﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Yonca TARİ | Akademik Kaynak</title>
	<atom:link href="https://www.akademikkaynak.com/yazar/yoncatari/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<description>Akademik Düşünce Enstitüsü yayın organı akademikkaynak.com - bilimin ışığıyla.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 10 Nov 2020 21:51:34 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/04/cropped-akademikkaynak-fovicon-32x32.png</url>
	<title>Yonca TARİ | Akademik Kaynak</title>
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Küreselleşme, Çalışma ve Çalışmanın Geleceği</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kuresellesmecalisma-ve-calismanin-gelecegi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yonca TARİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2020 18:13:12 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi ve Finans]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[işçi]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Sendikalar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10626</guid>

					<description><![CDATA[<p>     ÖZET      Uluslararası ekonomik sistem hızlı bir değişim süreci geçirmektedir. Bu süreçte yeni eğilimler ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında en belirgin olanı küreselleşmedir. Bu kavram dışa açıklığı entegrasyonu ve karşılıklı bağımlılığı içermekle birlikte 21.yüzyıla girerken, kavram olarak henüz kesin bir tanımlama getirilememiştir. Küreselleşme genel anlamda; uluslararasılaşma sürecinin tamamlanıp, bölgesel olmayan tüm üretim dokularının, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kuresellesmecalisma-ve-calismanin-gelecegi.html">Küreselleşme, Çalışma ve Çalışmanın Geleceği</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>     </strong><strong>ÖZET</strong></span></p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Uluslararası ekonomik sistem hızlı bir değişim süreci geçirmektedir. Bu süreçte yeni eğilimler ortaya çıkmıştır. Bunlar arasında en belirgin olanı küreselleşmedir. Bu kavram dışa açıklığı entegrasyonu ve karşılıklı bağımlılığı içermekle birlikte 21.yüzyıla girerken, kavram olarak henüz kesin bir tanımlama getirilememiştir. Küreselleşme genel anlamda; uluslararasılaşma sürecinin tamamlanıp, bölgesel olmayan tüm üretim dokularının, üretim ve tüketimin dünya ölçeğinde planlandığı, serbest rekabet ve piyasa düzeninin uluslararası kuruluşlarca denetlendiği, kuralların uluslar üstü anlayışla çalıştığı bir sistemdir.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Bu sistem sayesinde dünya ekonomisinde bütünleşen tüm ülkelerin refah düzeyi artacağı varsayılıyordu. Ancak uygulama sonuçları değerlendirildiğinde &#8220;tabi uyum&#8221; felsefesinin ürünü olan bu öğretinin gelişmekte olan ülkeler aleyhine işlediği gözlenmektedir. Özellikle gelişmiş ülkelerle, gelişmekte olan ülkeler arasındaki fark son 20 yılda bir hayli açılmış ve gelişmiş ülkeler her alanda karlı çıkmışlardır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong> </strong></span><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>1.</strong><strong>KÜRESELLEŞMENİN TANIMI VE KISA TARİHÇESİ</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Küreselleşme, en basit anlamda, yerkürenin farklı bölgelerinde yaşayan insan, toplum ve devletler arasındaki iletişim ve etkileşim derecesinin “karşılıklı bağımlılık” kavramı çerçevesinde giderek artması olarak tanımlanabilir. Küreselleşme, yerel-evrensel spektrumunda her iki yöne doğru ilerleyen bir süreci tarif etmekte, statik bir yapıdan ziyade son derece dinamik ve değişken bir kavrama işaret etmektedir. Küreselleşme, her geçen gün dünyanın farklı alanlarını nüfuzu altına almaya devam etmekte ve bu sayede bünyesine kattığı yeni açılım ve devinimler ile mevcut yapısını sürekli bir biçimde uyarlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">     Nüfuz alanı insan ve insan toplulukları arasındaki ilişkiler olan küreselleşme, bu itibarla ekonomik, siyasi/güvenlik, teknolojik/iletişimsel, çevresel/demografik ve kültürel boyutlara sahiptir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Küreselleşme, esasen yeni bir olgu değildir. Küreselleşmenin tarihi farklı coğrafyalarda yaşayan insan toplulukları arasındaki ilişkilerin tesis edildiği zamana kadar uzanmaktadır. Bununla beraber, bugün sahip olduğu anlam itibariyle, küreselleşmenin üç evreden geçerek günümüzdeki halini aldığı söylenebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">     Bu evreler şu şekilde sıralanabilir: 19. yüzyılın sonlarından 1914’lere kadar olan dönem, 1914’lerden 1945-50’lere kadar olan dönem ve 1945-50 sonrası dönem.19.yüzyılın sonlarından 1914’lere kadar geçen dönemde, küreselleşmenin, özellikle iktisadi anlamda, oldukça ileri bir seviyede olduğu görülmektedir. Bu dönemde, uluslararası ticaretin önündeki engel ve tarifeler yok denecek seviyelere gerilemiş, küresel piyasaların entegrasyonu derinleşmiş, ulaşım maliyetleri ve uluslararası alanda kişilerin serbest dolaşımı önündeki kısıtlamalar en düşük seviyelere inmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Küreselleşme lehinde gelişen bu hava, 1914’lerden 1945-50’lere kadar süren evre içerisinde ise tersine dönmüştür. I. Dünya Savaşı ile başlayan, Büyük Bunalım ile devam eden ve II. Dünya Savaşının bitmesi ile sona eren bu dönem, küreselleşme dinamiklerinin ve global entegrasyon akımlarının ciddi bir biçimde sekteye uğradığı bir dönemdir. Siyasi anlamda aşırı-milliyetçilik, iktisadi anlamda korumacılık ve kendi kendine yeterlilik türündeki eğilimler bu dönemin tipik özellikleridir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  1945-50 sonrası dönemde ve özellikle 1980 sonrasında ise küreselleşme büyük bir ivme kazanarak benzeri görülmemiş bir seviyeye ulaşmıştır. Bu durumun türlü nedenleri mevcuttur. Ekonomik anlamda, uluslararası ticaret hacmi ve uluslararası sermaye akımlarının hızı daha önceden eşi görülmemiş seviyelere erişmiş, küresel üretim süreçleri büyük bir dönüşüm yaşamıştır. Öte yandan, özellikle II. Dünya Savaşı sonrası dönemde böyle büyük bir savaşın bir kez daha yaşanmaması için siyasi küreselleşme ivme kazanmıştır. Ayrıca, teknolojik anlamda, bu dönemde, yerkürenin hemen her kesimini etkisi altına alan bir iletişim devrimi yaşanmıştır. Son olarak ve bilhassa 1980 sonrasında, küreselleşmenin çevresel, demografik ve kültürel boyutları da dünya gündeminin ilk sıralarında yer almaya başlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>2.</strong><strong>KÜRESELLEŞME KAVRAMININ BOYUTLARI</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Yukarıda ifade edildiği üzere, küreselleşme, çok boyutlu bir kavram olup, tüm bu boyutların karşılıklı etkileşimi sonucunda şekillenmektedir. Dolayısıyla, küreselleşme olgusu tahlil edilirken, bu farklı boyutların dikkate alınması önem arz etmektedir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>2.1 Ekonomik Boyut</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Ekonomik boyut, küreselleşmenin en önemli bileşenlerinden birini oluşturmaktadır. Bu bağlamda, çağdaş ekonomik küreselleşmenin özellikle üç alt bileşeni üzerinde durmak isabetli olacaktır. Bunlardan ilki günümüz uluslararası ticaretinin kendine özgü niteliklerine ilişkindir. Bu çerçevede bir örnek vermek gerekirse, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde, dünya Gayrisafi Yurt içi Hasılası (GSYİH) 6 kat artmışken, dünya ticari eşya ihracatı 20 kat artmıştır. Ticari eşyanın yanında, benzer bir artış mamul mallar ve hizmetler ihracatında da yaşanmıştır. Savaş sonrası dönemde dünya ticaretindeki bu artışın temel nedenlerinin başında ticaretin önündeki vergi, tarife ve kısıtlamaların hızlı bir şekilde düşürülmüş olması ve söz konusu dönemde gelişmiş ülkelerin yanı sıra gelişmekte olan ülkelerin de dünya ticareti içerisinde önemli bir rol üstlenmeleri gelmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Çağdaş ekonomik küreselleşmenin ikinci bileşeni ise küresel mali piyasaların ve küresel sermaye akımlarının günümüzde sahip olduğu benzersiz hacim, derinlik ve çeşitlilikle ilgilidir. Günümüz küresel ekonomisinin yürütülmesinde, uluslararası bankacılık ile uluslararası döviz, tahvil ve bono piyasaları büyük bir role sahip bulunmaktadır. Örneğin, günümüzde, dünya ölçeğinde bir günlük döviz işlem hacmi 1,5 trilyon  ABD Doları civarındadır. Öte yandan, özellikle “türev araçları” olarak nitelendirilen enstrümanlar sayesinde, küresel alanda kullanılan mali araçlar son derece çeşitlenmiş bulunmaktadır. Küreselleşmenin ekonomik boyutu çerçevesinde son olarak küresel üretimdeki radikal dönüşüme değinmek gerekmektedir. Günümüzde, geleneksel ulus-devlet temelindeki yapının aksine, üretim faaliyetleri küresel çerçevede yerine getirilmekte, üretimin farklı aşamaları farklı coğrafyalarda sonuçlandırılmaktadır. Bu süreçte, en önemli birim çok uluslu şirketler olarak ortaya çıkmakta, bu şirketler portföy yatırımlarından doğrudan yabancı yatırımlara, uluslararası mal ve hizmet ticaretinden turizme kadar birçok ekonomik alanda faaliyet göstermektedirler. Öte yandan, “yeni ekonomi” ve “postendüstriyel üretim” gibi kavramlarla da tanımlandığı üzere, günümüzdeki üretim sürecinin en önemli özelliği, mal üretiminden ziyade hizmet üretimine ağırlık vermesi ve bu itibarla en önemli üretim faktörünün nitelikli insan kaynağına dönüşmüş olmasıdır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>2.2 Siyasi/Güvenlik Boyutu</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Siyasi küreselleşme, esas itibariyle, günümüz dünyasında siyasi güç, otorite ve yönetim biçimlerindeki yapısal dönüşüm olarak tanımlanabilir. Günümüzde, nüfuz alanını tüm dünya olarak kabul eden “küresel siyaset” anlayışının giderek güçlendiği görülmektedir. Bu durum, geleneksel siyaset anlayışından farklı bir yapıyı yansıtmakta, küreselleşmenin yukarıda değinilen çok aktörlü yapısına işaret etmektedir. Bir başka deyişle, “küresel siyaset”, söz konusu yapının dört temel aktörü olan ulus devlet, devletler-üstü kurumlar, yerel yönetimler ve sivil toplum kuruluşlarının karşılıklı etkileşimi sonucunda şekillenmektedir. Ulus devlet, bu süreçte temel birim olarak faaliyet göstermeye devam etmekte, ancak yetki ve manevra alanları belirli ölçülerde kısıtlanmaktadır. Literatürde, bu yeni yapıyı betimlemek üzere “küresel yönetişim” (global governance) kavramı kullanılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Yukarıda “küresel siyaset” ve “küresel yönetişim” adı altında ifade edilmiş olan yeni siyaset anlayışı ve yapısının en önemli özelliklerinden biri geleneksel iç/dış politika ayrımının giderek daha geçersiz bir hale gelmesidir. Bu durum, belki de en açık olarak güvenlik alanında görülmektedir. Güvenlik kavramı, tarihsel olarak ulus-devlet temelinde tanımlanmıştır. Ancak, özellikle Soğuk Savaş sonrası dönemde, güvenlik sorunlarına ulus-devlet temelinde yaklaşılamayacağı kısa sürede ortaya çıkmıştır. Bu durumun temel nedenleri arasında günümüzde, yüksek askeri teknoloji ve nükleer silahlara sahip ülkelerin sayısının hızla artması; terörist faaliyetlerin eskiden olduğu gibi belirli bir coğrafi bölgeden kaynaklan maktan ziyade küresel ölçekte icra edilmesi; “kimlik” sorununun temel bir çatışma nedeni haline gelmesi; kötü yönetişimin devletlerin iflasına yol açarak küresel güvenliğe zarar vermesi; sınır aşan organize suç, insan ticareti, yasa dışı göç, uyuşturucu ticareti, kara para aklama, yasa dışı paranın uluslararası tedavülü gibi geleneksel olmayan risk ve tehditlerin yaygınlaşması gibi unsurlar sayılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Güvenlik sorununun çözümüne ulus-devlet temelli yaklaşımların artık geçersiz olduğu en açık ve trajik şekilde 11 Eylül olayları ile ortaya çıkmıştır. Dünyanın askeri bakımdan tek süper gücü olan ve benzeri olmayan yüksek güvenlik teknolojilerine sahip bulunan ABD, kendi toprakları üzerinde düzenlenen bu terörist faaliyeti engelleyememiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Bu bağlamda üzerinde durulması gereken diğer bir husus da küreselleşme sürecinin, özellikle yüksek iletişim teknolojileri vasıtasıyla, paradoksal bir biçimde küresel terörizme türlü kolaylıklar sağlamakta olduğu gerçeğidir. Günümüzde terörist oluşumlar, faaliyetlerinin gerek planlanması gerekse icra edilme aşamalarında Internet’ten, çeşitli bilgisayar sistemlerinden, multimedya aygıtlarından faydalanmakta, uluslararası alanda çok daha hızlı bir biçimde hareket edebilmekte ve Kitle İmha Silahları edinme arayışına girebilmektedir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>2.3 Teknolojik/İletişimsel Boyut </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Çağdaş küreselleşmenin en önemli tetikleyicilerinden biri de özellikle son dönemde artan bir hızla gelişen iletişim devrimine ilişkindir. Literatürde, “üçüncü sanayi devrimi” olarak da adlandırılan bu devrimin özellikleri arasında veri iletiminde mikroişlemciden ve uydu teknolojilerinden faydalanılması, bilginin saklanması, depolanması, işlenmesi ve iletilmesinde dijital ortamlardan yararlanılması ve iletişim araçlarının üretim ve kullanım maliyetlerindeki radikal düşüş seyri sıralanabilir. Yukarıda belirtilen hususlara ilişkin birkaç çarpıcı istatistiksel bilgi şu şekildedir: 1 milyon megabitlik bir veri, 1970 yılında Boston’dan Los Angeles’a 150 bin ABD Doları civarında bir maliyet karşılığında ulaştırılırken, aynı işlemin bugünkü maliyeti 12 cent civarındadır. New York’dan Londra’ya üç dakikalık bir telefon görüşmesinin 1930 yılındaki maliyeti 300 dolar iken, bugün 20 cent civarındadır. 1993 yılında dünya genelinde yalnızca 50 internet sitesi bulunurken, bundan sadece sekiz yıl sonra, 2001 yılında bu rakam 350 milyona ulaşmıştır.</span></p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>2.4 Çevresel/Demografik Boyut </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Çevre konusu, özellikle 1990’lı yılların başlarından itibaren küreselleşmeyle birlikte anılan en önemli konulardan biri haline gelmiştir. Küresel ısınma, hava kirliliği, nükleer ve kimyasal atıklar, kuraklık ve sel felaketleri, biyo-çeşitlilik ve türlerin yok oluşuna ilişkin sorunlar, asit yağmurları, deniz, göl ve akarsu kirliliği gibi problemler küreselleşme süreci ile ilintilidir. Bu sorunların temel özelliği belirli bir yer ya da bölgeyi ilgilendirmekten ziyade küresel ölçekte sonuçlar doğurmaları dır. Bu itibarla, bu sorunların çözümü için ulus devlet ötesi bir çaba gerekmekte, küresel düzeyde bir bilinçlenme sonucunda oluşacak bir uluslararası dayanışma ve işbirliğine ihtiyaç duyulmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Öte yandan, küreselleşmenin çevre boyutu, yerkürenin demografik durumuyla da yakından ilintilidir. Dünya nüfusunun artışı, en azından bazı bölgelerde, mevcut kaynakların kıtlaşması anlamına gelmektedir. Günümüzde 6,3 milyar civarında olan dünya nüfusunun 2050’de 9,4 milyara ulaşacağı ve bu artışın %95’inden fazlasının gelişmekte olan ülkelerde yaşanacağı dikkate alındığında, bölgesel düzeyde başlasa da küresel etki yaratabilecek açlık, kıtlık, kuraklık, kirlilik ve göç gibi çevresel sorunlar ciddiyet arz etmektedir.</span></p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>2.5 Kültürel Boyut</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">     Kültürü genel anlamda bir topluma özgü maddi ve manevi değerler bütünü olarak alırsak, bu çalışmanın başında yapılmış olan tanım ışığında küreselleşmenin kültür üzerinde  önemli etkiler doğuracağını kolaylıkla söyleyebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Özellikle iletişim devrimin bir sonucu olarak, günümüzde, tüm dünya genelinde bireyler ve toplumlar arasındaki etkileşim oldukça ileri bir seviyede bulunmaktadır. Bu sayede, söz konusu bireyler ve toplumlar arasında daha önceden birbirlerine yabancı gelen yaşam tarzları temelinde ortak bir payda oluşmakta, farklı zevkler, ilgi alanları gibi konularda belirli bir ahenk, hatta yeknesaklık sağlanmaktadır. Bir anlamda, global bir kültür ve birikim ortaya çıkmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Ancak, bu noktada unutulmaması gereken husus küreselleşme dinamiklerinin zaman zaman anılan kültürler arası ahenkten ziyade farklılaşma ve ayrışmayı da etkileyebilirken, öte yandan kültürel etkileşimin çift yönlü bir biçimde seyrederek “küreselin” “yerele” ulaşması kadar, “yerelin” de “küresele” ulaşmasının söz konusu olmasıdır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>3.KÜRESELLEŞME SÜRECİNİN ENDÜSTRİ İLİŞKİLERİNİ YÖNLENDİREN BAŞLICA OLGULARI </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Dünya ekonomisindeki gelişmeler, iş gücü piyasasındaki ilişkileri ve fiyat oluşumunu hızla etkilemekte ve var olan kurumsal yapıları zorlamaktadır. Sanayi Devriminden günümüze kadar her geçen gün hızlanan ve daha da hızlanacağını düşündüğümüz teknolojik yenilikler, 21. yy.’a girerken  insanlığı bilgi toplumu olmaya ve ülkeler arasındaki sınırları kaldırmaya zorlamaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Firmalar arasındaki rekabetin hızlanması, kimi ülkeleri iktisadi yapıların daha da bozulacağı düşüncesine sürükleyerek, üretim faktörlerine serbest dolaşım tanımaya itmiş ve bunu gerçekleştirmenin bir yolu olarak da ulusal ekonomiler arasında entegrasyon bir zorunluluk olmuştur. Önce Avrupa Ekonomik Topluluğu, sonra Avrupa Topluluğu ve daha sonra Avrupa Birliği adını alan ve sanayileşmiş batı Avrupa ülkeleri arasındaki siyasal ve iktisadi birliğin nedeni de budur. Endüstri ilişkileri sistemi, siyasi ve iktisadi sistemin bir alt sistemi olarak bu değişimlerden büyük ölçüde payını almaktadır. Giderek yoğunluk kazanan uluslararası rekabet, liberal pazar ekonomileri ile ortaya çıkan ekonomideki yapısal değişmeler, teknolojik gelişmelerin beraberinde getirdiği istihdam sorunları, istihdamın dağılımında ve iş gücünün nitelik yapısındaki farklılaşma endüstri ilişkileri sistemini derinden sarsmaktadır (TİSK, 1995; Ekin,1996).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Batı endüstri ilişkileri sisteminin 1970’li yıllarda başlayan ve 1980’li yıllarda giderek belirgin hale gelen yeni bir eğilim içine girdiği ve yeniden yapılandırılmaya çalışıldığı gözlenmektedir. Uluslararası ekonomik çevre şartlarının değişmesiyle ortaya çıkan bu dönüşümde, sanayileşmiş ülkelerde istihdamın sanayiden hizmetler kesimine kayması ve beyaz yakalıların sayısındaki artış, teknolojik gelişmeler ve buna bağlı olarak iş organizasyonlarının değişime uğraması, artan işsizlik, esnek üretim ve yönetim tekniklerinin uygulanmaya başlaması, bireysel beklentilerin kollektif beklentilerin üzerine çıkması, emek piyasası koşullarının işçiler aleyhine değişmesi ve işverenlerin endüstri ilişkilerindeki inisiyatiflerinin artması endüstri ilişkilerinde yeniden yapılanmayı gündeme getirmiştir (Baydur, 1996). İşte küreselleşme sonucu ortaya çıkan yeni dönüşümlerin endüstri ilişkilerine etkisine bakacak olursak, bunları şu başlıklarda toplamak mümkündür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Yeni Üretim ve Yönetim Tekniklerinin Uygulamaya Konulması ABD&#8217;nin başını çektiği, önce Batı Avrupa ülkelerinde, daha sonra tüm ülkelerde patlama gösteren tüketimdeki artış, daha fazla üretim yapmayı zorunlu hale getirmiştir. Bu süreçte yapılan kitlesel üretim, Fordist üretim olarak adlandırılmıştır. Fordist üretim sisteminde işçi bir anlamda robotlaşmış, nitelikten çok niceliğe önem verilmiştir. Diğer bir ifadeyle, verimlilik düşüncesi nispi olarak geri planda kalmıştır (Yüksel, 1997; Özkaplan, 1994; Akgeyik, 1998).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Fordist üretim sistemi üretim sürecinde esnekliğe yer vermemiştir. Kitlesel üretim ile birlikte işçi sendikaları büyümekte, giderek merkezileşmektedir. Bunun doğal sonucu olarak işçi sendikalarının davranışlarını etkilediği birey sayısı giderek artmaktadır. Dolayısıyla işçi sendikalarının merkezileşme süreci, bir baskı unsuru olarak bu sendikaların önemini arttırmıştır. Dünya ekonomisindeki endüstriyel yapılanmanın bu gelişimini yavaşlatan olgu 1973 Petrol Krizidir. Kriz ile birlikte maliyet ve verimlilik kavramları yeniden önem kazanmış, bu gelişim işçinin insan olduğunu hatırlatmış ve insan yaratıcılığını yeniden gündeme getirmiştir. Böylece ekonomiler için sadece mal ve hizmet üretmek yeterli bir başarı olmaktan çıkmış, hangi maliyet ile üretildiği ve kalitesinin ne olduğu önem kazanmıştır (Yüksel, 1997; Ekin, 1996; Kutal,1995).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    1970 sonrasında ekonomik verilerdeki bozulmalar, teknolojik gelişme ve uluslararası ticaret hacminin genişlemesi sonucu rekabet kavramı ortaya çıkmıştır. Ayrıca sanayileşmiş ülkelerde görülen talep hacmindeki daralma sonucu kitle üretim modeli büyük bir sarsıntı geçirmiştir.1970 sonrasında hızla gelişen teknoloji sayesinde ürün çeşitliliği büyük bir artış geçirmiş ve böylece standart ürünlere talep daralırken, çeşitlenmiş ürünlere olan talep hacminde büyük artış olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Endüstriyel ilişkilerde bu dönüşüm ile birlikte mavi yakalı işçilerin önemi azalmış, sendikalar güç kaybetmeye başlamışlardır. Bunun sonrasında toplu pazarlıklarda çatışmanın yerini uzlaşma almış ve kamu kesimi, işçi ve işveren sendikaları üçlüsü arasında işbirliği, literatürde Neo-Korporatizm kavramının doğmasına yol açmıştır. Sendikacılığın girdiği bu yeni evrede işçiler birey olarak öne çıkmakta ve işletmelerde verimliliği ve karlılığı arttırmaya yönelik politikalara katılarak üretim sürecinde daha etkin bir rol üstlenmektedirler. Oluşan bu yeni durum beraberinde merkezi, güçlü sanayi tipi işçi sendikacılığından mikro örgütlenmelere giden merkeziyetten uzak işçi sendikacılığını doğurmuştur. İşçi sendikalarının bu gelişime karşı çıkışı, insiyatifin işverenlere geçmesi nedeni ile büyük ölçüde sonuçsuz kalmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Fordist üretim yönetimi, üretimi arttırmakta başarılı olduğu için uzun dönemde etkili olabilmiştir. Ancak üretim koşullarının farklılaşması, üretim yöntemlerinin hızla değişmesine neden olmuş; kitle üretiminin gerektirdiği Fordist üretim biçimi geçerliliğini yitirmeye başlamıştır. Fordist üretim anlayışının zayıflamaya başlamasıyla birlikte, işçi sendikacılığının gücünü aldığı, kitle üretiminin hakim olduğu büyük fabrikalardan, orta ve küçük üretim biçimlerine geçilmiştir. Böylece işverenlerin hareket alanını genişleterek, sendikal hareketten uzaklaşa bilmeleri kolaylaşmıştır. 1960’lı yıllardan itibaren Japonya’da uygulanmaya başlayan ve ürün esaslı strateji yerine küresel pazarlarda rekabeti esas alan, üretimde çokluk, çeşitlilik ve esnekliği öngören “Yalın Üretim” adlı yeni üretim sistemi hızla yayılmaya başlamıştır (Ekin, 1996; Kutal, 1995). Yalın üretim temelde seri üretimin yerine alternatif olarak gösterilen Japon imalat tekniklerini bir bütün olarak tanımlamakta ve imalat alanında bütünsel bir dönüşümü ifade etmektedir (Akgeyik, 1998).Yalın üretim de en az kaynak kullanımıyla, en kısa zamanda, en ucuz ve hatasız üretim, müşteri taleplerine cevap verecek şekilde en az israfla yapılmaktadır (Karakaş, 2004).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Yalın üretim, kendisinden önce uygulanan el-sanat ve seri üretimin üstünlüklerini birleştirmektedir. El-sanat üretiminin yol açtığı yüksek maliyetten kaçınırken, seri üretimin katılığını ortadan kaldırabilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Yalın üretimde stok seviyeleri en düşük düzeyde tutularak maliyetlerde önemli bir tasarruf sağlanmaktadır. Yalın üretim sürekli değişen tüketici ihtiyaçlarını hızlı bir şekilde karşılayabilmek için esnekliği kullanmaktadır. Böyle bir sistemde, mamuller ve üretim tasarımı sürekli değişmekte. İmalat ise esnek küçük üretim birimleri içinde gerçekleşmektedir (Akgeyik, 1998).