TR

Türkiye’de Siyasal Partiler ve Parti Sistemleri

                                            TÜRKİYE’DE SİYASAL PARTİLER VE PARTİ SİSTEMLERİ

 Giriş

Türkiye de siyasal partiler açısından demokrasi tarihi incelendiğinde, özellikle 1970’ lerden başlayarak parti sistemi yapısında parçalanmaların ve kutuplaşmanın hız kazandığı görülmektedir. Ayrıca siyasal partilerin örgütsel gücü ve halk desteği sağlama konusunda da düşme görülmektedir. Bu da, Türkiye’deki siyasal partilerin uzun süredir bir kurumsal gerileme yaşadığına işaret etmektedir. Parti sistemindeki kurumsal gerileme yanında, partilerin halkın gözündeki saygınlıkları da gerileme göstermektedir. Yapılan anketlerde, siyasal partiler az güvenilen kurumlar olarak ortaya çıkmaktadır.

Parti Sistemi: Kurumsallaşmanın Bozulması, Parçalanmışlık ve Kutuplaşma:

Türk parti sistemi 1970 lerden bu yana uzun bir kurumsal bozulma sürecinden geçmektedir. Bu sürecin özellikleri, parti sisteminde artan parçalanma, ideolojik kutuplaşma ve oy davranışlarında oynaklık; partilerin örgütsel güçlerinin ve partilerde özdeşleşme duygularının zayıflaması ve partilere halk desteğinin azalmasıdır.

1946 ve 1960 arasında Türk parti sistemi, tipik bir iki-parti sistemi özellikleri göstermektedir. Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti.1960 darbesini izleyen 1961 seçimlerinde hiç bir parti, parlamento çoğunluğunu sağlayamamıştır. Sebebi ise, askeri rejimce yasaklanmış olan DP oylarının üç parti arasında bölünmüş olması, diğer sebebi de nispi temsil sisteminin kabul edilmiş bulunmasıdır. 1971 askeri müdahalesini izleyen 1973 ve ondan sonraki 1977 seçimleri, bir kez daha parçalanmış parlamentolar doğurmuştur. Her iki parlamentoda partilerden hiç biri çoğunluk sağlayamamıştır. Bununla birlikte, diğer partilerden çok daha güçlü olan iki büyük partinin (CHP ve AP) toplam oy oranları, 1973’te  63.1, 1977’de ise %78.8 idi. Nisbi temsilin büyük partileri kayıran D’Hondt versiyonunun uygulanması nedeniyle, bu iki partinin Millet Meclisindeki toplam sandalye oranları,1973’te % 74.2,1977’de % 89.3 olmuştur.[1]

Türk parti sisteminin 1970’lerdeki başlıca nitelikleri oynaklık, parçalanma ve ideolojik kutuplaşma olarak tanımlanabilir. Oynaklık (volatility), iki seçim arasında parti oylarında ani ve büyük değişikler anlamına gelmektedir. Parçalanma ise, parlamentoda temsil edilen partilerin sayısındaki artışta gözlenmektedir. 12 Eylül 1980 de iktidara gelen askeri rejim, seçim kanunları ile oynamak suretiyle, parti sistemini yeniden biçimlendirmeye çalışmıştır. 1983’te kabul edilen yeni seçim kanunu nispi temsil sistemini ilke olarak korumakla birlikte, yüzde 10’luk bir ülke barajı yüksek seçim çevresi barajları (bunlar, seçim çevresinin büyüklüğüne göre %14.2 ile %50 arasında değişmektedir) getirmiştir. Bundaki amaç daha ideolojik nitelikteki küçük partileri tasfiye etmek ve parti sistemini yönetilmesi daha kolay bir iki-parti ya da üç-parti sistemine dönüşmektir .[2]

1990’larda Türk Parti sistemi, her zamankinden daha fazla parçalanmış durumdaydı. Aralık 1995 parlamento seçimlerinde en çok oy alan refah partisinin (RF) oy oranı 21,4 idi ve TBMM’nde 5 parti temsil ediliyordu. Gene beş partinin temsil edilme imkanı bulduğu 1999 seçimlerinde ise en çok oy alan Demokrat Sol Partinin (DSP) oy oranı yüzde 22,2 idi. TBMM üyeliklerinin parçalanma endekslerine göre ölçülen parçalanma kat sayısı,1983’te 0.61,1987 de 0.51,1991’de 0.71, 1995’te 0.77 ve 1999’da 0.79 idi. Yüksek ülke ve seçim çevresi barajları nedeniyle, oylardaki parçalanma Meclis sandalyelerindeki parçalanmadan çok daha yüksekti..Buna ek olarak 1960 ve 1970’lerde parti sistemine bir ölçüde istikrar sağlanmış olan iki büyük partinin (merkez-sağ AP ve merkez-sol CHP) nisbi üstünlüklerinde bu yıllarda ortadan kalktı.1980 ve 1990’lı yıllarda her iki ana eğilim ikişer partiye bölünmüş durumdaydı. Merkez sağda ANAP ve DYP ile merkez-solda CHP ve DSP.[3]

