TR

Alevilik Üzerine: Amaca Ulaşmak İçin Bir Araç

Alevilik Üzerine: Amaca Ulaşmak İçin Bir Araç

A. GİRİŞ

Siyasal ve sosyo-kültürel sistem içerisinde etkin bir role sahip “Alevilik”in tanımlanması ve haklarının tanınması sorunsalı içerisinde; bugüne kadar yazılmış eserlerin, farklı algılamaların ve belli başlı ideolojiler çerçevesinde kolektif yapı oluşturan partiler için “amaç—araç” düzleminin dışına taşmayan düşüncelerinin yattığını söyleyebiliriz. Elbette ki Alevilik, “bir dinsel öğreti midir?”[1] veya “siyasi partilerin seçim amaçlarına ulaşması için bir araç mıdır?” ikileminden sıyrılma çabasının sergileneceği bu yazında öncelikle Aleviliğin tanımı üzerinde tarihi perspektif yardımıyla açılımlara gidilecek, farklı algılamalar üzerinde durulacak, ana konu olarak bu ikilemi siyasi partiler ışığında açıklama ve Türkiye modeli yoluyla bir sonuç bölümüne ulaşılacaktır. Mamafih bu yazında temeli oluşturan ve anlatılmak istenen “Aleviliğin araç olarak kullanılmasına” dikkat çekilecektir. Yönetimde mutlak egemenliği sağlamak isteyenlerce dinsel ve ideolojik materyallerin yanında her türlü maddi kaynağı da kullanarak ulaşılmak istenen sonuca kadar  olan eylemler serisi, “amaç-araç düzlemi”ni meydana getirmektedir. Machiavelli’nin iyi sonuçlar için kötü eylemler ironisinin özü de bu düzlemde şekillenmektedir. Aslında Machiavelli, yöneten kişinin(Prensin) sahip olması gereken özellikleri arasında ne olursa olsun halka karşı iyi görünmesi; ama politik sağlam bir yapı oluşturması için de hem bu gücünü koruyabilmesi hem devletin bekasını yurttaşın önünde tutabilmesi hem de etik olmayan her türlü davranışı sergileyebilmesi gerekmektedir. Bu anlamda siyasi aktörlerin yol aracı olarak görülen Alevilik Türkiye siyasi tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. 

Türkiye’de Alevilik tanımının zor yapılmasının sebebi olarak Elise Massicard’ın “Türk devletinin kararlı üniterizmi bu topluluğu istatistiki açıdan görünmez ve kavranmaz kılmaktadır”[2] yaklaşımının ne kadar yerinde olduğunu realist bir bakış açısı dahilinde görmek mümkündür. Öbür taraftan bu yargı, Batı tarih yazımı tarafından sıkça kullanılmış bir terim olarak “national-building(ulus inşası)” ideolojisinin—diğer bir ifade ile sonradan kavramsallaşan Kemalizm’in bir uzantısı şeklinde görülmekte ve algılama farklılığının Türkiye’de nerede başladığına işaret etmektedir. Bu durum, Aleviliğin Türkiye tarihi boyunca amaç—araç düzlemi doğrultusunda ilerlemesine sebep olmuştur. Yalnız daha çok araç olarak sisteme entegre edilen Aleviliğin amaç ayağı farkında olmadan kangren olmuşcasına kesilmeye çalışılmış, amacın sadece yönetimde güç olarak algılanmış ve tanımlamalardaki eksiklikler ile yanlış ve/veya farklı algılamaların önüne geçilememiştir. Özetle, sistem aktörleri(özellikle siyasi partiler) tarafından amaçlara ulaşmak için bir araç  görünümüne bürünmüştür. Diğer taraftan bir toplumun kolektif kimlik tanımlaması yapılırken zaman zaman radikal değişimlere gebedir. Böylece kolektif kimlik, yeniden tanımlama yoluna kendisini oluşturan öğelerin tekrar tartışılması ile gider. “İnanç ve öğreti anlamında eksiklikler yaşadık. Alevi Bektaşi örgütlerinde maalesef bunlar esas alınmamış. Önce inanç ve öğreti merkezinde örgütlenip yaşadığımız kent, doğa ve üretim ilişkisini de göz önünde bulundurarak toplumsal yaşam içerisindeki durumumuzu tespit etmek zorundayız.” diyen Pir Sultan Abdal Dernekleri Başkanı Müslüm Doğan da bu kolektif kimlik karmaşasını çözümlemek gerektiğine  bir yandan vurgu yapmış diğer yandan bir zorunluluk olarak görmüştür. Dahası siyasi partilerce Aleviler birer “oy” potansiyeli[3] konumuna getirilmekle kalmamış, onların sorunlarının çözümsüzlüğünü bugüne kadar korumuş ve kimliksel istekleri bu kolektif kimlik sorunsalından ötürü sümen altı edilmiştir.

