerimiz… Dortmund şehrine ve burglulara pazaryeri yanındaki evimizi satıyoruz… Bunu ve Kutsal Roma İmparatorluğundan bize geçen mezbaha ve ayakkabıcılar loncasındaki haklarımızı ebediyen onlara bırakıyoruz… Ve fırını ve mahkemenin üstündeki evi de veriyoruz. Mezbaha karşılığında 2 dinarii ve fırın ve mahkeme üstündeki ev için bir libre karabiber bize her yıl verilecektir[3]” cümlesini verebiliriz. Ancak statükocu güçler(lordlar ve kilise) bu durumun toplum düzenini bozacağını savunmuş ve karşılarına şehirleri almıştır. Elbette istedikleri kendi çıkarlarıdır. Anlaşılacağı gibi özgürlükler “kan” dökülmeden kazanılmayacaktır.

Ayrıca “loncalar” etkinliğini ve nüfuzunu arttırdı. Uyulması için de bazı katı kurallar getirdi tüm bu özgürlük ve ayrıcalıklar için. Tüccarlar bu şartların getirdiği rahatlık ile bir “servet” kaynağı olarak ticaretin önemini vurguladı. Eski feodal düzende zenginlik kaynağı “toprak” iken; şimdi ticaret ile birlikte “para” odaklı bir hal aldı. Dahası yönetme gücü kilise ve soylulardan çıkıp orta sınıfın egemenliği altına girdi. Tefecilik dediğimiz –günümüzün de sorunu olan- kavram hayatımıza girdi. Üstelik tefeciliğe, yani faize, şiddet ile karşı çıkıp, bunun Tanrı önünde büyük suç olduğunu savunmalarına karşın, kilise yapıyordu. Kısaca düşünsel açıdan, olan bir şey fiilen hayat bulamıyordu. Bunun ile de yetinmeyip, zaman geçtikçe, “bazı özel” durumlarda yapılabilir gibisinden kanunları da koymayı ihmal etmediler.

Serfler(köylü), feodal düzende ayrımların artmasından ve “köle” gibi yaşamaktan oldukça rahatsızlık duymuştur. Yıllardır kilisenin “verdikleri” ile yetinip; bunların doğruluğunu bile sorgulamamıştır. Farklılıklardan doğan eziklikten kurtulmak için açılan yeni pazar yerleri sayesinde para kazanabilirdi lordun el koyduğundan fazlasını satarak. Böylece artan pazar üretim artışını tetikledi. Değişen düzen ile birlikte köylü daha fazla üretecek, kazanacak ve haklarını lordun elinden geri alabileceklerdi. Lord bu isteklere uymalıydı; aksi takdirde serfler kaçabilir ve kazancı olmayabilirdi. Yani “eldeki bulgurdan olmak” istemiyordu. Hiç değilse yılda birkaç peniye razı olmalıydı serflerin özgürlükleri için. “Üstelik özgür emek özgür olmayan emekten daha üretken [4]” olduğunu anlayabilen lord, geleneksel emek hizmetlerinden vazgeçip istediği emeği “kiralaması” veya karşılığında “ücret” vermesinin daha akıllıca olacağı kanaatindeydi. Sonrası için kişisel özgürlüklerini de almaları kaçınılmazdı. Yine Leo Huberman’ın kitabından bir alıntı yapmak gerekirse “S.G.’nin adı geçen toprağı bütün hizmet ve angaryalar yerine 13 solidi 4 dinarii ödeyerek tutmasına lord razı olmuştur” veya yine aynı kitaptan –Wooltsan mahkeme kararından- “…malikâneden çıkmak ve özgür insan sayılmak için 10 solidi ceza olarak ödüyor” sözleri açıkça durumu özetlemektedir. Ancak her zaman olduğu gibi karşı çıkanlar olmalı idi: kilise. İnatçı beyler ve kilise bu özgürleşmeye karşı boşuna bir direniş içerisinde idi.