Parti sisteminde gözlenen diğer bir değişimde, ılımlı merkez sol ve merkez –sol eğilimlerinin git gide zayıflamasıdır. Yakın zamanlara kadar Türk siyasal hayatına egemen olan bu iki eğilimden, merkez-sağın toplam oy oranı 1995 seçimlerinde yüzde 38.9, merkez-solu yüzde 25.4olmuştur. 1999 seçimlerinde iki merkez-sol partinin (DSP-CHP) toplam oy oranı yüzde 30.9, iki merkez sağ partinin (ANA-DYP) toplam oy oranı yüzde 25.2 olmuştur. Bu rakamlar merkezcil eğilimlerde ciddi bir zayıflamaya, merkezci olmayan partilerin oyda ise buna denk bir yükselmeye işaret etmektedir.[4]

Parti sisteminde ki diğer bir hastalık ise, partilerin örgütsel gücünün ve seçmenlerin partilerle olan özdeşleşme bağlarının zayıflamasıdır. Bu yeni demokrasilerin birçoğunda gözlemlenen ve Latin Amerika’da eldesencbanto (umut kırıklığı) olarak adlandırılan daha genel bir sorunun bir parçası gibi görünmektedir. Sorunların çözülemez görünen niteliği, artan ekonomik güçlükler, çok yüksek enflasyon, büyük iç ve dış kamu borcu, artan servet ve gelir eşitsizlikleri ve yaygın siyasal yolsuzluk, seçmenlerde derin bir kötümserlik ve umutsuzluk yaratmıştır. 1970‘lerdeki en önemli olumlu değişik elit ve kütle düzeyinde demokrasiye bağlılığının güçlenmiş görünmesidir. 1970‘lerin son bölümünde ki derin kriz ortamında bile belli başlı siyasi partilerin demokrasiye sadık kalmış olmalarına karşılık, sağda ve solda önemlice bazı gruplar demokrasinin meşruluğunu kabullenememiştir.
2002 ve 2007 seçimlerinin getirdiği radikal değişimler, Türk parti sistemindeki önemli süreklilikleri gözden saklamaktadır. 

1946’da çok partili hayata geçilmesinden bu yana 15 genel parlamento seçimi yaşamıştır. Bütün bu seçimlerde sağ partiler 1977’de %55,7 ile 2007 de 71.7 arasında değişen oranlarla, açık çoğunluklar sağlamışlardır. Bu dönemde sağ partilerin ortalama oy oranı %63,5,sol partilerinki ise % 33,8’dir.[5]

SİYASAL İSLAMIN YÜKSELİŞİ: REFAH PARTİSİ
Cumhuriyet döneminde açık İslami referanslara sahip bir siyasal partinin kuruluşu,1970 yılında Necmettin Erbakan’ın liderliğinde Milli Nizam Partisinin (MNP) kuruluşuna kadar gitmektedir. Partinin kuruluşunda Nakşibendi tarikatının İskender paşa Dergahı şeyhi Mehmet Zahit Kotku’nun teşviklerinin büyük rolü olduğu, partilerin ileri gelen kurucu üyelerinin Nakşibendi veya Nurcu kökenli oldukları ifade edilmektedir. MNP,1971 askeri müdahalesini takiben Anayasa Mahkemesi tarafından laikliğe aykırı eylemleri gerekçesiyle kapatılmıştır. Bu partinin yerine. 1973 yılında yine Necmettin Erbakan’ın liderliğinde kurulan Milli Selamet Partisi almıştır. MSP,1973 seçimlerinde geçerli oyların yüzde 11.8’ini almak gibi oldukça büyük bir başarı göstermiş, Bülent Ecevit ve Süleyman Demirel’in koalisyon hükümlerinde yer almıştır. 1977 seçimlerinde MSP oylarında önemli bir düşüş gözlemlenmiştir. Bunda, nurcuların partiden kopmuş olmalarının rolü olduğu iddia edilmektedir.