B. Tanımlama ve Tanınma Yolunda Alevilik

Konunun en etkin biçimde anlaşılması bağlamında tarihi güzergâhın pekiştirilmesi gerekmektedir—ki neden-sonuç ilişkilerinin kavranması için neden-sonuç faktörlerinin iyi okunması birincil şarttır. Bu kapsamda Aleviliğin tanımını yaparken onun tarihsel deviniminin, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik” alandaki yansımaları ile diğer aktörlerle ilişkilerinin altını çizmekte fayda vardır. İlk söylenmesi gereken nokta ise Alevilik paradigmasının nasıl ve ne zaman oluştuğu olmakla birlikte farklı düşünce disiplinlerinin veya aktörlerin ona nasıl baktığının ve onu ne şekilde gördüğünün vurgulanması gerekmektedir. Bu bağlamda Aleviliğin çıkışına iki farklı yorum getirilmiştir. Birincisi, Aleviliği “Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ali kutsallığını kalbinde taşıyan, Hz. Ali’nin adaletinden ayrılmayan, temelinde insan sevgisi bulunan; her dine, mezhebe, şer inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan; dil, din, ırk veya renk ayrımı gözetmeyen; eline diline sahip olma ilkelerini şart koşan; inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren; laik, demokratik, eşitlikçi, katılımcı ve paylaşımcı düşünceyi savunan; zalime ve zulme karşı gelen, mazlumun yanında olan, şeriatın bağnaz kurallarına bağlı olmayan ve onu reddeden; İslam dinini kendine göre ve Sünni inancın dışında yorumlayan… ve tüm bunları Kırklar Cemi(Cemevi) ile yürüten bir inanç sistemi”[4] olarak uzun uzadıya tanımlamak mümkündür. Hz. Muhammed’in vefatı sonrası yaşanan iktidar kavgasının bir sonucu olarak görmek ve Aleviliğin, iktidar kavgasının ayaklarından sadece birisini temsil ettiğini bilmek tez-antitez-sentez üçlemesinde tarihin bugünkü biçimini almasına neden olduğunu söyleyebiliriz. İşin özü, Hz. Muhammed’in ölümünden önce, Veda Haccı(632)’ndan sonra Müslümanlar arasında ihtilaf çıkmaması için halifeliğe Hz. Ali’nin geçeceğini belirtmesine rağmen Peygamber’in ölümü ile başlayan halifelik sorunu, Alevilik sürecini temellendirmiştir. Ancak Aleviliğin siyasal ve düşünsel boyutu Kerbelâ Olayı’na dayanmaktadır[5]; bu olay olgunlaşma ve yayılma sürecinde önemli bir yere sahiptir. Yani Arap olmayan toplumlarda da kendini göstermeye başlamış ve bugünkü durum ortaya çıkmıştır.