</span></p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>3.1.İş gücü Piyasasının Yeniden Yapılanması </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">     İş gücü piyasası da yapısal bir değişim geçirmektedir. Teknolojide durmak bilmeyen gelişmeler, kol gücü yerine makinaların kullanılması, beyin gücü yerine bilgisayarların ikame olması, dünyadaki üretim yöntemlerini olduğu gibi tüketim ve yaşam standartlarını da temelden değiştirmektedir. Teknolojik gelişmeler küreselleşmenin alt yapısını hazırlarken, yeni teknolojiler, çalışanların hem fiziki hem de fikri katılımını zorunlu kıldığından örgüt içi ilişkiler yoğunlaşmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">     Özellikle, son yirmi yıldır hızla gelişen ve “enformasyon teknolojisi” olarak adlandırılan bilgisayar, iletişim ve mikro elektronik teknolojileri ekonomide ağırlıklı hale gelmiştir. Her 18 ayda bir kapasiteleri ikiye katlanan bilgisayarları, inanılmaz işler başaran robotları ve uçsuz bucaksız telekomünikasyon olanaklarını üretimin emrine veren enformasyon teknolojisi, firmaların üretimi, düşük ücretli gelişmekte olan ülkelere kaydırmalarını çok kolaylaştırmıştır. Son yirmi yılda dünyada bilgisayar, telefon ve televizyon ağlarının bilgi taşıma kapasitesinin bir milyon defadan fazla arttığını görmek, yaşanan teknoloji devriminin boyutları konusunda yeterince fikir vermektedir. Ayrıca hızla gelişen bu enformasyon teknolojisi, yeni düşüncelerin, sistemlerin, olayların ve ürünlerin sınır tanımaksızın her yere girmesini sağlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Doğal olarak, ekonomik yapıdaki değişim ile birliktelik gösteren teknolojik gelişme, üretim sürecinde, iş gücünün yapısında, işin ve iş yerinin organizasyonunda büyük değişmeler meydana getirmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Teknolojik gelişimin endüstri ilişkileri ve sendikalara etkisi dolaylı olmaktadır. Teknolojinin kendisi değil, iş gücünün yapısına ve üretim şekillerine olan etkisi sendikaları etkilemektedir. Yüksek teknolojilerin, iş gücünün yapısına ve üretim şekillerine getirdiği yenilikler sendikaların önünde ciddi engeller oluşturmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Teknolojik gelişimin kaçınılmaz sonucu olarak, emek yoğun teknolojiden sermaye yoğun teknolojiye geçişle birlikte, bir taraftan işçinin yerini makinalar almakta diğer taraftan da çalışan işçinin niteliği değişmektedir. Hem dünya ekonomisindeki, hem de ulusal ekonomilerdeki mikro teknolojinin öncülük ettiği yapısal değişim, iş dünyasında yüksek vasıflı elemanlara olan talebi arttırmaktadır (Yazıcı, 2001). Böylece ortaya çıkan işsizlik, sendikaların yeni üye sayısını ve pazarlık gücünü daraltırken; mavi yakalı işçilerin yerini alan beyaz yakalı işçilerin sahip olduğu bireysel pazarlık gücü örgütlenme gereksinimini ortadan kaldırmaktadır (Tuna, 1997).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   1970’lerin ortasından 1980’lerin sonuna kadar dünya ekonomisinin yeniden yapılanması ve düzenlenmesi ile ilgili gelişmeler, yaklaşık 25 yıl süren altın çağın sona ermesini takip etmiştir. Yüksek ve kalıcı işsizlik, sanayileşmiş ülkelerin tümünde görülmeye başlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Bu dönem, savaş sonrası ekonomik kalkınma anlayışında bir dönüm noktası olarak dikkate alındığında, mal ağırlıklı piyasalardan hizmet ağırlıklı piyasalara geçiş önemli gelişmeler olarak dikkat çekmiştir (Erbesler, 1987; Tokol, 2002). Mal ağırlıklı emek piyasasından hizmet ağırlıklı emek piyasasına geçişle birlikte, sanayi ve hizmet sektörlerinin bünyesinde köklü değişiklikler meydana gelmiştir. Geleneksel sanayi sektörünün yerini idari, teknik ve profesyonel meslek sahipleri almaya başlamıştır. Bilindiği üzere, sanayi toplumlarında mal üretimi ekonominin can damarını oluşturmaktadır. Ancak, sanayi ötesi toplumlara geçiş sürecinde üretim sektörü yerine hizmetler sektörü gelişmekte ve böylece bilgi, boş zamanların değerlendirilmesi ve eğlence alanlarına yönelik yeni hizmetler en önemli ekonomik sektörler olma yolunda ilerlemektedir (Yazıcı, 1999).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Hizmet sektöründe, reklamcılık, bilgisayar, multi medya teknolojisi, mühendislik, mimarlık ve muhasebe, finans gibi yüksek teknolojiye ve bilgiye dayanan hizmetlere kayış söz konusudur. Bu gelişmelerin, üretim ve işin yapılış şeklini olduğu kadar işi yapanları da dönüştürdüğü açıktır (Aykaç, 2000).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Mal ve hizmet sektörlerindeki yapısal değişiklikler ve sanayi gibi hizmet sektöründe de yüksek teknolojiye dayalı hizmetlerin artması ve üretimin her bakımdan farklı şekilde örgütlenmesi, sanayileşmiş ülkelerde tam istihdamın sonu olarak değerlendirilmektedir. İleri teknolojiler, yeni vasıflara, yüksek düzeyde eğitilmiş insan gücüne olan talebi arttırmakta fakat mevcut iş gücü içinden bu vasıf ve bilgi düzeyine sahip elemanları temin etmek mümkün olmadığından yapısal işsizlik denilen bir işsizlik kategorisi önemli bir sorun olarak ortaya çıkmaktadır (Dereli, 1997). Fakat küreselleşmeyle birlikte gelişen yeni teknolojiler her ne kadar mevcut meslekleri ortadan kaldırsa ve toplumda yaygın işsizliklere yol açsa da bu arada yeni ve daha kazançlı meslek gruplarını da ortaya çıkarmaktadır. Uzun dönem göz önüne alındığında kaybolan mesleklere karşılık yeni iş kollarının da ortaya çıktığı görülmektedir. Gelişen teknolojinin uygulanması kaliteyi, standarttı ve verimliliği arttıracağından sonuçta mallara olan talebi arttıracak, yeni pazarlar ve yeni iş imkanları oluşturacaktır. Ortaya çıkabilecek yapısal işsizlik de böylece bu kişilerin başka alanlarda istihdam ve eğitilmesine ilişkin alınacak tedbirlerle giderilecektir (Yazıcı, 1999).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>3.2.Çalışma Hayatında Esnekleşme</strong></span></p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    1.Dünya Savaşı’ndan sonra ve özellikle de 1970’lerden sonra hızla gelişen küreselleşme sürecinin çalışma hayatına getirdiği en önemli yeniliklerden biri, esnek çalışma veya standart dışı çalışma olarak adlandırılan çalışma biçimleridir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Ekonomik entegrasyonun hızla ivme kazandığı günümüzde, işletmelerin giderek önem kazanan uluslararası pazarlarda rekabet üstünlüğünü elde ederek pay sahibi olabilmesi için, daha ucuz ve daha nitelikli mal ya da hizmet üretmeleri gerekmektedir. İşletmeler, son derece değişken olan ulusal ve uluslararası piyasalara uygun nitelik ve nicelikte mal ve hizmet üretebilmek için en yeni teknolojileri kullanmaktadır. Daha önce de belirtildiği gibi, özellikle iletişim ve bilgisayar teknolojisinin üretimde kullanılması, üretim süreci ve statülerinde yeni oluşumlara yol açmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Yeni teknolojik gelişmelerin ve üretim modelindeki değişimin etkisiyle, geleneksel çalışma biçimleri değişime uğramış ve kısmi süreli çalışma, iş paylaşımı, esnek zamanlı çalışma, tele çalışma, çağrı üzerine çalışma, evde çalışma gibi esnek çalışma biçimleri ekonomik yapıda ağırlık kazanmaya başlamıştır (Altan, 1996). Teknolojik değişim sonucunda değişen rekabet koşullarına uyum sağlama gereği, esnek üretime geçmeyi ve iş gücü istihdamında esnekliği beraberinde getirmektedir (Erdut, 1997; Tokol, 2002)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Esnek istihdam modellerinde, artık bir hizmet akdine dayanarak, yasalarla sınırlanmış olan belirli gün ve haftalık çalışma sürelerine göre, günün belli bir saatinde işverene ait iş yerine gelip çalışan ve belirli sürelerde izinlerini,tatilini kullanan standart bir işçi tipi yoktur. Klasik ya da standart olarak nitelendirilen hizmet ilişkilerinin yanı sıra uygulanmaya başlanan bu yeni istihdam biçimleriyle, yarım gün ya da haftanın belirli günleri çalışan, geçici olarak istihdam edilen, çağrı üzerine çalışmaya gelen hatta iş yerine gelmeden kendi evinde çalışan işçi tipi ortaya çıkmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   İş gücünün esnek kullanımı, bir taraftan standart-dışı (örneğin taşeron kullanımı, geçici işçi çalıştırma gibi) çalışma biçimleri yaratarak, diğer taraftan ücret ve çalışma koşullarının bireyselleşmesine yol açarak, toplu ve ortak çıkarları savunmak durumunda olan sendikalar için etkinlik kaybına neden olmaktadır (Koray, 1996). Bu nedenle işçi sendikaları özellikle esnek çalışma modellerine çekinceyle yaklaşırken, işveren sendikaları daha ılımlıdır. Çalışma hayatındaki esnekliğe karşı işçi sendikalarının diğer bir endişesi de, esnek iş sürelerinin işçinin işverene olan bağımlılığını arttıracağı ve toplu iş sözleşmesi hükümlerinin ortadan kaldırılmasına yönelik olmasına ilişkindir (Centel, 1996; Gerek, 1990).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Son yıllarda giderek yaygınlaşan esnek çalışma, toplu pazarlığın yapısını ve şeklini değiştirmekte ve pazarlığı merkezi bir yapıdan uzaklaştırarak, toplu pazarlık düzeyini ulusal seviyeden işletme ve iş yeri düzeyine indirmektedir (Aykaç, 2000).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>3.3.Ekonomi Politikalarındaki Değişim </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Sanayi Devrimiyle güçlenen ve 1970’li yıllara kadar tüm dünyada altın çağını yaşayan sendikalar için bu dönemdeki en büyük itici güç, benimsenen ekonomik model olmuştur. II. Dünya Savaşı sonrasında ekonomik büyümeyi ve tam istihdamı sağlamayı amaçlayan batılı devletler, ekonomik ve sosyal içerikli politikaları bir arada değerlendiren Keynesyen ekonomik politikalara ağırlık vermişlerdir. Bu politikaları sonucunda, 1948-1973 yılları arasında hızlı ve devamlılık gösteren nitelikte ekonomik büyüme ve tam istihdama ulaşılmıştır. Keynesyen politikalarla desteklenen &#8220;refah devleti&#8221; uygulamaları piyasaları genişleterek kitle üretimi için oldukça uygun bir ortam sağlamıştır. (Bozkurt, 2003).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Bu gelişmeler doğrultusunda hakim ekonomi anlayışının etkisiyle, sendikalar siyasal ve ekonomik açıdan yararlı örgütler olarak değerlendirilmiştir. Bu dönemde hükumetler sendikaları, ulusal kalkınma ve büyüme projelerinin önemli bir unsuru olarak kabul etmişlerdir (Büyükuslu, 1998).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Bu genel değerlendirme içinde dikkati çeken en önemli gelişme, II. Dünya Savaşı sonrasında ve özellikle 1960 ve 1970’lerde sanayileşmiş batı ülkelerinde endüstri ilişkileri sisteminin tarafları arasında korporatist model olarak adlandırılan bir işbirliği sisteminin ağırlık kazanmış olmasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Görüldüğü üzere, özellikle II. Dünya Savaşından sonraki dönemde gerek ekonomik, gerekse siyasi ortam, sendikal gelişme için oldukça uygun olmuştur. Bu dönemde sendikalar üye sayılarını arttırmış, çok iyi ücret artışları ve çalışma koşulları elde etmiş ve bir baskı grubu olarak önemli rol oynamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Sendikaların altın çağını yaşadığı bu ortam, 1970’li yıllardan itibaren değişmeye başlamıştır. Enflasyon sorununun yanı sıra, 1973’lerin ortalarında petrol fiyatlarındaki hızlı yükseliş, yatırımların azalması ve ekonomik büyümedeki yavaşlama, işsizlik sorununu ciddi boyutlara ulaştırmış ve bu gelişmelerden doğal olarak sendikalar da olumsuz yönde etkilemiştir (Yazıcı, 2001).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  1970’li yıllara kadar Keynesyen politikaları uygulayan Batı ülkeleri, ekonomik büyüme, tam istihdam, düşük enflasyon, adil gelir dağılımı, ödemeler ve ticaret dengesini sağlamak gibi ekonomik politikaları birlikte yürütmüşlerdir. Sarsılan ekonomik düzen nedeniyle izlenen ekonomi politikaları da değişmiştir. 1970 öncesinin Keynesyen ekonomi politikaları terk edilmiştir. Onun yerine, bugün hala geçerliliğini koruyan ve sıkı para, yüksek faiz, düşük ücretler veya ücret sınırlaması gibi bir takım boyutları olan neo-liberal ekonomi politikaları uygulanmaya başlanmıştır (Dereli, 1994). 1970’li yıllarda başlayan ekonomik durgunluk, sosyal yaşamda da olumsuzluklara yol açmış, demokratik yönetimlerde önce ABD, sonra İngiltere ve diğer Avrupa ülkelerinde neo-liberal ekonomi politikalarını savunan ve bunalımı devletin ekonomik ve sosyal yaşamdaki giderek çoğalan yerine bağlayan siyasal partilerin tezleri seçmenler tarafından kabul edilmiş ve bu partiler art arda yönetime gelerek, ekonomi politikalarının yörüngesini değiştirebilme olanağına kavuşmuştur. Neo-liberal ekonomi politikaları, sermaye piyasalarının ve uluslararası ticaretin serbestleştirilmesini, emek piyasalarının esnekleştirilmesini, toplumsal harcamaların kısılmasını, vergilerin azaltılmasını ve özel sektörün desteklenmesini esas almıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   1970’lerdeki ekonomik krizi, devletin ekonomideki etkinliğinin bir sonucu olarak değerlendiren yeni liberal akımın etkisiyle, başta İngiltere olmak üzere bir çok ülkede, devletin ekonomideki dolayısıyla çalışma hayatındaki müdahalesini ortadan kaldırmaya yönelik politikalar uygulanmaya başlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Özelleştirme, küreselleşmeye bağlı olarak ortaya çıkan güçlü bir gelişme olarak değerlendirilmektedir. Ekonominin esnekleştirilmesi, maliyetlerin düşürülmesi, iş yerlerinin teknolojik yeniliklere açık yapılarla ihracata yönelmesi, özelleştirme eğilimlerini daha da hızlandırmaktadır (Ekin, 1998).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Bunların dışında, çalışma koşulları ve çalışanlarda ortaya çıkan gelişmeler de özelleştirme hareketlerine ivme kazandırıcı özellikler taşımaktadır. Günümüzde vasıflı iş gücünün artan önemi, sektörsel yapının sanayiden hizmetlere doğru kayan yapısı ve Post-Fordist tekniklere göre örgütlenen işletmelerin yaygınlık kazanması özelleştirmeyi hızlandırmaktadır (Lordoğlu, 1993).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Özelleştirmeyle birlikte ortaya çıkan işsizlik, sendikaların üye kaybı ve toplu pazarlık gücünün azalması gibi etkenler doğal olarak çalışma hayatını etkilemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Özellikle, 1980 sonrası ağırlık kazanan rekabete dayalı piyasa ekonomisi, tekellerin kaldırılması, fiyat kontrollerinin serbestleştirilmesi gibi politikalar karşısında işçi sendikaları alternatif politikalar üretememişler ve savunmada kalmak zorunda olmuşlardır (Dereli, 1993).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Ekonomi politikasındaki bu temel değişime bağlı olarak, 1980 sonrası sanayileşmiş batı ülkelerinin birçoğunda istikrar politikaları ön plana çıkarken, işçi sendikaları üzerindeki baskı da artmıştır. Bu baskıyla beraber, reel ücretlerde kısıntı ve verimlilik artışı, ekonomi politikalarının hedefleri arasına girmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Ekonomi politikalarındaki değişme, devletin endüstri ilişkileri sistemi içinde benimsediği fonksiyonu da önemli ölçüde değiştirmiştir. Özellikle, 1970’li yılların sonunda devletin uzlaştırıcı ve müdahaleci fonksiyonunu terk etmesiyle birlikte, üçlü yapıdaki işbirliği temeline dayanan korporatist model önemini yitirmeye başlamıştır. 1980 sonrasında, endüstri ilişkileri sisteminde işbirliği anlayışı üçlü yapıdan uzaklaşırken, sadece işçi-işveren arasında ve iş yeri düzeyinde ağırlık kazanmaya başlamıştır (Selamoğlu, 1995).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Teknolojik gelişmelerin hızlandırdığı küreselleşme olgusuna bağlı olarak artan dış rekabet de endüstri ilişkileri üzerinde önemli etkiler yaratmakta ve toplu pazarlık stratejileri değişime uğramaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Günümüzde rekabet, artık yurt içindeki rekabetin ötesinde “küresel rekabet” özelliğini kazanmıştır. Dünya pazarlarında rekabet her geçen gün daha da sertleşmektedir. Deyim yerindeyse, uluslararası pazarlarda “mega rekabet” ya da “hiper rekabet” söz konusudur (Aktan, 1997) Sanayileşmiş Batı ülkelerinin endüstriyel ürünlerinin ucuz iş gücüne dayalı Doğu ülkeleri endüstrilerinin şiddetli rekabetine maruz kalması, ileri sanayi ülkelerinde birçok işletmenin kapanmasına, üretimin ve istihdamın daralmasına neden olmakta, bu da neredeyse tüm Batı ülkelerinde sendikacılığı ve toplu pazarlığı olumsuz yönde etkilemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>3.4.Toplu Pazarlık Sürecinde Yeni Arayışlar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   1980’li yılların başından itibaren sanayileşmiş ülkelerin çoğunda, ulusal ve iş kolu düzeyinde toplu pazarlıktan, iş yeri sendikacılığı ve toplu pazarlığına kayma olmuştur. Zira, yeni teknolojiler ve rekabet şartları, iş yerinin yeniden organizasyonunu ve iş yeri düzeyindeki sorunların önemini arttırarak, toplu pazarlık düzeyinde desantralizasyon (decentralisation) eğilimini güçlendirmektedir. Yapılan araştırmalar, bu eğilimin sendikalaşma oranını düşürdüğünü ortaya koymaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Toplu pazarlık düzeyinde son yıllarda görülen söz konusu bu eğilim üç temel nedene dayanmaktadır. Bunlar; işverenlerin artan pazarlık gücü, iş yeri organizasyonunda yeniden yapılanma süreci ve işletme yapılarında ademi merkeziyetçiliğin artmasıdır (Kurtulmuş, 1995).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Birincisi, artan uluslararası rekabet ve teknolojik yeniliklerin getirdiği yeni ekonomik şartların işçi sendikalarının güç ve etkilerini azaltırken; işverenlerin pazarlık güçlerini arttırmasıdır. Söz konusu bu şartlar altında işverenler pazarlık bakımından kendine avantaj sağlamak için, toplu pazarlık sisteminin işyeri düzeyine indirilmesini istemektedirler. Bu nedenle, ulusal ve sektörel düzeyde örgütlenmiş güçlü sendikaların lokal temsilcileri yerine, kendi işletmelerine özgü iş yeri sendikalarını tercih etmektedirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  İkinci olarak, yeni teknoloji ve rekabet şartlarının iş yerinin yeniden organizasyonu ve iş yeri düzeyinde mikro sorunların önemini arttırmakta oluşu, toplu pazarlık düzeyinde ademi-merkeziyetçi eğilimi arttırmaktadır. Post endüstriyel ekonomilere geçiş sürecinde gözlenen ekonomik, yapısal ve teknolojik değişimler, yönetim ve karar süreçlerine çalışanların daha aktif katılımı gibi birçok yeniliğin iş yerinde uygulanmasını gerektirmektedir. Bu açıdan, söz konusu yeniliklerin işletme bünyesine adaptasyonu sürecinde işveren sendikaları, iş yeri sürecindeki sendikalarla uyumlu ortak bir çalışma içine girmektedirler. Firmalar, kendilerine özgü koşulları daha çabuk değerlendirebilmek ve daha hızlı karar verebilmek için işletme düzeyinde toplu pazarlığı tercih etmektedirler. Üretim teknolojilerinde ve yönetim tekniklerinde yaşanan değişimler, görüldüğü üzere, toplu pazarlığın iş yeri düzeyine yönelmesine neden olmaktadır. Nitekim, artan rekabet ortamında hata, işçilik, fire, müşteri memnuniyetsizliği gibi unsurları en aza indirgeyen yalın üretim sistemi yeni bir model olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda, iş yerinin yeniden yapılanma sürecinde, yönetim ve karar aşamalarına işçilerin daha aktif katılımı sağlanmıştır. Bu değişimler, iş yeri odaklı sorunların önemini arttırmaktadır. Bu bağlamda, iş yerinin şartlarına ve işverenin ödeme gücüne uygun bir sözleşmenin ancak iş yeri düzeyinde yapılacak pazarlık ile sağlanabileceği ve söz konusu yeniliklerin adaptasyonunda iş yeri düzeyindeki sendikaların işverenle uyumlu çalışabileceği düşüncesi ortaya çıkmıştır. Bu düşünce, toplu pazarlıkların merkezden uzaklaşarak iş yeri düzeyine kaymasına neden olmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Toplu pazarlık düzeyinin değişmesine yol açan üçüncü faktör ise, işletme yapılarındaki ademi-merkeziyetçi yapının ve kurum kültürünün artmakta oluşudur. Son yıllarda teknoloji ve rekabet şartlarındaki değişiklikler, firmaların yönetim açısından daha küçük ve birbirinden bağımsız ünitelere bölünmesine yol açmıştır. Böylece, işletme içinde endüstri ilişkilerine ait kararlar daha alt kademeler tarafından alınabilecektir (Baydur, 1996).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong> </strong><strong>3.5.Çok Uluslu Ortaklıkların Güç Kazanması </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Çok uluslu ortaklıklar günümüzde çok tartışılan bir kavramdır. Çok uluslu ortaklıkların genel merkezi belli bir ülkede olduğu halde, işlevlerini bir veya birden fazla ülkede kendi tarafından koordine edilen şubeler, yavru şirketler veya bağlı şirketler aracılığıyla ve genel merkez tarafından kararlaştırılan bir işletme politikasına uygun olarak yürüten büyük şirketlerdir. Bu şirketlerin yatırım, üretim, araştırma işlevi ve personel politikası ile ilgili stratejik kararları, ana merkezin bulunduğu genel merkezde alınmaktadır (Tokol, 2001).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Çok uluslu ortaklıkların geçmişi oldukça eskidir. Genelde bu ortaklıkların XIX. yüzyılın ortalarında çıktıkları ve II. Dünya Savaşına kadar kurumsallaştıkları kabul edilmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Çok uluslu ortaklıklar, özellikle ileri teknoloji ve sermaye yoğun sektörlerde faaliyet göstermektedir. Çok uluslu ortaklıkların coğrafi dağılımları farklıdır. Küçük ve orta ölçekli çok uluslu ortaklıklar, genellikle ana ülkeye yakın gelişmiş ülkelere gitmişlerdir. Buna karşın, büyük ölçekli çok uluslu ortaklıklar gelişmekte olan ülkelere yatırım yapmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Çok uluslu ortaklıkların endüstri ilişkileri üzerine etkileri ülkelere göre farklılık göstermekle birlikte sendikacılık, toplu pazarlık, iş yerinde kontrol ve yönetime katılma programlarında standart uygulamalar göze çarpmaktadır. Çok uluslu ortaklıklar bir ülkeden diğerine endüstri ilişkilerini kontrol etmektedir. Çok uluslu ortaklıkların merkezinde farklı ülkelerdeki şirketlerin gelişme ve performansları izlenmektedir. Zaman zaman başarısız işletmelerin kapatılarak, yatırımların başka ülkelere kaydırılması söz konusu olmakta, bu durum ülke ekonomisini olduğu kadar işçileri ve sendikaları da olumsuz etkilemektedir (Tokol, 2001).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Günümüzde çok uluslu ortaklıklar, daha ucuz iş gücü bulabildikleri ve ham madde ya da pazar faktörlerine yakınlığıyla ön plana çıkan ülkelerde yatırımı tercih etmektedir. Bu ise, üretimin dış ülkelere kayıp ana ülkedeki istihdamı daraltması sonucunu yaratmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Giderek değişik ülkelerde aynı malı üreten çok uluslu ortaklıklar, ana ülkedeki sendikaların taleplerine karşı pazarlık güçlerini arttırabilmektedir. Özellikle, diğer ülkelerde çok uluslu ortaklıkların stoklara sahip bulunmaları, ana ülkedeki sendikaların grev tehdidinin aşılmasında etkili olmaktadır. Bunun gibi, çok uluslu ortaklıkların, sendikal taleplere karşı yatırımları dış ülkelere çekeceklerine ilişkin talepleri de sendikaların önüne dikilmektedir (Koray, 1996). Bu nedenle, tüm ülkelerde hükumetler, işveren kesimi ve hatta birçok ülkede işçi kesimi, kendi coğrafyalarına yeterli sermaye çekebilmek için ulusal sistemlerini gözden geçirme ve girişimciliğe zemin hazırlama çabasına girmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Çok uluslu ortaklıklar, esnek ya da yalın üretim tarzını benimsemelerinden dolayı, endüstri ilişkilerinde izledikleri politikalar oldukça esnek bir yapılanmaya sahiptir. Çok uluslu ortaklıkların bu şekilde standart dışı çalışma şekillerini yoğun biçimde kullanmaları, merkezde çalışan çekirdek iş gücü ile özellikle yan sanayide çalışan standart dışı iş gücü arasında çalışma koşulları açısından sorunların doğmasına yol açmaktadır. Ayrıca bu iş gücünün örgütlenmesinin güç olması sendikaların gücünü zayıflatmaktadır (Tokol, 2001). Son yıllarda ortaya çıkan desantralizasyon eğilimleri ve sendikaların gücünün azalması, çok uluslu ortaklıkların arzuladığı endüstriyel ilişki yapılanmasını sağlamasını kolaylaştırmaktadır. İşte bu nedenlerle, çok uluslu ortaklıklar gittikleri ülkelerde işveren sendikalarına üye olmamaktadırlar (Yüksel, 1997).