1980 askeri müdahalesi, bütün partiler gibi MSP’yide kapatmış, demokrasiye yenden geçiş sırasında İslami eğilim, Refah Partisi (RF) adı altında yeniden örgütlenmiştir.1983 parlamento seçimlerine katılmasına izin verilmeyen RF, 1984 yerel seçimleriyle mütevazı bir başlangıç yapmış(yüzde 4.4), 1987 parlamento seçimlerinde oyların 7.2’ye yükseltilmesine rağmen parlamentoya girememiştir. Parti, 1994 yerel seçimlerinde oyların yüzde 19’uyla Ankara ve İstanbul’da dahil olmak üzere birçok il merkezlerinin belediye başkanlıklarını kazanmıştır.28 Şubat süreci, önce hükumetin istifasına, 1998 yılında ise partinin anayasa mahkemesi tarafından kapatılmasına yol açmıştır. Pf yerini liderliğini, Erbakan’ın siyasal faaliyetlerden yasaklanmış olması nedeniyle Recai Kutan’ın yaptığı, Fazilet partisi almıştır. FP 2001 yılında da anayasa mahkemesi tarafından yine laikliğe aykırı eylemlerin odağı haline geldiği gerekçesiyle kapatılmıştır. RF kapatılmasından sonra ise AKP ve SP kurulacaktır.Bu İslami partiler zincirinin laik ve demokrat bak seslenirken dinsel temaların yanında, ağır sanayi hamlesi, sosyal adalet, temiz yönetim ve Türkiye’nin eski haşmetini geri getirmek gibi dinsel olmayan temalara yer verdikleri görülmektedir. Milli görüş partileri adı altında toplayabileceğimiz bu partilerin Türkiye’de gerçekten şeriata dayanan İslami bir devletini kurmak istedikleri, yoksa İslamiyet’in kamusal alandaki rolü ve görünürlüğünü arttıracak, çoğu sembolik nitelikte, bazı değişikliklerle mi yetinecekleri açık değildir. Aynı belirsizlik, milli görüş partilerinin demokrasiye ilişkin görüşleri bakımından da söz konusudur. RP’ye göre vicdan hürriyeti, kişinin inançlarına uygun olarak yaşama hakkını da içermektedir ki, bunun Türkiye’nin laik hukuk sistemi ile bazı çatışmalara yol açması kaçınılmazdır. Milli görüş partileri basiretli olarak, demokrasinin temel ilkelerine karşı çıkmaktan kaçınmışlar ve seçimleri, iktidara gelmenin tek yolu olarak gördüklerini belirtmişlerdir.[6]

Ekonomik alanda RP, İslami esaslardan esinlemiş görünen bir adil düzen projesi ortaya koymuştur. Faizin kaldırılması, onun yerine bir kar ortaklığı sisteminin geçirilmesi, tek bir verginin kabulü, sosyal güvenlik ve refah harcamalarının arttırılması, temel kamu hizmetlerinin devlet mülkiyetinde olması gibi unsurları vardır. RF’nin kendisini bütün diğer partilerden farklı gördüğü ve diğer partileri Türkiyeyi uydu haline getirmeyi amaçlayan batı taklitçisi partiler olarak nitelendirdiği bir gerçektir.

1990 tarihli bir araştırmaya göre dindarlıkla parti tercihleri arasında güçlü bir ilişki vardır. Alt düzeydeki dindarlık sol partilere oy vermekle, yüksek düzeydeki dindarlık ise ANAP, DYP, RP, MHP yönündeki seçmen tercihleriyle korelasyon göstermektedir.1996 tarihli bir kamu oyu araştırması ise RP seçmenlerinin % 60.6’sının bazı İslami prensiplerinin Anayasaya geçirilmesine taraftar olduğunu ortaya koymuştur. RP‘nin şehirlerdeki düşük gelirli gruplardan önemli ölçüde destek gördüğü belediye seçimlerinin sonuçları ile kanıtlanmaktadır.[7]

