TR

Barış Pınarı Harekatını Anlamak

Barış Pınarı Harekatını Anlamak

Fransız ve Sanayi devrimleri ile birlikte artan milliyetçilik imparatorluk çağının kapanmakta olduğunu göstermekteydi. Afrika, Asya ve Avrupa gibi üç coğrafyada oldukça geniş bir alanda birbirinden farklı hem etnik hem de dini birçok unsuru içinde barındıran Osmanlı İmparatorluğu da bu akımdan nasibini almıştı. Ana yönetimden ayrılıklar başlamış: özellikle Avrupa kökenli toplumlar ilk ayaklanmaları çıkarmış ve Osmanlı yönetimine ciddi zararlar vererek bağımsızlıklarını bir bir ilan etmişlerdi. Diğer taraftan aynı dini duyguların paylaşıldığı Ortadoğu coğrafyasında bulunan milletler, 19. yy ve I. Dünya Savaşı sonrasında bölgeye giren uluslararası aktörlerin çizdiği haritalarda kendilerine yer bulmuşlardı. Self-determinasyon ilkesi doğrultusunda her millet kendi kaderini çizme arzusunu milliyetçilik duygularıyla harmanlamış ve ona göre eylemlerde bulunmuştu.

Elbette kabilecilik anlayışı çerçevesinde şekillenen Ortadoğu’da, özgürlüklerini kurulan ulus-devletlere teslim etmiş olsalar da kemikleşmiş yönetimlerde refah ve sosyal adaletten uzak, sadece içeride değil diğer devletlerle de sürekli sorun ve çatışmalar yaşama gerçeği demokratik sürecin olgunlaşmadığını ve bilinç olarak yerleşmediğini göstermektedir. Özellikle Arap Baharı ile tüm bu coğrafyayı saran, yönetimden memnun olmayan kitlelerin kolektif bir yapıya bürünerek nasıl bir akım ortaya çıkardığını geçtiğimiz son on yılda küresel gözler olarak da gördük. Rejimsel sıkıntılar, ülkelerin yönetimlerinde darbeleri ve halkların daha önceki yönetimlerin tasarruflarından daha kötü şartlarda yaşadıklarını da dünya kamuoyuna şahitlik ettirdi. Savaşın geride bıraktığı yurtlarından edilerek mülteci konumuna düşmüş milyonlarca sivil; bir o kadar da hayatları, özgürlükleri, umutları kayıp gidenler. 

Suriye de bu bahardan nasibini alanlar arasına girmiştir. Esed yönetiminden memnun olmayan muhalif gruplar ve bu grupları çevreleyen daha yaşanabilir bir hayat arzusu bir yandan arayışları arttırmış diğer taraftan ise bu arayış sonucu ortaya bir çatışma alanı yaratmıştır. Tıpkı Irak’ta da olduğu gibi bölgede terörize olmuş gruplar kendilerine hakimiyet alanları çizmiştir. Suriye’nin kuzeyinde kurulmuş ve bölgede konuşlanmış terör örgütü PYD/YPG’nin, Irak’ta olduğu gibi bölgesel bir yönetim kurarak konfedarelizm arzusu karşında Türkiye, hem sınır komşusu olması hem de bu yapılanmanın PKK ile bağlantısı ve birlikte gerçekleştirdikleri eylemler bakımdan konuya müdahil oldu ve yapılan görüşmeler neticesinde milyonlarca mülteciye kapılarını açtı. Mamafih kendi milli birlik ve beraberliği ile vatanın bölünmezliğini 40 yıldır tehdit eden bir terör örgütüne karşı olarak yorumlamak gerekiyor. Jean Bodin’in egemenlik kavramı üzerinde yola çıkılacak olursak Türkiye’nin ne ilk ne de son sınır ötesi harekâtı olacaktır bu. Egemenlik mutlaktır, parçalanamaz. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler Antlaşması gereğince 51. Madde’yi uygulama zorunluluğu içerisindedir. 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da imzalanmış ve 110. maddeye uygun olarak 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girmiştir. Türkiye Antlaşmayı Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü ile birlikte 15 Ağustos 1945’te onaylanmıştır. 4801 Sayılı Onay Kanunu 24 Ağustos 1945 gün ve 6902 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlaşmıştır[1]. Özellikle “Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırı Eylemi Durumunda Alınacak Önlemler” başlıklı VII. Bölüm’de dile getirilmiş ve taraflarca kabul edilmiştir[2]. 11 Eylül saldırısı sonrasında ABD bu hakkı Afganistan’da ve Irak’ta kullanarak yakın tarihe ışık tutuyor. Bilanço milyonlarca ölüm, yurtlarından edilmiş ve zor şartlar altında yaşamak durumunda kalan diğer milyonlar ve tabii ki dünyanın gelişmesinde kullanılabilecek ama kurşun olarak harcanan ekonomiler: savaşın geride bıraktığı viran şehirler… Bu bağlamda Türkiye’nin hukuki dayanağı, Suriye’de konuşlanmış terör örgütleri PKK/PYD/YPG/İŞİD/DAEŞ gerçeğinin sunduğu argümanlar ve eylemlerle meşrulaşmış oluyor. Kısacası “Suriye çölleri ile Paris, Londra, Pekin, Berlin, New York, Tokyo ve diğer dünya şehirlerinin güvenliği birbirine bağlanırken; bölgesel ve küresel dinamikler yeniden hareketlenmiş vaziyetteler.[3]