İkincisi ise Türkler ile yakından ilintilidir. Bu görüşe göre Orta Asya’dan göçe başlayan Şaman Türkler, yüzyıllar boyunca karşılaştıkları dinler ve kültürlerle Anadolu’ya gelmiş; mevcut yerli kültür ve dinlerle etkileşime girmiş ve bir ortak Anadolu sentezi oluşturmuşlardır. Bu ise İslamiyet’in Şii unsurları ile birlikte Zerdüştlük, Budizm, Mani dini, Yahudilik ve çoğunlukla da Şamanizm etkisi gözüken Anadolu Aleviliği adı altında toplanmıştır. Aleviliğe sadece bir inanç değil; aynı zamanda da bir kültür, bir yaşam biçimi anlamı yüklenmiştir. Sadece inançtan ibaret olmayan bu kültür ve yaşam biçimi, Osmanlı İmparatorluğu’ nun yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti’ nin kurulmuş olmasının ardından bu yeni devlette kendilerini kurucu unsurlardan bir tanesi olarak görmelerine, laikleşme adımlarının atılması üzerine ise de T. C.’ye kolaylıkla bağlanmalarına ve dış dünya ile ilişkilerini geliştirmelerine katkı sağlamıştır. Kayda alınması gereken bir husus ise Alevilerin toplumsal etkisine inanan Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı’na girilmeden önce Osmanlı döneminde yok sayılan, bu Sünni idare altında dizginlenen Alevilere yönelik bir açılımda bulunmuş ve desteklerini istemiştir.  Böylece hem ülkenin batılı emperyalist güçlerin elinden kurtuluşunun sağlanması hem de rejimden kaynaklanan sıkıntılarının yeni kurulacak devlet organizasyonu ile ortadan kaldırılması ümidiyle çağrıya kulak veren Aleviler, Kurtuluş Savaşı’nda ön safhalara çıkmıştır. Kendilerini Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu unsurları olarak görmelerinin en büyük sebebi budur. Öyle ki devletin kurtuluşu, kuruluşu ve örgütsel bazdaki yapılanmalarında da önemli yerlerde bulunmuşlardır. 

“Alevi kişisel ibadetin: yeri, zamanı, mekânı, şekli yoktur. Birincil ve en iyi ibadet her an ‘kâmili insan’ (bilgin, olgun, dürüst insan) olmaya çalışmaktır. Bilim yolundan gitmek, eline, diline, beline sahip olmak, helâl lokma yemek, kendine reva görmediğini başkasına uygulamamak… Aleviler için bunlar en büyük ibadettir. Zaten bu kuralları yerine getirenin ‘Tanrıya’ yalvarıp af/merhamet dilemesine gerek de yoktur. Bu nedenlerden Alevîlerin İslam’in 5 şartına (namaz, oruç, haç, zekât kelimeyi şahadet) uyma, camiye, kiliseye hatta cemevine gidip gitmeme diye bir zorunlulukları yoktur. Gerçek içten ve gizli; insanî ahlâksal kurallara uymadıktan sonra, yapılan ibadet ‘gösterişten’ öteye gitmez. Kendini ve halkı, kandırmaktan başka bir şey değildir. Alevi toplumsal anlamda bir tür ‘ibadet’ CEM kurumu içinde vardır. Kelime anlamı ile Cem, birlik demektir. “Alevîliğin kalbi Cem’de atar. Alevîliğin sırrı Cem’de yatar” denilir. Alevîliği bütün yönleri ile anlamak Cem’i anlamaktan geçer. Cem’de yapılan her hareketin, her sözün inançsal, kültürel, toplumsal sembolik anlamları vardır.” [6] Bu anlamda Alevilik merkezine insanı almakta; bütün dinlerde yasak ve ahlaka aykırı olanları da kapsamaktadır. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği’nin Kadıköy Şubesi resmi sitesinde yazılanlara göz atarsak; Alevilik, çeşitli ve farklı kültürlerden, dinlerden, inançlardan aldığı öğeleri sentezleyerek bünyesine alarak orijinal bir öğreti yaratmıştır. Alevilikte Hrıstiyanlık’tan, İslamiyet’ten Budizm’den, Mani inancından, Zerdüşlük’ten, Anadolu’nun yerli inançlarından unsurlar görülür. Bu bakımdan senkretizm olgusu karşımıza çıkmaktadır. Bağdaştırmacılık da denilen bu olguya göre; farklı kültürlere ait bir takım sembol, söylem ve kültlerinin yeni bir kültüre adaptasyonunun sağlanması neticesinde oluşan yeni bir inanç sistemi ve birlikte olabilme yetisi kazanabilmektir. Diğer taraftan ise eski inanç unsurlarının yenilerinde de vuku bulması veya hakim kültürün diğeri üzerinde egemenlik kurması sonucunda dejenerasyon ve yozlaşma şeklinde de olabilmektedir. Alevilik; insanı merkezine koyan Anadolu’ya özgü eşi benzeri olmayan bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir kültür, bir öğreti ve hatta bunların tümünü aşan bir toplumsal olgudur. Aleviler tarihte salt inançlardan/kültürlerden/öğretilerden dolayı birçok katliama maruz kalmasına rağmen Alevi öğretisinin temelini insan sevgisi, yani hümanizm oluşturur. Onlara göre insan Tanrı’nın yeryüzündeki yansımasıdır. İnsana gösterilecek sevgi ve saygı yeryüzündeki her türlü ibadetten daha değerlidir. İnsana değer verilmelidir; çünkü insan dünyadaki her şeyin yaratıcısıdır. İnsan yaratan ve yaşatandır. Tamamı ile “her ne arıyorsan insanda ara” disiplinidir. Aynı şekilde Yunus Emre’nin “yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü” felsefesi de durumu çok iyi özetlemektedir. 