RP kırsal bölgelerde şehirlere oranla daha güçlüdür. RP seçmenlerinin % 54.9’u kırsal, %45.1’i şehirsel seçmenlerdir. Türkiye’de İslami bir devlet görmeyi hiçbir şekilde istemeyen merkez oylarına hitap edebilmek için, RP tutumlarını ılımlılaştırmak ve merkeze yaklaşmak zorundadır. Ancak öte yandan parti, radikal İslamcı seçmenler arasındaki desteğinin sürdürebilmek için, laiklik dinsellik ekseni üzerinde diğer partilerle farkını vurmak gereğinin duymaktadır. Bu ikilem, RP’nin 1998 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından laikliğe aykırı eylemleri nedeniyle kapatılmasıyla sonuçlanmıştır[8]. Örgütsel açıdan RP, kütle partisi ya da sosyal bütünleşme partisi modeline yaklaşan tek Türk partisidir. Türkiye de İslamcılar, toplumun en iyi örgütlenmiş kesimini oluşturmaktadır. Bu örgütsel ağa, çok sayıda dernek, vakıf, gazete, dergi, yayın evleri, radyo ve televizyon kanalları, Kur’an kursları, öğrenci yurtları, üniversite hazırlık kursları, bir işçi sendikaları konfederasyonu (HAK-İŞ), bir iş adamları örgütü (MÜSİAD), çeşitli holdingler ve bunlara ek olarak tarikatlar ve cemaatler gibi gayrı resmi topluluklar dahildir. RP genellikle kütle partisi ile özdeşleştirilen parti-içi demokrasiden yoksun olmuştur. Üyelik haklarından çok, parti faaliyetlerine katılmak gibi yükümlülükler içermektedir. Parti politikaları, üye kütlesinin anlamlı bir katılımı olmaksızın, küçük bir liderler grubu tarafından yukarıdan aşağıya doğru oluşturulmuştur. Parti kongrelerinde gerçek bir tartışma ve rekabet yaşanmış, liderler ve politikaları alkışlarla onaylanmıştır. Bunun tek istisnası, 14 Mayıs 2000 tarihli Fp kongresinde Abdullah Gül’ün Recai Kutan’a karşı genel başkanlığa aday olması ve ancak küçük bir farkla kaybetmesidir. Zaten bu olay AKP-SP bölünmesinin habercisidir.
Kısacası, RP’nin yükselen seçim performansı, bu partinin vaad ettiklerinden çok, merkez partilerinin vaatlerini gerçekleştirmek ve seçmenlere somut yararlar sunmaktaki başarısızlıklarının sonucu gibi görünmektedir.

ADALET VE KALKINMA PARTİSİ:
Fazilet partisi içindeki yenilikçilerle gelenekçiler arasındaki ayrışmanın sonucu olarak 14 Ağustos 2001 de kurulan AKP,3 kasım 2002 parlamento seçimlerinde oyların % 34.3’ü ile TBMM üyeliklerinin yaklaşık üçte ikisini (363 sandalye)kazanmıştır. AKP,2004 yerel seçimlerinde oyların yüzde 41.2’ye çıkarmıştır. AKP’nin bu başarısına karşılık, gelenekçilerin topladığı Saadet Partisi (SP) 2002 seçimlerinde ancak %2.5 oy alabilmiştir. AKP, 22 Temmuz 2007 seçimlerinde de oyların % 46.6’sını milletvekillerinin de % 62’sini kazanarak büyük bir başarı elde etmiştir.[9]

AKP’nin seçmen tabanı mili görüş partilerinden farklıdır. Ayrıca programı ve siyasal söylemi de daha önce milli görüş partileri ile ciddi farklıklılar göstermektedir. AKP’nin ‘Kalkınma Demokratikleşme Programı’, milli iradeyi, hukuk devletini, aklı, bilimi, deneyimi demokrasiyi, temel hak ve hürriyetleri ve ahlakı, yönetim anlayışının temel referansları olarak göstermektedir. AKP ye göre milli iradenin egemen olabilmesi ancak, ancak siyasal hakların serbestçe kullanılabilmesi ile mümkündür; siyasal haklar serbestçe kullanılabilmesi için ancak çoğulcu ve katılımcı bir demokratik toplumda gerçekleşebilir. AKP inanç, düşünce, ırk ve dil farklılıklarını bir ayrışma kaynağı olarak değil, dayanışmamızı güçlendirecek kültürel zenginliğimiz olarak görmekte; özellikle ifade hürriyeti, dernek kurma hürriyetini, yaşam hakkı ve herkesin inancına göre yaşama hakkını vurgulamaktadır. Ekonomik alanda da AKP, serbest piyasa ekonomisinin bütün kurum ve kurullarıyla yerleştirmeyi savunmakta ve devletin ekonomideki rolünü, düzenleme ve denetim fonksiyonuyla sınırlandırmaktadır.

AKP Programı, laiklik ilkesinde, milli görüş partilerinden çok daha açık biçimde desteklemektedir. Laiklik, bir hürriyet ve sosyal barış ilkesidir. Programın temelinde AKP, bir muhafazakar, hatta liberal demokrat partiden farklı görünmemektedir. Zaten parti sözcükleri, kendilerini ‘Müslüman demokrat’ olarak tanımlamayı reddeder, ‘muhafazakar demokrat’ deyimini tercih etmektedirler. AKP, dini etnik ve bölgesel milliyetçiliği, partinin ‘kırmızı çizgileri’ olarak reddetmektedir. Parti programlarının ve diğer resmi parti belgelerinin o partinin gerçek mahiyetini yansıtmayabileceği iddiası, genelde doğrudur. Ancak, AKP yedi yılı aşkın tek başına iktidar döneminde bu programı ile uyumlu politikalar izlemiş, demokratikleşme ve Türkiye’nin AB üyeliği hedeflerini öncelikli hedefleri olarak kabul etmiştir. Bu dönemde, Kopenhag kriterlerine uyum sağlamak amacıyla iki anayasa değişikliği (2002-2004) ve altı uyum paketi kabul edilmiş; ayrıca Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu gibi temel kanunlarda demokratikleşme yönünde değişiklik yapılmıştır.