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">          Çok uluslu ortaklıkların insan kaynakları yönetimi ile iş yeri düzeyinde yeni bir sendikal anlayış yerleştirmeye çalıştıkları görülmektedir. Çok uluslu ortaklıklar insan kaynakları tekniklerini, sendikaların işletme içindeki geleneksel rolünü dışlamak ve yerine çalışanlarla doğrudan diyaloga girebilecekleri mekanizmaları hayata geçirmek amacı ile kullanabilmektedir (Tokol, 2001).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>3.6.Sendikaların Güç Kaybetmesi </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   “Batı Endüstri İlişkileri Sistemlerin, 1970’li yıllarda başlayan ve 1980’li yıllarda giderek belirgin hale gelen yeni bir eğilim içine girdiği ve yeniden yapılandırılmaya çalışıldığı gözlenmektedir. Uluslararası çevre şartlarının değişmesiyle birlikte emek piyasası koşullarının işçiler aleyhine gelişmesi, işverenlerin endüstri ilişkilerindeki inisiyatiflerinin artması, ekonomik teoride Neo-liberal eğilimlerin güçlenmesi, sanayileşmiş ülkelerde iş organizasyonlarının değişime uğraması ve esnek üretim ve yönetim tekniklerinin uygulanmaya başlanması endüstri ilişkilerinde yeniden yapılanmayı gündeme getirmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Üretim yöntemlerinde özellikle 1945 sonrası ortaya çıkan değişmeler sonucu, işçi sendikaları önce güçlenmiş ancak Post-Fordist üretime geçişle birlikte bu sendikalar güç kaybetmiş, bunun sonrasında toplu pazarlık sistemi de değişime uğramıştır (Yüksel, 1997).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Post-Fordist ya da esnek üretim sisteminde beyaz yakalı işçiler, hedef üretim nedeni ile mavi yakalı işçilerin yerini almaktadır. Teknolojik gelişme ile, vasıflı iş gücü içinde beyaz yakalı işçilerin oranı giderek artmaktadır. Bu iş gücü niteliği itibariyle, “İstihdam ilişkilerinde kendi ayakları üzerinde durabilen, kendi adlarına pazarlık yapabilen ve haklarını elde etmek için sendikaya gerek duymayan bireylerdir” (Kurtulmuş, 1995). Bu dönüşüm doğal olarak, işçi ve işçi sendikası ile işveren ve işçi sendikası arasındaki ilişkiyi farklılaştırmıştır. Esnek üretim tarzının doğal bir sonucu olarak kitlesel üretimin parçalanıp daha küçük birimler haline dönüşmesi, bir anlamda “taşeronlaşmanın” gelişmesi ve küreselleşmeyle beraber sermaye dolaşımı üzerindeki baskıların ortadan kalkması; üretimi farklı bölgelere kaydırmış bu da doğal olarak sendikaların merkezi gücünün giderek azalmasına yol açmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Ayrıca, Japon tipi üretim ve yönetim anlayışı ile gündeme gelen toplam kalite, hatasız, stoksuz ve tam zamanında talebe yönelik üretim yaklaşımı, klasik işçi-işveren ilişkilerinin ve sendikal faaliyetin önemini zayıflatmıştır. Yeni üretim anlayışıyla birlikte işçi tipi de yenilenmiştir. Belirli bir parçanın üretiminden sorumlu ve üretim sürecinin bütününe yabancılaşmış işçi tipinin yerini vasıflı, üretim sürecini bilen ve bu sürece katkıda bulunan işgücü tipi almıştır (Selamoğlu, 1995).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Sendikalar yalın üretim modellerinin uygulanmasına şüpheli yaklaşmaktadırlar. Yalın üretimin temel faktörleri olan toplam kalite, tam zamanında üretim ve kalite çemberleri gibi uygulamalara üyelerinin katılmalarını istememekte veya üyelerini katılmaya teşvik etmemektedirler. Uygulanan yeni üretim tekniklerinin işletmelerde sendikaların yerini alabileceği endişesini taşımaktadırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Bir taraftan, gelişmiş ekonomiler yapısal değişim içine girmekte diğer taraftan işletmedeki yapı değişmektedir. Örneğin, endüstri sektöründe istihdam daralmakta, hizmet sektörü büyümekte, işgücünün yapısı ve nitelikleri değişmektedir. Tüm bunlar, sendika üyeliğini ve geleneksel sendika politikalarını tehdit edici özellikler özellikler taşımaktadır (Koray, 1996).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">     Günümüzde, bireysel beklentilerin kolektif beklentilerin üzerine çıkması ve sınıf çatışmasına dayanan ideolojik sendikaların önemini yitirmesi, sendikaya üye olma fikrinin eski çekiciliğini kaybettirmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Teknolojik gelişmelerin çalışanların nitelik düzeyini yükseltmesi, beyaz yakalıların, kadınların, gençlerin istihdamdaki payının artması, part-time çalışma, geçici çalışma, evde çalışma gibi standart dışı istihdam türlerinin gelişmesi ve yeni meslek gruplarının doğması sendikalar bakımından yeni üyelerin kaydedilmesini güçleştirmiş, iş gücünün sendikalardan beklentileri de farklılaşmış ve çeşitlenmiştir (Yorgun, 1998).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Teknolojik gelişmeye bağlı olarak iş gücünün nitelik düzeyindeki değişme, sendikalaşma oranlarını etkilemektedir. Nitelik düzeyindeki artışlar, çalışanların yüksek gelir elde etmelerini pozitif olarak etkilemiş, buna karşılık vasıf düzeyi düşük işçilerin ise gelirlerinde bir değişiklik olmamıştır. Bu bağlamda, nitelikli işçinin zaten yüksek ücret düzeyi sendikası olmadan da sağlanabilmekte, niteliksiz işçilerin ise sendikalı olmaları yönünde çok önemli engeller bulunmaktadır. Önümüzdeki dönemde, teknolojik gelişmelerin, nitelik sorununu daha fazla arttıracağı tahmin edilmektedir. Eğitim seviyelerindeki artışlar, çalışma yaşının ileri tarihlere ertelenmesi, işbaşında eğitim veren işletmelerin sayıca artışı gibi unsurlar nitelik artışının unsurları olmaktadır. Niteliği yükselen işçilerin bireysel taleplerinin karşılanması, sendika tarafından değil iş yeri yönetimince daha kolay sağlanabilmektedir (Lordoğlu, 2000). Sonuçta, küreselleşme bağlamında yaşanan değişimler, işçinin yönetimde söz sahibi olmasını mümkün kılan bireysel inisiyatifin geliştirilmesi ile birlikte işçilerin sendikalardan beklentilerini de azaltmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Sendikaların karşı karşıya olduğu en önemli tehditlerden biri de yeniden yapılanmadır. Yoğun olarak sendikalaşmış, eski imalat sanayilerinin üretimi durdurmaları veya azaltmaları ve hizmet sektörünün gelişmesine paralel olarak, geleneksel olarak sendikalaşması zor olan küçük işletmelerin güçlenmesi, kadın ve göçmen işçilerin kısa ve kısmi süreli istihdamının artması sendikalar için yeniden yapılanmanın bir tehdidi olarak görülmektedir (Paker, 1997).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   İstihdamın sektörsel değişimi de sendikaların güç kaybetmesine yol açmıştır. Hizmet sektöründe sendikalaşma oranının düşük olmasının en önemli nedeni, bu sektörde sanayi işçisinin toplu davranış biçiminin aksine, bireyci davranışlarının ağır basmasıdır. Sanayi sektöründe çalışanlarda dayanışma ve kader birliği düşüncesi hakimken; hizmet sektöründe çalışanlarda işin niteliği gereği böyle bir düşünce gelişmemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Ortaya çıkan işsizlik de sendikaları üye kaybına uğratmıştır. Sendikal güç ile işsizlik arasında doğrudan bir ilişki bulunmadığı ileri sürülmekle birlikte, sendika üyeliğinin azalmasında en önemli sebeplerden birinin işsizlik olduğu genel olarak kabul edilmektedir. Çünkü, istihdamın gerilemesi, işsizlik ve oranlarının yükselmesiyle işsiz sendika üyelerinin sendikaları terk etmeye başladıkları görülmektedir (Aykaç, 2000, TİSK, 1997).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Son 20 yılda bütün bu gelişmelerin vardığı noktaların başında, sendikaların üye kaybına uğraması ve insan kaynakları yönetimi yaklaşımlarının güçlenmesi gelmektedir (Yorgun, 1998).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   İleri sürülen görüşlere göre, endüstri ilişkilerinin post-endüstriyel dönüşüm sürecinin başlamasıyla ne tür bir yapıya kavuşacağı konusu, büyük oranda yeni sistem içinde sendikaların durumu ne olacaktır? sorusuyla yakından ilişkili bulunmaktadır (Şenkal, 1999) .</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Bazı yazarlara göre bu durumda, “ya sendikasız endüstri ilişkileri” sistemi gelişebilir ya da “insan kaynakları yönetimi” endüstri ilişkilerinin yerini alabilir (Kurtulmuş, 1995; Şenkal, 1999).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Batı’da yeni gelişmeler içinde, sendikasız endüstri ilişkilerine kadar giden senaryolar üretilmiş ve tartışmalar yapılmaya başlanmıştır. Sendikal hareketin dünyası içinde, uzunca bir süredir temel yönelimlerden bir tanesi sendikalı-sendikasız ayrımından oluşmakta ve gelişmektedir. Ekonomik ve sosyal alandaki gelişmelere paralel olarak ileri sürülen senaryolarda, sendikalara ya hiç yer verilmemekte ya da sınırlı bir rol öngörülmektedir. Çünkü, sendikacılığın mevcut modellerinden birinin mevcut gelişmeler ve şartlar için yeterli olmadığı kabul edilmektedir. Son yirmi yılda yaşanan teknolojik gelişmeler ve artan uluslararası rekabet sendikasızlığı ciddi şekilde zorlamaktadır (Kutal, 1995).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Günümüzde işletmelerin, hızlı bir şekilde değişen teknolojik ve pazar koşullarına uyum sağlamalarına yardım edecek, onları aynı alanda faaliyet gösteren diğer işletmelerden farklılaştıracak, rekabet güçlerini arttıracak insan kaynakları süreçleri ön plana çıkmıştır. Personel yönetiminin, insan kaynakları yönetimi adını alarak son yıllarda yeni bir yaklaşım ve anlayışla uygulanmasının temelinde de bu değişim yatmaktadır (Çelik, 1997).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Son zamanlarda, “İnsan Kaynakları Yönetimi” ön plana çıkarılarak, sendikaların fonksiyonlarını üstlenmesine çalışılmaktadır. Artık sendikaların rolü endüstri ilişkilerinde azalmaya başlarken, işletmelerin ve işyeri düzeyinde yöneticilerin rolü güçlenmiştir. Özellikle işyeri düzeyinde yeniden yapılanma, üretimin, kalitenin ve verimliliğin arttırılması yönündeki istekler, yeni yönetim teknikleri, insan kaynağının yeniden organizasyonunu ve yapılanmasını gündeme getirmiş ve insan kaynakları yönetimi gibi işçilerle doğrudan diyalogu sağlayabilecek ve işyerinde çalışanların katılımını gerçekleştirecek mekanizmalar uygulamada görülmeye başlanmıştır (Aydın, 2000, TİSK, 1995).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Yeni yapılanmada amaç, işçi ve işveren arasında işbirliğini gerçekleştirmek, çatışma yerine uyumlu bir endüstri ilişkileri yaratmak ve piyasa şartlarına işletmelerin kolayca uyum sağlamalarını gerçekleştirmektir (Ekin, 1996).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  İnsan kaynakları yönetiminin temel amacı, “iyi seçilmiş, motive edilmiş” bir insan gücü yaratmak ve insan kaynağından mümkün olan azami faydayı sağlamaktır (Şenkal, 1999). Çalışanların eğitim ihtiyaçlarının belirlenerek, uygun eğitimlerin verilmesi de insan kaynakları yönetiminin sorumluluğundadır (Ekin, 1997).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    İnsan kaynakları yönetimi, sendikacılığı zayıflatacak bir yaklaşım olarak değerlendirilmektedir (Selamoğlu, 1995). Bunun nedeni ise, insan kaynakları yönetimi uygulamalarının, bireysel teşvikleri ve ödül sistemlerini geliştirmek ve eleman seçiminde kontrolü sağlamak üzere iletişim kanallarını geliştirmesi ve sendikaları bu sürecin dışında tutmaya çalışması olabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Gerçekten, insan kaynakları yönetimi, işçi sendikalarını aradan çıkarabilmekte veya bunların önemini ikinci plana itip çalışanlarla doğrudan ilişkiler kurabilmektedir. Bilindiği üzere, personel yönetimi, firma içinde genelde tüm çalışanları kapsamamakta sadece vasıf seviyesi yüksek ve idari görev alan elemanlarla ilgilenmektedir. İşçilerle ilgili politikaların belirlenmesi ise, daha çok sendikal ortamda gerçekleşmektedir. Fakat son 20 yılda iş gücünün nitelik yapısında meydana gelen değişmeler, işçilerin de nitelikli iş gücü kapsamına girmesine yol açmıştır. Bunun sonucu olarak, sendikaların geleneksel ilgi alanına giren çalışan sayısı, 1970’lerden sonra sürekli azalmıştır. Eskiden mavi yakalılar çoğunlukta buna karşılık beyaz yakalılar az bir kısmı teşkil ediyordu. Günümüzde ise durum tersine dönmüştür. Böylece, geleneksel personel yönetiminin ilgi alanı genişlemiştir. Bu yüzden, personel yönetiminden daha geniş bir kavram olan insan kaynakları yönetimi gelişmiştir. İnsan kaynakları yönetiminin önemini arttıran diğer bir neden ise, çalışmanın emek yoğun bir yapıdan bilgi yoğun bir yapıya geçişidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   İnsan kaynakları yönetimi, sendikalardan kaçınmaya çalışan işletmeler için maliyetli bir sendika ikame stratejisi olarak görülmektedir. Çünkü, sendikadan kurtulmak isteyen işletme yönetimlerinin bunu sağlamak için birçok hizmeti işçilere sunması gerekli hale gelmektedir (Aykaç, 2000, Kurtulmuş, 1995).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">     20.yy’ın son çeyreğinde uluslararası çevre koşullarının değişmesiyle birlikte geleneksel endüstri ilişkileri sistemi de yeni bir gelişim trendi içine girmiştir. 1980’lerde hızlanan bu değişim ekonomik hayatı etkilediği gibi sosyal, siyasi ve çalışma hayatını da etkilemiş ve klasik endüstri ilişkileri sisteminde çok önemli bir yapı değişikliğine neden olmuştur. Özellikle bu değişimden endüstri ilişkileri sisteminde önemli bir role sahip olan sendikalar etkilenmektedir. Bilgisayar, enformasyon ve ulaşım başta olmak üzere pek çok alanda yaşanan teknolojik gelişmeler, vasıfsız iş gücü yerine, kendi başına karar verebilen, bilgiye sahip vasıflı iş gücünü ortaya çıkarmıştır. Kol gücüne dayalı sanayi sektörünün yerine hizmet sektörü ön plana çıkmıştır. Part-time çalışma, esnek zamanlı çalışma, tele çalışma, çağrı üzerine çalışma, evde çalışma gibi esnek çalışma biçimlerinin ekonomik yapıda ağırlık kazanması sonucunda da kadın iş gücünün yeni iş gücü içindeki payı artmıştır. Mavi yakalı iş gücünün yerine beyaz yakalı ve altın yakalı iş gücü ortaya çıkmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"> İşçiler arasındaki sınıflaşma bilinci azalmakta, bireyselleşme eğilimi artmakta, buna bağlı alarak da sendikasızlaşmaya doğru bir eğilim başlamaktadır. Yaşanan bütün bu küresel dönüşümler, rekabet gücü olan iş yerlerinin yaratılmasından endüstri ilişkilerinde yeniden yapılanmaya, tavizci pazarlıklardan ortak çıkarlara, sendika-işveren işbirliği ve diyaloğuna, sendikalar dışında insan kaynakları yönetimine bir dönüşüm eğilimi ortaya çıkarmıştır. Yeni teknolojilerin ve küreselleşmenin giderek daha fazla etkisinde kalan ülkemizde de çalışma hayatının belirtilen gelişmelerin ışığında yeniden düzenlenmesi gerekmektedir.İşsizliğin giderek artması, küresel rekabetin her geçen gün belirginleşmesi gibi unsurlar, işçi örgütleri-işverenleri ikili işbirliğine dayalı ilişkilerin gelişmesine adeta zorlamış; son yıllarda toplu görüşme sürecinde grev ve lokavt gibi mücadeleci çözüm yollarına önceki dönemlerden giderek daha az başvurulmasını sağlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Yaşanan ekonomik gelişme ve küreselleşme ile birlikte iş gücü, geleneksel tarım kesiminden, sanayi ve hizmetler kesimine transfer olmaktadır. Vasıflı iş gücünün önemi artarken, yüksek beceri isteyen yönetsel ve teknik işlerde artış olmaktadır. Fiziksel sermaye ikinci planda kalırken, üretim süreci kas gücüne değil, zihinsel ve bilimsel güce dayanmaktadır. Yeterli bilgi ve teknik donanıma sahip iş gücü önem kazanmakta, fiziksel sermaye ile beşeri sermayenin uyumu gerekmektedir. Küresel sistemde bilgiye dayalı üretim alanları ortaya çıkarken, ağır sanayiye dayalı üretim anlayışı değerinin kaybetmektedir. Bu nedenle insan kaynaklarına yatırım, eğitim ve öğretim seviyesinin arttırılması, iş gücünün niteliğinin, yükseltilmesi, istihdam artışı, büyüme, ekonomik ve sosyal kalkınmada belirleyici rol oynamaktadır. Zira kas gücünün yerini beyin gücü almış ve beşeri sermayenin önemi artmıştır. Üstün nitelikli insan gücü yeni teknolojilerin vazgeçilmez unsuru olmuş ancak, vasıfsız ve eğitimsiz işçiler yoğun bir işsizlik riski ile karşı karşıya kalmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">   Kuşkusuz,  Türk endüstri ilişkileri sisteminin temelde çatışmacı olmayan uzlaşmacı karakter taşıması mikro düzeyde bu tür ilişkilerin kurulmasını kolaylaştıran önemli bir unsur olmuştur. Küreselleşme süreci, Türkiye’de toplu pazarlık üzerinde iki noktada etkili olmuş; pazarlık görüşmelerinde adeta gelenekselleşmiş öncelikli ücret pazarlığının yerini istihdam güvencesi elde etmeye yönelik hükümler almaya başlamış; taraflar arasında karşılıklı ödün pazarlığı yaygınlaşmış, sözleşmelerin yıllara göre kapsadığı işçi sayısında giderek daralmalar ortaya çıkmıştır. Ödün pazarlıklarının gerekçesini, karşılıklı çıkar bağlamında işletmenin ayakta kalması, işçilerin belirli bir gelirden mahrum kalmaması gibi hususlar oluşturmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">    Toplu sözleşme kapsamının giderek daralmasında, kimi işverenlerin insan kaynakları yönetimi odaklı yeni üretim ve organizasyon modelleri benimsemeleri, işletmesinde yeni yapılanmaya gidemeyen kimi işverenlerin de ücret esnekliği sağlayabilme çerçevesinde toplu pazarlık sürecinin dışında kalma, dolayısıyla kayıt dışı istihdama yönelme çabaları etkili olmuştur. Diğer taraftan, Türkiye’de, küresel rekabetle baş edebilmek için ileri teknoloji kullanamayan özellikle küçük ölçekli işletmeler çareyi sadece ucuz iş gücü kullanımında gördükleri sürece ve yasal önlem alınmadığı taktirde kayıt dışı istihdamın daha da artması görülmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Sendikalaşmada ki durağanlık 2000’den beri sürmektedir. Özelleştirme faaliyetlerinin sürdürülmesinde görülen kararlılık, buna bağlı olarak kamu istihdamının gerilemesi, esnek çalışma biçimlerinin yasallaşması gibi unsurlar sendikalaşma oranlarını bir süre sonra durağanlığın ötesinde olumsuz yönde etkilemesi kaçınılmazdır. Dolayısıyla, sendikaların, üyelerine yeni hizmet imkanları sağlayamadığı, sendikacılıkta değişen koşullara göre kendilerini dizayn edemedikleri taktirde mevcut üyelerini tutsalar bile yeni üye edinmelerinin giderek zorlaşacağı görülmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">  Küreselleşme ile birlikte ulusal çalışma ilişkileri sistemleri aşınmaya başlamış,çok uluslu işletmeler bu konuda belirleyici olmuştur. Sendikacılıkta ki bu düşüş toplu iş sözleşmelerine de yansımıştır.Çok uluslu işletmelere bağlılık artmakta,insan kaynakları birimleri  gelişmiş durumda ve bu birimler küresel geleneksel faaliyetlerin yanı sıra küresel insan kaynaklarının nasıl yönetileceğini ele almaktadırlar. Küreselleşen dünyanın dışında kalmamak, gelişen dünya pazarında yer edinmek, dünya ticaretinden bir pay alabilmek, oluşan fırsat ve avantajlardan faydalanıp, küresel rekabetin olumsuz etkileri ve risklerinden korunabilmek dünya ülkeleri için temel amaç olmaktadır.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Akgeyik, Tekin. (1998). Stratejik Üretim Yönetim, İstanbul.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Altan Ö. Zühtü, (1996), Sosyal Politika, C.I, A.Ü. Ya. No.886, Eskişehir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Aykaç, Mustafa, (2000). “Sendikaların Geleceği. Küreselleşme ve Yapısal Değişiklikler Açısından Bir Analiz”. Prof. Dr. Nusret Ekin’e Armağan. TÜHİS Ya. Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Bayar Fırat, (2008), ‘’Küreselleşme Kavramı ve Küreselleşme Sürecinde Türkiye’’, Uluslararası Ekonomik Sorunlar Dergisi, s.25-34, Üçüncü Katip, T.C. Seul Büyükelçiliği.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Baydur, Refik. (1996). “Değişim ve Sendikalar”. Mercek. S.2.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Büyükuslu, Rıza Ali. (1998). “Sendikalar Küreselleşmeye Direnebilir mi?”.İktisat Dergisi. S.379.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Çelik, Y. (1997). “Hizmet İşletmelerinde İnsan Kaynakları Yönetiminin Rolü”. İşveren Gazetesi. MESS Ya. S.689.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Dereli, Toker. (1993). “Batı Dünyasında Sendikaların Durumu ve Geleceğin Çeşitli Açılardan İrdelenmesi”. Sendikal Arayışlar Konferansı. İstanbul Mülkiyeliler Vakfı. İstanbul.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Dereli, Toker. (1994).“Globalleşen Dünya’da Sosyal Politika ve Toplu Sözleşme Düzeninde Yeni Arayışlar”. 2000’li Yıllarda Endüstri İlişkilerine Bakış Semineri, MESS Ya., İstanbul.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Dereli, Toker. (1997). “Üçüncü Bin Yıla Girerken Değişim”. Değişim 97. MESS. Ya. No.; 262. Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Ekin, Nusret, (1998). “Çalışma Yaşamında Dönüşüm”. Mercek. C.III, S.9.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Erbesler, A. (1987). “İstanbul İmalat Sanayiinde İşgücünün Eğitim Yapısı ve Teknolojik Değişmeye Uyum Sorunları”. MPM. Ankara. 22.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Karakaş Şahsenem. (2004). “İleri İmalat Teknolojileri”, http//www.bilgiyonetim.org/cm/pages/mkl_gos.php?nt=128</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Koray, Meryem. (1996). “Değişen Bir Dünya ve Sendikalar İçin Bazı Tartışma Noktaları”, Mercek.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Kutal, Metin. (1995). “Küreselleşme Sürecinin Türk Sendikacılığı Üzerindeki Olası Etkileri”. MESS Sempozyumu. 2.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Lordoğlu, Kuvvet. (1993). “Bir Özelleştirme Hikayesi Üstüne”, İktisat Dergisi. C.XXIX. S.344. 80.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Paker, Can. (1997). “Üçüncü Bin Yıla Girerken Değişim”, Değişim 97. MESS.Ya. No., 262, Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Selamoğlu, Ahmet. (1995). İşçi Sendikacılığının Gücündeki Değişim, (Gelişmeler, Nedenler, Eğiilimler), KAMU-İŞ, Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">TİSK (1995), Dünya’da ve Türkiye’de Endüstri İlişkilerinin Yeni Boyutları Semineri, TİSK Ya. No., 153, Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Tokol, Aysen, (2001)., “Çok Uluslu Şirketler ve Endüstri İlişkilerine Etkileri”, http://www.isguc.org/arc_view.php?ex=63, (02. 07. 2004).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Tuna, Ender. (1997). “Yeniden Yapılanma ve Sendikal Politikalar”. İktisat Dergisi, S.370-371. 53.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Veysel, Bozkurt (2003). “Bilgi Toplumunun Getirdikleri ve Türkiye”, http://www.isguc.org/arc_view.php?ex=141, (01. 07. 2004).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Yazıcı, Erdinç, (1999), “Sendikal Hareket ve Yeni Misyon Arayışları”, Şeker-İş Sendikası Yayınları No:96, Ankara.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Yazıcı, Erdinç. (2001). “Endüstri İlişkileri Sisteminde Değişimi Üreten Temel Dinamikler”. G.Ü.İ.İ.B.F. Dergisi. C.3., S.1-12. 8.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Yorgun S. (1998). “Küreselleşme Sürecinde Sendikalar”, Mercek, C.X, S.5. 17.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: 'times new roman', times, serif; font-size: 20px;">Yüksel, Nihat. (1997). Küreselleşme ve Toplu Pazarlıktaki Değişim, TİSK Ya., No. 166.</span></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kuresellesmecalisma-ve-calismanin-gelecegi.html">Küreselleşme, Çalışma ve Çalışmanın Geleceği</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dezavantajlı Grup Olarak Turizm Çalışanları</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/turizm-calisanlari.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yonca TARİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 03 Jun 2020 19:35:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademik Sunumlar]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Politika]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=9765</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="ead-preview"><div class="ead-document" style="position: relative;padding-top: 90%;"><div class="ead-iframe-wrapper"><iframe src="//docs.google.com/viewer?url=https%3A%2F%2Fwww.akademikkaynak.com%2Fwp-content%2Fuploads%2F2020%2F04%2FDEZAVANTAJLI-GRUP-OLARAK-TUR%C4%B0ZM-%C3%87ALI%C5%9EANLARI-AKADEM%C4%B0K.pptx%3F1777348304&amp;embedded=true&amp;hl=en" title="Embedded Document" class="ead-iframe" style="width: 100%;height: 100%;border: none;position: absolute;left: 0;top: 0;visibility: hidden;"></iframe></div>			<div class="ead-document-loading" style="width:100%;height:100%;position:absolute;left:0;top:0;z-index:10;">