C. Parti Politikalarının Bir Aracı Olarak Alevilik Üzerine Birkaç Not

Belirtildiği üzere “Türk devletinin kararlı üniterizmi bu topluluğu istatistiki açıdan görünmez ve kavranmaz kılmaktadır” yargısı Türkiye’de Alevilik tartışmasının 12 Eylül Darbesi sonrasında gün yüzüne çıkmasına sebep olmuştur. Ayrıca 12 Eylül’le beraber devlet politikasında yaşanan değişim—Sünni doktrinin tekrar canlanması birçok yapılanma gibi Aleviliği de dışarıda bırakmıştır. 80’lerin  sonuna doğru Alevi örgütlenmeler tekrar başlamış ve 90’larda daha da fazlalaşmıştır. Sivas ve Gazi Olayları’nın etkileri de gözardı edilmemelidir—ki birçok insanın kendilerini daha çok Alevi hissetmesine yol açmış ve kenetlenmiş birliktelikler kurulmuştur. Böylece Aleviliği anlatan birçok eser ortaya çıkmış ve Alevi yayınlar furyası 90’lardan itibaren hem sosyo-kültürel hem dinsel hem de siyasi hayatı etkilemiştir. Zaten Türkiye’deki Aleviliği anlatan eserlerde 90’lı yıllar odak noktasıdır. Bu yıllarda Sünnilik üzerinden kutuplaştırıcı hamleler popüler kültür ile birleşmiştir. Radikal gruplar eylemlerini geciktirmeden 2 Temmuz Sivas Madımak Oteli’nde 33 sanatçı ve aydın, 2 otel görevlisi ve 2 kişi de saldırganlardan olmak üzere 37 kişinin; 12 Mart 1995’te Gazi Mahallesi’nde 3 kahvehane ve 1 pastahanenin otomatik silahlarla taranması üzerine başlayan olaylarda toplam 22 kişinin hayatını kaybettiği olaylar ile tarih sayfalarına yazdırmıştır.   

Giriş bölümündeki cümleleri tekrarlarsak, daha çok araç olarak sisteme entegre edilen Alevilik’in insancıl amaç ayağı farkında olmadan yok edilmeye çalışılmış ve tanımlamalardaki eksiklikler ile yanlış ve/veya farklı algılamaların önüne geçilememiştir. Özetle, sistem aktörleri(özellikle siyasi partiler) tarafından amaçlara ulaşmak için bir araç  görünümüne bürünmüş ve Alevi gruplar kitlesel/dinsel bir kimlikte birleştirilerek ortak hareket etmeye zorlanmıştır. Bu durum dernekler, vakıflar veyahut örgütler kurulmasına eşittir; toplu halde ortak tutum ve davranışlarla toplumsal veya diğer haklarını elde etmeye çalışmışlardır. Elbette ki bunun reaksiyonel açılımı, kendi kimliklerini sınırlandırırken/anlamlandırırken bu kimliğin oluşumunu sağlayacak değişkelerin ya da hakların elde edilmesi olup siyasi partilerce bunların kullanılması amaçlanmıştır. Geniş bir ifade ile, siyasi partilerce Aleviler birer “oy” potansiyeli konumuna getirilmekle kalmamış, onların sorunlarının çözümsüzlüğünü bugüne kadar korumuş ve kimliksel istekleri gözardı edilmiştir.