MERKEZ SAĞ PARTİLER: ANAP VE DYP
Çok partili hayata geçilmesinden bu yanan Türkiye, askeri yönetim dönemleri ve kısa CHP yönetimi dönemleri hariç, merkez-sağ hükümetlerce yönetilmiştir. Merkez –sağ 1950’lerde DP,1960ve 1970’lerde AP,1980’lerde ANAP, 1990’larda ANAP ve DYP tarafından temsil edilmiştir. 1970’lerin sonlarına doğru Türk Parti sistemi, esas itibariyle bir dört-parti sistemi görünümündeydi: Merkez-sağ AP, merkez-sol CHP, İslamcı MSP ve aşırı milliyetçi MHP.

1980-1983 yılları arasında Türkiyeyi yöneten Milli Güvenlik Konseyi rejimi, bütün siyasal partileri kapatmış ve yenilerinin kurulmasına 1983 seçimlerinde az önce izin verilmiştir. Bu denetimli süreç, ancak askeri rejimce izin verilen üç partinin katılabildiği, sınırlı tercihli 1983 seçimlerine yol açmıştır. Turgut Özal’ın kurduğu ANAP, birçok kimseyi ve muhtemelen MGK üyelerini şaşırtacak bir biçimde, oylarının yüzde 45’i ile TBMM üyeliklerinin mutlak çoğunluğu elde etmiştir. ANAP,1987 seçimlerinde de azalan oy yüzdesine (yüzde 36.3) rağmen çoğunluğunu korumuş, hatta seçim kanununda yaptığı değişiklikler sayesinde bu çoğunluğu güçlendirmiştir. 1987 seçimleri,1982 anayasasının eski siyasal liderler ve milletvekilleri hakkında koyduğu siyaset yasağının halk oylaması ile kaldırılmasında az sonra gerçekleşmiştir. Dolayısıyla bu seçimlere, dört eski siyasi lider (Ecevit, Demirel, Erbakan ve Türkeş) yeni partilerinin başında katılmışlardır.