1348 ile 1350 yılları arasında bir salgın hastalık (kara ölüm) Avrupa’da nüfusun yarısına yakının yok etmiş; böylece “emek” daha değerli ve köylü emeği karşılığında fazlaca ücret talep edebilir ve alabilirdi. Lordlar çıkarılan yasalar ile duruma el koymak istese de; feodal düzeni korumak amacında ise de başarılı olamamış ve köylü “güç” kullanarak özgürleşebileceğini anlamış, ne yazık ki, bunun doğrultusunda ise isyanlar baş göstermiştir. Daha sonrası için toprak mülkiyeti ve miras hakkı gibi kavramlar ortaya çıktı; fakat binlerce kişi hayatını kaybettikten sonra…

Tekrardan loncalara hitaben, kendini zenginleştiren olduğu kadar durumu kötü olan da oldu. Bu şartlar çerçevesinde loncalarda bölünmeler oldu: büyük ve küçük. Büyük loncalar egemen sınıf ve söz sahibi olmaya başladı. Yani “para” konuşuyordu. Usta-çırak-kalfa üçlüsü arasındaki çekişme de cabası… Ekonomik çıkarlar hep ön plana alındı ve ustalar “tekel”lerini korumak için kalfalara karşıydı.

Şehirlerde feodal beylere karşı özgürlükleri için beraber(zengin, fakir, usta, çırak, kalfa) savaşmışken; pastadan büyük payı üst sınıflar aldı. Sınıf mücadelesi sebebi ile isyanlar çıktı. Loncalar çöküş aşamasına girdi. Serbest şehirlerin gücü azalmış ve ulus-devletin önü açılmış oldu. Ayrıca lordlar da eski gücünde değil; orta sınıf düzen ve güvenlik özlemi içerisindeydi. Merkezi bir otoriteye ihtiyaç duymuşlar ve kral artık bir “dost” olmuştu. Krallar ise orta sınıfından gelen paralar ile burjuvaların istediği yasaları çıkartıyor ve onlara göre hareket ediyordu. Üstelik onların adamları önemli yerlere geliyordu. Krallar da ticaret ve endüstrileşme oldukça paranın “tadını”nın alınacağını fark etti. Yani, bir nevi danışıklı dövüş…

Ayrıca Rönesans ve Reform hareketlerini de tarihi perspektiften ele alma zorunluluğu içerisindeyim. Aydınlanma çağının anahtarı bu kavramlarda yatmaktadır. Rönesansı, sadece bilim ve sanattaki gelişmeler olarak nitelemek tarihi yalanlamaktan ibaret. Çünkü bu gelişmeler temelde “özgür” düşünceyi ifade eder. Yani etkilerini liberalizme kadar ulaştırabiliriz. Dahası Reformu ise kilisede yaşanan değişikliklerdir diye durmak da etkilerini görmezden gelmemiz anlamını taşımaktadır. Reform ile kilisenin “mutlak” doğrularının yanlışlanabilirliğini ve mutlak doğru olarak verdiklerine “şüphe” ile yaklaşılabileceğini göstermesi açısından bu iki hareket, kilise ve diğer odak güçlerin “mutlak doğru” diye üzerinde diretmelerinin esasında “çıkar”ların olduğunun yattığını gözler önüne sermesi bakımından önemlidir. Liberalizmin tanımını “din, devlet ve kurumlarınca müdahaleye maruz kalmadan” diye yapmamız ve sonuç olarak Rönesans ve Reform ile birlikte baskıların azaltılması bakımından bu tanımı doğrular niteliktedir. Anlaşılacağı gibi bu iki sürecin de bahsedilmeme gibi bir olasılığından bile söz edemeyiz.

Rönesans ve Reform ile birlikte coğrafi keşifleri de unutmamak gerekir. Bu olay ticaretin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Örneğin, Akdeniz Osmanlı İmparatorluğu ile Venedik’in hâkimiyeti altında iken, Avrupa’ya mallar olduğundan daha fazla değer ile varabiliyordu. Çünkü bir mal elden ele geçişleri fazla olursa; ister istemez malın fiyatı da en az o derece artar. Ümit burnunun keşfi ise bu angarya niteliğindeki el değiştirme oranını azalttığı gibi mallar kendi değerlerinde Avrupa’ya akabiliyordu. Böylece Akdeniz ticareti sekteye uğramış; Atlas Okyanusu ticareti gelişme içerisine girmişti. Tabii ki bu durumdan fayda sağlayanlar olmuştur: İngiltere, Fransa, Hollanda, Portekiz ve İspanya gibi…