Alevilik’in oluşumunu anlatan bu iki görüşün temellendirilmesi için üçüncü tarafların Aleviliğe bakış açılarına bakmak gerekir. İlkin, Massicard’ın kitabında da yansıttığı gibi laikliğin ve üniter devletin ateşli savunucuları olan Kemalistler, yine de Alevilik’i gündeme taşımakta öncülük etmişlerdir. Bu ise medya grupları aracılığıyla gündeme taşıyarak bir tartışma platformu sağlamıştır. Ayrıca “1990’ların başında Aleviliğin yeniden keşfedilmesi, kendilerini ihmal edilmiş halkın, seçkinci ve müstebit diye damgalanan Kemalist devlet tarafından ezilen periferinin (merkez-çevre olgusundaki ‘çevre’yi ifade eder) sözcüsü olarak tanıtan İslamcıların karşısında, Kemalistlerin de kendilerine bir ‘halk’ teminatı bulmasını sağlamıştır.”[7] O zaman Kemalistler Alevileri ‘gerçek’ halk diye sunmakta ve onların yaşam tarzlarının ‘Araplaşmış’ İslamcılardan daha bozulmamış olduğu hükmüne varmaktadır. Bu tutum, Alevilerin tarihinin bir anlamda şeriata karşı mücadele tarihi olmasıyla eşdeğerdir. Kısa bir tabirle, Kemalistler—Alevilik ilişkisinde Aleviliğe olumlu bakmakla kalmamış, bir de kendilerini onun koruyucusu statüsüne taşımıştır. 

Bir başka durum olarak, Alevilik ile ilişki kurulması bakımından radikal sol hareketlerin yerinin farklı olduğunu söylenmelidir. Çünkü Türkiye seçimler tarihinde Aleviler kendilerini daha çok sol gruplara yakın hissetmiştir. Bu grupların pek çoğu illegal örgütlenmelerdir ve hepsinin Aleviliğe yaklaşımı aynı değildir. Ancak ortak görüş, devlete sadık bir Alevilik konusundaki Kemalist disiplini yalanlaması ve Alevilerin baş düşmanı Sünnilerin değil de “egemen sınıflar” olduğunun üzerinde durarak Marksizme atıfta bulunulmasıdır. Aslında Kürt milliyetçiliğinin Aleviliğe getirdiği yorumu da ortaya koyarsak: Aleviliği, devletin Aleviliği asimile etmek, İslamlaştırmak ve Türkleştirmek için kullandığı bir araç olarak tanıtılan Bektaşilik’ten ayırır; Aleviliğin kökeninde bir Kürt direniş kültürü olduğunu iddia eder. Sol hareketler için de geçerli olan Aleviliğin isyan geleneğinin  öne çıkarılması, siyasal boyutu etnik söylemle ilişkilendirmektir. PKK, tüm bu grupların Türk devleti tarafından ezildikleri iddiası temelinde, Alevileri, Müslümanları ve Ezidileri kapsayan daha geniş bir platform oluşturmaya çalışır.[8]