1980’lerdeki partiler rejiminin en kayda değer özelliği, ANAP’ın hakimiyetidir. Bu, Türkiye’ye 1971 den bu yana ilk defa olarak, sekiz yıllık kesintisiz bir tek parti hükumeti sağlamıştır. ANAP, eski partilerden hiç birinin devamı olduğunu ileri sürmemiştir. Aksine Özal, sık sık dört eski siyasal eğilimi ANAP çatısı altında birleştirmiş olduğunu ifade etmiştir. ANAP’ı destekleyen seçmen kitlesi; Yukarıya doğru hareketli, girişimci zihniyetli, pragmatik, modernist ve kentlidir. ANAP’ın MGK döneminde özel şartları nazara aldığında ,büyük ölçüde Turgut Özal’ın eseri olan karizmatik lider partisi olduğu söylenebilir.Özal’ın dört eğilimi birleştirme söylemine uygun olarak ANAP içindeki her zaman liberal, milliyetçi ve ılımlı İslamcı unsurlar mevcut olmuştur.Ancak, bunlar Özal’ın hakim otoritesine karşı çıkabilecek örgütlenmiş hiziplere dönüşmemiştir. ANAP’ın 1980’lerdeki hakim konumundan küçük parti konumuna gerileyişi ve 2009 yılında DYP ile birleşerek siyasal varlığına son vermesi, tek bir sebebe bağlanamayacak karmaşık bir olgudur. ANAP’ın gerilemesindeki temel sebep, 1983 seçimlerinde kendi partileri seçime katılamadıkları için mecburen ANAP’a oy vermiş olan İslamcı, milliyetçi ve eski AP’li seçmenlerin, 1987 den itibaren kısmen eski partilerine dönmeleri gibi görünmektedir. Eski siyasetçiler üzerindeki siyaset yasağının 1987 halk oylamasıyla kaldırılmasından sonra, Demirel DYP liderliğine seçilmiştir. Onun enerjik liderliğinde DYP, 1989 yerel ve 1991 parlamento seçimlerinde ANAP’ı geçerek merkez-sağın en güçlü parti konumuna gelmiştir. Ap’nin doğrudan doğruya varisi gibi görünen DYP’nin, daha eski, daha güçlü ve yanaşmacılık bağlarıyla birbirlerine sıkıca bağlı bir yerel örgüt bağına sahip olmak gibi bir avantajı vardı. DYP ile kıyaslandığında ANAP, nispeten zayıf yerel örgütler ile bir kadro ya da komite partisi modeline daha yakındı. İdeolojik açıdan ANAP’ın yeni sağ, piyasa ekonomisi ağırlıklı söylemine karşılık DYP, DP ve AP geleneğinde daha muhafazakar, devletçi, popülist ve eşitlikçi bir politikayı temsil etmiştir. Her iki parti muhafazakar seçmenlere hitap etme isteğiyle dini ve milliyetçi sembollere başvurmakla birlikte, ANAP’ın söyleminde değişim ve modernleşme temaları daha ön plana çıkmıştır. Bu vurgu, Özal’ın dönüşüm ve çağ atlama sloganlarında ifadesini bulmuştur. Buna karşılık DYP, sosyal adalete, eşitlikçiliğe, dağıtımcı politikalara, paternalist ve koruyucu devlet anlayışına daha çok yer veren bir söylem benimsemiştir. 1993’te parti liderliğine seçilen Tansu Çiller açıkça piyasa ekonomisinden yana bir tavır almıştır. Buna karşılık Çiller, demokratikleşme ve silahlı kuvvetler üzerine sivil denetim güçlendirilmesi konularında Demirel den daha tutucu bir politika izlemiştir. 1996-1997 Refah yol (RP-DYP) koalisyonu ve bu hükumetin 28 Şubat süreci sonucunda istifaya mecbur kalması, Çiller ve DYP’nin laik çevreler gözündeki güvenirliğine büyük darbe indirmiş ve bu, partinin oylarını 1999 seçimlerinde % 12.0’ye,2002 seçimlerinde de %9.5‘e inmesinde yansımasını bulmuştur. Kısacası merkez-sağdaki bölünmenin derin ideolojik ya da sosyolojik farklardan değil 12 Eylül müdahalesi gibi tarihsel olgulardan ve liderler arasındaki kişisel rekabetten (Özal-Demirel, Yılmaz-Çiller) kaynaklandığı sonucuna varılır.[10]

MERKEZ SOL PARTİLER: CHP VE DSP
CHP’nin daha solcu bir konum almaya başlaması, 1965 seçimlerine İsmet İnönü liderliğinde ‘ortanın solu’ sloganı ile girilmesinde kendisini göstermiştir. Bülent Ecevit’in 1972 yılında parti liderliğine seçilmesiyle bu eğilim güçlenmiştir. CHP, 1969’da % 27,4 olan oyunu 1973’de % 33,1’e,1977’de ise % 41,4’e çıkarmıştır. Bu son rakam, CHP ‘nin demokrasi tarihimizde aldığı en yüksek oy oranıdır. Ancak 1979’da yapılan Senato üçte bir yenileme ve milletvekili ara seçimlerinde bu oran, yeniden %29 civarına düşmüştür. 1973 ve 1977 seçimleri siyasal sistemimizde bir ‘yeniden saflaşma’ ifadesi olarak kabul edilebilir. 1980 askeri müdahalesi, bütün partiler olduğu gibi, CHP’yi kapatmıştır. 1983 seçimlerinde sol kesimden sadece, MGK rejiminin izin verdiği Halkçı Parti katılmış ve geçerli oyların yüzde 30,5’ini kazanmıştır. Merkez-sol kesimdeki diğer bir gelişmede, SODEP’in (Sosyal Demokratik Parti) kurulması çalışmalarına katılmayı reddeden Bülent Ecevit’in inisiyatifi ile 1985 Aralığında Demokratik Sol Partinin kurulmasıdır. Bülent Ecevit ‘in siyasal faaliyetlerden yasaklı olması nedeniyle parti, eşi Rahşan Ecevit’in genel başkanlığında kurulmuş,1987 halk oylaması ile siyaset yasağı kalkan Bülent Ecevit, bu tarihte DSP’nin liderliğini üstlenmiştir. DSP 1987 seçimlerinde yüzde 22.2 oranında oy almış, fakat 2002 seçimlerinde oy oranı yüzde 2.2’ye düşmüştür. Ecevit, eski CHP’ni aşırı ölçüde elitist, yukarıdan aşağıya doğru değişimi savunan ‘halk için fakat halka karşı’ anlayışını temsil eden bir parti olarak tanımlamıştır. CHP’nin daha katı bir laiklik anlayışını benimsemesine karşılık, DSP’nin ‘dinsel inançlara saygılı’ laiklik anlayışını geliştirmeye çalışması da, dikkat çekici bir farktır. 1999 tarihli bir araştırmaya göre hiç okul görmemiş seçmenlerin ancak % 5’i CHP’ye oy verirken bu oran üniversite mezunlarında %17.6,üniversite öğrencilerinde %18.2’dir. DSP bütün eğitim kategorilerinde yaklaşık eşit güçte görünmekte, FP oyları ise eğitim düzeyi ile güçlü bir negatif korelasyon göstermektedir: Üniversite mezunlarının ancak % 3.9 u , FP’ne oy verdikleri söylenmiştir. 2002 yılındaki yapılan bir araştırmaya göre CHP yandaşları, çoğunlukla kentli, yüksek eğitim görmüş, beyaz yakalı ve çalışan kadınlardan oluşmaktadır. Gençler ve mavi yakalılar, CHP içinde göreli olarak daha az temsil edilmektedir. Alevilerin CHP yandaşlığı sürmektedir. Örgütsel açıdan DSP’nin, Bülent Ecevit’in karizmatik kişisel liderliğine dayanan tam bir lider partisi görünümünde olduğu kuşkusuzdur. Parti ülke düzeyinde demokratik standartlara bağlı olmakla beraber, parti içinde bunları uygulamaktan kaçınmış; parti örgütünün, merkez karar organlarının ve Meclis grubunun parti politikalarının oluşturulmasında ki rolü, asgari düzeyde kalmıştır. Ecevit’in siyaset sahnesinden ayrılacağının anlaşıldığı 2002 seçimlerinde partinin oylarının gösterdiği düşüş, DSP’nin lider partisi niteliğini kanıtlamaktadır. DSP,2007 milletvekili seçimlerine CHP listelerinde katılmış, 2009 yerel seçimlerinde ise yüzde 2.85 oy alabilmiştir.