Dahası Amerika gibi yerüstü ve yeraltı zenginliklerine dokunulmamış bir yerin kaza ile de olsa keşfi, yukarıdaki ülkelerin ağzını sulandırmış ve “kolonileşme[5]” çalışmalarına başlatmıştır. Amaç ticaretin gelişmesi ve devamlılığını sağlamak ile bu yerlerin egemenliğini elde bulundurmaktır. Yine en kazançlı kesim olarak tüccarları görebiliriz. Bu durumda zenginler daha fazla zenginleşecek ise yoksullar daha da yoksullaşacaktı. Ayrıca bu kolonileşme süreci içerisinde, elbette, savaşların olmaması kaçınılmazdı. Savaşlar da “kaos”a benzer. Gün geçtikçe artan savaşlar, artık yoksul olan halkın belini bükmüştü; çünkü fiyatlar tavan yapıyordu en ufak bir mal için dahi olsa bile. Zaten halk yoksulluktan kıvranıyordu. Bu savaşlar sonrasında bile en çok karı tüccarlar elde edebiliyordu. Coğrafi keşifler sebebi ile artan para dolaşımı da fiyatları oldukça yüksek yansıtabilir. Değerli madenlerin Avrupa’ya akışı da fiyatları yükselmiştir bu sebep ile. Gerard De Malynes “İngiltere Mülkünün Çürümesi Üzerine Bir İnceleme”sinde yukarıdakileri coğrafi keşiflere de atıfta bulunarak şöyle ifade etmiştir: “ … Para bolluğu genellikle malları pahalılaştırır, para kıtlığı da aynı şekilde malları ucuzlatır… Şu halde paranın bolluğu veya kıtlığına göre mallar genellikle pahalanır veya ucuzlar ve son zamanlarda batı Hindistan Adalarından Hıristiyan dünyasına akan para ve değerli maden bolluğu her şeyin pahalanmasına yol açmıştır.[6]

Coğrafi keşifler sonrası “endüstri devrimi[7]” yeni “pazar” ihtiyacını doğurmuş; kolonileşmeyi de tetiklemiştir. Yani sömürü faaliyetlerine(emperyalizm) zemin hazırlamaktan başka bir şey olmazdı herhalde.

Para, bu devirde, yerini “altın”a bırakmıştır. Ulus-devlet yaygınlaşmış ve ulusal çıkarlar gözetilmiştir. İşte bu noktada ekonomik açıdan merkantilist sistem hayata girmiştir. “Adam Smith’in ‘Ulusların Serveti’ adlı eseri, halkın zihnini kavrayan ve bütün ülkelere kısa zamanda yayılan kitaplardandı. Daha önceki kitaplar bir devletin güçlü olmak için şu ya da bu politikayı izlemesi gerektiğini anlatırken Adam Smith daha çok servetin üretim ve bölüşümünü etkileyen nedenleri incelemek ile ilgileniyordu. Merkantilistlerin çoğunun bileyecek baltası vardı ama- bu baltayı bilemekle- ülkenin gücünün artacağını söyleyerek, baltayı gizliyorlardı. Özel dileklerden çok analize meraklı olan Adam Smith ise konuya daha bilimsel bir tavırla yaklaşıyordu. Ünlü kitabının bir kısmı merkantilist öğretinin incelenmesine ayrılmıştı. Teşhir ediyordu bunu.[8]

D. Bazı Düşünürlerce Liberalizmin Anlamı

Bir alıntı daha yaparak David Hume’un bir görüşünü sizlere iletmek istiyorum: “bir krallığı kendi başına ele alıyorsak paranın daha bol ya da daha az olmasının bir önem taşımayacağı açıktır, çünkü metaların her zaman paranın miktarıyla orantılıdır.[9]

Yaşanan tüm bu olaylar sonrası, feodalizm çöküş içerisine girmiştir. Zaman ile de, ekonomik gelişmeler ve ulus-devletlerin güçlenmesi, merkantilizm[10] sürecini başlatmıştır. 17.yy itibarı ile bazı düşünürler de iş adamları ve tüccarlar gibi iktisadi konular ile ilgilenmeye başladı. Kişi hürriyetine önem veren ve devletin müdahaleci sistemine karşı çıkan; böylece de merkantilizme karşı bir kesim oluştu. Ekonomide dış etki ne kadar az ise ekonomi o kadar iyi çalışır. Yani kısıtlamaların kalması hem kişi özgürlükleri hem de ekonomide refahı simgeler. Anlaşılacağı gibi merkantilizm giderek gerekli hale gelen liberalizmin temel noktalarına inmeyi başarmıştı. John Locke, Josiah Child, Nicholas Burbon, Dudly North, John Law, Richard Cantillion, George Berkeley ve David Hume gibi kişiler bu adımların atılmasında pay sahibidir. Otomatik denge mekanizması, tam serbest ticaret, liberal dış ticaret dengesi, külçecilikten uzaklaşma, kâğıt paranın tavsiye edilir olması, para, faiz, emek vb kavramlar üzerine derinlemesine analizler yapılmaya bu dönemde başlanmıştır. Gerek John Locke’un liberalizmin babası sayılması gerekse Adam Smith’in “ulusların zenginliği” adlı eseri ile tam anlamı ile liberalizmi başlatması, insan hayatında önemli değişiklerin olduğunu kanıtlar niteliktedir. Giderek zenginlik kaynağının “toprak”tan “para”ya geçmesi de bu değişimi açıkça göstermektedir. Bu basit gibi gözüken değişim, aslında, hayatımızı önemli ölçüde etkilemeyi başarmıştır. Çünkü paranın ticarette kullanılmaya başlanması insanlar arasında, daha önce yargılamadıkları bir düzen (feodal yapılar) ile yüzleşmelerini sağlamış ve kilise gibi statükocu güçlerin her dogmatik fikrinin kabul edilebilirliliğini sorgulamayı başarmış ve “özgürlük” dediğimiz kavaramın doğuşunu temsil etmiştir, bir bakıma.