Diğer taraftan Türk milliyetçiliğine antitez üretme çabası olarak Kürt milliyetçiliğinin konuyu açıklamada yerini alması ve izlediği politikaları görülebilmektedir. Amaç 1980 öncesi Alevi düşmanı imajını ortadan kaldırarak siyasal yaşamdaki prestij veya saygınlık kaybının önüne geçilmek istenmiş ve bu yönde uygulamalara gidilmiştir.  Ancak 1995’te Avrupa ve Türkiye’deki Alevi örgütlerin ortak projesi Demokratik Barış Hareketi dışında sorun ve taleplerinin siyasal alanda görünürlüğü noktasında önemli bir gelişme yaşamamıştır. DYP’ nin keskin milliyetçiliği ve RP’ nin siyasal İslamcılığı ile 28 Şubat sürecini yaşayan Aleviler, 1999 seçimlerinde DSP  ile MHP koalisyonunu da içine sindirememiştir. 90’larda Aleviler daha çok Türkiye’de örgütlenme yoluna gitmiştir. “Bu dönüm noktası, basit bir seçim taktiği olmasının ötesinde, MHP’ nin özellikle 1999 seçimlerindeki zaferinden sonra, daha geniş bir milliyetçilik anlayışını ve ‘daha açık’ İslamileşmeyi öne çıkaran genel yönelişi içinde değerlendirilmelidir.”[9] Bununla birlikte siyasi konjonktür bu duruşu etkiler: anti-komünizm tam anlamıyla aşılmış  olmasa da, artık belirleyici değildir. Aleviliği sol gelenekten koparıp Müslüman ve milliyetçi bir kimlik içine katmak amacında olan milliyetçiler, Alevileri laikliğin bekçisi olarak gören anlayışı yadsımakta ve Kemalistler ile sol kesime yüklenmektedir. Kemalistler gibi milliyetçiler de Türk etnik söylemi çerçevesinde toplanmıştır. Bir de Kemalistlerden farklı olarak işin içine dini boyutu katmaktadırlar. Yine etnik boyut üzerindeki bu ısrar bir ölçüde İslamcılardan ayırmaktadır.

Lakin dini boyut, önemli bir yer tutar. “Alevilik’in İslam’a aidiyeti olumlanır ve Alevilerin özgüllüğü sistemli bir şekilde küçültülür… Birçok İslamcı, Aleviliği bir Türk İslam biçimi olarak sunarlar.”[10] Sola karşı tutumları, solun Aleviliği kullandığı ve kendilerinin bunun kurbanı olduklarını iddia ederler. Yayın organları aracılığıyla Alevi etkinliklerini ekranlara veya sayfalara yansıtmaktan kaçınmazlar. Buna karşı diğer örgütleri ya hiç anmaz ya da eleştirirler. Bir de İslamcıların alt başlığı olarak İran’ın etkisine değinilmelidir. 1979-İran devrimini uluslararasılaştırmak için Türkiye’ye büyük önem veren İran, hiç gecikmeden Alevilere yoğunlaşmıştır. Ancak Aleviler tarafından hoş karşılanmayan bu devrim, antipati kaynağı olmuştur. Gerekçeleri arasında Aleviler İran rejimini, o kadar lanetlenen şeriat rejimiyle ve bir gericilikle özdeşleştirmiş, Alevilikle On İki İmamlı Şiilik karşılaştırmasında ortak noktaların azlığını da bir kanıt olarak ileri sürmekten de çekinmemişlerdir. Alevici kitle örgütlenmesi sırasında kimlik tartışmaları yoğunlaşırken, bu Şii yorumlar yeni atılım gösterir: merkezinde Ehl-i Beyt sevgisi olan Şii Ortodoks bir Alevilik. İran’ın bu yorumunun nedeni ise Alevilerin maruz kaldığı Osmanlı baskısı, onların tecrit edilmeleri, sonra da laik bir devlet çerçevesinde asimile olan Alevilerin kökenlerinin tekrar öğrenilmesini istemeleridir.

Türkiye’deki siyasal aktörlerin hepsinin artık Alevilik’in varlığını tanıdığı ve kendi taraflarından yorumlamalarda bulunduğu bir gerçektir: kimi siyasal kimi dini kimi ise kültürel yönden bakmaktadır. Bu yüzden ortak bir çerçeve sağlanamamış, sisteme entegre olması güç hale gelmiş ve tanımlama ile hakların tanınması sorunları gündemden eksik kalmamıştır. Lakin bu durum biraz da olsa iyileşme düzeyine girmiştir. Türkiye’deki aktörlerce; 1950′ lerde, 1960′ larda ve özellikle 1970′ lerde görünen biçimde Alevi karşıtlığından sakındıkları açıkça saptanabilmektedir. Ayrıca bu üçüncü aktörlerin tabanlarındaki Sünni çoğunluktan ötürü sıkıntı yaşasalar dahi, bu aktörler Alevilere kur yapmaktadır. Yani tarihi yanlışlar—Gazi ve Sivas olayları gibi—rasyonel davranılmaya itmekte ve bu yönde seyir izlemesi sağlanmaktadır. Bu  Tarafların her biri Aleviliğe bir tanım getirmekte, onun sınırlarını çizmekte, aidiyet ölçütlerini belirlemekte ve onu hangi düzeyde algılamak gerektiğini belirlemeye uğraşmaktadırlar. Kemalistler siyasi bir okuma gerçekleştirirken solun bir bölümü toplumsal açıdan yaklaşmaktadır. Diğer taraftan, etnisite vurgusu yapan millliyetçilerin (Türk, Kürt milliyetçilikleri) yanında İslamcılar ve İran da ona atıfta bulunmaktadır. 60’lar ve 70′ lerde siyasi sağ-sol mücadelesinden sonra dini ve etnik söylemlerin yükselişe geçmesi de sosyalizmin çöküşünden ile siyasal İslamiyetten etkilenmiştir. Ayrıca daha çok sol gruplarda kendisine yer edinmiş olmasına rağmen Aleviler, sosyalizmin çöküşü ile beraber yeni ideolojik ve siyasi platform arayışına girmiştir. 

