TR

İçimizdeki Şeytan’ın Tahlili

Bu yazının amacı, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan adlı romanının tahlilini yaparken romandan yapılan çıkarımlar vesilesiyle irade hakkında birtakım mülahazalarda bulunmaktır. Yapılan tahlil, romanın akışı ve romandan yapılan çıkarım üzerine inşa edilmiştir.

D&R - Kültür Sanat ve Eğlence Dünyası

Bu yazının kaleme alınmasının amacı, romanın okurlarında açacağı ufuklara rehberlik etmek ve çıkarılabilecek dersler üzerinden kişinin iradesini terbiye etme konusundaki soru işaretlerini azaltmaktır.

Öncelikle romanı genel olarak değerlendirmek gerekirse, karşımıza bütüncül bir eser çıkmaktadır. Başından sonuna kadar içine çeken, bağlayıcı ve sürükleyici bir tadı bulunmaktadır. Özellikle romanın kalbinin -özünün- bulunduğu son sayfalara kadar bir çıkarım yapmak kolay değildir. Yapılan çıkarımlarda ise romanın etkisini hissetmek için biraz demlenmesi beklenebilir. Mekân konusunda betimlemeler yüzeysel olmasına rağmen, İstanbul’u tanıyan, kitap kurdu veya hayal gücü yüksek olan okuyucuların zihninde güzel görüntüler canlandırabilir. Karakter betimlemeleri ise çizim yeteneği olmayan birisine bile bir şeyler karalayabilme umudu veren cinsten.

İçimizdeki Şeytan, Sebahattin Ali’nin okuduğum ikinci romanı oldu. Birincisi, malumunuz, sosyal medyada en çok karşımıza çıkan eseri: Kürk Mantolu Madonna. Sabahattin Ali’nin eserlerinin neden bu kadar popüler olduğunu İçimizdeki Şeytan’ı okuyunca anlamış oldum. Eserlerinde kesinlikle vasat bir Türk aşk dizisi/filmi tadı var. Onlardan farkı, hatta Sabahattin Ali’yi önemli bir yazar yapan farkı, aşkı işlerken hayata dair bir mesaj verebilmesidir. Bu mesaja, eserlerini her okuyan nail olabilirse ne mutlu… Diğer bir farkı ise karakterleri okuyucunun yaratabilmesidir. Ali’nin bu konudaki ustalığı, şahit olduğumuz basit oyunculuklara ve yönetmenlere muhtaç olmamamızı sağlıyor.

Romanı tahlil etmeye başlarsak, eser iki ana karakter üzerinde kurulu: Ömer ve Macide. Klasik bir aşk hikayesindeki kadın-erkek gibi görünen bu ikili aslında alternatiflerin bolluğunu ve aynı zamanda yokluğunu yaşayan iki karakterdir. Ömer, memleketi Balıkesir’de nüfuslu bir aileye, İstanbul’da yükseköğretim okuma fırsatına, hesap vermek zorunda olmadığı bir işe, her işe koşulsuz yoldaşlık edebilecek bir arkadaşa, kendisini çok seven bir akrabaya, başı sıkıştığında başvurabileceği bir ağabeye, karşısındaki kişiyi etkisi altına alabilen sivri bir zekaya ve yaşamın en iyi dönemi olan genç yaşlara sahip bir karakterdir. Tüm imkanlara ve bu imkanları değerlendirmeye kadirşinas bir iradeye sahiptir. Hem çevresinin (arkadaş, akraba, nüfuslu insanlar gibi) hem kendisinin (yakışıklılığı, zekâsı, ağzının laf yapması, olgun düşünebilmesi gibi) sahip olduğu hem içten gelen hem de çevresindeki imkanlar, Ömer’e hayatta her şeyi deneyimleme ve gerçekleştirme fırsatı vermektedir. Ömer’in hayatındaki tek eksik şey aşktır.

Macide ise Ömer’in tam aksine alternatifleri kısıtlı güzel ve yetenekli bir genç kadındır. Babası vefat etmiş, ailesinden bir hayır gelmeyen/beklemeyen, akrabalarının (babasının vefatı ile) yüz çevirdiği, sadece bir bavulu ve kendisini kısa süre idare edebilecek bir miktar paraya sahip İstanbul’da kimsesiz biridir. Tutunacağı tek şeyi aşk olacaktır.

Ömer ve Macide’nin hayatları bir noktada kesişir ve tüm hikâye burada başlar. Hayatlarında kısa sürede birbirlerinin en çok istediği, uzun sürede en çok istemediği kişiler oluverirler. Bu duruma mahal veren şey ise karakterlerin içindeki şeytandır. Yani birbirlerinin hayatlarına girdikten sonra sahip oldukları iradeleridir.