Bu alandaki önemli isimler olarak Thomas Hobbes, John Locke, Benjamin Franklin göze çarpmaktadır. Thomas Hobbes’un en tanınmış eseri “Laviathan” da Tevrat’ta geçen bir canavardır ve devleti canavara benzeterek her şeye egemen olmasını eleştirmiştir. Zaten bu noktada liberalizm akımına yakınlığı açığa çıkmaktadır.

En önemli kişi olarak John Locke, mutlakıyete açtığı sivri dilli eleştirileri bu düzene derin yaralar açmış ve üç önemli devrimi temellendirmiştir: İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimleri… Benjamin Franklin ise “insan paranın sahtesini yapar; para da insanın.” sözüyle kendinin liberalizm ve uzantısı kapitalizme olan yakınlığını ele verir.  

Ünlü düşünür J. J. Rousseau’nun bir sözünü hatırlatmak istiyorum: “devlet benim.” Bu kısa ama oldukça geniş anlam içeren cümle liberalizmde önemli olanın birey olması gerektiğini, devletin güvenlik konusu dışında hiçbir işlevinin olmadığını belirtmektedir. Yani devleti “bekçi” olarak nitelendirmiştir.

Sabine’ye göre liberalizm, dar anlamda muhafazakârlık ile sosyalizm arasında yer alan, geniş anlamda ise komünizme ve faşizme karşı olan bir siyasi teoridir. Yani, komünizm ve faşizm gibi uç noktaların ideolojisi değil; biraz daha ılımlı olan sosyalizm ve muhafazakârlığın arasında bir yerde bulunmaktadır. Diğer ifade ile liberalizm, bütün ideolojilerden en iyi olanlarınca oluşturulmuştur ve bu yönü ile bir sentez niteliğindedir. Kendini en iyi bu şekilde dile getirmektedir.

Liberalizme geniş bir bakış açısından bakmak gerekirse, Doç. Dr. Zeynep Dağı tarafından derlenen ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nden, Sevgili Bölüm Başkanımız, Doç. Dr. Muhittin Ataman’ın yazmış olduğu, “Uluslararası Politikayı Anlamak” adlı kitaptaki, makalesine bir göz atalım:

“Liberal yaklaşımlara göre, piyasa mekanizması insan gereksinimlerini karşılamak üzere kendiliğinden ortaya çıkar ve sonra da kendi iç işleyiş mantığına göre gelişir. Bireyler bu piyasada rasyonel birer aktör olarak hareket ederler ve en az maliyet ile en çok faydayı sağlamaya çalışır. Ancak, her birey bu amacına ulaşamayabilir. Bireysel üretici ve tüketici davranışlarına göre belirlenen esnek bir ekonomik yapı oluşturulur. Piyasa ekonomisi denge ve doğal istikrar durumuna yönelik bir eğilime sahiptir. Bu eğilimi belirleyen de gönüllülük esasına dayanan söz konusu malın arz ve talep değişimidir. Bu iki kavramdaki her değişiklik piyasanın yeni bir denge arayışını gerekli kılmaktadır. Liberal anlayışa göre bireysel çıkarları marksizime etmek toplumsal refahı artırır. Ancak, piyasa mekanizmasının işleyişinden herkes kazançlı çıksa da bu aynı oranda olmayacaktır. Üreticiler ile tüketicilerin rekabeti uzun dönemde tarafların çıkarlarını uyumlaştıracaktır. Bundan dolayı da toplumsal birimler (fert, grup, toplum, millet, devlet) arasındaki geçici çıkar çatışmalarını sona erdirecektir. Toplumdaki kişi başına düşen refah da artacaktır. Toplumun kazançlı çıkması ise toplumsal refah ve toplumsal kalkınma demektir. Bu toplumsal ilerleme tedrici, fakat doğrusal ve süreklidir. Bu anlayışı savunan akademisyenlere göre, savaş ve emperyalizm gibi yıkıcı gelişmeler ekonomik büyüme süreci dışında başka faktörlere (ekonomiden ayrı olarak gelişen siyasi çatışmalar) bağlı olarak ortaya çıkar. Toplumlar ve devletler arasındaki ekonomik etkileşim ile birlikte ortaya çıkan karşılıklı fayda ve karşılıklı bağımlılık sonucunda taraflar arasında barışçıl ilişkiler gelişir. Liberal bir dünya ekonomisi karşılıklı çıkar bağlarını pekiştirerek ve mevcut düzenin korunmasını teşvik ederek uluslararası politika gelişmelerinin mutedil olmasını ve istikrarsızlığa yol açmamasını sağlayacaktır.”