Burada bahsedilmesi gereken Aleviliğin çıkış aşamasının dahi farklı mercilerce farklı şekillerde açıklanma çabasına gidilmiş olmasıdır, zaten bu bölümün karakteristik özelliği tanımlama farklılıklarının gözler önüne serilmesidir. Bir diğer zorunluluk ise coğrafi dağılımların inanç sisteminde yarattığı değişimdir. Kısaca, İran’daki Alevilerin İslam’a, Hz. Ali’ye ve Ehlibeyt’ine bakış açısı, yorumlama şekli ile Anadolu ve Balkanlar’daki Alevilerinkinden oldukça farklıdır. Yani kendi içerisinde yaklaşık olarak merkez/çevre ilişkisi yaşanmakta veya iç içe geçmiş patruşka bebeklerini andırmaktadır. İşte bu sebeptendir ki ortak bir görüş birliği sağlanamamış; kavram kargaşası içerisinde eriyen diğer terimler gibi yerini almakta ve halat çekme yarışındaki halatı andırmaktadır. Dahası her aktör üst paragrafta belirtildiği şekliyle Aleviliğe bir tanım getirmekte, onun sınırlarını çizmekte, aidiyet ölçütlerini belirlemekte ve onu hangi düzeyde algılamak gerektiğini belirlemeye uğraşmaktadır.

“Hükümetten Alevi Atağı”[11] manşetlerinin atıldığı yıllarda Alevi haklarının tanınması konusu tartışılmaya başlanmıştır. Lakin aradan geçen yıllar ve değişen hükümetlere rağmen bu konular sistemin içerisinde eriyip gitmektedir. İşte yeni yeni anlamlandırılmaya başlanan Aleviliğin Türkiye’deki duruşu bu durumu simgeler. Aleviliğin siyasi araç olarak kullanması siyasi partilerin birer politikası halini alırken Aleviler değişik partilere oy vermişler ama daha çok sol ağırlıklı bir tutum izlemişlerdir. Özellikle seçim zamanlarında siyasi parti yöneticileri veya temsilcileri zaman zaman cemevlerinin, Alevi kimlikte birleşmiş sivil toplum kuruşlarının yöneticileri ile bağlantı kurarak oy hesapları yapmaktan da çekinmemişlerdir. Alevilerin bu durumdan nemalanan siyasi partilere karşı hem güven sorunu oluşmuş hem de bu durum kendilerinin kullanıldıkları hissiyatını uyandırmıştır.  Böylece ülke siyasetinden soyutlanan bir grup niteliğine bürünen Alevilerin devlete olan saygısı da azalmaktadır.