				<div class="ead-loading-wrap">
					<div class="ead-loading-main">
						<div class="ead-loading">
							<img title="loading Dezavantajlı Grup Olarak Turizm Çalışanları  "decoding="async" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/plugins/embed-any-document/images/loading.svg" width="55" height="55" alt="loading Dezavantajlı Grup Olarak Turizm Çalışanları  ">
							<span>Loading...</span>
						</div>
					</div>
					<div class="ead-loading-foot">
						<div class="ead-loading-foot-title">
							<img title="EAD-logo Dezavantajlı Grup Olarak Turizm Çalışanları  "decoding="async" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/plugins/embed-any-document/images/EAD-logo.svg" alt="EAD-logo Dezavantajlı Grup Olarak Turizm Çalışanları  " width="36" height="23"/>
							<span>Taking too long?</span>
						</div>
						<p>
							<div class="ead-document-btn ead-reload-btn" role="button">
								<img title="reload Dezavantajlı Grup Olarak Turizm Çalışanları  "decoding="async" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/plugins/embed-any-document/images/reload.svg" alt="reload Dezavantajlı Grup Olarak Turizm Çalışanları  " width="12" height="12"/> Reload document							</div>
							<span>|</span>
							<a href="https://docs.google.com/viewer?url=https%3A%2F%2Fwww.akademikkaynak.com%2Fwp-content%2Fuploads%2F2020%2F04%2FDEZAVANTAJLI-GRUP-OLARAK-TUR%C4%B0ZM-%C3%87ALI%C5%9EANLARI-AKADEM%C4%B0K.pptx&#038;hl=en" class="ead-document-btn" target="_blank">
								<img title="open Dezavantajlı Grup Olarak Turizm Çalışanları  "loading="lazy" decoding="async" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/plugins/embed-any-document/images/open.svg" alt="open Dezavantajlı Grup Olarak Turizm Çalışanları  " width="12" height="12"/> Open in new tab							</a>
					</div>
				</div>
			</div>
		</div><p class="embed_download"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/04/DEZAVANTAJLI-GRUP-OLARAK-TURİZM-ÇALIŞANLARI-AKADEMİK.pptx" download>İndir [404.90 KB] </a></p></div>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/turizm-calisanlari.html">Dezavantajlı Grup Olarak Turizm Çalışanları</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sürdürülebilir Kentlere Bir Bakış: Yavaş Şehirler(Cittaslow)</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/surdurulebilir-kentlere-bir-bakis-yavas-sehirlercittaslow.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yonca TARİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 31 Aug 2019 20:20:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kentleşme]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkarılmış İçerik]]></category>
		<category><![CDATA[cittaslow]]></category>
		<category><![CDATA[kent]]></category>
		<category><![CDATA[Sürdürülebilir kalkınma]]></category>
		<category><![CDATA[sürdürülebilir kent]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=8765</guid>

					<description><![CDATA[<p>SÜRDÜRÜLEBİLİR KENTLERE BİR BAKIŞ: YAVAŞ ŞEHİRLER (CİTTASLOW) ÖZET Sürdürülebilirlik, ekosistemdeki yenilenemez kaynakların gelecek nesillere aktarılabilmesi için, insanın ekosistem üzerindeki olumsuz etkilerinin sistemin taşıma kapasitesinin üzerine çıkmayacak düzeyde tutulması olarak tanımlanmaktadır. Sürdürülebilir kent ise, değişim ve gelişimin devamlılığını sağlamak amacıyla sosyo-ekonomik çıkarların çevre ile ilgili kaygılarla uyumlu hale getirildiği yerlerdir. Bu tanımlardan hareketle kentlerin sürdürülebilirliğini sağlamak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/surdurulebilir-kentlere-bir-bakis-yavas-sehirlercittaslow.html">Sürdürülebilir Kentlere Bir Bakış: Yavaş Şehirler(Cittaslow)</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>SÜRDÜRÜLEBİLİR KENTLERE BİR BAKIŞ: YAVAŞ ŞEHİRLER (CİTTASLOW)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ÖZET</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sürdürülebilirlik, ekosistemdeki yenilenemez kaynakların gelecek nesillere aktarılabilmesi için, insanın ekosistem üzerindeki olumsuz etkilerinin sistemin taşıma kapasitesinin üzerine çıkmayacak düzeyde tutulması olarak tanımlanmaktadır. Sürdürülebilir kent ise, değişim ve gelişimin devamlılığını sağlamak amacıyla sosyo-ekonomik çıkarların çevre ile ilgili kaygılarla uyumlu hale getirildiği yerlerdir. Bu tanımlardan hareketle kentlerin sürdürülebilirliğini sağlamak için farklı yaklaşımlar geliştirilmiştir.Cittaslow Kentler Birliği, doğal ve yerel değerlerin korunması ile kalkınma anlayışını savunmaktadır. Bu iki kavram birbiriyle ilintili olarak günümüz kalkınma yaklaşımına farklı bir bakış açısı kazandırmışlardır. Bu tanımlardan hareketle kentlerin sürdürülebilirliğini sağlamak için farklı yaklaşımlar geliştirilmiştir. Bu çerçevede çalışmada, sürdürülebilirlik,sürdürülebilir kent  ve cittaslow,slow food kavramları açıklanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>Anahtar Kelimeler</strong>: Cittaslow, Sürdürülebilir Kent, Sürdürülebilirlik,Yavaş şehir,Sürdürülebilir kalkınma,</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ABSTRACT</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sustainability is defined as the retention of the human negative impact on the ecosystem at the level which should not exceed carrying capacity of the system, inorder to transmit the non-renewable resource to future generations. Sustainable cities are the places where the environmental concerns are aligned with socio-economic interests to ensure the continuity of transformation and development. Moving from this definition, different approaches have been developed to ensure the sustainability of cities. The Cittaslow Cities Association advocates the preservation of natural and local values ​​and the understanding of development. These two concepts have given a different perspective to today&#8217;s development approach in relation to each other. Based on these definitions, different approaches have been developed to ensure the sustainability of cities. In this context, the concepts of sustainability, sustainable city and cittaslow are explained.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Keywords</strong>: Cittaslow, Slow City, Sustainable City, Sustainability, Sustainable development</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>GİRİŞ </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dünya teknolojik, bilimsel, ekonomik ve sosyal birçok gelişmenin odak noktasında bulunmaktadır. Bu alanlardaki gelişmeler istenilen ve arzulanan gelişmeler olmasına karşın birçok olumsuzluğu da beraberinde getirmektedir. Ülkelerin gelişmişlik düzeylerini arttırmak için giriştiği faaliyetlerin kural tanımaz bir hal alması dünyanın geleceği için büyük bir tehlikedir. Keza dünya sınırlı kaynaklara sahiptir ve gelecek nesiller, günümüz ihtiyaçlarının karşılanmasında başvurulan yöntemler nedeniyle bazı tehlikelerle karşı karşıya kalabileceklerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kıt kaynakların kontrolü konusunda yeterli önlemlerin alınamaması, küresel ısınma, çevre kirliliği gibi doğal döngüyü bozucu olayların yaşanması ve tüketim alışkanlıkları, küreselleşmeyle beraber daha yaygın ve olumsuz etkilere sahip bir hal almaktadır. Söz edilen bu problemlere çözüm olma iddiası ile ortaya atılan ve aynı zamanda kalkınma anlayışını ön planda tutan “sürdürülebilir kalkınma” kavramı günümüzde önemli bir yere sahiptir. Ancak sürdürülebilir kalkınma kavramı kentlerin sağlıklı ve verimli bir şekilde gelişimini tek başına açıklamak konusunda yeterli midir? Yerellik, bölgecilik, çevrenin, tarihi ve kültürel dokunun korunması, yenilenebilir enerji kaynaklarının teşvik edilmesi, yerel değerlerin ön plana çıkarılması, yiyecek ve içecek kültürü başta olmak üzere geleneklerin yaşatılması yaklaşımlarını benimseyen Cittaslow, şehirlerin korunması ve gelişmesi anlayışına farklı bir bakış açısı sunmaktadır. Sürdürülebilir kent ise, değişim ve gelişimin devamlılığını sağlamak amacıyla sosyo-ekonomik çıkarların çevre ile ilgili kaygılarla uyumlu hale getirildiği yerlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Çalışma bir literatür taraması şeklinde oluşturulmuştur.  Sürdürülebilir kentleşme bağlamında yavaş şehir (cittaslow) hareketinin incelendiği bu çalışmanın amacı; yavaş şehir (cittaslow) kavramının anlaşılmasını sağlamak, ilgili literatürün taranması yoluyla yavaş şehirlerin özelliklerini ortaya çıkarmak, dünya çapında yayılma durumunu ortaya koyarak sürdürülebilir kent olma iddiasını tartışmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>1.SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK KAVRAMI VE SÜRDÜRÜLEBİLİR KENTLER</strong></p>
<p>20.Yüzyılın en önemli kavramlarından biri olan sürdürülebilirlik kavramı ilk olarak Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonunca Brundtland raporunda kalkınma ile bütünleştirilerek “Bugünün gereksinmelerini, gelecek kuşakların gereksinmelerinin karşılanma yeteneğinden ödün vermeden karşılayan kalkınma” olarak tanımlanmış, en yalın ifadeyle, çevre, kalkınma ve ekonomi üçgenindeki ilişkilerin belirleyicisi olmuştur (Brundtland,1987). Sürdürülebilirlik, devamlılık arz eden toplumsal, ekonomik veya ekolojik herhangi bir sistemin fonksiyonlarının kullanılan kaynakları bozmadan ve tüketmeden aralıksız olarak devam etmesini öngören, yüksek verimliliği hedefleyen anahtar bir kavramdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kaynakların sınırsızmış gibi kullanımı ve plansız tüketilmesi, hem çevreyi atıklarla doldurarak yaşanmaz kılmış, hem de üretim için hammadde temini zorunluluğundan dolayı sıkıntı yaratarak sürdürülebilirlik kavramını gündeme getirmiştir. Bu sorunların sağıtımı özelliğinden dolayı sürdürülebilirlik, kısaca, kalkınma ile çevre ve doğal kaynaklar arasındaki entegrasyon olarak tanımlanabilir Sürdürülebilir kalkınmada temel amaç, yaşam kalitesini yükseltirken çevre ile entegre olmuş politikaları kullanarak hedeflenen sosyo-ekonomik düzeye erişmektir. Sürdürülebilirlik perspektifiyle, planlama, ekonomi ve ekoloji çevrelerinde yeni bir akım ortaya çıkmış ve kavram büyük ölçeklerden obje düzeyine kadar gelişimi ve değişimi hedefleyen bir ölçüt haline gelmiştir. Kentlerin sürdürülebilirliği, toplumların sürdürülebilirliği olarak tanımlanabilir. İnsan toplulukları , yaşadıkları mekandan birebir etkilenmekte,aynı zamanda etkilemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kentlerin sürdürülebilirliğinin sağlanması, kentlerde yaşayan ve gelecekte yaşayacak olanların yaşam kalitelerinin yükselerek, devamlılığın sağlanmasıdır. Sürdürülebilir kentsel gelişim, sürdürülebilir toplumsal kalkınmayla paralel olarak düşünülmelidir. 218 VanGeenhuisen ve Nijkamp (1994)’ün yaklaşımıyla sürdürülebilir kentler; “süreklilik içinde değişimi sağlamak amacıyla sosyo-ekonomik çıkarların çevre ve enerji ile ilgili kaygılarla uyumlu hale getirildiği kentler” dir (Eke, 2000). Sürdürülebilir kentsel gelişim ve sürdürülebilir toplumsal kalkınmanın paralelliği yapılan tanımlarda da açıkça görülebilmektedir. “Sürdürülebilir toplumsal kalkınma; ekonomi, ekoloji ve eşitlik kavramlarından oluşan bu üç “E” arasındaki bağıntılara saygı duyarak, kalkınma tercihleri yapma yeteneğidir. Ekonomi: Ekonomik aktiviteler, ortak çıkarlara hizmet etmeli, kendi kendini yenileyebilmeli ve yerel servetler oluşturarak, güven ortamı yaratmalıdır. Ekoloji: İnsanlar doğanın bir parçasıdır, doğada da sınırlar vardır ve topluluklar doğal serveti korumaktan ve oluşturmaktan sorumludurlar Eşitlik: Tüm aktivite, faydalanma ve toplumsal karar verme sürecine katılımda fırsat eşitliğidir” (MACED, 2001) .</p>
<p style="text-align: justify;">Sürdürülebilir kentler ve kasabalar olarak tanımlanan sürdürülebilir topluluklar, uzun vadede sağlıklı adımlar atılmasını öngörür. Sürdürülebilir topluluklar konumsal olarak güçlü eğilimlere sahiptir. Ticaret hayatı, çevreciler, sivil örgütler, resmi kurumlar ve dini organizasyonları içeren, toplumun tüm anahtar sektörleri tarafından aktif biçimde desteklenen vizyona sahiptirler. Özgün değerler üzerine inşa edilmiş, yenilikçi bir tavırları vardır. Bu topluluklar, sağlıklı ekosistemlere önem verirler, kaynakları verimli kullanırlar ve yerel bazlı ekonomilerin desteklenmesini ve sahip çıkılmasını aktif olarak desteklerler. Somut sonuçlarla ödüllendirilen, gönüllü yayılıma sahip tutumlar arz ederler.</p>
<p style="text-align: justify;">   Ticari yapılar ve yönetimlerle yapılan ortaklıklar ve kar gözetmeyen organizasyonlar yaygındır. Bu topluluklarda kamusal müzakereler, çekici, geniş kapsamlı ve yapıcıdır. Geleneksel toplulukların kalkınma yaklaşımlarından farklı olarak, sürdürülebilirlik stratejileri; tüm topluluğu (sadece belirli çevreler yerine), ekosistemin korunmasını; anlamlı ve geniş tabanlı halk katılımını ve ekonomik özgüveni hedeflemektedir (Anonymous, 2001).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1.1.Sürdürülebilir Kalkınma</strong></p>
<p style="text-align: justify;">   Sürdürülebilir kalkınma kavramı konusunda yapılan çalışmalar incelendiğinde, kavramın tanımlanmasına ilişkin olarak bir fikir birliğinin bulunmadığı göze çarpmaktadır. Kavram ile ilgili olarak farklı tanımların yapılmasının nedeni, kavramın pek çok değişkeni barındıran bir yapıya sahip olmasıdır. Sosyal, çevresel ve ekonomik boyutları olan sürdürülebilirlik kavramı, hem bu unsurların tek tek hem de birbirleriyle bağlantılı olarak gelişimini ifade etmektedir (Kılıç, 2006: 83). Sürdürülebilir kalkınma kavramının tanımlanmasının yanında ilk defa ne zaman kullanıldığını belirlemek konusunda da bazı güçlükler vardır. Ancak modern anlamda sürdürülebilir kalkınma sözcüğünün ilk defa 1987 yılında Norveç Başbakanı Gro Harlem Bruntland başkanlığında kurulan &#8220;Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu&#8221; (WCED)&#8217;nun Oslo toplantısında sunduğu raporunda kullanıldığı kabul edilmektedir. Yine bu rapor içinde yapılan tanımlamada sürdürülebilir kalkınma kavramının literatürde en çok kabul görmüş tanımlamasıdır (Yavuz ve Zığındere, 2000: 327).</p>
<p style="text-align: justify;">   Sürdürülebilir kalkınma ekonomik, çevresel ve sosyal olmak üzere 3 ana unsur üzerine inşa edilmektedir. Ekonomik sürdürülebilirlik, gerekli olan mal ve ihtiyaçların gelecekte de üretilebilmesi, tarım ve endüstri üretimini olumsuz etkileyen yaklaşımlardan kaçınılması ve maddi borçlanmanın gelecekte ödenebilir şekilde kontrollü olarak yapılması. Çevresel sürdürülebilirlik, kaynakların varlığının gelecekte de sürdürülmesi, yenilenebilir kaynakların tercih edilmesi, yenilenemeyen kaynaklardan sadece yeterli miktar olanların kullanımı gibi konuları kapsamaktadır. Ekonomik bir değeri olmayan “biyolojik çeşitlilik, atmosferik denge ve diğer ekosistem işlevlerinin korunması” gibi kavramlarda bu unsur içinde değerlendirilmektedir. Sürdürülebilir kalkınmanın sosyal boyutu ise temel olarak eşitlik kavramı çerçevesinde şekillenmiştir. İnsan hakları, toplumsal cinsiyet eşitliği, sağlık ve sosyal hizmetlere erişim gibi konular sosyal boyut içinde ele alınmaktadır (Özmete, 2010: 81).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2.SÜRDÜRÜLEBİLİR KENT KAVRAMI VE YAVAŞ ŞEHİRLER (CiTTASLOW)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"> İtalyanca citta (şehir) ve İngilizce slow (yavaş) kelimelerinden oluşan Cittaslow “Yavaş Şehir” anlamında kullanılmaktadır. Cittaslow, küreselleşmenin şehirlerin dokusunu, sakinliklerini ve yaşam tarzını standartlaştırmasını ve yerel özelliklerini ortadan kaldırmasını engellemek için Slow Food (Yavaş Yemek) hareketinden doğmuş bir şehirler birliğidir (cittaslowseferihisar.org, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;">Küreselleşmenin en belirgin etkileri, açıktır ki, kentler üzerinde hissedilmektedir. Yeryüzündeki kentlerin çoğunda yaşanan benzer yapılaşma eğilimleri, giderek kentlerin birbirine benzemesi sonucunu da beraberinde getirmektedir. Benzer tasarımlarla, aynı yapı malzemesi ile üretilen, bir bakıma prototip yapılar, dünya kentlerini birbirine benzeştirirken, yerel özgünlüklerin belirlediği kent kimliklerini yok etmektedir (www.kentlob.net, 2010). Küreselleşme değişim ve yayılma için büyük fırsatlar sunmaktadır. Fakat yerel toplulukların ayırt edici farklılıklarını, bir topluma ait özellikleri ve karakteristik yapılan ortadan kaldırma eğilimi taşımaktadır. Yani hiçbir topluluğa ait olmayan, kimlik taşımayan sıradan bir model önermektedir (Uslu, 2009:53).</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüz dünyasında ekonomik, politik ye kültürel düzeyde benzeri görülmedik bir değişim ve dönüşüm süreci yaşanmaktadır. Bu durum küresel işletmeleri ortaya çıkarmış ve bu işletmelere ürünlerini tüm dünyaya yayma olanağı tanımıştır. Mc Donald’s, Starbucks, Levis’ gibi hızlı toplum anlayışının simgesi haline gelen ürünler yerel piyasalara sunularak hem yerel ürünleri hem de yerel kültürleri tehdit eder duruma gelmiştir (Yurtseven vd., 2010:3). Cittaslow, küreselleşmenin yarattığı homojen mekânlardan biri olmak istemeyen, yerel kimliğini ve özelliklerini muhafaza ederek dünya sahnesinde yer almak isteyen şehirlerin katıldığı uluslararası bir birliktir (cittaslowseferihisar.org, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;">   Yavaş Şehir (Cittaslow), Slow Food felsefesini şehirlerin tasarım ve planlamasında kullanmayı amaçlayan uluslararası bir ağdır (Miele, 2008:135). Cittaslow yaklaşımı, küresel sermaye ve kentleşme eğilimleri ile özgün kimliklerini kaybetmeden, değişim hızının yavaşlatılması ve bu yerel özelliklerin yaşatılmasından doğmuştur. Kentlerin geleneksel yapılarında var olan ekolojik ve sürdürülebilirlik alanında yer alan özelliklerinin korunması ve yaşatılması esasına dayanır. Küreselleşme ile birbirine benzeyen ve yerel özelliklerini kaybeden kentlere karşı bir tutum olarak, geleneksel yaşam biçimini koruyan, yerel ürünlerin tüketildiği “fast-food” kültürü yerine yerel kimliğin öne çıkarıldığı bir kentleşme politikasıdır (Uslu, 2009: 53).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>2.1.Yavaş Şehirlerin(Cittaslow) Felsefesi: Yavaşlık</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Cittaslow felsefesinin ana kavramı hiç kuşkusuz “yavaşlık”tır. Yavaşlık “hızlı” kavramının zıt anlamlısı olarak kullanılmaktadır. Bir önceki bölümden hatırlanacağı üzere, Cittaslow, fastfood tarzı yiyecek zincirine tepkiyle doğan Yavaş Yemek (Slow Food) hareketinin “yavaş” kavramının kente uyarlanması düşüncesiyle ortaya çıkmıştır. Kısaca Cittaslow felsefesi hız karşıtlığı üzerine kurulmuştur. “Hızlı” ve “Yavaş” terimleri bir değişim oranını belirtmekten öte bir anlama sahiptir. Bu terimler varoluşa veya hayata dair bir felsefenin kısaca yazılışı aslında. Hızlı kelimesi; meşgul, kontrol eden, saldırgan, aceleci, analitik, stresli, yüzeysel, sabırsız, aktif, miktarı kalitenin üzerinde gözeten anlamında kullanılıyor. Yavaş ise tam tersi; sakin, dikkatli, açık, sessiz, sezgisel, telaşlı olmayan, sabırlı, düşünceli ve kalitenin miktardan daha üstün tutulduğu durumları anlatıyor. İnsanlarla, kültürle, işle, yemekle her şeyle gerçek ve anlamlı bağlar kurmakla ilgili (Honore, 2008:15).</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüz yaşamında hız; sosyal, kültürel ve ekonomik süreçlerin bütününde geçerli konuma gelmiştir. Günümüz dünyasını her şeyin hızlandığı yer olarak tanımlayabiliriz (Yurtseven, vd., 2010:3). Milan Kundera, yavaşlık ve hız arasındaki farkı insan yaşamından bir örnekle şöyle açıklar: Yavaşlık’ın kıssasından çıkan hisse şu:</p>
<p style="text-align: justify;">Yavaşlık ile hatırlama, hız ile unutma arasında gizli bir ilişki vardır. Gözümüzün önüne en sıradan bir durum getirelim: Bir adam sokakta yürüyor. Birden bir şey anımsamak istiyor, ama anı uzaklaşıyor. O anda kendiliğinden yürüyüşünü yavaşlatıyor. Buna karşılık az önce yaşadığı kötü bir olayı unutmaya çalışan insan, hala çok yakınında olan zamanda, sanki bulunduğu yerden hemen uzaklaşmak istiyormuş gibi elinde olmadan yürüyüşünü hızlandırır. Varoluşun matematiğinde bu deneyim iki temel denklem biçimine girer: Yavaşlığın derecesi anının yoğunluğuyla doğru orantılıdır, hızın derecesi unutmanın yoğunluğuyla doğru orantılıdır (Kundera,2008: 38-39)</p>
<p style="text-align: justify;">Zaman, küresel ekonomik sistemde, önemli bir maliyet unsuru olarak görülmektedir. Bu nedenle hız, kaçınılmaz biçimde yaşamın bir parçası haline gelmiştir. Hızın insan ve yer üzerindeki baskın yapısı, iş yükleri ve uğraşı duygusunu beraberinde getirmektedir. Birçok insan daha hızlı bilgisayar, internet bağlantısı ve ulaşım araçları isterken aynı zamanda, daha dengeli bir yaşam sürme arzusu taşımaktadır. Bu isteklerin temel nedeni, içinde bulunulan koşullara uyum sağlayabilme endişesidir.Hızlı toplum anlayışında yalnızca bireylerin limitleri zorlanmamakta, aynı zamanda ekonomik büyüme, üretim ve günlük süreçlerdeki hızın sürekli artması, dünyanın taşıma kapasitesinin üstüne doğru bir yön çizildiğini göstermektedir (Yurtseven, 2007:4).</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde hız, hayatın tüm alanlarında baskın durumdadır. Hız; bireyleri fastfood yemeye, kendilerini her zaman meşgul hissetmeye ve sürekli tüketim eğiliminde olmaya zorlamaktadır (Yurtseven, vd., 2010:5-6). Yavaşlık, var olan bu yapıyı insanlar lehine çevirebilecek alternatif bir yaklaşım olarak karşımıza çıkmaktadır. Yavaşlığın temeli, sahip olunan zamanın önem taşıyan uğraşılar için kullanılmasıdır (Parkins, 2004: 363). Kemal Sayar, hızlı bir dünyada insanın yavaşlığı neden önemsemesi gerektiğini şu cümlelerle ifade etmektedir:</p>
<p style="text-align: justify;">Hız, tabiata içkin olan güzelliği görmemizi engelliyor. Bedenlerimiz bu hıza programlı olmadığından, ağır ağır çözünmeye başlıyor. Hıza dönük hayat tarzlarımızdan kaynaklanan bedensel ve ruhsal hastalıklarda patlama yaşanıyor. Yavaşla! bu hayaDan bir defa geçeceksin. Zamanın hızlanması, yavaşlık ve dikkat isteyen uğraşları rafa kaldırıyor. Oysa güzel olan, kayda değer olan ne varsa yavaşlıkla yapılır. Güzelliği ancak zaman ayırarak fark ederiz (Sayar, 2009: 30-32).</p>