MİLLİYETÇİ SAĞ: MHP
Türkiye’de aşırı milliyetçi sağ eğilim her zaman mevcut olmakla beraber, onun ilk defa bir siyasal parti olarak örgütlenmesi,1965 yılında eski MBK üyesi Alparslan Türkeş’in o zamana kadar muhafazakar bir parti olarak varlığını sürdüren Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisinin liderliğine seçilmesi ile başlamıştır. Türkeş’in liderliğinde parti, aşırı milliyetçi, anti-komünist ve anti-liberal bir söylem geliştirmiş; 1967’de ‘dokuz ışık doktrini’, ya da ‘milliyetçi toplumculuk’ adı verilen yeni parti programı kabul edilmiş; 1969 kongresinde de partinin adı, Milliyetçi Hareket Partisi olarak değiştirilmiştir. Bu dönemde partinin Türkçülükle birlikte İslamcılığı da vurguladığı ve Türk-İslam sentezi adıyla bilinen düşünce akımına çok yakın olduğu gözlenmektedir. MHP, 1970 ortalarına kadar marjinal bir parti olarak kalmış,1965 seçimlerinde ise %2.2, 1969 seçimlerinde yüzde 3.0, 1973 seçimlerinde de % 3.4 oy elde etmiştir. MGK döneminde bütün diğer partiler gibi kapatılan ve yöneticileri yargılanan MHP,1983 yılında Milliyetçi Çalışma Partisi adı altında yeniden örgütlenmiştir.   parlamento seçimlerinde ancak  %2.9,1989 yerel seçimlerinde de % 4.1 oy alabilmiştir. RP ve Islahatçı Demokrasi Partisi ile ittifak halinde girdiği 1991 seçimlerinde ittifak, oyların yüzde 8.2’ye, 1999 seçimlerinde ise tarihini en yüksek oyunu alarak %18′ e çıkarmıştır. Bu sonuçla MHP, Türkiyeyi 1999-2002 yılları arasında yöneten üçlü (DSP-MHP-ANAP) hükumetine ortak olmuştur. 2002 seçimlerinde ise MHP oyları bu sefer hızlı bir düşüşle, % 8.4’e gerilemiştir. 1997 yılında Alparslan Türkeş’in ölümü üzerine parti liderliğine Devlet Bahçeli seçilmiştir. Bugün MHP’nin demokratik rejime bağlılığı 1970’lerdeki ile kıyaslanamayacak derecede açık olmakla birlikte, parti, özellikle Kürt sorunu ve Türkiye’ nin AB üyeliği konularında katı milliyetçi bir tutum izlemeye devam etmektedir. Seçmen/yandaş profili açısından MHP, daha çok kırsal alanlarda yaşayan, genç, erkek, orta derece eğitimli, mavi yalı kesimlerden destek almaktadır. MHP yandaşları arasında Aleviler ve Kürtler, yok denilecek kadar azdır. 2002 yılında yapılan araştırmaya göre, 1999 seçimlerinde MHP’ne oy verenlerin önemli bir kesimi(%30.5) AKP’ye oy vereceklerini ifade etmişlerdir.[11]