Ali Yaman’ın belirttiği şekliyle söylemek yerinde olacaktır: “Yine tüm bu samimiyetsizliklere karşı zaman zaman devlet kurumları irticai olaylar tırmandığında ve ihtiyaç halinde laikliğin sigortası olarak sadece Alevileri görme ve gösterme yolunu seçmiş görünmektedir ki bu da oldukça yanlış bir yaklaşımdır.”[12] Ne yazık ki! Bu durumu, bu örgüsel yapı kanıtlar niteliktedir. Ali Yaman, bugüne kadar Diyanet yoluyla Sünni-Hanefi mezhepçiliğine dayalı bir politika izleyen hükümetlerin ve siyasilerin iş kontrolden çıkınca Alevilere bel bağlamasının tutarlı olmadığına ve eğer Türkiye’de korunması gereken “olmazsa olmaz” değerler varsa ki vardır, bunları korumak ne sadece Alevilere ne de sadece Sünnilere düşeceğine sitemkâr bir tavırla kanaat getiriyor.

Değinilmesi gereken bir diğer mesele ise bu değerlerin belli grupların varlığına indirgenmesinin veya onlarla özdeşleştirilmesinin farklılıkları daha da körükleyici bir rol oynamasıdır ve bu rol paylaşımının sonuçları yıkıcı karakterle çakışır. Elbette ki demokrasilerde farklılıklara yer vardır; ancak buradaki farklılıklar bütünleştirici değil, yıkıcıdır. Esas sorun, sistemin içine girmek veya girmemekten ziyade, amaç—araç düzleminin esnek bir hale gelip tanımlama ve tanınma yolunda sadece Alevliğin zarar görmesi değil; demokratik yapının çözülmesi veya aşınmasıdır. Farklılıkların ve bunlara saygının demokrasi için ne kadar mecburi birer öğe olduğunu söylemek bu bağlamda yanlış değildir.


Kaynakça ve Dipnotlar 

[1]    Bu bağlamda “Aleviliğin bir amaç için bir vurgusu yapılarak bir kültür oluşumu sağlanmak istenmektedir” yargısına ulaşmak gerekmektedir.

[2]    Elise MASSİCARD, Türkiye’den Avrupa’ya Alevi Hareketlerinin Siyasallaşması, İletişim Yayınları, syf. 17, 2007—İstanbul

[3]    “Oy potansiyeli” terimleştirmesi, siyasi bir anlam taşıması ve siyasi partilerin bakış açısını yansıtması nedeniyledir. (Yrd. Doç. Dr. Ali YAMAN, Alevilik ve Kızılbaşlılık Tarihi, NOKTAKİTAP, syf. 146, Temmuz—2007, İstanbul)

[4]    http://www.abkyol.nl/alevilik/aleviliknedir/index.html 

[5]    Bu hadiseleri tarih derslerinden bildiğimiz kesindir ve sadece isim olarak burada zikredilmiştir. Aksi halde incelenmesi gereken ayrı ayrı konulardır.

[6]    http://www.abkyol.nl/alevilik/ibadetcem/index.html

[7]    Elise MASSİCARD, a. g. e.  syf. 129

[8]    Elise MASSİCARD, a. g. e. syf . 130—134

[9]    Elise MASSİCARD, a. g. e.  syf. 135

[10]  Elise MASSİCARD, a. g. e.  syf. 138

[11]  Hürriyet, 26 Ekim 1994

[12] Ali YAMAN, a. g. e. syf. 147

Niccolo MACHIAVELLI, Prens, Çev: Kemal ATAKAY, Can Sanat Yayınları, 12. basım, Temmuz-2014, İstanbul

Elise MASSİCARD, Türkiye’den Avrupa’ya Alevi Hareketlerinin Siyasallaşması, İletişim Yayınları, 2007—İstanbul

Ali YAMAN, Alevilik ve Kızılbaşlılık Tarihi, NOKTAKİTAP, Temmuz—2007, İstanbul

Besim Can ZIRH, Aleviler Nerede?, Birikim Dergisi, 267. sayı, syf. 64-72, 2011

Hürriyet, 26 Ekim 1994

http://www.abkyol.nl/alevilik/aleviliknedir/index.html

http://www.abkyol.nl/alevilik/ibadetcem/index.html

http://www.pirsultankadikoy.org

https://t24.com.tr/yazarlar/nil-mutluer/aleviler-aleviler-anlatiyor-siyaset-birlestirmedi-dagitti-alevilik-unutuldu-kadin-silindi,11480

https://bianet.org/bianet/toplum/4179-alevi-hareketi-toparlaniyor

 


AKADEMİK KAYNAK
 

 TR