Ömer, Macide’yi sahip olmak istediği ve hayatından çıkaramayacağı tek kişi olarak görür, Macide ise Ömer’i tek tutunabileceği kişi. Hayatta herkesin çok arzu ettiği şeyler vardır. Bu kişinin karakteri ve niyeti her ne olursa olsun normaldir. Önemli olan bu arzu gerçekleştikten sonra ona olan bağımlılığımızdır. Nietzsche’nin belirttiği gibi “bazen bir şeyin değeri, ona ulaşıldığında ne kazanıldığıyla değil; ona ulaşılmaya çalışırken nelerden taviz verildiğiyle belirlenir”. Ömer’in Macide’ye ulaşması, Macide’nin içinde bulunduğu durum nedeniyle çok zor olmamıştır ancak Macide’yi elde ettikten sonraki tercihleri onu içinden çıkılmaz bir halin içine sokmuştur. Nietzsche’nin sözünü “bir şeyin değeri, ona ulaşırken değil; ona ulaştıktan sonra nelerden taviz verildiğiyle belirlenir” şeklinde değiştirirsek, bu ifadesi romanı özetleyen tek cümle olabilir.  Yazarın vermek istediği mesaj budur. Bir tarafta her türlü imkana sahip Ömer, diğer yanda hiçbir imkânı olmayan Macide. İkisinin de birbirlerini beğeniyor ve seviyor olması yazarın vermek istediği mesajın önündeki pürüzleri kaldırıyor. Bir yandan da “kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” tespitini sorgulatıyor.

Ömer, Macide ile birbirlerine bağlandıktan sonra ilk günde içindeki şeytana hâkim olamamaya başlar ve bunun farkındadır. Macide ise tutunacağı tek dalı gördüğü Ömer’e her durumda ihtiyatla yaklaşır. Ancak Ömer ne arkadaş çevresinden ne anlamsız meşguliyetlerinden ne de zevklerinden vazgeçer. İçindeki şeytanı harekete geçiren dış çevresi bir gün kendisinin tutuklanmasına neden olur. Bu süreçte yaptığı iç hesaplaşmalar hayatında olmamasını tahayyül dahi edemediği Macide’den vazgeçmesine neden olur.

Macide de Ömer’den vazgeçer. Ancak Macide’nin vazgeçişi Ömer gibi ‘ya o ya da diğeri’ mantığından ziyade evet ya da hayır şeklinde yani ‘ya hep ya da hiç’ şeklindedir. ‘Ya hep ya da hiç’in bedeli her zaman daha ağırdır. Haliyle Macide’nin aldığı her kararın bedeli ağır olmuştur. Bu bedel, koyduğu nokta ile ilgili değil başlayan yeni cümle ile ilgilidir. Macide’nin ailesinden vazgeçişi akrabalarına, akrabalarından vazgeçişi Ömer’e, Ömer’den vazgeçişi ise Bedri’ye tutunma bedelini doğurmuştur. Yukarı da belirtildiği gibi yazar Macide üzerinden “kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” tespitini de sorgulatıyor. Ömer’le birlikte olmasına ve onu sevmesine rağmen neden Bedri’yi görme arzusu kaplıyordu içini? İmkanlarımız artıp, alternatiflerimiz çoğaldıkça içimizdeki şeytana hâkim olmanın zorlaştığı mesajını verir burada yazar bize.

İslam dininde üstünlük ancak takvadadır. Yani kulluk görevini en iyi şekilde yerine getirebilme arzusudur. Bu takva hususunu belirleyici kılan bir faktör mevcuttur. Bu da kişinin günah işlemeye sahip olduğu imkanlar ve günahlardan uzak kalmaya yönelik gösterdiği sabırdır. Kişinin herhangi bir günahı işlemeye ne kadar imkânı yoksa, o günahtan uzak durmasının kıymeti Allah katında o kadar azdır. Yani imkân ile kıymet arasında doğru orantı mevcuttur. Bu durum sadece Allah nezdinde değildir. Hayatımızın her boyutunda bu karşımıza çıkabilmektedir. Arzu ettiğimiz işe, eşe, hayata sahip olabiliriz. Ya sonra? Hayatta herkesin keşfettiği veya keşfedilmeyi bekleyen iyi bir yönü, çekiciliği veya yeteneği vardır. Bunu sahip olduklarımız için mi kullanacağız yoksa arzularımız için mi? İşte bu soruya verdiğimiz cevap içimizdeki şeytana ne kadar hükmedebildiğimizi gösterir. Hayatta en büyük zorluk sahip olmadıklarımızla değil sahip olduklarımızla verilen sınavdır. Ömer ne yazık ki sahip olduklarının sınavını iyi verememiş, Macide’yi bile bile kaybetmiştir.