Türkiye’nin endişeleri bölgede bulunan ulus-devletlerin toprak bütünlüğüne karşı tehditler değil sadece. Bir diğer etken, iç siyasette hükümeti zor durumunda bırakan mülteci sorunu ve halkın zaten bunalımda olan ekonomide ferahlık için bu sorundan kurtulmak istemesi. Türkiye, Suriye’ye başlattığı bu operasyonlar çerçevesinde maddi-manevi kayıplar verecektir elbette. Bunu minimize etmek için elinden geleni de yapacaktır. Suriyeli mülteciler konusu içeride oldukça büyük baskı oluşturacaktır, sonuçta yıllardır bu gerçeği yaşayan Türkiye vatandaşlarının büyük bir çoğunluğu bu nüfusu hele de böylesi bir operasyon varken istemiyor. İşin insani boyutu ayrı; ancak “vatan, millet, Sakarya” anlayışı çerçevesinde birleşen ve kanının son damlasına kadar savaşan bir milletin ne kadar daha göz yumacağı soru işareti. Bir başka deyişle Türkiye, ülke içerisinde dört bir köşeye dağılmış Suriyeli mültecilerin bir an evvel güvenli bir şekilde kendi vatanlarına dönmesini istemektedir.  Barış Pınarı Harekatını kınayan ülkelerin mülteciler hakkındaki çözümü Türkiye sınırları içerisinde. Bu da demografik yıkımın habercisi. Kınayan ülkelerin çözüm üretmekten ziyade sorunları Türkiye’de kalıcı hale getirmeye çalışmaları asli sorun. Mültecilerin güvenli bölgelere sevki bu bağlamda zaruridir.

Devletler; kendi halkına ve vatanın bütünlüğüne, yani toplumsal yarara aykırı düşen hiçbir sorunu bünyesinde barındırmak istemez. En güzel örneği ise Suriyeli mülteciler konusunda kendi ülkelerinin yararına ters düşeceğine inandığı için birçok Avrupalı devlet ya belli sayılarda ve nitelikte olanları aldı ya da tamamen kapılarını mültecilere kapattı. Diğer taraftan terörizm engellenemez, bir yerden muhakkak patlak verir. Daha öncesinde Enosis, Asala, Pkk, Ypg, İşid, Daeş derken farklı bir isimle ama aynı gayeyle saldıracak, şeklini koruyacaktır. İnsan, Adem’in yasak olanı yapması ile cennetten kovulmuş; Habil ile Kabil’in kardeş kardeşi öldürmesiyle bugünlere gelmiştir. Tarih, savaşlar tarihidir kanla yazılan. Yani insan kötüdür doğası gereği. Başkasının olanı sahiplenmek ister; mücadeleye girer, savaşır ve sonucunda karşısındaki engelleri yok eder. Realist açıdan bakıldığında paylaşmak, kendi çıkarları doğrultusunda vardır. Kazanacağı ata oynar, kazan—kazan ilkesine göre hareket eder. ABD ile Türkiye arasında yaşanan diyaloglar, sanal gönderme ve mektup sonucunda 13 maddelik bir antlaşma[4] kamuoyuna duyurularak 120 saatlik ateşkes durumuna girildi. Böylece her iki ülke birbirlerini anlayarak insani çerçeve doğrultusunda hareket edecek; güvenli bölge terörden arındırılacak, güvenli bölgede TSK’nın kontrolünde olacak ve YPG bu süre zarfında çekildiğinde “Barış Pınarı” durdurulacak… 13 maddelik bu anlaşma da kazan—kazan ilişkisidir. Türkiye ve ABD çıkarları ekseninde ortak bir paydada buluşmuştur.