ETNİK PARTİLER: HEP, DEP, HADEP, DEHAP, DTP, BDP
Türkiye’de Kürt etnik kimliğini temsil etmek üzere kurulan ilk parti, 1990’da kurulan Halk Emek Partisidir. Siyasi partiler kanununun etnik temelli partileri yasaklayan hükümleri nedeniyle Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılan bu partinin yerine, 1993’te Demokrasi partisi kurulmuştur. DEP 1994 yılında kapatılmış ve onun yerine aynı yılda Halkın Demokrasi Partidir. (HADEP) almıştır.

HADEP, 1995 ve 1999 parlamento seçimlerine katılmış ve ilkinde yüzde 4.2, ikincisinde de yüzde 4.7 oy elde etmiştir. HADEP, 2003 yılında Anayasa Mahkemesi kararı ile kapatılmış, ancak kapatılma ihtimaline karşı daha önce kurulan DEHAP 2002 seçimlerine katılarak yüzde 6.2 oranında oy almıştır. 2005 yılında DEHAP’ın yerini almak üzere, aynı çizgide Demokratik Toplum Partisi oluşmuştur. DTP, yüzde 10’luk ülke barajının olumsuz etkisini bertaraf etmek amacıyla, 2007 milletvekili seçimlerine bağımsız adaylarla katılmış ve kazanan 21 milletvekili seçimden sonra TBMM’nde DTP grubunu oluşturmuştur. DTP 11.12.2009 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış ve yerine Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) kurulmuştur. Tahmin edileceği gibi HADEP/DEHAP oyları, Güneydoğu Anadolu bölgesinde yoğunlaşmıştır. Mesela 2002 seçimlerinde DEHAP, Diyarbakır da yüzde 56, Hakkâri’de yüzde 45, Batman da yüzde 47, Şırnak’ta yüzde 46 oranında oy almış, ancak yüzde 10’luk ülke barajı nedeniyle parlamentoda temsil edilememiştir. Kürt kimliğini temsil eden bütün partilerin karşı karşıya bulunduğu ikilem, PKK yörüngesinde faaliyet göstermekte, Kürt sorununu Türkiye’nin bütünlüğü içinde barışçı ve demokratik bir çözüm bulma arasında tercih yapma zorunluluğudur. DTP eş başkanı Ahmet Türk’ün DTP uzaylıların partisi değil. PKK’da uzaylıların örgütü değil. PKK ile DTP‘nin tabanı ortak. En fazla oy aldığımız taban belli. Bana oy veren insanın çocuğu dağda. Bunu görerek gerçekleri tahlil etmemiz lazım’ yolundaki sözleri, bu ikilemin ifadesidir.[12]


KAYNAKÇA:

[1]Prof. Dr. Ergun Özbudun, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, syf.98

[2]Prof.Dr. Ergun Özbudun, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, syf.99

[3]Prof.Dr. Ergun Özbudun , Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları,syf.101

[4] Prof.Dr. Ergun Özbudun ,Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, syf.102

[5] Prof.Dr. Ergun Özbudun, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları,  syf.103

[6]Prof.Dr. Ergun Özbudun, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, syf.111

[7]Prof.Dr. Ergun Özbudun ,Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, syf.113

[8]Prof.Dr. Ergun Özbudun ,Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, syf.115

[9]Prof.Dr. Ergun Özbudun, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, syf.115

[10]Prof.Dr. Ergun Özbudun, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, syf.120

[11]Prof.Dr. Ergun Özbudun, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, syf.122

[12] Prof.Dr. Ergun Özbudun, Türk Siyasal Hayatı, Anadolu Üniversitesi Yayınları, syf.123

YAZAR

Anadolu Üniversitesi;İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi-Kamu Yönetimi/ Ordu Üniversitesi;İnsan Kaynakları Yönetimi/ 19 Mayıs Üniversitesi;İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi-Siyaset Bilimi Ve Kamu Yönetimi Marmara Üniversitesi;Kent Sorunları ve Yerel Yönetimler Araştırma Merkezi( Türkiye de Mülteciler üzerine çalışmalar)

İLETİŞİM


Akademik Kaynak
 

 TR