<p style="text-align: justify;">Gariptir, bu hızlı hayata, daha çok şeye sahip olmak için kendimizi mecbur biliyoruz. Fakat hızlı hayat, gittikçe daha çok şeyden bizi yoksun kılıyor. Kazandıkça yoksullaşıyoruz, yoksullaştıkça daha çok çalışmak zorunda kalıyoruz. Bu noktaya gelindiğinde artık hayat anlamını büyük ölçüde yitirmiş, kim niçin yaşadığını bilemez hale gelmiş oluyor demektir (Şimşek, 2003: 65-66). Yavaşlık; hızlı yaşamın neden olduğu zaman, stres, eşitsizlik, sürdürülemezlik gibi insanoğlunun varlığını olumsuz etkileyebilecek tüm sorunlara karşı bir direnç noktası olarak karşımıza çıkmaktadır. Hızlı yaşam; bireylerin günlerini çalışma, alışveriş etme ve televizyon izleyerek geçirmesine neden olmuştur. Yavaş yaşam; geç kalma korkusundan uzak, günün tadına vararak, zamanın anlamlı ve önemli olgular için kullanılmasını sağlamaktadır. Yavaş yaşam, salt insanların yaşamlarını geliştirmeyip, aynı zamanda sayısız sorunlarla başa çıkmamızı sağlamaktadır (Yurtseven, vd., 2010:13).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>3.Yavaş Şehirler(Cittaslow)in Tarihçesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.1.Yavaş Hareketi (Slow Movement) </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yavaş Hareketi, fastfood kültürünün sembolü haline gelen Mcdonald’s ve benzerlerinin hegemonyasına karşı başlatılan, hızlı yaşam ve hızlı yemek pratiğinin boğucu derecede artması ve yerel yemeklerin kaybolmasının doğurduğu kaygıyı toplumsal tepki haline dönüştürmüş olan bir harekettir (facebook.com, 2010). Bir yemek terimi olarak Fast food, kısa sürede hazırlanmış ve hızlı bir şekilde servis edilen yiyeceklere verilen isimdir. Fast food türü tüketime Türkiye&#8217;de “ayaküstü beslenme” de denilmektedir. Fast food zaman içinde “kötü gıda” ile aynı anlamda kullanılmaya başlanmıştır Üretimi de tüketimi de hıza boğan Batı kaynaklı hayat tarzına karşı yine Batı da basit bir protestoyla başlayan Yavaş Hareketi, hızlı bir biçimde büyümüş ve uluslararası bir organizasyon olmuştur. “Yavaş” talebi yemekle sınırlı kalmamış, hayatın diğer alanlarını da etkisi altına almıştır (Yurtseven, vd., 2010:önsöz). Hayata dair her kavramın başına ‘yavaş’ ifadesi ekleniyor artık. Yavaş şehir, yavaş yemek ve dahası&#8230; Vurgulanmak istenen kısaca şu: Her şey doğasına uygun olmalı. Yavaşlık, uyuşuk olmak değildir. Doğru hızda çalışmak, yaşamak, oynamak ve her şeyin en iyisini yapmakla ilgilidir (arkitera.com, 2010). Yavaş Hareketi’ne göre, iş, günlük yaşamın önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Ancak yavaş yaşam, insanların tüm gününü kapsayan, temposuyla bireyin yaptığı işin amacının ve anlamının yok edildiği bir çalışma kültürünü reddetmektedir (Parkins, 2004: 363).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.2.Yavaş Yemek(Slow Food) </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Slow Food Hareketi, Carlo Petrini tarafından, 1986 yılında İtalya’nın Langhe Bölgesi’ndeki Cuneo Kenti’nde başlatılmıştır. Hareketin nedeni, Roma Piazza di Spagna’da McDonald’s açılmasına gösterilen tepkidir (Yurtseven, vd., 2010:3)</p>
<p style="text-align: justify;"> İngilizce ‘Slow/Yavaş’ ve ‘Food/Yemek’ kelimelerinin birleşmesinden doğan Slow Food, sadece fastfood yemeği protesto eden bir hareket değildir. Bu hareket, yalnızca uluslar ötesi endüstriyel Fast Food zincirlerine karşı çıkmak olarak özetlenemez (slowfoodanadolu.com, 2010). Bu hareket McDonalds’ın yapmadığı her şeyi temsil ediyor: Taze, yerel, mevsimlik ürünler; nesiller boyunca elden ele geçen yemek tarifleri, ölçülü çiftçilik, esnaf ürünleri, aile ve arkadaşlarla keyifle yemek yemek vb. Yerel şeyleri seven Slow Food, küresel kapitalizmin doğal düşmanı olarak gösterilmektedir (Honore, 2008:60-64</p>
<p style="text-align: justify;">Yavaş Yemek; gıdanın üretim ve tüketim şekline vurgu yapar ve organik, geleneksel, mevsimlik yüksek kalite gibi gıdanın ayırt edici özelliklerini teşvik eder. Özgünlük, yerel tarih ve kültürel hassasiyetin yanı sıra geleneksel el sanatlarını sürdürme kabiliyetini önemser. Yerel duyarlılık ve özgünlük alternatif yaklaşımın önemli bir bileşeni olarak görülür (Mayer ve Knox, 2006:324). Slow Food Hareketi’nin amacı manifestosunda şöyle açıklanmaktadır (slowfood.com, 2010):</p>
<p style="text-align: justify;">Bizler hıza yenik düşüyoruz. Hızlı yaşam evimize girmekte ve bizleri Fastfood yemeğe zorlamaktadır. Yemek yemenin yavaşlığı, hızlı yaşama direnmede önemli bir yöntemdir. Yavaşlığın uygun dozu, bizi hıza karşı korur. Hızlı yaşama karşı direnmemiz Slow Food’la başlayabilir. Slow Food, bizlere yerel yemeklerin lezzetini keşfetmemizi ve fastfood’un olumsuz etkilerini azaltmamızı ya da yok etmemizi sağlar. Hızlı yaşam, verimlilik adına, bizlerin yaşam biçimlerini değiştirmekte ve çevremizi tehdit etmektedir. Slow Food buna en iyi yanıDır. Gerçek yaşam biçimi, yerel lezzetleri geliştiren yaşam biçimidir. Slow Food, daha iyi bir geleceği garanti eder.</p>
<p style="text-align: justify;">Yavaş Yemek Hareketi, paylaşılan deneyimlere dayalı bir kalite kavramı önermektedir. Bu üç boyuta dayalı bir kavramdır. İyi, temiz ve adil boyutlarını içermektedir. İyi; gıdanın gerçek bir tat, aroma ve görünüşe sahip olması boyutunu içerir. Temiz; sürdürülebilirlik boyutunu kapsar. Adalet; sosyal sürdürülebilirlik boyutudur. Bu boyut; gıdaların etiksel olarak sürdürülebilir olmasını, çalışanları sömürmeyen üretim yöntemlerinin kullanılmasını ve iyi ürünlerin dışlanmamasını söyler (Schneider,2008:384). Slow Food Hareketi, bugün dünyanın birçok ülkesinde binlerce üyesi bulunan uluslararası bir harekete dönüşmüştür. Hareket, gıda konusu dışında, modern dünyayla ilgili konularla da ilgilenmektedir. Üyelerine; yerel ürünlerin tören ve zevkini, geniş bir kitle tarafından unutulan lezzetleri, geleneksel biçimlerde yemek pişirme ve hazırlama yöntemlerini sağlamaktadır. Günümüzde Slow Food, Fast Food tüketim modeli karşısında önemli bir güç olarak görünmektedir (Yurtseven vd., 2010:23).</p>
<p style="text-align: justify;">2001 yılında New York Times dergisi, Slow Food hareketini, “dünyayı sarsan 80 fikir” arasına dâhil etmiştir (Honoroe, 2008:61).</p>
<p style="text-align: justify;">Slow Food Hareketi, bugün bütün dünyaya yayılmıştır. İtalya, Almanya, İsviçre, ABD, Fransa, Japonya ve İngiltere’de Slow Food merkezleri bulunmaktadır. Günümüzde 132 ülkede 100.000’i aşkın üyesi bulunan Slow Food hareketi her geçen gün genişlemektedir (slowfood.com, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.3.Yavaş Şehir(Cittaslow)</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Cittaslow, kültürel bir eğilim olarak bilinen Yavaş Hareket (Slow Movement)’in bir parçasıdır. Yavaş Hareketi, homojenize bir dünyaya karşı çıkarken, Cittaslow, hedefini şehirlerde yaşam kalitesinin iyileştirmesi olarak ortaya koyar (en.wikipedia.org, 2010). Cittaslow, Slow Food hareketinden doğmuş bir İtalyan fikridir ve 15 Ekim 1999 tarihinde İtalya Orvieto’da kurulmuştur. Cittaslow Uluslararası Tüzüğü’nde “Cittaslow’un, aynı felsefeyi paylaştığı ve 09.11.2007 tarihinde Plueba’da bir protokol imzaladığı Uluslararası Slow Food Birliği’yle bağı vardır.” Denilmektedir (cittaslow.net, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;">“Bizim bakış açımızdan, Yavaş Yemek hareketi, yaşanabilirlik ve yaşam kalitesi ile ilişkili, yerel uygulama ilkelerini teşkil eden şehir tabanlı bir yan ürün için ideolojik bir platform oluşturmuştur (Mayer ve Knox, 2006:321).”</p>
<p style="text-align: justify;">Cittaslow, 1999 yılında, Toskana’nın küçük bir kasabası olan Greve in Chianti’nin geçmiş belediye başkanı Paolo Saturnini’nin sezgileri aracılığıyla doğmuştur. O, şehrin kalkınması ve yaşam kalitesinin iyileştirilmesinin temeli olarak farklı bir fikir sunmuş ve bu fikrini ülkenin(İtalya’nın) her yerine yaymak için uğraşmıştır. Onun düşünceleri Bra (Francesco Guida), Orvieto (Stefano Cimicchi) ve Positano (Domenico Marrone) belediye başkanları tarafından kabul görmüş ve Slow Food başkanı Carlo Petrini ile bir araya gelmişler. Carlo Petrini ve dört kurucu şehrin (Chianti, Orvieto, Bra ve Positano) belediye başkanlarının Yavaş Şehir Sözleşmesi’ni imzalamasıyla da CiDaslow resmen kurulmuştur (cittaslow.org, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;">Uluslararası bir birlik şeklinde örgütlenen Cittaslow, çalışma ilke ve prensiplerini bir tüzükle kayıt altına almıştır. 28 madde ve 5 ek belgeden oluşan “Uluslararası Cittaslow” Tüzüğü, Cittaslow Birliği’nin kuruluşundan, organlarına, katılım için yerine getirilmesi gereken kriterlerden, üyelerin sorumluluğuna, logo kullanımından fon kullanımlarına kadar pek çok alanda tanımlar ve ilkelerden bahsetmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Birliğin Kuruluşu maddesinde (cittaslow.net, 2010): “Cittaslow-Rete Internazionale delle città del buon vivere” (Cittaslow-Yaşam kalitesine önem verilen şehirlerin uluslararası ağı) adlı Birlik: kısaca, “Cittaslow” Bra, Greve in Chianti, Orvieto, Positano kasabaları ile “Slow Food(Yavaş Yemek) Birliği” (Amerikan tarzı hızlı yiyecek (fast food) zincirine muhalif olarak kurulan birlik) arasında kuruldu. Birliğin süresi sınırsızdır. Birlik, “modern ve tarihi binalardan oluşan bir taç taşıyan turuncu renkli bir salyangozu” resmeden kendi logosunu kullanacaktır: Logonun ayrılmaz bir parçası ise, kullanımı tanzim edilecek olan “Yaşam kalitesine önem verilen şehirlerin uluslararası ağı” sözü olacaktır denilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Tüzükte, Cittaslow’un kar amacı gütmeyen bir teşekkül olduğu belirtilmektedir. Amacı ise şehir organizasyonuna yönelik çözüm arayışları, testler ve uygulamalar vasıtasıyla iyi yaşama kültürünü destekleyip yaymak olarak tanımlanmaktadır. “Cittaslow” adının diğer dillere tercüme edilmeyeceği belirtilmekte ve “birliğin resmi dilleri İtalyanca ve/veya İngilizcedir” denmektedir. Katılım, Taahhütler ve Yetkiler başlığını taşıyan III. Paragrafta, birlik organlarının gerekçeli kararlarıyla farklı bir hüküm verilmedikçe, Uluslararası Birliğe normalde 50 binden fazla nüfusu olmayan tüm şehirler katılabilir denilmektedir (cittaslow.net, 2010). Birliğin merkezi ise şöyle açıklanmaktadır: “Birliğin Ulusal ve Uluslararası merkezi Orvieto’dur. Birlik tali merkezlere de sahip olabilir.” Yavaş Şehir olarak tanımlanmak istenen şehirlerin değerlendirilmesi bu merkez tarafından yapılmaktadır. Merkez bu çerçevede;</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Temel ilkeleri içeren bir manifesto,</li>
<li>Yavaş Şehir olarak tanımlanmak istenen şehirlerin imzalaması gereken birlik tüzüğü,</li>
<li>Üye şehirlerin listesi,</li>
<li>Yıllık toplantı takvimleri,</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">oluşturmuştur (cittaslow.net, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;">Cittaslow Birliği’nin, uzmanlardan ve farklı disiplinlerden gelen bilim adamlarından oluşan bir Bilimsel Komitesi bulunmaktadır. Komite, Birlik organlarına geniş ve güncel bilgi tedarik rolü ile birlikte, faaliyetlerin geliştirilmesi için kültürel bilgi sağlamakta ve Cittaslow ödül/ünvan organizasyonunun gerçekleştirilmesi için işbirlikleri yapmaktadır (cittaslow.net, 2010). Cittaslow’a katılmak isteyen bir şehir, Birlik Tüzüğüne imza atarak bazı yükümlülüklerin altına girmektedir. Cittaslow’a üye şehirler yılda bir kez farklı bir şehirde toplanmaktadır. Bu toplantılarda bir yıl süresince gerçekleştirilen faaliyetler gözden geçirilmekte ve bir sonraki dönemle ilgili uygulamalar planlanmaktadır. Ayrıca Koordinasyon Komitesi tarafından görevlendirilen uzmanlar yeni üye olan şehirlerin yetkililerine hareketin hedeflerinin ayrıntılı olarak anlatıldığı bir eğitim semineri vermektedirler. Gerektiğinde bu uzmanlar üye şehirlerde tertiplenen konferanslara ve seminerlere katılıp, Cittaslow düşüncesini anlatmaktadırlar (italyaonline.net, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;">Tüzüğün “Üyeler” başlığını taşıyan bölümünde, üye şehirlerin Cittaslow Birliği’nin amaçlarına, felsefesine ve değerlerine ters düşmeleri ya da onun imajına zarar verebilecek davranışlarda bulunmaları halinde, Koordinasyon Komitesi’nin o üyeyi acilen ihraç etmeyi düşüneceği belirtilmektedir. Başka bir ihraç sebebi olarak ise; üyelerin Tüzüğün düzenlemelerine ve bunun yanı sıra Cittaslow Birliğinin Meclisi ve Uluslararası Koordinasyon Komitesi tarafından alınan kararlara riayet etmemeleri ve Birliğin ilkelerine açık bir şekilde ters olan belgelenmiş bir faaliyet için de olmaları gösterilmektedir (cittaslow.net, 2010). Cittaslow, logo olarak salyangozu seçmiştir. Salyangoz, Cittaslow’un temel felsefesi olan yavaşlık ve dinlenmeyi temsil etmektedir. Salyangoz, patikası boyunca yol alabilmek için çok zaman harcar, acele etmez ve evini kolayca her yere götürür. Salyangoz yavaştır. Yavaşlık temel erdemdir. Akıl ve ağırbaşlılığı ifade eder. Cittaslow, bu düşünsel yapıyı genişleterek; yavaşlığı, uygarlık yerine doğanın tercih edilmesi olarak tanımlar. Salyangozların yaşamından, iki temel sonuç çıkarabiliriz:</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Salyangoz yavaş harekettir. (Hızlı olmak, insanı düşüncesiz ve akılsız kılar.)</li>
<li>Salyangoz evini üzerinde taşır. (Nerede salyangoz varsa, evi de oradadır)</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">(Yurtseven, 2007:3)</p>
<p style="text-align: justify;">Tarihî bir şato. Onun hemen dibinde çağdaş hayatı sembolize eden beton bina. Önlerinde yavaş ve emin adımlarla ilerleyen bir salyangoz. Bütün bunlar bir amblemi oluşturan unsurlar ve her birinin ifade ettiği anlamlar var. Örneğin tarihî şato geçmişi, geçmiş nesillerden miras kalan kültürel değerleri, diğer anlamıyla yitirilen pek çok değeri ifade ediyor. Betonarme bina ise çağdaş medeniyetin sembolü zevksiz, ruhsuz ve donuk. Birbirinden farklı anlamlar çağrıştıran iki binanın hemen önündeki salyangoz ise belli bir hayat tarzına karşı ciddî bir protestonun ifadesi. Hızlı yaşamanın diğer adı olan “Amerikan tarzı” hayata bir alternatif olarak, hayatı yavaş, tadına vara vara, sükûnet içinde yaşamayı öngören bir sembol. Yemek kültüründen şehir planlamasına kadar her şeyin yavaşlık, sakinlik ve bir de tarihî mirasa saygı prensipleriyle düzenlenmesi gerektiğini anlatmaktadır (italyaonline.net, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.4.Yavaş Şehir (Cittaslow) Kriterleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Cittaslow’a giriş öncesinde şehirlerin bir değerlendirmeden geçmesi gerekmektedir. Üyeliğe kabul için bir şehirde Cittaslow hedefleri için yapılan öz değerlendirmeden en az 50 puan almak başka bir deyişle kriterlerden %50’sini gerçekleştirmiş olmak gerekiyor (sustainablecities.dk, 2010) Cittaslow olabilmek için şehir nüfusunun 50.000′in altında olması gerekmektedir. Cittaslow’a üye olan şehirlerin, şehrin, çevre ve şehirsel doku kalitesini teknoloji kullanarak iyileştirmek, yerel üreticiler ve tüketiciler arasında iletişimi ve diyalogu teşvik etmek, çevreyi korumak, sürdürülebilir gelişmeyi desteklemek, doğal ve çevreye dost tekniklerle yiyecek üretimine destek sağlamak gibi aşağıda belirtilen 7 başlık altında 59 ana ölçüt ve 3 özel koşulu gerçekleştirmeyi kendine hedef koyması ve bu alanlarda çalışmaya başlaması gerekmektedir (utikad.org.tr, 2010). Bu ölçütlerin sınıflandırıldığı 7 ana başlık şunlardır:</p>
<p style="text-align: justify;">1.Çevre politikaları</p>
<p style="text-align: justify;">2.Altyapı politikaları</p>
<p style="text-align: justify;">3.Teknolojiden Yararlanarak Kent Kalitesinin Artırılmasına Yönelik Faaliyetler</p>
<p style="text-align: justify;">4.Yerel Ürünlerin ve Üretimin Desteklenmesi</p>
<p style="text-align: justify;">5.Misafirperverlik/Konukseverlik</p>
<p style="text-align: justify;">6.Farkındalık</p>
<p style="text-align: justify;">7.Slow Food Faaliyet ve Projelerinin Desteklenmesi</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.5.Çevre Politikaları </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1.Hava, su ve toprak kalitesinin varolan yasal düzenlemeler tarafından belirlenen parametrelere uygunluğunun sağlanması.</p>
<p style="text-align: justify;">2.Kentsel ve özel atıkların sınıflandırılarak toplanmasının desteklenmesi ve bu uygulamanın yaygınlaşmasını sağlayacak planların yapılması.</p>
<p style="text-align: justify;">3.Evsel ve endüstriyel atıkların geri dönüşümünün desteklemesi ve yaygınlaştırılması.</p>
<p style="text-align: justify;">4.Kentsel atıksu için kanalizasyon filtresinin oluşturulması.</p>
<p style="text-align: justify;">5.Alternatif enerji kaynaklarının (yenilenebilir kaynaklar, yeşil hidrojen, mini hidroelektrik güç kaynaklan, bio-yakıt vb.) kullanımına dikkat çekilerek, yerel yönetimlerce planlanan enerji tasarrufunun sağlanması.</p>
<p style="text-align: justify;">6.Genetiğiyle oynanmış ürünlerin kullanımının önlenmesi için düzenleme yapılması.</p>
<p style="text-align: justify;"> 7.Reklam panolarının ve dükkan vitrinlerinin düzenlenmesi.</p>
<p style="text-align: justify;">8.Elektromanyetik kirliliğin kontrolüne ilişkin sistemlerin kurulması.</p>
<p style="text-align: justify;">9.Gürültü kirliliğinin kontrol edilmesi ve azaltılmasına için planlar yapılması.</p>
<ol style="text-align: justify;" start="10">
<li>Kent aydınlanması için (ışık kirliliğinin önlenmesi) sistem ve programlar geliştirilmesi.</li>
<li>Çevresel yönetim sistemlerine uyum sağlanması ( Yurtseven, vd., 2010:42).</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.6.Altyapı Politikaları </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1.Tarihi mekânların, merkezi kayıt altına alınmış binaların ve yüksek kültürel değeri olan nesnelerin koruma planlarının yapılması.</p>
<p style="text-align: justify;"> 2.Taşıt güvenliği ve trafik akışının sağlanması.</p>
<p style="text-align: justify;">3.Okullara ulaşımın kolaylaştırılması ve kamu binalarıyla bağlantının sağlanması için bisiklet yollarının yapılması.</p>
<p style="text-align: justify;">4.Özel ulaşımda alternatif yöntemlerin desteklenmesi, yaya alanlarının ve kamu taşımacılığının sağlanması (kent dışı otopark, yürüyen merdiven, bisiklet yollarının okulların ya da iş alanlarının yakınından geçmesi).</p>
<p style="text-align: justify;">5.Engelliler için kamu alanlarının erişilebilir olması, mimari engellerin kaldırılması ve teknolojiye ulaşabilmelerini sağlayan yasal düzenlemelerin uygulanması.</p>
<p style="text-align: justify;"> 6.Aile yaşamını ve genel aktiviteleri destekleyici programların oluşturulması (rekreasyon, spor, yaşlı ve kronik hastalara yönelik ev hizmetleri, sosyal merkezler, kamu tuvaletleri vb.).</p>
<p style="text-align: justify;">7.Tıbbi yardım merkezlerinin kurulması.</p>
<p style="text-align: justify;">8.Yeşil alanların oluşturulması ve hizmet alt yapılarının bulunması (oyun alanları, birbirleriyle birleşen yeşil alanlar vb.).</p>
<p style="text-align: justify;">9.Doğal ürünlere yönelik ticaret alanlarının kurulması ve ticaretin genişlemesine yönelik planlar oluşturulması.</p>
<ol style="text-align: justify;" start="10">
<li>Bölge halkının alışverişte sorun yaşamaması için esnafla anlaşma yapılması, bölge halkının alışverişte sorun yaşaması halinde yardım sağlayacak dost mağazaların kurulması.</li>
<li>Geri kalmış kent alanlarının tekrar gelişimine ve kullanımına yönelik projeler geliştirilmesi.</li>
<li>Kentin yeniden tasarımına ve iyileşmesine yönelik programlar yapılması.</li>
<li>Kentsel Yenilenme Programı işlevlerinin, CiDaslow bilgi bürolarıyla bütünleştirilmesi(berwick-cittaslow.org.uk, 2010).</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>3.7.Şehir Kalitesinin Artırılmasına Yönelik Çalışmalar </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1.Biyo-mimari alanlarının kurulması, biyo-mimarinin geliştirilmesi ve tanıtılması için planlar yapılması.</p>
<p style="text-align: justify;">2.Kentte kablosuz sistemlerin kurulması.</p>
<p style="text-align: justify;">3.Elektromanyetik alanların izlenmesine yönelik sistemlerin kurulması.</p>
<p style="text-align: justify;"> 4.Çöp bidonlarının kötü görünümünün önlenmesi ve atık su toplama sistemi için planlar yapılması.</p>
<p style="text-align: justify;">5.Kamu ve özel alanların yeşillendirilmesinde doğal mimari yapıyla uyumlu olan yerli ve özgün bitkilerin kullanılmasını sağlayan planlar yapılması ve tanıtılması.</p>
<p style="text-align: justify;"> 6.Kent halkına çeşitli hizmetler vermeye yönelik planlar yapılması (belediye hizmetlerinin internet üzerinden gerçekleştirilmesi ve halka internet eğitimi verilmesi).</p>
<p style="text-align: justify;"> 7.Gürültü kontrolüne yönelik planlar yapılması.</p>
<p style="text-align: justify;"> 8.Kentin renk planlamasının yapılması.</p>
<p style="text-align: justify;"> 9.Tele-işgücünün tanıtılması ve desteklenmesi(disscouncil.com, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.8.Yerel Ürünlerin ve Üretimin Desteklenmesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1.Organik tarımın geliştirilmesi ve tanıtılması için gerekli planların yapılması.</p>
<p style="text-align: justify;">2.Yerel esnaf ve zanaatkarların üreDiği ürünlerin kalite sertifikalarının oluşturulması.</p>
<p style="text-align: justify;">3.Yok olma tehlikesinde olan el sanatlarının korunmasına yönelik programların geliştirilmesi.</p>
<p style="text-align: justify;">4.Yok olma tehlikesinde bulunan geleneksel mesleklerin korunması.</p>
<p style="text-align: justify;">5.Yavaş Yemek (Slow Food) işbirliğiyle, okulların yemek hizmetlerinde organik, yerel ve özgün ürünlerin kullanılması.</p>
<p style="text-align: justify;">6.Yavaş Yemek (Slow Food) işbirliğiyle, okullarda beslenme ve tat eğitiminin verilmesine yönelik programların geliştirilmesi.</p>
<p style="text-align: justify;">7.Yok olma tehlikesinde olan özel tarifli gastronomik ürünlerin kullanımı ve üretiminin desteklenmesi.</p>
<p style="text-align: justify;">8.Kente özgü ürünlerin sayımının yapılması ve ticaretinin desteklenmesi (çiftçilerin ve yerel pazarın harekete geçirilmesi).</p>
<p style="text-align: justify;">9.Kent ağaçlarının sayımı ve kenDeki anıt ağaçların korunması.</p>
<p style="text-align: justify;">10.Yerel kültürel aktivitelerin korunması ve desteklenmesi.</p>
<p style="text-align: justify;">11.Kent ve okul bahçelerinin, yerel kültürün gelişmesine olanak sağlaması için desteklenmesi(winchester.gov.uk, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.9.Misafirperverlik</strong></p>
<p style="text-align: justify;"> 1.Turistlerin bilgilendirilmesi ve kent halkına konukseverlik kalitesiyle ilgili eğitim verilmesi.</p>
<p style="text-align: justify;"> 2.Tarihi merkezlerde uluslararası turizm işaretleri ve turist seyahat rehberinin kullanılması.</p>
<p style="text-align: justify;"> 3.Kentin Yavaş Seyahat Rehberi’nin hazırlanması (broşürler, web siteleri vb.).</p>
<p style="text-align: justify;">4.Turistlerin kente ve belirli aktivitelere ulaşımını kolaylaştırıcı plan ve politikaların izlenmesi (oto park, kamu alanlarına çalışma saatlerinde esneklik kazandırılması vb.).</p>
<p style="text-align: justify;">5.Turistik işletmelerinin, genel olarak esnafın, fiyatlarının saydam olmasını ve fiyatların kuruluşun önünde sergilenmesinin sağlanması(comune.greve-inchianti.fi.it, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.10.Farkındalık Oluşturma </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1.Kent halkının, Cittaslow’a katılım motivasyonunun sağlanması için, Cittaslow sonuçları ve yöntemi konusunda bilgilendirilmesi.</p>