Madalyonun diğer yüzü ise, Türkiye farklı amaçlar doğrultusunda hareket ederken Rusya için Suriye’deki rejimi ayakta tutmaktan ziyade tarihsel süreçte sıcak denizler politikası ve neticesinde Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını korumak ve genişletmek olarak görmek yanlış olmayacaktır. Ayrıca askeri varlıkla birlikte ekonomik ve çağımızın olmazlarından enerji paylaşımı ile dağıtımında da söz sahibi olmak istemektedir. Ancak Rusya, Şam yönetiminin düşmesi durumunda bu nüfuzunu kaybedeceğini düşünmüş olsa gerek ABD ile diğer Batılı ülkelerin tepkisiz kalması ile bölgedeki askeri varlığını arttırmış ve olaya müdahil olmuştur. Rusya, ABD’nin aksine bölgesel yönetimler ya da terör örgütleri yerine bölgedeki köklü ülkeler ile işbirliği yoluna gitmeyi seçmesi çözüm süreci açısından önemli bir nokta. Ortaya çıkan sonuç “temelde izlediği Avrasyacılık jeopolitik teorisinde hedef gösterildiği gibi dünyanın birçok bölgesinde ABD’nin temsil ettiği Atlantikçi(NATO ülkeleri, Batı dünyası) blokla mücadele ederek bu bloku saf dışı bırakma, tek kutuplu dünya söylemine son vererek kendisinin de dünyanın en önemli güçlerinden biri olduğu bir sistemi getirme derdinde olan Rusya, bugün Orta Doğu’daki en önemli aktörlerden biridir.[5]” Suriye’deki iç savaş ile birlikte Rusya, bölgede daha etkin olacak şekilde askeri üsler elde etmiştir. Suriye’nin 1946’da Fransa sömürgeliğinden çıkarak bağımsızlığını ilan etmesi sonrasında bölgede denge politikası izlemek adına, daha önceden kavgalı olduğu batı liberal anlayışa karşı Sovyet bloğunda kendine yer edinmiştir. Bu bakımdan Rusya-Suriye ilişkileri perspektifi karşılıklı kazanımlar eşliğinde devam etmiş, ediyor ve edecektir.

Türkiye, haklı sebepler ile Suriye’ye Barış Pınarı Harekatını düzenlemektedir. BM Antlaşması’nın 51. Maddesi ülkelerin kendini savunma hakkını saklı tutmaktadır. Elbette bu antlaşma, küresel düzenin korunmasını insancıl yollara sevk etmek istese de devletler için terörizm konusu kırmızı çizgisidir. 11 Eylül saldırıları sonrası ABD, sınır komşusu olmamasına rağmen Afganistan’a ve Irak’a ya da İsrail’in 1966-1969’da Ürdün’e ve 1969-1970’te Lübnan’a askeri müdahaleleri 51. Madde sunularak gerçekleştirilmiştir. Türkiye’nin bu harekatı düzenlemesi ve 51. Madde’yi öne sürmesinin haklı sebepleri açıktır. 40 yılı aşkın süredir PKK terör örgütü ile içeride ve sınırlarının dışında mücadele vermekte iken PYD/YPG’nin Suriye’de yapılanarak Suriye iç savaşının patlak vermesiyle birlikte örgütün faaliyetleri ve ideolojik düşünceleri Türkiye’nin Misak-ı Milli’sine tehdit oluşturmaktadır. Kısacası Türkiye için bu tehdidin ortadan kaldırılması ya da en azından etki alanlarının daraltılması gerekmektedir. 


Dipnotlar

[1] Birleşmiş Milletler Antlaşması, 24.08.1945, 6092 Sayılı Resmi Gazete

[2] Madde – 51: İşbu Antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler Üyelerinden birinin silahlı bir saldırmaya hedef olması halinde, Güvenlik Meclisi milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için lüzumlu tedbirleri alıncaya kadar, tabii olan münferit veya müşterek meşru müdafaa hakkına halel getirmez. Bu meşru müdafaa hakkını kullanarak Üyelerin aldığı terbirler derhal Güvenlik Meclisine bildirir ve Meclisin, işbu Antlaşmaya dayanarak milletlerarası barış ve güvenliğin muhafaza veya iadesi için lüzumlu göreceği şekilde her an hareket etmek yetki ve ödevine hiçbir veçhile tesir etmez.