E. Sonuç

İnsan hayatı boyunca belli arayışlar içinde olmuştur en iyiyi bulmak ve yaşamak için: çeşitli ideolojiler üretmiştir kendine… Bunların doğrultusunda “liberalizm” de kendine yer edinmiştir insan hayatında, diğerleri gibi… Liberalizm, temelinde özgürlüklerin yattığı bir ideoloji ve bireyin, din, devlet ve kurumlarınca kısıtlanmaması için uğraş veren bir akım olduğu giriş bölümünde belirtilmişti.

Liberalizm eleştirisi olarak verilebilecekse eğer, liberalizmin hazırladığı zeminde kendine yer edinmiş olan, bir nevi uzantısı, kapitalizmin[11] dünya görüşlerine kazandırdığı(ne yazık ki!) “büyük balık küçük balığı yutar” düşüncesi ile birlikte, sırf kendi çıkarları için, diğer güçlere karşı bir “sömürü” faaliyetlerini göstermesidir. Bilhassa, “sanayi devrimi” sonrasında, emperyalizm[12] de, kendine oldukça rahat bir ortam bulan ve gittikçe büyüyen bir hızla ilerleyerek—bugün herkesin dilindeki—“küreselleşme”ye işaret etmektedir.

Hızla gelişen teknoloji ile birlikte insan ihtiyaçlarının karşılanmasına rağmen kapitalizm ile gelen birçok zararı insanoğluna dokunmuyor değildir. Küçük sermayelerin tek tek “yok” olduğunu, buna karşılık büyük sermayelerin gün ilerledikçe paraya para kattığını bilmekteyiz. Bugün, birçok küçük işletmeler ve çalışanları isyan bayraklarını açma aşamasındadır. Hayatımıza “yön veren” konumuna gelmeleri de cabası… Yani “tekel[13]”ci anlayış karşımıza çıkıyor bu noktada. Liberalizm ilk etapta karşımıza özgürlüklerin korunması ve işleyişini kolaylaştırıcı bir sistemi anımsatıyor olmasına karşın. Bu durumda liberalizmin zayıf bir noktası beliriyor gözler önünde. Teorik açıdan tıkır tıkır işleyen bir makine gibi hayatımıza girmiştir. Ancak “insan hayatında tamamen ‘uygulanabilen’ bir ideoloji var mı?” sorusuna verilecek cevap “yoktur” olurdu.

Kaynakça ve Dipnotlar

[1] Soner ÖZÇELİK, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Uluslararası ilişkiler

[2]“Bugün evrensel düzeyde savunulan insan hak ve özgürlükleri ve çoğulcu demokrasi kavramlarının fikri ve felsefi temelleri liberal doktrinde yeşermiştir. Özetle, demokrasinin temeli liberalizmdir. Liberal ekonomik düzen (libera­lizm) olmadan demokratik düzen (demokrasi) olmaz ve yaşayamaz.