<p style="text-align: justify;">2.Kent halkının Yavaş Yaşam Felsefesi’ni anlaması için programlar geliştirilmesi.</p>
<p style="text-align: justify;">3.Slow Food ve Cittaslow faaliyetlerinin yayılmasını sağlayacak programların geliştirilmesi (comune.greve-inchianti.fi.it, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.11.Slow Food Faaliyet ve Projelerinin Desteklenmesi </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1.Yerel Yavaş Yemek (Slow Food) birliğinin kurulması.</p>
<p style="text-align: justify;">2.Yavaş Yemek işbirliğiyle, okullarda yiyecek ve tat eğitimi programlarının oluşturulması.</p>
<p style="text-align: justify;">3.Yavaş Yemek işbirliğiyle, okullarda sebze bahçelerinin kurulması.</p>
<p style="text-align: justify;">4.Yok olma tehlikesinde bulunan ürünlerin ve türlerin korunmasına yönelik bir ya da daha fazla Yavaş Yemek projesinin uygulanması.</p>
<p style="text-align: justify;">5.Yavaş Yemek tarafından korunan yerel ürünlerin kullanılması ve okul kantinlerinde beslenme geleneklerinin (yemek hizmetleri ve yemek eğitim programıyla beraber) sürekliliğinin sağlanması.</p>
<p style="text-align: justify;">6.Yerel ürünlerin Slow Food Programı kapsamında desteklenmesi.</p>
<p style="text-align: justify;">7.Yiyecek derneklerinin ve Terra Madre1 Projesi’nin desteklenmesi (cittaslow.net, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.12.Özel Koşullar </strong></p>
<p style="text-align: justify;">1.Yavaş Şehir eylem-kimlik kampanyası için gerekliliklerin karşılanması.</p>
<p style="text-align: justify;"> 2.Slow Food Presidia’nın desteklenmesi ve oluşturulması.</p>
<p style="text-align: justify;">3.Üye kentlerin resmi yazışmalarında Yavaş Şehir amblemini kullanması ve internet sitelerine Yavaş Şehir felsefesini içeren bir bölüm koyması (comune.greve-in-chianti.fi.it, 2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sürdürülebilirlik ve Cittaslow İlişkisi </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Sürdürülebilirliği, ekosistemdeki çeşitliliğin ve yenilenemez kaynakların gelecek nesillere aktarılabilmesi için, insanın ekosistem üzerindeki olumsuz etkilerinin kontrol altına alınması olarak tanımladığında “çevre”nin ön plana çıkarıldığı bir yaklaşımdan söz edilmektedir. Yani sürdürülebilirliğin temel unsuru çevreye yaklaşım tarzıdır. Cittaslow kriterlerini incelediğinde “çevre”nin önemli bir yer tuDuğunu, hatta kriterlerinin ilk ana başlığını “çevre politikaları” oluşturmaktadır. Bu bağlamda, hava, su ve toprak kalitesinin önemsenmesi, çevreye uyumlu yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanılmasının teşvik edilmesi, evsel ve endüstriyel atıkların geri dönüşümünün desteklemesi ve yaygınlaşması Cittaslow’un öncelikleri arasında bulunmaktadır. Sürdürülebilir kent fikirleri ve uygulamalarının temelinde; dünyamızda yaşanan sorunların çözümü için; kent odaklı çözümlerin bulunması ve kentlerin başka sistemlerle ilişkili bir sistem olduğu konusu yatmaktadır (Uslu, 2009: 49) Cittaslow tüzüğüne bakıldığında da, Cittaslow üyesi olan kentlerde bulunması gereken ya da üye kentlerin sağlamakla zorunlu oldukları şartlar sürdürülebilirlikle uyumludur. Cittaslow (Yavaş Şehir) kriterlerinin yanı sıra Cittaslow’un temel amaçları da sürdürülebilirliğin amaçlarıyla örtüşmektedir. Cittaslow’un temel amaçları aşağıdaki gibidir:</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Teknolojiyi kullanarak, yaşamın kaliteli ve çekilebilir olmasını sağlamak,</li>
<li>Bölgeye özgü değerlerle sürdürülebilir gelişmeyi sağlamak,</li>
<li>Yerel ekonomik yaşama katkı yaparak gelir adaletini sağlamak,</li>
<li>Doğal çevreyi ve tarihi değerleri korumak (Yurtseven vd, 2010:40).</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">   Birbiriyle örtüşen bunca özelliklerine karşın Cittaslow ve sürdürülebilirlik kavramları; insan ve çevre (doğal, yapılı, sosyal, ekonomik ve kültürel) ilişkisinin farklı açılarını içermektedir. Birbirlerinden farklı olarak, sürdürülebilirlik daha çok çevre ile ilgili iken, Cittaslow daha çok insan ile ilgilidir.    Sürdürülebilirlik gelecek ile ilgili iken, Cittaslow gelecekle ilgili yönleri de bulunmakla birlikte şimdiki zaman ile daha çok ilgilidir (Üçer, 2009: 21-22). Bu noktada -yerel ürünlere odaklanmakYavaş Şehir fikirlerini sürdürülebilirlik tanımlarından ayırmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sürdürülebilirlik gündemleri, çoğunlukla kaynak kullanımı sorunu ve tüketime daha çok motive olmasına rağmen, Yavaş Yemek ve Yavaş Şehir, yerel ürünleri, sosyal ve kültürel farklılıkları ve sürdürülebilirliği yerel ekonomik arabulucu olarak kullanmakta, kaynakları ve çevre kalitesi endişesinin sadece bir kısmına odaklanmaktır (Mayer ve Knox, 2006:328). Bu bilgilerden hareketle Cittaslow kriterlerinin, sürdürülebilirliğin çevresel, ekonomik ve sosyal boyutları açısından belli hedeflerini paylaştığı ancak kapsam olarak sınırlı kaldığı görülmektedir. Bir başka açıdan söylemek gerekirse, Cittaslow, daha çok bir kenDe yaşayan insanların yaşam kalitelerini arttırmaya dönük çalışmalara odaklanmıştır. Literatürde “kentsel yaşam kalitesi ” ni arttırmaya yönelik çalışmalar olarak adlandırılan bu çalışmalar, özellikle, kentsel altyapı, iletişim, ulaşım ve konut alanlarını kapsamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Dünya’da Yavaş Şehir Uygulamalarına Genel Bakış </strong></p>
<p style="text-align: justify;">   Dünya’daki yavaş kentlerin yarıya yakını İtalya’da yer almaktadır. Bununla birlikte, İtalya’nın dışındaki pek çok ülkenin ilgisi Cittaslow üzerine çekilmiştir. Günümüzde başta Avrupa olmak üzere diğer kıtalardaki ülkelerde de Cittaslow yaygınlık kazanmak tadır. Cittaslow, İtalya’da başlamış ancak İtalya sınırları dışında genişlemiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Almanya, Amerika Birleşik Devletleri, Avustralya, İngiltere, Norveç, Polonya ve Yeni Zelanda’da Cittaslow üye sayısı her geçen gün artmaktadır. Yavaş Şehirler hareketi ilk toplantısını İtalya’nın Orvieto kentinde yapmıştır. İngiltere’deki Yavaş Şehirler ağına Ludlow kasabası öncülük etmiş ardından Norfolk’taki Alysham ve Diss kasabaları Mart 2006’da birliğe katılmıştır. İngiltere’de sertifika bekleyen başka şehirler de bulunmaktadır. Almanya’dan, aralarında Hersbruck, Ldinghausen, Schwarzenbruck, Waldkirch ve Überlingen’in de bulunduğu 7 şehir tescilli Cittaslow olmuştur Avustralya’da iki, Avusturya’da bir Cittaslow bulunmaktadır. Portekiz ve Polonya’da 4’er, Belçika’da ise üç şehir onay beklemektedir. Güney Kore’de birçok belediye resmen Cittaslow destekçisi konumundadır (yapi.com.tr, 2010). Kasım 2011 tarihi itibariyle Cittaslow, 25 ülkeden 154 üye şehir sayısına ulaşmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Türkiye’de Yavaş Şehirler </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de ilk olarak, 28 Kasım 2009 tarihinde İzmir’in Seferihisar ilçesi,”Cittaslow”, yani “Yavaş Şehir” unvanını almış ve dünyada “salyangoz” logosuyla temsil edilen şehirlerden biri olmuştur (arkitera.com, 2010). Seferihisar’da Cittaslow tanıtımı için belediyenin bastırmış olduğu broşürlere baktığımızda Cittaslow’un çevirisi olarak “yavaş şehir” değil “sakin şehir” ifadesinin kullanıldığı görülüyor. Bunun sebebini Cittaslow Seferihisar Temsilcisi Bülent Köstem şöyle açıklıyor: Aslında Cittaslow’un tüzüğünde Cittaslow kelimesinin tercüme edilmemesi yönünde bir madde var. Avrupa’da Cittaslow’a üye ülkelerle yaptığımız görüşmelerde halkın, yavaş anlamına gelen “slow” kelimesine olumsuz anlamlar yüklediğini, “biz yavaşlıyor muyuz, daha ne kadar yavaşlayacağız?” şeklinde düşünceler oluştuğunu öğrendik. Biz de Seferihisar’da böyle tepkilere yol açmamak için o anın şartlarından dolayı Cittaslow’u “sakin şehir” olarak ter cüme etmeyi daha uygun bulduk. Yavaş, kelimesine yüklenen olumsuz anlamların yanlış ve haksız olduğu Seferihisarlılar tarafından anlaşıldıktan sonra yavaş kelimesini kullanmak isteyebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Cittaaslow tanıtım broşüründe “Cittaaslow ne değildir?” başlığını taşıyan açıklamalarda ise; Cittaslow, geriye gitmek veya eskide yaşamak değildir. Arabaya binmeyi yasaklamak değildir. Ancak, araçların girmediği, şehir sakinlerinin ve şehri ziyaret edenlerin rahat bir nefes almak için dinlenebilecekleri alanlar yaratmaktır. Hava ve gürültü kirliliğini azaltmak için bisiklet ve fayton kullanımını özendirmek ve kullanılması için gerekli altyapıyı sağlamaktır. Teknolojiye karşı çıkmak değildir. Tam tersine, belediye hizmetlerinin internet ortamına taşınması ve kent halkının bu hizmetlerden yararlanabilmeleri için eğitilmesidir. Daha yavaş yemek değildir. Ancak daha sağlıklı olan yerel besinlerin, organik ürünlerin ve yemeklerin özendirilmesidir. Okullarda çocuklarımıza tat ve beslenme üzerine eğitim programları düzenlemektir denilmektedir (cittaslowseferihisar.org, 2010). Cittaslow üyeliği Seferihisar’ı hiç beklenmedik bir şekilde tüm ülkenin gündemine getirmiş, dikkatleri üzerine çekmiştir. Seferihisar’ın Cittaslow üyeliğine kabul edilmesinden sonra, Türkiye’de ki kentlerde Cittaslow üyesi olmak konusunda bir hareketlilik başlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaklaşık 60 kentin daha Cittaslow üyesi olabilmek için Kültür Bakanlığı’ndan bilgi istediği belirlenmiştir. Ülkemizin, Seferihisar ilçesinin kabulüyle tanıştığı Cittaslow ağına Seferihisar’ın ardından Çanakkale Gökçeada, Sakarya Taraklı, Muğla Akyaka ve Aydın Yenipazar ilçeleri katılmıştır. İlk olması nedeniyle Cittaslow’un Türkiye’deki Başkenti olan Seferihisar’a başvuran, Ordu Perşembe, Isparta Yalvaç ve Kırklareli Vize ilçelerinin dosyaları da 2011 yılının Aralık ayında İtalya’daki birliğe sunulmak için sıradadır. Cittaslow olmak için Seferihisar’a başvuran son ilçe ise Şanlıurfa’nın Halfeti ilçesi olmuştur (cittaslowseferihisar.org, 2011).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Cittaslow ilkelerinin sürdürülebilir kalkınma ekseninde yapılacak bir değerlendirmesi göstermektedir ki; Cittaslow ilkeleri ile uyumlu olarak planlanacak ekonomik ve sosyal kalkınma uygulamaları sürdürülebilir kalkınma anlayışı açısından herhangi bir problem oluşturmayacaktır. Hatta bu yolla yapılacak her türlü uygulamanın sürdürülebilir kalkınma anlayışı ile uyumlu olduğu söylenebilir. Sürdürülebilir kalkınma ve Cittaslow kavramları arasındaki bu olumlu ilişkinin özellikle iki noktada sekteye uğradığını belirtmek gerekir. Cittaslow Kentler Birliği’nin üyesi olabilmek için, kentin 50.000’in altında bir nüfusa (istisna haller hariç) sahip olması gerektiğine dair şart, büyük kentler açısından Cittaslow’un uygulanabilirliğini olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla önemli fiziksel, çevresel, sosyal ve ekonomik problemlere sahip olan büyük kentler için Cittaslow temelli sürdürülebilir bir kalkınma anlayışından söz edilemez. Cittaslow ve kalkınma konusunda önemli bir çelişkide yatırımlar konusunda olacaktır. Birliğin ilkelerine uyulmaması Birlik üyeliğinin düşmesi ile sonuçlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sürdürülebilir kalkınma ve Cittaslow kavramları arasındaki bu olumlu ilişkinin özellikle iki noktada sekteye uğradığını belirtmek gerekir. Cittaslow Kentler Birliği’nin üyesi olabilmek için, kentin 50.000’in altında bir nüfusa (istisna haller hariç) sahip olması gerektiğine dair şart, büyük kentler açısından Cittaslow’un uygulanabilirliğini olumsuz etkilemektedir. Dolayısıyla önemli fiziksel, çevresel, sosyal ve ekonomik problemlere sahip olan büyük kentler için Cittaslow temelli sürdürülebilir bir kalkınma anlayışından söz edilemez. Cittaslow ve kalkınma konusunda önemli bir çelişkide yatırımlar konusunda olacaktır. Birliğin ilkelerine uyulmaması Birlik üyeliğinin düşmesi ile sonuçlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Siyasal bir kurum olan belediyeler nezdinde üye olunan Cittaslow’a devamlı bir bağlılık, kalkınma temeli bir yaklaşımı savunan bir belediye başkanı için çok önemli olmayabilir. Kentin kalkınması için Cittaslow ilkelerine aykırı yatırımlara olumlu bakabilir veya sürdürülebilir kalkınma anlayışını uygulama konusunda pek istekli olmayabilir. Hatta bu uygulamaları Cittaslow üyeliğinden vazgeçmek uğruna destekleyebilir. İşte bu nedenle Cittaslow’un uygulanabilirliği ve sürdürülebilir kalkınma anlayışına olumlu etkisi ancak bu konuda istekli, birliğin ilkelerini bağlı ve vizyon sahibi yöneticilerle mümkün olacaktır. Yine bir başka önemli noktada ülkelerin yasal mevzuatı açısından ortaya çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yerel yönetimlerin Cittaslow’a üye olabilmesi ve üyelik kriterlerinin yerine getirilebilmesi, bu birliğe üye olmak isteyen kentlerin bağlı bulundukları ülkelerin yasalarıyla ilişkilidir. Öncelikle yerel yönetimler düzeyinde uluslararası birliklere üye olunması için gerekli olan düzenlemeler yapılmalı, ilkelerde belirtilen teşviklerin, desteklemelerin ve eğitim programlarının gerçekleştirilebilmesi için gerekli mali yapı oluşturulmalıdır. Yasaların engelleyici bir başka noktası ise; yasaların ülkeden ülkeye farklılaşan bir yapıda oluşu çevre, ekonomi ve yaşam parametreleri alanında da bir çeşitliliğe neden olmaktadır. Bu durum birlik içinde yekpare bir yapının oluşması önünde bir engel teşkil etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sürdürülebilir kent kavramı günümüzde daha fazla aktif hale getirilmeli ve insanlar bunun bilincinde hareket ederek kentin gelişimi  için gerekli özeni göstermelidir.Sürdürülebilir kentler ve Cittaslow(yavaş şehir)sayesinde geliştirilmelidir.Sürdürülebilir kalkınma ile kentler kriterlere uygun oluşturulmalıdır.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">HONORE, Carl (2008), Yavaş, Esen G., (Çev,), Alfa Yayınları, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">KILIÇ, S. (2006). “Yeni Toplumsal Ve Ekonomik Arayışlar Sürecinde Sürdürülebilir Kalkınma”. Gazi Üniversitesi İktisadi Ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt.8, Sayı: 2, 81-101.</p>
<p style="text-align: justify;">KUNDERA, Milan (2008), Yavaşlık, Özdemir İ. (Çev:), Can Yayınları, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">MAYER, Heike ve KNOX, Paul L. (2006), Slow Cities: Sustainable Places In A Fast World, Journal Of Urban Affairs, 28(4):321-324.</p>
<p style="text-align: justify;">MIELE, Mara (2008), CittàSlow: Producing Slowness Against The Fast Life, Space and Polity, 12(1):135.</p>
<p style="text-align: justify;">ÖZMETE, E.(2010).“Sosyal Hizmette Sürdürülebilir Kalkınma Anlayışı: Kavramsal Analiz”, Aile Ve Toplum Dergisi, Cilt. 6, Sayı: 22, 79- 90.</p>
<p style="text-align: justify;">PARKINS, Wendy(2004), Out of Time Fast Subjects and Slow Living, Time &amp; Society, 13 (2-3): 363.</p>
<p style="text-align: justify;">SAYAR, Kemal, (2009), Yavaşla!/Hayattan Bir Defa Geçeceksin, Timaş Yayınları,İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">SCHNEIDER, Stephen (2008), Good, Clean, Fair: The Rhetoric of the Slow Food Movement. College English, 70(4): 384.</p>
<p style="text-align: justify;">ŞİMŞEK, Ümit (2003), Sade Hayat, Selis Kitaplar, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">USLU, Aysel (2009), “Sürdürülebilir Yeşil Kent Fikirleri, Örnekleri Ve Türkiye İçin Dersler”, XXI. Uluslararası Yapı ve Yaşam Kongresi Bildiriler Kitabı, TMMOB Mimarlar Odası Yayını, Bursa.</p>
<p style="text-align: justify;">ÜÇER, Z. Aslı Gürel (2009), Kentsel Yaşam Kalitesinin Belediye Hizmetleri Kapsamında Belirlenmesine ve Geliştirilmesine Yönelik Bir Yaklaşım: Orta Ölçekli Kent Örnekleri, Doktora Tezi, Gazi Üniversitesi Fen Bilimleri Enstitüsü, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">YAVUZ, E. Ve Zığındere, Y. Ö. (2000). “Sürdürülebilir Kalkınmanın Turizme Etkisi”. Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt. 3 Sayı:4, 332- 326.</p>
<p style="text-align: justify;">YURTSEVEN, H.Rıdvan(2007), Slow Food Ve Gökçeada: Yönetsel Bir Yaklaşım, 2.Baskı, Detay Yayıncılık, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">YURTSEVEN, H.Rıdvan, vd.(2010), Yavaş Hareketi, Detay Yayıncılık, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Fast_food">http://tr.wikipedia.org/wiki/Fast_food</a> (29.05.2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.arkitera.com/h41395-yavas-hayatin-hizli-yukselisi.html">http://www.arkitera.com/h41395-yavas-hayatin-hizli-yukselisi.html</a> (15.05.2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.cittaslow.net">http://www.cittaslow.net</a> (15.10.2010)</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.italyaonline.net/(08.07.2010">http://www.italyaonline.net/(08.07.2010</a></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.slowfoodanadolu.com/index">http://www.slowfoodanadolu.com/index</a>. php/baskanin-mesaji/slow-food-carlop e t r i n i &#8211; b i l i n c &#8211; v e &#8211; s o r u m l u l u k / (08.07.2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="http://www.utikad.org.tr/haberler/?id=37">http://www.utikad.org.tr/haberler/?id=37</a> 67 (15.05.2010)</p>
<p style="text-align: justify;">http://www.disscouncil.com/&#8230;/Cittaslow%20Community%20Chest%20Criteria.doc (13.05.2010).</p>
<p style="text-align: justify;">http://www.facebook.com/group.php?gid=5832212719&amp;v=info (15.05.2010)</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/surdurulebilir-kentlere-bir-bakis-yavas-sehirlercittaslow.html">Sürdürülebilir Kentlere Bir Bakış: Yavaş Şehirler(Cittaslow)</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Mobbing Kavramının Birey Ve Örgütler Açısından Önemi</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/mobbing-kavraminin-birey-ve-orgutler-acisindan-onemi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yonca TARİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Aug 2019 19:46:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyal Bilimler]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[kurumlar ve mobbing]]></category>
		<category><![CDATA[mobbing]]></category>
		<category><![CDATA[mobbing çeşitleri]]></category>
		<category><![CDATA[mobbing ile yıldırma]]></category>
		<category><![CDATA[mobbing kavramı]]></category>
		<category><![CDATA[mobbing ve birey]]></category>
		<category><![CDATA[Mobbing ve kurumlar]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=8685</guid>

					<description><![CDATA[<p>MOBBİNG KAVRAMININ BİREY VE ÖRGÜTLER AÇISINDAN ÖNEMİ GİRİŞ Son yıllarda özellikle  örgütlerde mobbing uygulamaları artmaktadır. İşyerinde bir kişinin sürekli ve sistematik olarak bir ya da birden fazla çalışan tarafından saldırgan davranışlara hedef haline getirilmesiyle mobbing (psikolojik şiddet) meydana gelmektedir. Bu tür davranışlar kişi üzerinde travmalara sebep olmaktadır. Örgütlerde çalışanlara yönelik oluşan baskı ve zorlama olarak [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/mobbing-kavraminin-birey-ve-orgutler-acisindan-onemi.html">Mobbing Kavramının Birey Ve Örgütler Açısından Önemi</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>MOBBİNG KAVRAMININ BİREY VE ÖRGÜTLER AÇISINDAN ÖNEMİ </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son yıllarda özellikle  örgütlerde mobbing uygulamaları artmaktadır. İşyerinde bir kişinin sürekli ve sistematik olarak bir ya da birden fazla çalışan tarafından saldırgan davranışlara hedef haline getirilmesiyle mobbing (psikolojik şiddet) meydana gelmektedir. Bu tür davranışlar kişi üzerinde travmalara sebep olmaktadır. Örgütlerde çalışanlara yönelik oluşan baskı ve zorlama olarak ifade edilen mobbing hem çalışanlar hem de örgütler açısından birçok olumsuz sonuçlar yaratmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mobbingin yaşandığı örgütlerde; çalışanlarda işten ayrılma niyetinin oluştuğu, örgütsel bağlılıklarının azaldığı ve buna bağlı olarak işgören devir hızının arttığı bilinmektedir. Bireysel ve örgütsel hatta toplumsal düzeyde ciddi olumsuz sonuçlar doğurabilen mobbing olgusunun farkına varılması, nedenlerinin belirlenmesi ve önlemlerin geliştirilmesi oldukça önemlidir. Bu çalışma mobbingin tarihçesi, kavramı ,aşamaları,birey ve örgüt açısından etkilerini açıklamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anahtar Kelimeler</strong>: Mobbing, Mobbingin Etkileri</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MOBBİNG KAVRAMI </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Örgütlerde, çalışanlar açısından rahatsız edici davranışlarla ortaya çıkan, çözülmediği takdirde iş bırakmaya kadar varabilen sonuçlara neden olan mobbing (psikolojik şiddet) sorununa son dönemlerde sıkça rastlanmaya başlanmıştır. Bu nedenle de, mobbing ile ilgili araştırmalar giderek yaygınlaşmakta ve pek çok çalışmanın da konusunu oluşturmaktadır (Aydın ve ark., 2007:61).</p>
<p style="text-align: justify;"> Mobbing en basit tanımlamayla duygusal bir saldırı ve taciz türüdür. Saldırıda bulunanın, saldırıya maruz kalan kurbana yönelik sistemli ve etkili bir yıpratma girişimi olan mobbing, işyerinde saldırgan, gergin bir ortam yaratılarak hedef seçilen kişinin işten kovulmasına kadar varabilen bir dizi sataşmaları içerir (Alparslan ve Tunç, 2010:146). Literatürde özellikle son yıllarda, pek çok mobbing tanımı yapılmaktadır. Kavrama yönelik yapılan tanımlardan bazıları aşağıda ele alınmıştır. Mobbing kavramı ingilizcede “mob” kökünden gelmektedir. Mob sözcüğü, kararsız kalabalık, şiddete yönelmiş topluluk anlamındadır. Mobbing sözcüğü ise, çevresini kuşatma, topluca saldırma ya da sıkıntı verme anlamındadır (Tınaz, 2006a:7).</p>
<p style="text-align: justify;">Mobbing kavramının Batı literatürüne yeni giren bir kavram olması nedeniyle, Türkçe karşılığı konusunda henüz bir netlik bulunmamakta ve Türkçe literatürde bir terminoloji sorunu yaşanmaktadır. Dolayısıyla Türkiye’de mobbing olgusu açıklanırken, işyerinde duygusal şiddet, duygusal taciz, duygusal terör, psikolojik şiddet, işyeri travması, işyerinde zorbalık, yıldırma vb. terimler tercih edilmektedir (Çobanoğlu, 2005:20). Leymann mobbing kavramını “iş yaşamında bir veya daha fazla kişiye yönelik sistematik olan düşmanca ve etik dışı iletişim kurma yoluyla psikolojik terör” biçiminde tanımlamıştır. Mobbing eylemlerinin teşhisinde bunun en az altı aylık dönem içinde haftada bir yapılmış olmasını ölçüt olarak kabul etmektedir (Leymann, 1996:165).</p>
<p style="text-align: justify;">Halen bu konuda tartışmalar sürmekte, farklı ölçütler kullanılarak yapılan çalışmalarda farklı prevelans hızları elde edildiği görülmektedir. En sık görülen ölçüm araçları, Leymann’ın Psikolojik Terör Tipolojisi (LIPT) ve son zamanlarda da Einarsen’ın Negatif Davranış Anketidir (NAQ) (Gül, 2009:516). Browne ve Smith’e (2008:132) göre mobbing, doğrudan bir çalışana yönelik, sistemli ve uzun süreli, sonuçları psikolojik ve fizyolojik zararlara sebep olabilecek bir davranış biçimidir. Mobbing, işyerinde diğer çalışanlar ve işverenler tarafından tekrarlanan saldırılar şeklinde uygulanan bir çeşit psikolojik terördür. Kavram, çalışanlara üstleri, astları veya eşit düzeydeki çalışanlar tarafından sistematik biçimde uygulanan her tür kötü muamele, tehdit, şiddet, aşağılama gibi davranışları ifade eden anlamlar içermektedir (Tınaz, 2006a:8).</p>