Ömer ve Macide’nin yanı sıra romanda iki karakter daha vardır. Bunlardan biri Ömer’in sığınağı durumdaki ağabeyi olan Hafız Efendi, diğeri ise Macide’nin (hatta Ömer’in de) sığınağı olan Bedri. Hafız Efendi, Ömer’in hesap vermek zorunda olmadan çalıştığı işyerinde görev yapan güvenilir ve işinde gücünde bir adamdır. Fazla vicdan sahibi olması onun içindeki şeytanı canlandırır, kendisine yakışmayan hareketlerde bulunur. Başı beladan eksik olmayan kayınbiraderi için sorumlu olduğu kasadan ciddi bir miktar ödünç çalar. “Belalı bir kişiye yapılan iyilik, kötülük doğurur” misali Hafız Efendi’nin tüm hayatı hem maddi hem de manevi olarak çöküntüye girer. Ömer’in de etrafındaki şeytanların etkisiyle hayatında hiç yapmayacağı bir şey yapar ve buna Ömer’in vesile olduğunu belirtir. Hafız Efendi’den öğrendiğimiz şey, yapılan şeytanlık her ne olursa olsun, çevremizde olup bitenlerin bir bahane sayılmayacağı ve kötülüğümüzü meşru kılmadığıdır. Sahip olduğumuz vicdan sahipliği ya da eksikliği, sonuçları başkalarını da etkileyen kararlarımızda belirleyici faktör değildir. Sadece yapılan iyiliği veya kötülüğü kolaylaştırır. Bu noktada vicdan sahibi olmak içimizdeki şeytanı öldürmekte etkili değildir.

Bedri ise romanın en başından beri Macide’ye karşı güzel duygular besleyen bir müzik öğretmenidir. Ancak Macide ile aralarında olabilecek herhangi bir ilişkinin hem kendi sosyal ve mesleki hayatına hem de Macide’nin sosyal ve eğitim hayatına getireceği zararın farkındadır. Yani Bedri, tavır konusunda Hafız Ömer’in tam tersi bir karakterdir. Bedri ile Macide’nin yolları romanın ortalarında kesişir. Bedri, Ömer’in uzun zamandır tanıdığı yakın bir arkadaşıdır. Ömer ile Macide’nin birlikte olduğunu gören Bedri, içinde kıpır kıpır eden vicdanını kararlarına da karıştırmamasıyla Macide’yi kaybettiğini anlamıştır. Başkalarını gözeten her kararın, fazla diğerkâmlığın, arzu ettiğimiz şeyleri kaybetmemize neden olması gibi kötü bir yanı vardır ne yazık ki. Bedri hem bu yönüyle hem de roman boyunca paylaşılan düşünceleriyle erdem sahibi bir bireydir. Özellikle Ömer’in arkadaşları üzerinden bir gayesi olmayan işlerin insanı felakete götüreceğine dair düşünceleri günümüz toplumunda pek çok kişinin durumunu özetlemektedir. Romanda da geçtiği gibi “hayatta büyük ve insanca bir sebep lazımdı”. Kişinin, başkalarının fikirlerini ve düşüncelerini harmanlayarak kendi fikir ve düşünceleri olarak sunmak ne kadar acizce bir davranıştır. Günümüzde tek uğraşı sosyal medya olanlar bu bağlama ne çok yakışır!

Ömer’in ve arkadaşlarının romanın sonunda içine düştüğü durum da son günlerde önemli bir konudur. Benzer bir konu 2020 yapımı Oscar ödüllü “Parazit” filminde de işlenir. Nihat ve arkadaşlarının kısa yoldan para kazanma sevdası hüsranla sonuçlanır. Sahi ya, kısa yoldan kazanılan paranın hayrını kim görmüş ki?! Parazit filmi de kıvrak zekaya sahip bir ailenin kısa sürede kavuştuğu rahatlığın ve tadını çıkardığı zenginliğin hüsranla sonuçlandığını gösterir izleyicilerine. Emek vermeden elde edilen her şey hüsranla sonuçlanır. Bunun nedenlerinden biri belki de uğruna emek verecek herhangi bir gayesi olmayan kişinin içindeki şeytana daha kolay teslim olmasıdır.

Roman tek solukta okunabilecek cinsten bir eser. Vermek istediği mesajı eserin bütününe yaydığı için okuyucusunu yormaz. Yazar, her karakter üzerinden farklı bir boyutta mesaj vermeyi de ustalıkla başarır. Üzerinden yaklaşık bir asır geçmesine rağmen eserin tesiri, imkanları ve fırsatları artan ve bunu şuursuzca kullanan insanoğlu üzerinde daha çarpıcı bir şekilde hissediliyor. Aradığımızı bulduktan sonra ona sımsıkı sarılmamanın bedelinin onu kendi ellerinle teslim etmek anlamına geldiğini ya da bunun öncesinde insani bir gayemizin olmamasının içimizdeki şeytanı nasıl harekete geçirdiğini anlamak isteyen herkes bu kitabı mutlaka okumalıdır.


AKADEMİK KAYNAK
 

 TR

blank