[3] Bağımsızlıktan Arap Baharı’na Suriye: İç ve Dış Politika, Mehmet Akif OKUR-Nuri SALIK, Nobel 1. Basım, 2016.

[4]   A. Türkiye ve ABD, iki yakın NATO üyesi olarak bu ilişkilerini teyid eder. ABD, Türkiye’nin güney sınırına dair meşru güvenlik kaygılarını anlar.

B. Türkiye ve ABD, kuzeydoğu Suriye başta olmak üzere sahadaki gelişmelerin, ortak çıkarlar temelinde daha yakın eşgüdüm gerektirdiğini kabul eder.

C. Türkiye ve ABD “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” anlayışıyla, NATO topraklarını ve halklarını tüm tehditlere karşı koruma taahhütlerini muhafaza eder.

Ç. Her iki ülke, insan hayatı, insan hakları ile dini ve etnik toplulukların korunmasına yönelik taahhütlerini yineler.

D.Türkiye ve ABD, Suriye’nin kuzeydoğusunda DEAŞ’la mücadele faaliyetlerinin devamında kararlıdır. Bu, önceden DEAŞ kontrolünde olan alanlarda yaşayıp yerinden edilen şahıslar ile alıkoyma merkezleri hususlarında uygun şekilde gerçekleştirilecek eşgüdümü de içerir.

E. Türkiye ve ABD, terörle mücadele harekatlarının yalnızca terör unsurları ile bu unsurlara ait barınak, sığınak, mevzi, silah, araç ve gereci hedef alması gerektiği üzerine mutabık kalır.

F. Türk tarafı Türk kuvvetleri tarafından kontrol edilen güvenli bölgedeki tüm meskun mahal (güvenli bölge) sakinlerinin dirliği ve güvenliğini sağlayacağını taahhüt eder, sivillerin ve sivil altyapının zarar görmemesi için azami dikkati göstereceğini vurgular.

G. Her iki ülke Suriye’nin siyasi birliği ile toprak bütünlüğüne ve Suriye ihtilafını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararına uygun şekilde sonlandırmayı hedefleyen, BM öncülüğündeki siyasi sürece olan bağlılıklarını yineler.

I. Her iki taraf Türkiye’nin, YPG ağır silahlarının toplanması ve YPG tahkimatları ile tüm muharip mevzilerinin kullanılmaz hale getirilmesi dahil, milli               güvenlik kaygılarının giderilmesini teminen bir güvenli bölge kurulmasının devam eden önemi ve işlevselliğinde mutabık kalır.

İ. Güvenli bölge, evvelemirde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolünde olacak ve her iki taraf, güvenli bölgenin her veçhesiyle uygulanmasında eşgüdümü artıracaktır.

J. Türk tarafı Barış Pınarı Harekatı’na, güvenli bölgeden YPG’nin 120 saat içinde geri çekilmelerini teminen ara verecektir. Barış Pınarı Harekatı, bu geri çekilmenin tamamlanmasını müteakip durdurulacaktır.

K. Barış Pınarı Harekatı’na ara verildiğinde ABD, Blocking Property and Suspending Entry of Certain Persons Contributing to the Situation in Syria başlıklı 14 Ekim 2019 tarihli Başkanlık Kararnamesi uyarınca hayata geçirilen yaptırımlara ilavelerini getirmeme ve Kongre nezdinde uygun şekilde çalışmalar ve istişareler yürüterek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda Suriye’de barış ve güvenliğin teminine dönük kaydedilen ilerlemenin altını çizmek hususunda mutabık kalır. Barış Pınarı Harekatı 11. paragraf uyarınca durdurulduğunda, yukarıda bahsigeçen Başkanlık Kararnamesi uyarınca hayata geçirilen mevcut yaptırımlar kaldırılacaktır.

L. Her iki taraf bu açıklamada kaydedilen tüm hedeflerin uygulanması için birlikte çalışma taahhüdünde bulunmaktadır.

[5] Suriye’nin Jeopolitik Konumu Bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri, Hamza AKENGİN-Ayşe YAŞAR, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2018/3, Sayı:32, s. 25-57

] }

AKADEMİK KAYNAK
 

 TR