Tarihteki tecrübeler göstermiştir ki, demokrasi adı verilen rejimlerin bir kısmı özgürlükçü değildirler. Marksist demokrasi bunun bir örneğidir. Mark­sist ya da sosyalist denilen rejim aslında demokratik ve özgürlükçü olmayan totaliter bir rejimdir. Yine tarihteki tecrübeler göstermiştir ki liberalizmi uygulamaya çalışan bazı ülkelerde demokratik bir rejim değil otokratik bir rejim söz konusu olabil­mektedir. Singapur ve Güney Kore gibi ülkeler bu konuda örnek olarak gösterilebilir. Sonuç olarak bir kez daha belirtmekte yarar vardır: Demokrasi ve liberalizm birbirlerinin ayrılmaz parçalarıdır. Demokrasi bir siyasal yönetim şeklidir. Liberalizm ise bir ekonomik düzen modelidir. İyi bir toplumsal düzen için liberal piyasa ekonomisine dayalı demokratik bir yöne­tim gereklidir. Bunun adı kısaca ‘liberal demokrasi’dir.     (Prof. Dr. C. Can Aktan)

[3] Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, Leo Huberman, iletişim yayınları, s 41

[4]  Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, Leo Huberman, iletişim yayınları, s 58

[5] Kolonileşme: belli bir toprak parçasına göç edip o topraklarda yerleşim ve üretim birimleri oluşturmaya veya o toprakların iskân edilmesidir. Bu sürece de kolonileşme dönemi denir ve kolonileşme kuzey Amerika ile başlar.

[6] Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, Leo Huberman, iletişim yayınları, syf 117

[7] Endüstri devrimi: Avrupa‘da 18. ve 19. yüzyıllarda yeni buluşların üretime uygulanması ve buhar gücüyle çalışan makinelerin makineleşmiş endüstriyi doğurması, bu gelişmelerin de Avrupa’daki sermaye birikimini arttırmasına denir.

[8] Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, Leo Huberman, iletişim yayınları, s 153

[9] Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, Leo Huberman, iletişim yayınları, s 155

[10] Merkantilizm; ticaretle uğraşmak, bir mal satmak anlamına gelmektedir. İthalatı kısıtlayıp, ihracatı teşvik ederek güçlü ve zengin bir devlet inşa etmeyi amaçlayan iktisadî milliyetçiliktir. Millî zenginlik ve gücün, ihracatı yükselterek bunun karşılığında değerli madenler elde etmeye paralel olduğunu iddia eder. Devleti, bir takım iktisadî düzenlemelerle refah içinde tutmayı amaçlayan politikalar bütünüdür. İktisadî bütünlüğü ve politik kontrolü hedefler. Feodalizmin çöküşüne yakın tarihlerde ortaya çıkmış olan; değerli külçe birikimini, dış ticaret fazlasını, tarımın ve üretim sektörünün gelişmesini ve dış ticaret tekellerinin kurulmasını sert idarî düzenlemelerle tüm millî ekonomiyi kontrol ederek sağlayıp, bir milletin parasal zenginliğini ve gücünü birleştirerek artırmayı hedefleyen iktisadî sistemdir.

[11] Kapitalizm: üretim araçlarının özel mülkiyetin elinde olduğu ve kâr amaçlı kullanıldığı, malların üretim, dağıtım ve fiyatının arz talep mekanizmasıyla serbest piyasada özgürce belirlendiği bir ekonomik sistemdir.

[12] Emperyalizm (Yayılmacılık), bir devletin veya ulusun başka devlet veya uluslar üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkide bulunmaya çalışmasıdır. 2- Bir devletin kendi sınırları ötesindeki halklar üzerinde, rızaları olmaksızın, kontrol kurma politikası şeklinde tanımlamaktadır. 3- Bir ulusun kontrolünü diğer halklar üzerinde genişletmesini sağlayan politika ve uygulamalar.

[13] Tekelci anlayış ise belirli bir hizmet veya malın üretim ve satımında “tek kişinin” söz sahibi olması anlamına gelmektedir.

Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Leo Huberman, İletişim Yayınları

Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, Oral Sander, İmge Kitabevi

Siyaset Bilimi, Mümtaz’er Türköne, Lotus Yayınevicom

http://www.canaktan.org/politika/demokrasi/makaleler/demokrasi-liberalizm.htm

Uluslararası Politikayı Anlamak, derleyen Doç. Dr. Zeynep Dağı, makale sahibi Doç. Dr. Muhittin Ataman, Alfa Basım Yayım Dağıtım, s 459–460

YAZAR

ABANT İZZET BAYSAL ÜNİVERSİTESİ ULUSLARARASI İLİŞKİLER-2010 ULUSLARARASI İLİŞKİLER ÖĞRENCİLERİ TOPLULUĞU KURUCU ÜYE GAYRİMENKUL DANIŞMANI-NARLIDERE/İZMİR

İLETİŞİM


Akademik Kaynak
 

 TR