<p style="text-align: justify;">Zapf ve Leymann’a (1996) göre çalışma hayatında mobbing veya psikolojik şiddet olarak ele alınan kavram; düşmanca ve etik dışı hareketler içeren, bir veya birkaç kişi tarafından sistematik olarak genelde bir kişiye karşı uygulanan ve bu kişinin yardımsız ve savunmasız bir duruma düşmesine neden olan davranışlar olarak tanımlanmıştır. Bu davranışlar belli sıklıklarla görülür (istatistiksel olarak haftada bir veya daha fazla) ve belli bir süre (istatistiksel olarak 6 ay ve daha fazla) devam eder (Tutar vd., 2010).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mobbing Sürecinin Aşamaları </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mobbing haksız suçlamalar, küçük düşürmeler, genel tacizler, duygusal eziyetler ve/veya psikolojik terör uygulamak yoluyla bir kişiyi işyerinden dışlamayı amaçlayan kötü niyetli bir eylemdir (Davenport at al., 2003:22). Mobbing sürecinin fark edilebilir beş temel özelliği vardır (Einarsen, 2000: 379-401; Vartia, 2003:10-11; Özler ve ark., 2008):</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Mobbing belli bir zaman periyodunda ve düşmanca davranışların düzenli olarak uygulanmasından oluşur.</li>
<li>Mağdur ile uygulayan arasında güç eşitsizliği söz konusudur.</li>
<li>İki kişi arasında, tek kişiyle, grup arasında veya gruplar tarafından kişilere uygulanır.</li>
<li>Düşmanca davranışların belli bir stratejiyle bilerek istenerek uygulanmasıdır.</li>
<li>Mobbing süreci fiziksel saldırıları içermemektedir.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Leymann (1996) mobbingi beş aşamada meydana gelen bir süreç şeklinde ele almıştır. Buna göre süreç aşağıdaki gibi işlemektedir:</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><strong> Çatışma Aşaması:</strong> Bu aşama, daha çok bir çatışmanın tetiklemesiyle oluşacağı gibi var olan bir çatışmanın alevlendirilmesi ve kışkırtılmasıyla da ortaya çıkabilmektedir. Mobbingi oluşturmaya yönelik herhangi bir çatışmanın nasıl geliştiği çoğunlukla tam olarak bilinememektedir (Sürgevil ve ark., 2009:38).</li>
<li><strong> Saldırgan Eylem Aşaması:</strong> Mobbing sürecinde ortaya çıkan davranışların tümünün, kişiyi işyerinden uzaklaştırmak amacıyla yapılan saldırı girişimli davranışlar olduğu söylenemez. Bununla birlikte taciz edici davranışlar, hemen hemen her gün ve uzun bir süre düşmanca bir amaçla devam ederse; normal günlük iletişim içinde ortaya çıkan davranışlar olarak kabul edilebilir. Bu davranışlar, zaman içerisinde şekil değiştirerek kişiyi, grup içerisinde yalnız bırakıp cezalandırmaya yönelik saldırgan eylemlere Saldırgan eylemlerin ve psikolojik saldırıların başlaması, mobbing dinamiklerinin harekete seçtiğini gösterir.</li>
<li><strong> Yönetimin Devreye Girmesi Aşaması:</strong> Yönetim sürecin ikinci aşamasında doğrudan doğruya yer almamışsa da, bir önceki aşamada ortaya çıkan duruma önyargıyla yaklaşabilir. Olayları yanlış yargılayıp suçu, yalnız bırakılan mobbing mağdurunda bulma ve problemi başından atma eğilimini benimseyebilir. Bu noktada yönetim, negatif döngü içindeki yerini almış olur. Bireyin çalışma arkadaşları ve yönetim, bireyin işi ile ilgili temel nitelikleri yerine, kişisel özellikleri ile ilgili hatalar bulma ve kişiyi damgalamaya yönelik açılımlar üretmeye başlarlar. Bu aşamada yönetim, özellikle üzerinde taşıdığı “çalışma ortamının psikososyal durumunun kontrolü” sorumluluğunu reddederek mobbing süreci içerisindeki yerini alır ve döngüye katılır (Tınaz, 2006a:80).</li>
<li><strong> Yanlış Yakıştırmalarla veya Tanılarla Damgalama:</strong> Mobbing mağduru; mobbing nedeniyle karşılaştığı sorunları çözebilmek için tıbbi yardım almaya çalıştığında, işyerindeki diğer çalışanlarında bu durumdan haberdar olmalarıyla mobbing mağduru hakkında yanlış yorumlar yapılmaya başlanır. Böylece kişi hak etmediği halde “zor insan, paronayak kişilik veya akıl hatası” olarak damgalanır. Buna yönetimin yargısıyla birlikte, mobbing olgusu hakkında yeteri kadar bilgisi olmayan sağlık uzmanlarının yanlış tanıları eklenirse, mobbing’de negatif döngü hızlanır. Çalışanın aldığı destek ve yardımlarla yeniden işine dönmesi beklenirken, genelde uzun süreli hastalık izinleri ile çalışma yaşamından uzaklaştırılması yolu tercih edilir (Yavuz, 2007:28).</li>
<li><strong> İşten Çıkarılma Aşaması:</strong> En son aşamada, mobbing saldırılarına maruz kalan kişi, ya emekli olarak ya da işten çıkarılarak iş hayatından uzaklaşır. Bu durum, kurbanda önemli fiziksel ve psikolojik rahatsızlıklara neden olmakta ve kişinin normal yaşamına dönebilmesi için mutlaka tıbbi yardım almasını gerektirmektedir (Sürgevil ve ark., 2009:38).</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Mobbing sürecinde; kişinin saygınlığına, güvenirliğine, mesleki yeterliliğine saldırılır. Olumsuz, aşağılayıcı, hırpalayıcı, kötü niyetli dedikodular ortaya çıkar. Bir ya da daha fazla kişi tarafından gerçekleştirilir. Sistematik ve sürekli olarak uygulanır. Kişi devamlı olarak kusurlu duruma düşürülür, boyun eğmeye zorlanır. İşten ayrılmaya mecbur edilir ve bu kişinin kendi seçimi olarak gösterilir. Bu süreçten her birey farklı etkilendiği için, etkilenme dereceleri de ciltteki yanıklara benzetilerek, öznel bir şekilde değerlendirilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mobbing Sürecinde Rol Alanlar </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mobbing süreci, iş yaşamının ayrılmaz bir parçasıdır ve tüm işyerlerinde kültür farkı gözetmeksizin ortaya çıkabilen bir olgudur. Bu süreç içerisinde kendilerine ait rolleri oynayan üç grup insan olduğu söylenebilir. Bunlar (Tınaz, 2006a:57):</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Mobbing uygulayanlar</li>
<li>Mobbing mağdurları</li>
<li>Mobbing izleyicileri</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">   Dolayısıyla çalışma yaşamında herkes, bu roller bağlamında mobbing olgusu içinde rol almaya adaydır. Kendine ait rolü oynayan bu üç grubun her birinin, kendi özelliği ve etkinliği var olup, aynı zaman da birbirlerini de etkilemektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mobbing Uygulayanlar </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Leyman’a (1996) göre, mobbing uygulayanlar, kendi eksikliklerinin telafisi için, mobbinge başvururlar. Kendi adları ve konumları adına duydukları korku ve güvensizlik, onları başka birini küçültücü davranışlar segilemeye iter. Bu açıdan mobbing eylemi şüphesiz bir kompleksli kişilik sorunudur. Gerçek mobbingciler, hiçbir kişilik grubuna tam anlamıyla uygun değillerdir. Ancak çevrelerinde sergiledikleri davranışlarla tanımlanabilmeleri mümkündür (Tınaz, 2006a:57). En sık rastlanan mobbingci tipleri (Tezcan vd., 2009):</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Fesat mobbingci: Yeni kötülükler arayan bir kişidir. İftiralarla başkalarını yaralamaya çalışır.</li>
<li>Hiddetli mobbingci: Karakter özelliği nedeniyle fevridir. Sürekli bağırma, beddua etme modundadır. Sinir ve huysuzluk krizleriyle işyerini çekilmez yapar. Kişilerin duygu ve düşüncelerini aşağılarlar.</li>
<li>Megaloman mobbingci: Kendisini herkesten üstün görür. Kendine olan güvensizliği başkalarına karşı kıskançlık, nefret ve saldırganlık olarak yansır. Bu kişiye göre tüm kaynakların kontrolü kendisindedir. Uydurduğu kurallara herkes uymak zorundadır.</li>
<li>Sadist mobbingci: Başkalarını köşeye sıkıştırmaktan, mahvetmekten büyük zevk duyar. Bu kişi ‘sapkın narsist’ olarak da tanımlanabilir. Hiyerarşik kademelerde yükselebilmek için her yola başvurabilir.</li>
<li>Dalkavuk mobbingci: Yöneticilerinin gözüne girmek için yaranma halindedir ve her şeyi yapmaya hazırdır. Yöneticinin dalkavuğu gibidir.</li>
<li>Zorba mobbingci: Sadist mobbingciye benzer. Son derece acımasız ve zalimdir. İnsanlara köle gibi davranır.</li>
<li>Korkak mobbingci: Bir başkasının daha başarılı olacağı, yükseleceğini düşünerek paniğe kapılır. Kendini korumak için mobbing uygulamayı seçer.</li>
<li>Eleştirici mobbingci: Başkalarının yaptığı işten hiç memnun kalmaz, sürekli eleştirir. İşyerinde memnuniyetsizlik ve gerginlik dolu bir iklimin oluşmasına sebebiyet verir.</li>
<li>Hayal kırıklığına uğramış mobbingci: Çalışma yaşamı dışında yaşanan tüm olumsuz duygular, tüm yetersizlikler veya kötü deneyimler, bu mobbingciler tarafından işyerinde başkalarına yansıtılır. Daima başkalarına karşı kıskançlık ve haset duyguları mevcuttur.</li>
</ul>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Mobbing Mağdurları</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mobbing araştırmalarından elde edilen bulgulara göre, mobbing mağdurlarının ayırt edici özellikleri yoktur, mobbing tüm işyerlerinde ve tüm kültürlerde herkesin başına gelebilir (Leymann ve Gustafsson, 1996:251-275). Mobbing sürecinin mekanizması, farklı işyerlerinde farklı şekilde gelişse de, genelde süreç içerisinde çok tipik, benzer bir yol izlenir. Mobbing olgusunda kurban rolünü oynamaya aday bir kişilik tiplemesi mevcut değildir. Ancak işyerlerinde dört farklı tipteki kişi, mağdur olma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Bunlar (Huber, 1994:24-25; Tınaz, 2006b:20):</p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">Yalnız bir kişi: Bu kişi, erkeklerin yoğun olduğu bir ofiste çalışan tek bir kadın veya kadınların çok sayıda olduğu bir işyerinde çalışan tek bir erkek olabilir.</li>
<li style="text-align: justify;">Farklı bir kişi: Bir şekilde diğerlerinden farklı ve başkalarıyla kaynaşmayan herhangi bir kişi söz konusudur. Bu, farklı tarzda giyinen bir birey olabileceği gibi, engelli veya yabancı bir kişi de olabilir. Bazen, sırf evlilerin bulunduğu bir ofiste tek bekar veya sadece bekarların çalıştığı bir ofiste tek evli kişi olmak dahi, mobbinge maruz kalmaya yeterli nedendir. Azınlık bir gruba dahil olan kişinin mobbinge uğrama olasılığı çok yüksektir.</li>
<li style="text-align: justify;">Başarılı bir kişi: Önemli bir başarı göstermiş, yöneticisinin veya doğrudan yönetimin takdirini kazanmış ya da bir müşterinin övgüsünü almış bir kişi, kolayca çalışma arkadaşları tarafından kıskanılabilir. Bireyin arkasından her türlü oyunlar oynanır, söylentiler çıkarılır ve çalışması sabote edilebilir.</li>
<li>Yeni gelen kişi: Daha önce o pozisyonda çalışan kişinin çok seviliyor olması veya yeni gelenin, orada çalışanlardan daha fazla bir takım özelliklerinin bulunması, mobbing kurbanı olma riskini artırır. Kişi, daha kaliteli olabilir veya hatta sadece daha genç ya da güzel olabilir. Mobbing süreci bir dram olarak değerlendirilirse; oyun içerisinde zararı en fazla gören aktör, kurbandır. Mobbing oyununun kuralları, kurban tarafından değil, mobbingi yapan tarafından belirlenir. Mobbing mağduru, tek başına hiçbir kuralı değiştiremez. Kurban, kuralları başkaları tarafından belirlenen bir oyun içindeki rolünü kabullenmek zorundadır.</li>
</ul>
<p><strong>Mobbing İzleyicileri </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mobbing sürecinde izleyici olarak rol alanlar, iş arkadaşları, amirler ve yöneticiler gibi sürece doğrudan doğruya karışmayan, ancak bir şekilde süreci algılayan, yansımalarını yaşayan, bazende sürece katılan kişilerdir. Bir olayda susan kişinin, o olayı üstü örtülü de olsa kabul eden kişi olduğunu unutmamak gerekir. İzleyici tiplerini, sergiledikleri davranışlara göre gruplamak mümkündür. Bunlar (Tınaz, 2006b:21- 22):</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Diplomatik izleyici: Bir çatışma olgusu karşısında daima uzlaşmadan yana olan kişidir. Genelde aracı rolünü oynaması nedeniyle başkaları tarafından sevilen veya nefret edilen bir kişidir. Bu tarz bir izleyici, örgüt içinde aldığı tepkiler sonucunda ileride kurban konumuna düşme tehlikesiyle karşı karşıyadır.</li>
<li>Yardakçı izleyici: Bu izleyici mobbingciye çok sadıktır. Ancak bu özelliğinin pek fark edilmesini istemez. • Fazla ilgili izleyici: Başkalarıyla ve başkalarının problemleriyle ilgilenen izleyici tipidir. Bazen başkalarının özel alanlarına ve konularına zorla girmeye çalışır, ısrarcıdır. Yardım arayışı içinde olan kurban dahi, zamanla rahatsız olur, kaçış yolları arar.</li>
<li>Bir şeye karışmayan izleyici: Bu tip izleyici, ortaya çıkmaktan ve herhangi bir şeye karışmaktan hiç hoşlanmaz. Tüm olan bitenlerden uzak durmaya çalışır; konuyla ilgili hiçbir fikir beyan etmez. Mobbingciye yardımcı olmamakla birlikte, uygulanan psikolojik tacize karşı da tamamen ilgisiz ve duyarsızdır.</li>
<li>İki yüzlü yılan izleyici: Görünüşte hiçbir şeye karışmayan bir birey izlenimi oluştursa da, gerçekte belli bir görüş ve düşünceye hizmet etmektedir. Bu tarz bir izleyici, sonunda mobbingciye destek çıkar veya kendisine de psikolojik taciz uygulanacağından korkarak kurbana yardım etmeyi reddeder.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong>MOBBİNGİN NEDENLERİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Çeşitli organizasyon yapılarında ortaya çıkabilen mobbing farklı kaynaklardan beslenen bir olgudur (Çetin, 2015:26). Dolayısıyla mobbing, tek bir faktöre bağlı olarak ortaya çıktığı söylenemeyecek kadar karmaşık bir kavramdır. Bireysel özellikler kadar organizasyonun bazı yapısal özellikleri de mobbingin ortaya çıkmasında etkili olabilmektedir. Bu faktörler aşağıda açıklandığı gibidir (Karaman, 2015:4).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> Kişisel Nedenler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Psikolojik yıldırma mağdurlarının genel özelliklerine bakıldığında; genellikle dürüst, çalışkan, özgüvene ve yüksek duygusal zekâya sahip, esnek, yeni ve farklı fikirler ortaya çıkaran, farklı bakış açısına sahip, eğitim, dış görünüş ve bilgi birikimi açısından parlak, nitelikli, insanlar oldukları görülmektedir. Çoğu zaman bu tür kurbanlar, daha yüksek pozisyonlara tehdit oluşturdukları için seçilmiş bireylerdir. Dolayısıyla bu niteliklere sahip bireyler yıldırma eylemiyle daha fazla karşı karşıya kalabilmektedirler(Cayvarlı, 2013:26). Genel olarak mobbingin neden yapıldığını açıklamaya yardımcı olan bireysel faktörler aşağıda belirtildiği gibidir (Çetin, 2015:27-28):</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Sosyo-demografik değişkenler,</li>
<li>Rekabetçi ve bencil kişilik özellikleri,</li>
<li>Uygulayıcının kıskanç, iki yüzlü olması, veya anti-sosyal kişilik bozuklukları,</li>
<li>İş tecrübesi, eğitim durumu, iyi bir kariyer imkanı,</li>
<li>Yüksek duygusal zekâ,</li>
<li>Farklı dini inançlar, görüşler, farklı dil, ırk ve kökenler,</li>
<li>Oldukça genç birey, göz alıcı güzellik vb.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong>Örgütsel Nedenler </strong></p>
<p style="text-align: justify;"> İş yerinde ortaya çıkan mobbing eylemini sadece bir veya birkaç faktöre bağlamak doğru değildir. Bireysel faktörler yanı sıra örgütsel yapı ve yönetsel unsurlar da mobbinge kaynaklık edebilmektedir. Mobbinge neden olan bu örgütsel koşulların başlıcaları şu şekilde ifade edilebilir (Çetin, 2015:29-30):</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Kötü yönetim tarzı</li>
<li>Stresli iş yeri ortamı,</li>
<li>İşyerindeki monotonluk,</li>
<li>Üst yönetimin mükemmellik arayışı,</li>
<li>Organizasyonel yapıdaki değişiklikler. Bu unsurlara ek olarak mobbinge yol açan diğer örgütsel ve yönetsel nedenler de aşağıdaki gibi sıralanabilir (Karaman, 2015:5):</li>
<li>Örgütsel yapının katı olması ve aşırı hiyerarşik yapı,</li>
<li>İletişim kanallarının zayıflığı veya kapalı olması,</li>
<li>Çalışma ortamındaki çatışma yönetiminin yetersizliği,</li>
<li>Yetersiz liderlik,</li>
<li>Günah keçisi bulma eğilimi,</li>
<li>Takım çalışmasının yetersizliği,</li>
<li>İşletme içi değişim eğitim faaliyetlerine gerekli önemin verilmemesi vb.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"> Mobbing her işyerinde ortaya çıkması kaçınılmaz bir olgudur. Organizasyon bu tarz davranışları görmezden geldiği ve gerekli önlemleri almadığı takdirde mağdur, karşısındaki güçlü kişiler karşısında kendisini çaresiz hissetmekte, durumdan fizyolojik ve psikolojik almamda olumsuz etkilenmektedir. Dolayısıyla öncelikli olarak çalışma ortamı içerisinde mobbinge neden olabilecek faktörlerin belirlenmesi ve gerekli önlemlerin alınması gerekmektedir (Tetik, 2010: 85-86):</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MOBBİNG’İN BİREYSEL ve ÖRGÜTSEL ETKİLERİ </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son yıllarda, dünyanın birçok yerinde önemli bir örgütsel sorun olarak görünen mobbing hem bireylere hem de örgütlere zarar vermektedir. Mobbing, örgütlerde istenmeyen ve yıpratılmak istenen kişilere karşı baskı aracı olarak kullanılarak onların işten ayrılmalarını sağlamaktadır. Mobbing her örgütte ortaya çıkacağı gibi, bütün çalışanlar da mobbing mağduru olabilir. Sonuç olarak, örgütsel ilişkilerin gelişmesinde, iş barışının ve huzurlu çalışma ortamının oluşmasında, adalet ve güven esaslı ilişkilerin gelişmesinde karşımıza çıkan en önemli engellerden biri mobbingdir.(Eroğlu, 2015:281-282). Mobbing çalışma yaşamının kalitesini düşürmekte, sağlıksız bir örgüt yapısı meydana getirmektedir. Bireyin, bilinmezin ve çaresizliğin karşısında duyduğu korku ve endişeyle kendi içinde, tek başına mücadele edebilmesi çok güçtür. (Acar, Dündar, 2008:119).İşyerinde saldırgan davranış ya da şiddet,bireysel, toplumsal ve ekonomik açıdan birçok soruna neden olmaktadır.(Dursun, Aytaç, 2011:11).</p>
<p style="text-align: justify;">İşyerlerindeki düşmanca davranışlar, sadece mağdurların sayısı bakımından değil, aynı zamanda neden olduğu maddi-manevi kayıplardan dolayı da önemlidir. Yıldırma davranışlarının, bireylerin ruhsal bütünlüklerini bozması, aktif durumdan alıp pasif durma getirmesi, kişisel güveni zedelemesi, stres ve depresyon yaratması gibi bireysel sonuçları dışında önemli örgütsel sonuçları da vardır. Bunlar arasında ise; verim ve motivasyonun düşmesi, işgücü devir oranlarının artışı, örgütsel güvenin sarsılması ve yabancılaşma sayılabilir.(Kök, 2006:433). Çalışanlarda stres ve depresyon yapma etkisi, onların morallerini ve öz güvenlerini zedelemesi, performanslarını ve verimliliklerini düşürmesi yıldırma eylemlerinin başlıca zararlı etkileridir. Düşük verimliliğin yanı sıra, iş gücü devir hızının ve yabancılaşmanın artması da örgüte verdiği zararlar arasındadır.(Yeşiltaş, Demirçivi, 2009:62).</p>
<p style="text-align: justify;">Bugünün modern yönetim anlayışında çalışanlarını motive etmek ve onların örgüte olan bağlılığını artırmak daha ön planda olmaktadır. İşinden tatmin olamayan bir işgörenin ruhsal sağlığı etkilenmekte ve böylece fiziksel rahatsızlıklarda görülebilmektedir.(Karcıoğlu, Akbaş, 2010:140). İşletmelerde psikolojik yıldırma sürecinin gelişiminde organizasyon kültürü ve yapısının tetikleyici etkisi çok fazladır. Örgütler, yönetim fonksiyonlarını oluşturmaya başlarken, stres ve çatışma yönetimini de göz önünde bulundurmalı, örgütsel psikolojik yıldırmaya yol açacak faktörlerden örgütü arındırmalıdır. Yönetim anlayışı örgütün soyut değerleri çerçevesinde oluşturulmalıdır. Örgütün soyut değerlerinin başında, vizyon, misyon, örgüt kültürü ve örgüt iklimi gelmektedir. Bu nedenle psikolojik yıldırmayı örgüt kültüründen ayrı ele almak doğru bir yaklaşım değildir. (Demir, Çavuş,2009 :16).</p>
<p style="text-align: justify;">Yıldırma, çalışanlarda iş doyumu ve performansını azaltan, çalışanlar arasında çatışma doğuran ve örgüt iklimini olumsuz yönde etkileyen temel bir sorundur. Bu sorunun uzun süre çözümlenememesi, yıldırma uygulanan birey ya da bireylerin örgüt dışına itilmelerine yol açmakta, hatta bu bireylerin çoğu yeni bir iş bulamaz veya çalışamaz duruma düşmektedirler(Şenturan, Mankan,2009:154). Bireyin uğradığı sosyal zararlara bakıldığında ise, öncelikle sosyal imajının zedelendiği gözlenir. İşyerinde dışlanmış ve mesleki kimliğini yitirmiş birey, zamanla sosyal çevre ve aile çevresindeki yerini de yitirmektedir. İşyerinde yaşadığı dışlanma sonrasında sosyal çevresinde de benzer davranışlara maruz kalması sonucunda, olan bitenlerle ilgili kendi kendine bir açıklama getiremez ve her şeyin suçunu kendinde arar. Daha sonra kendini tam bir yalnızlık içinde bulur. İşte bu dönemde, sağlığıyla ilgili olumsuzlukları da hissetmeye başlar. (Tınaz, 2006:17).</p>
<p style="text-align: justify;">Örgütsel imajı lekelenen işletmeler, istihdam edecek yetenekli, kaliteli çalışan bulmakta zorluk çekecektir. (Mercanlıoğlı,2010:40). Ruhsal ve psikolojik dengesi bozulmus olan mağdurun tedavi ve ilaç masrafları, isini de kaybetmesi sonucunda daha da artacaktır. Ödeme sıkıntısı yaşayan mağdur psikolojik tedaviye de cevap veremeyecek ve sonuç itibariyle, mobbing etkilerinin daha da derinleşmesi muhtemel olacaktır. Sosyal açıdan isini kaybetmis olan mağdur, olumsuz bir özgeçmis ile yeni is başvuruları yapacaktır. Psikolojik sorunlar yaşayan mağdur, çevresinde “mesleğini başarılı bir şekilde icra edemeyen birey” olarak kabul edilecek, bunun yanı sıra depresif davranışları nedeniyle birçok arkadaşını da kaybederek yalnızlığa itilecektir.(Şahin, 2013:9).</p>
<p style="text-align: justify;">Mobbingin örgütsel etkileri, öncelikle ekonomik niteliktedir. Deneyimli çalışanların işten ayrılmaları nedeniyle yeni işe alma ve eğitim masrafları artar. İşletmede sık sık hastalık izinlerinin alındığı görülür. Uygulanan mobbing nedeniyle, işyerinden kaçış olarak Kabul edilen hastalık izinleri maliyetleri artırır; buna karşılık verimliliği düşürür. Mobbinge maruz kalanların, istifaya zorlandıkları veya işlerine son verildiğini kanıtlamak ve haklarını elde etmek amacıyla girişecekleri yasal mücadelenin de, işverenlere daha fazla mali yük getirmesi, beklenen sonuçtur.(Tetik,2010:86).</p>
<p style="text-align: justify;">Genel olarak yaşanan sağlık problemleri nedeniyle yapılan sağlık harcamalarının artması, sigorta masraflarında artış, işsizlik, nitelikler ve yeteneklerin altında  çalıştırılmadan doğan vergi kayıpları, devletin sağladığı yardım programlarına yönelen talebin çoğalması ve erken emeklilik oranının artması, tüm toplumun katlanmak zorunda olduğu ekonomik maliyet olarak belirtilebilir. Ayrıca mutsuz bireyler ve ailelerin yer aldığı ve çalışma barışının bulunmadığı bir iş yaşamı da, mobbingin ortaya çıkardığı büyük bir toplumsal problem olarak düşünülebilir. Mobbing kurbanı bir bireyin doktor muayeneleri, tahliller, tedaviler gibi sağlık harcamaları, işveren yanında devlete de ekonomik bir yük getirmektedir. İşyerlerinde uygulanan mobbing sonucunda mesleki yeterliliğini yitirmiş, psikolojik yönden tükenmiş, sağlıksız bireylerin boşta gezdiği bir toplum örneği ortaya çıkmaktadır. (Tınaz, 2006:20).</p>
<p style="text-align: justify;">Diğer taraftan örgütlerin ödemesi gereken sosyal bedellerin ağırlığı da önemli boyuttadır. Bir işyerinde çalışanlar, çalışma koşullarından memnun değilse ve bir takım taciz edici davranışlara maruz kalıyorlarsa, iş ortamında yaşadıklarını dışarıda anlatmaları olasıdır. (Tetik,2010:86). Çoğu çalışmada mağdur olan kişi kurban, eziyet gören, küçük düşürülen, taciz edilen olarak nitelendirilmektedir. Örgütte bu tanımlamalara maruz kalan kişilerin olması, örgüt için olumsuz bir imaj yaratmaktadır. Gerçekte mobbingi iyileştirici ve önleyici programlar, bazen örgütün imajı üzerinde olumsuz etkiler yapabilir. Örneğin alkol kullanımını önleme programları uygulayan bir örgütte, çalışanların alkol problemlerinin olduğu açığa çıkabilir. Örgüt çalışanları ve yöneticiler, örgütün imajı açısından bu sorunun duyulmasını istemeyebilirler. Bu kısıtlayıcılar, örgütlerde mobbing önleme yöntemlerinin uygulanmasını ve geliştirilmesini engelleyebilmektedir.(Kırel,2007:322).</p>
<p style="text-align: justify;">Mobbing ya da işyerinde psikolojik şiddet, çok yaygın ve yanı başımızda yer alıyor. Çok insan acı çekiyor, hastalanıyor ve zarar görüyor. Ülkemizdeki kurumların genelde farkında olmadığı bu olgu, aynı zamanda yüksek maliyet kaynağı. Dolayısıyla mobbingle mücadele hem bireysel hem de örgütsel açıdan çok önemlidir. Bu sorunla mücadele edebilmek için de öncelikle yaşanılan sürecin adı konulmalı, gereken önlemler alınmalı ve diğer çalışanlar da bilgilendirilmelidir. (Tetik,2010:87). Çatışmaları yönetmek, iş dizaynında değişiklikler, örgütte stresi önleme, uygun liderlik davranışları, eğitim, örgütlerde kişisel ahlak gelişimini sağlamak, mobbing mağdurlarıyla iletişim kurmak, mesleki rehabilitasyon, hukuki önlemler almak mobbing yönetiminde alınacak tedbirler arasında sayılabilir. (Kırel,2007:323). Bunun yanında mobbing kurbanının yakın çevresi de süreçten etkilenmektedir. Mobbing Mağdurunun sergilediği inişli çıkışlı tahammül edilmez davranışlar karşısında aile bireyleri ve arkadaşları da ne yapacaklarını şaşırmış durumdadır. Kurban, işte yaşadıklarını bazen eve getirecek, bazen de dışarıda içki içerek avunmaya çalışacaktır. Kabalaşması ve şiddet kullanan bir birey haline gelmesi de mümkündür. Bu durumda çiftlerin boşanması kaçınılmazdır. İşyerinde uygulanan mobbing sonucu gelişen bir boşanma, parçalanmış ailelerin bulunduğu topluma tabi ki ek bir yük daha getirecektir. (Tınaz, 2011:187).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>MOBBİNGLE MÜCADELE YÖNTEMLERİ </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mobbingle mücadelede en önemli husus, soruna ilişkin farkındalığın, mağdurun kendisi tarafından olduğu kadar; işveren, iş arkadaşları ve nihayet tüm toplum tarafından aynı önemde sağlanmış olmasıdır. Konuyla ilgili herkes, işyerinde mobbingi durdurmak için bir şeyler yapmalı ve mücadele etmelidir. Ancak bir şeyle mücadele etmek için, önce onun ne olduğunu öğrenmek gerekir. Bu noktada konuyla ilgili olarak kamuoyunun bilinçlendirilmesi ve duyarlılığının artırılmasına çalışılmalıdır. Bireyin bilinmezin ve çaresizliğin karşısında duyduğu korku ve endişeyle kendi içinde, tek başına mücadele edebilmesi çok güçtür. İnsanlar, bir olguyu tanımayı öğrendikleri takdirde, önceden yaşamış oldukları veya şu anda yaşadıkları deneyimlerini çok daha gerçekçi bir bakışla değerlendirebilirler. Ayrıca bu olgudan ve bu olgunun yarattığı zararlardan kaynaklanan korkunun şiddeti de, karşılaşılan şeyin ne olduğu bilindiği takdirde büyük ölçüde azalacaktır. Dolayısıyla konuyla ilgili olarak toplumun, tüm organlarıyla bilgilendirilmesine çalışılmalıdır (Tınaz, 2006b:26-27).</p>
<p style="text-align: justify;">Özetle, işyerinde mobbingle ilgili farkındalığı artırma mücadelesinin ilk adımları şu şekilde sıralanabilir:</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Yaşanılan olgu ve sürecin adının konması</li>
<li>Önlemlerin alınması,</li>
<li>Bilgilendirmenin sağlanması,</li>
<li>Geri bildirimin alınması.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong>SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify;"> İşyerinde psikolojik şiddet anlamına gelen “mobbing” kavramı, çalışma psikolojisi alanında yapılan araştırmalarda, çalışanların birbirlerini rahatsız ve huzursuz edici davranışlarla taciz etmeleri, birbirlerine kötü davranmaları; kısaca, kişilerarası psikolojik şiddet uygulamaları anlamında kullanılmaktadır. İşyerinde mobbing, örgüt içinde gerilimin ve çatışmalı bir iklimin oluşmasına neden olan tüm psikolojik faktörlerin birleşimi sonucunda ortaya çıkan, örgüt sağlığını bozan, çalışanların iş doyumu ve çalışma barışını olumsuz yönde etkileyen temel bir örgütsel sorundur. Bu durum uzun bir süre devam ettiği takdirde bireyin, örgüt ve çalışma yaşamının dışına itilmesi kaçınılmazdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Örgütlerde çalışanlara yönelik oluşan baskı ve zorlama olarak ifade edilen mobbing hem çalışanlar hem de örgütler açısından birçok olumsuz sonuçlar yaratmaktadır.Örgütlerde yönetim süreçlerine ilişkin yasa ve kurallar, uygulamaların asli özelliklerini ve nasıl yapılacağını tanımlamaktadır. Ancak uygulayıcıların, bu kurallara uyma biçimleri etik değerler bakımından farklılık göstermektedir. Örneğin çalışanlara eşit davranılmamakta, kayırma ve ayrımcılık yapılmakta, görev ve yetki kötüye kullanılmakta, performans değerlemeleri her zaman gerçeği yansıtmamaktadır. Başarılı olanlar ile başarısız olanlar arasındaki ayrım net bir şekilde belirlenmemiştir. Çalışanlarla işbirliği gerçekleşmemekte, katılım sağlanmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğitim farklılıklarına, tecrübe ve yeteneğe önem verilmemektedir. Buna karşılık yaranma ve dalkavukluk önemsenmekte, dedikodu artmaktadır. Yıldıran, korkutan, tehdit eden davranışlar, görmezden gelinerek cezasız bırakılmaktadır. Bu tür etik dışı davranışlar, örgütlerde mobbing sürecinin başlamasına, gelişerek sürekli olmasına ve gizlenmesine ortam hazırlamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla mobbingle mücadele hem bireysel hem de örgütsel açıdan çok önemlidir,etkileri göz önüne alınıp gerekli önlemler alınmalıdır. Bu sorunla mücadele edebilmek için de öncelikle yaşanılan sürecin adı konulmalı, gereken önlemler alınmalı ve diğer çalışanlar da bilgilendirilmelidir.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>KAYNAKÇA </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Acar, A. B. ve Dündar, G. (2008), İşyerinde Psikolojik Yıldırmaya (Mobbing) Maruz Kalma Sıklığı ile Demografik Özellikler Arasındaki İlişkinin İncelenmesi, İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi Dergisi, 37, 2, pp. 111–120.</p>
<p style="text-align: justify;">Aydın, Ş., Şahin, N. ve Uzun, D. (2007). “Örgütlerde Yaşanan Psikolojik Şiddet Sorunlarının Konaklama İşletmeleri Açısından Değerlendirilmesi”, Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, C. 16, S. 2, s.61-74.</p>
<p style="text-align: justify;">Browne, M. N. and Smith, M. A. (2008), “Mobbing in The Worplace: The Latest Illustration of Pervasive Individuailsm In American Law”, Employee Rights and Employment Policy Journal, Vol. 12, p.131- 161.</p>
<p style="text-align: justify;">Demir, Y. ve Çavuş, M. F. (2009), Mobbing’in Kişisel ve Örgütsel Etkileri Üzerine Bir Araştırma, Niğde Üniversitesi İİBF Dergisi, 2, 1, ss. 13–23.</p>
<p style="text-align: justify;">Dursun, S. ve Aytaç, S. (2011). İşyerinde Şiddet Davranışlarının Çalışanlar Üzerindeki Etkisi: Bir Uygulama. TİSK Akademi, s:11 c:6 (6-29).</p>
<p style="text-align: justify;">Einarsen, S. (2000). “Harassment andBullying at Work: A Review of the Scandinavian Approach”, Agression and Violant Behaviour, 5(4): 379-401.</p>
<p style="text-align: justify;">Huber, B. (1994). Mobbing, Psychoterror am Arbeitsplatz, Niedrenhausen, Falken, p.24-25.</p>
<p style="text-align: justify;">Karcıoğlu, F. Ve Akbaş, S. (2010). İşyerinde Psikolojik Şiddet ve İş Tatmini İlişkisi. Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, s:3 c: 24 (139-161).</p>
<p style="text-align: justify;">Kırel, Ç. (2007). Örgütlerde Mobbing Yönetiminde Destekleyici ve Risk Azaltıcı Öneriler. Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, s:2 c:7 (317-334).</p>
<p style="text-align: justify;">Kök, S.B. (2006). İş Yaşamında Psiko-Şiddet Sarmalı Olarak Yıldırma Olgusu ve Nedenleri. Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, s:16, (433-448).</p>
<p style="text-align: justify;">Leymann, H. (1996), “The Content and Development of Mobbing at Work”, Europen Journal of Work and Organizational Psychology, 5, s.165-184.</p>
<p style="text-align: justify;">Mercanlıoğlu, Ç. (2010). Çalışma Hayatında Psikolojik Tacizin (Mobbing) Nedenleri, Sonuçları ve Türkiye’deki Hukuksal Gelişimi. Organizasyon ve Yönetim Bilimleri Dergisi, s:2 c:2 (37-46).</p>
<p style="text-align: justify;">Sürgevil, O., Fettahlıoğlu, O., Gücenmez, S.,Budak, G. ve Budak, G. (2009). “ Belediye Çalışanlarının Duygusal Saldırıya Uğrama ve Tükenmişlik Düzeylerinin İncelenmesine Yönelik Bir Araştırma”, http://sbe.balikesir.edu.tr/dergi, (Erişim Tarihi:27.02.2010).</p>
<p style="text-align: justify;">Tetik, S. (2010), Mobbing Kavramı: Birey ve Örgütler Açısından Önemi, KMÜ Sosyal ve Ekonomik Araştırmalar Dergisi, 12, 18, ss. 81–89.</p>
<p style="text-align: justify;">Tezcan, P., Bayram, F. ve Ergin, H. (2009). İşyerinde Mobbingci ve Kurban Tiplemeleri, htpp://www. msxlabs.org, (Erişim Tarihi:06.02.2010).</p>
<p style="text-align: justify;">Tınaz, P. (2006a). İşyerinde Psikolojik Taciz (Mobbing), Beta Basım Yayım Dağıtım, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">Tınaz, P. (2006b). “Mobbing: İşyerinde Psikolojik Taciz” http://www.calismatoplum.org/sayı 10, (Erişim Tarihi:03.02.2010).</p>
<p style="text-align: justify;">Tınaz, P. (2006c). “Çalışma Yaşamında Psikolojik Bir Dram: Mobbing”, http://www.toprakisveren.org.tr, (Erişim Tarihi:20.03.2010).</p>
<p style="text-align: justify;">Tınaz, P. (2011). İşyerinde Psikolojik Taciz (Mobbing). İstanbul: Beta Yayıncılık. Yalçın, A. ve İplik, F.N. (2005). Beş Yıldızlı Otellerde Çalışanların Demografik Özellikleri İle Örgütsel Bağlılıkları Arasındaki İlişkiyi Belirlemeye Yönelik Bir Araştırma: Adana İli Örneği. Çukurova Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, s:1 c:14 (395-412).</p>
<p style="text-align: justify;">Tutar, I., Başlama, M. C., Kütahnecioğlu, N. ve Dereli, Ö. (2010). “İşyerinde MobbinDuygusal Taciz: İzmir’de Bir Uygulama Örneği”, http://www.mskongre.org/ doc/isiltutar.doc, (Erişim Tarihi:04.02.2010).</p>
<p style="text-align: justify;">Yavuz, H. (2007). Çalışanlarda Mobbing (Psikolojik Şiddet) Algısını Etkileyen Faktörler: SDÜ Tıp Fakültesi Üzerine Bir Araştırma, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Süleyman Demirel Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Isparta.</p>
<p style="text-align: justify;">The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/mobbing-kavraminin-birey-ve-orgutler-acisindan-onemi.html">Mobbing Kavramının Birey Ve Örgütler Açısından Önemi</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Bilgi Toplumunda Beşeri Sermaye</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/bilgi-toplumunda-beseri-sermaye.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yonca TARİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 08 Aug 2019 16:29:41 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi ve Finans]]></category>
		<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[21. yüzyılda bilgi toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[beşeri sermaye]]></category>
		<category><![CDATA[bilgi toplumu]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=8605</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş Bilgi toplumunda en temel üretim faktörü, bilgiye sahip olan insan gücü yani  beşeri sermayedir. İnsanların bilgiye sahip olmalarının en kestirme yolu ise eğitimdir. Eğitimle insanlara verilen şey aslında geçmiş nesillerin, tecrübeleri dorultusunda elde ettikleri bilgiden başka bir şey değildir. Dolayısıyla eğitim alan insan, eğitim aldığı konuda, uzun yılların sonucundaki deneyim sayesinde elde edebileceği bilgiye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/bilgi-toplumunda-beseri-sermaye.html">Bilgi Toplumunda Beşeri Sermaye</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilgi toplumunda en temel üretim faktörü, bilgiye sahip olan insan gücü yani  beşeri sermayedir. İnsanların bilgiye sahip olmalarının en kestirme yolu ise eğitimdir. Eğitimle insanlara verilen şey aslında geçmiş nesillerin, tecrübeleri dorultusunda elde ettikleri bilgiden başka bir şey değildir. Dolayısıyla eğitim alan insan, eğitim aldığı konuda, uzun yılların sonucundaki deneyim sayesinde elde edebileceği bilgiye çok daha kısa bir sürede sahip olabilecektir. Bilgiyle donanmış olan insanlar beşeri sermaye stokunu oluşturduğuna ve bilgiyi elde etmenin en temel yolu olan  eğitim olduğuna göre, eğitimdeki artışla birlikte beşeri sermaye stokunun da arttığı söylenebilir. Bu makalede beşeri sermaye kavramının  gelişimi, kavramın  bilgi toplumundaki önemi  üzerinde durulmuştur.</p>
<p><strong>Beşeri Sermaye Kavramının Gelişimi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Beşeri sermaye (human capital) kısaca işgücü tarafından içerilen bilgi ve becerilerin toplamını ifade eder. Kişilerin üretken bir biçimde çalışmaları ve hizmetleri karşılığı gelir elde etmelerine imkân veren kazanılmış beceri ve kapasitelere” beşeri sermaye” denilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan sermayesi, ilk olarak Adam Smith’in (1739) çalışmalarında görülen bir kavramdır. Smith insan sermayesini, bir ülkedeki nüfusun kazandırılmış ve kullanılabilir kabiliyetleri ve yeteneklerinin toplamı olarak görmektedir. 19. yüzyılın sonları ve yirminci yüzyılın başlarında bu anlayış, zaman zaman ekonomi literatüründe konuşulmaya başlanmıştır. Ancak günümüzdeki anlamıyla insan sermayesi ile ilgili çalışmaların daha çok Johnson, Schultz ve Becker tarafından yapıldığı görülmektedir. Johnson, işçilerin şirketin hisselerinin sahipliğinin yayılmasından dolayı değil, aksine ekonomik değere sahip olan bilgi ve maharetleri kazandıklarından dolayı sermaye sahibi olduklarını belirtmektedir. Yani çalışanlar ya da işçiler sahip oldukları bilgi ve maharetlerle, sermaye sahiplerinden kendi işgüçlerinin değişim değerinin ötesinde bir ödeme talep etmektedirler. Kısacası sahip oldukları bilgi ve maharetleri ölçüsünde, bu bilgi ve maharetlere sahip olmayanlara göre daha fazla getiri talep etmektedirler (Lin, 2001: 8-10).</p>
<p style="text-align: justify;">İnsan sermayesi kavramı konusunda ilk sistematik çalışmayı ise, Theodore W. Schultz’un yaptığı belirtilmektedir. “İnsan sermayesine yatırım” isimli ufuk açıcı çalışmasında, insan kaynaklarını açıkça sermayenin bir biçimi, üretilmiş üretim araçları veya yatırımın bir ürünü olarak görmemenin ayıplanacak bir durum olacağını belirtmektedir. Aynı şekilde Schultz ile birlikte Becker de, çalışanların üretim ve değişim sürecinde işverenler ya da işletmeler için kullanabilecekleri bilgi, beceri ve yetenekleri kazandıkları zaman, insan sermayesinin de diğer fiziki sermaye gibi çalışanlara değer katmış olacağını ifade etmektedir. Fiziki sermaye ile insan sermayesi arasındaki önemli fark, insan sermayesinin çalışanların kendilerinde içkin olan değeri arttırmalarıdır. Genellikle insan sermayesi, eğitim, öğretim ve deneyim vasıtasıyla işlenmiş ve ölçülmüştür. Çalışanların bir kısmı üzerinden insan sermayesine yapılan yatırm, sadece işletme veya üreticiler için değil, aynı zamanda çalışanların kendileri için de önem arz etmektedir. Kısacası insan sermayesi hem işgücünün değerini arttırmakta ve hem de ücretler ve kazançlar olarak çalışanlar tarafından başarılan ve alıkonan değerin bir kısmı ile de zorunlu ihtiyaçlarının karşılanmasına katkıda bulunmaktadır (Lewin; 1999: 178-179).</p>
<p style="text-align: justify;">Beşeri sermaye tanımlaması, Marx’çı bakış açısına göre yapılan sermaye tanımıyla karşılaştırıldığında, temelde bir değişiklik görülmemektedir. İnsan sermayesi de piyasada getiri sağlama beklentisiyle yapılan bir yatırım olarak görülmektedir. Yine Marx’çı bakış açısı, arttırılan bu değerin (bilgi ve beceri), kapitalistlerin kendi işgücü kapasitelerini arttırmaya yaradığını ifade etmektedir. Sonuç olarak malların ya da üretimin piyasa değeri hem kalite ve hemde nicelik olarak artmaktadır. Buyüzden insan sermayesi kavramı Marx’çı sermaye analiziyle uyumlu görünmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Böyle olmakla birlikte, klasik sermaye teorisi büyük bir sorunla karşılaşmıştır. O da kapitalistlerle çalışanlar arasındaki hareketsiz sınıf farklılığının uzun süre devam edemeyeceğidir. İnsan sermayesi teorisi, sermayenin tanımlanması konusunda klasik teoriden ayrılmamakla birlikte, sermayeyi kimin elde edeceği ya da kimin elde edemeyeceği noktasında klasik teoriden ayrılmaktadır. İnsan sermayesi teorisinde sosyal yapı algılaması değişmiştir. Herkes yatırım yapabilir ve sermaye elde edebilir. İnsan sermayesinin kazanılması ya da kazanılmamasında farklı fırsatların ve motivasyonların etkili olduğu ifade edilmektedir. Yine de sosyal yapılar, şu anda bir kapitalist sınıflar hiyerarşisi olarak planlanmışlardır. Bu yapıda katı iki sınıflı bir sistemden ziyade, sınıflar arasında hareketliliğin mümkün olduğu kadar geniş olduğu bir durum söz konusudur (Lin, 2001: 13- 14).</p>
<p style="text-align: justify;">Kısacası, beşeri sermaye teorisi, klasik Marx’çı sermaye teorisinden çeşitli yönleriyle ayrılmaktadır. Klasik sermaye teorisi, malların üretim ve değişimi üzerine odaklanırken, insan sermayesi, daha çok çalışanlarla ilişkilendirilmiş bir süreç üzerine yoğunlaşmaktadır. İkinci olarak, insan sermayesi teorisine göre çalışanlar yatırımcılar olarak görülmektedir ya da en azından yatırım planlarındaki bir unsur olarak görülmektedirler. Klasik sermaye teorisinde ise, çalışanlar zorunlu ihtiyaçlarını karşılamak üzere kendi işgüçlerini belirli bir ücret karşılığında sermaye sahiplerine kiralamaktaydı. Üçüncü bir farklılık ise, artmış olan ücretler ve diğer kazanç biçimlerinde potansiyel bir karşılık söz konusu olduğundan, çalışanlar şu anda beceri ve bilgi kazanmak için motive edilmektedirler. Klasik teoriye göre işgücü amaçsal bir eylemdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Dolayısıyla kapitalist sistemde amaçsal eylemler çalışanların özgür iradeleri tarafından değil, sermaye sahipleri tarafından empoze edilmektedir. Empoze edilecek amaçsal eylemler ise üretimin amaçları ile uyumlu olacaktır. Oysa insan sermayesi teorisine göre çalışanların amaç yönelimli eylemleri kendileri tarafından belirlenmektedir. Bu belirleme, kendi bilgi ve becerilerini arttırmak için kendilerine yaptıkları yatırımdan kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla amaçsal eylem çalışanların kişisel çıkarları ile uyumlu olacaktır. Sonuç olarak, bilgi ve beceri kazanılarak gelişen insan sermayesi, hem ekonomik değer yaratmakta ve hem de çalışanları sermaye sahibi yapmaktadır (Grootaert ve Bastelaer; 2002: 23).</p>
<p><strong>Beşeri Sermayenin Diğer Sermaye Türlerinden Ayrımı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İktisadi kalkınmanın kapsadığı faktörler genel olarak şu şekilde sıralanabilir; Teknolojik ilerleme, eğitim ve sağlık düzeyinin yükselmesi, kültürel gelişme, yüksek verimlilik, gelir artışı ve toplumsal refahın iyileşmesi vb. Tüm bu faktörlerin etkisinde kalkınmışlık düzeyini ölçmek ve tanımlamak, kalkınma iktisatçılarının ve politika yapıcılarının ilgisini çekmektedir. Bunun en büyük sebebi ise iktisadi gelişmenin sadece niceliksel değil aynı zamanda niteliksel bir yönünün de bulunmasıdır (Yumuşak ve Tuna, 2003: 456).</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkelerin gelişmişlik düzeyleri arasındaki fark gün geçtikçe derinleşmekte, gelişmiş ve gelişmemiş ülke ayrışması yaygınlaşmaktadır. Bunun nedeni kalkınma süreçlerindeki değişkenlerdir. Bu değişkenleri, üretim süreci, pazarlama, piyasa oluşturma, piyasa koşulları ve beşeri sermaye gibi ifadeler şeklinde sıralayabiliriz. Ülkelerin kalkınma macerasında bunlar öncelikli rol oynarlar. Ülkeler arasındaki derinleşen ayrımı açıklamada fiziki sermayenin ise önem katsayısı düşmektedir. Oysaki son yıllara kadar fiziki sermayenin önemi üst seviyede bulunmaktaydı (Karataş ve Çankaya, 2010: 42).</p>
<p style="text-align: justify;"> Yapılan fiziki sermaye yatırımları genellikle üretim odaklı olmaktadır. Beşeri sermaye yatırımlarında ise toplumdaki bireylerin daha çok yaşam standartlarının yükselmesi amaçlanmaktadır. Sosyal sermaye ise bireyler arası karşılıklı güvene dayalı ilişki olarak tanımlanmaktadır. Sosyal sermaye beşeri sermayenin etkinliğinin artmasını sağlamaktadır (Atik, 2006: 8-10). Fiziki yani klasik sermayenin beşeri sermayeden ayrılan en önemli noktası fiziki sermayenin nötr bir kullanımının olmasıdır. Yani fiziki sermayenin nerede kullanılacağı genellikle önceden bilinmekte olup pasif bir kullanım söz konusu olmaktadır. Beşeri sermayede ise bunu kestirmek mümkün değildir. Bu yüzden beşeri sermaye daha uzun bir süreci içermektedir (Karagül, 2012: 78).</p>
<p style="text-align: justify;">Beşeri sermaye tanımlarda da anlaşılacağı gibi fiziki sermayeye göre bir çok yönden farklılık göstermektedir. Bunlardan ilki beşeri sermaye yatırımlarının sosyal ilişkiler yanında sosyal yapının da gelişmesine yardımcı olmasıdır. Bir diğeri ise beşeri sermayenin sabit kalmayıp sürekli yenilenmesidir. Son olarak beşeri sermayenin üretimde kullanılmadığında tamamen yok olması bu ayrımlardan biri olmaktadır (Keskin, 2011: 28).</p>
<p><strong>Beşeri Sermayenin Önemi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bilgi toplumunda beşeri sermayenin iktisadi faktör olarak önemi her geçen gün artmaktadır. 20. yüzyılın başlarında Schumpeter’in “yaratıcı girişimci” ve yine 1960’lı yıllarda Arrow’un “yaparak öğrenme” şeklinde dile getirdiği beşeri unsurun öneminin kavranması ve makro ekonomik anlamda içselleştirilerek büyüme teorilerinde modellenmesi oldukça yenidir. Geleneksel büyüme modellerinde temel üretim faktörleri; toprak, işgücü, sermaye ve girişimdir. Öte yandan, üretim faktörlerinin ölçeğe göre azalan getirileri söz konusudur. Bu modellerde yer almayan bilgi, dijitalleşme ve AR-GE faaliyetlerinde meydana gelen köklü dönüşüm sonucunda oluşan bilgi ekonomisinin en önemli varlığı olarak üretim fonksiyonunda yerini almıştır (Karadeniz, 2007: 11).</p>
<p style="text-align: justify;">Lucas ve Rebello’nun modellerinde beşeri sermaye ve bilgi, fiziki sermaye gibi üretim faktörü olarak kabul edilmiştir. Beşeri sermayeye yapılan yatırımlar eğitime harcanan zamanın fırsat maliyeti olarak tanımlanmıştır. Bilgi üretiminin, beşeri sermayenin ve teknolojik değişimin önem kazandığı ve ülkeleri sanayi toplumu ötesine taşıyan bir gelişme aşaması olarak tanımlanan bilgi toplumunda, fiziki sermaye ve doğal kaynakların öneminin gittikçe azaldığı görülmektedir. Bu unsurların yerini bilgi ve beşeri sermaye almaktadır (Yumuşak ve Tuna, 2000:5). Beşeri sermaye; üretim faktörlerinin daha verimli kullanılmasına imkân vermekte ve mevcut insan gücünün niteliği, niceliği, mesleki bilgileri ve sağlık durumu ile sosyal ilişkiler toplamından oluşmaktadır (Karadeniz, 2007: 12).</p>
<p style="text-align: justify;">Beşeri sermaye, zaman içinde fiziki sermayeden ayrı bir üretim faktörü olarak ortaya çıkmıştır (Atik, 2006: 24). Bilginin temel üretim faktörü olduğu bilgi toplumunda, fiziki sermaye ve doğal kaynakların önemi giderek azalırken bilgi üretimi ve beşeri sermaye daha çok önem kazanmıştır.</p>
<p><strong> </strong><strong>Sonuç</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Son zamanlarda çok konuşulan bir kavram olan beşeri sermaye kavramı, özellikle iktisat ve sosyoloji bilim dallarında üzerinde çok tartışılan bir konu haline gelmiştir.Günümüz bilgi toplumunda üretim faktörleri kaynakları etkin kullanılırsa beşeri sermayede verimlilik sağlanacaktır.Teknoloji ve bilgi toplumunda etkinlik ve verimlilik sağlandığı sürece ülkenin gelişmiş ülke konumuna gelmesi kaçınılmaz olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Beşeri sermayenin oluşumunu  başta eğitimi gerektirir. Sonuçları itibariyle eğitim harcamaları yatırım niteliğindedir. Ancak eğitim harcamalarının yatırım niteliği taşıyabilmesi ve kazanılan eğitimin sermaye niteliğinde olabilmesi, eğitimin ekonomik büyüme ve kalkınmanın ihtiyaç duyduğu özelliklere sahip insan gücünü yetiştirmesiyle mümkündür. İster ekonomik büyüme ve kalkınmanın gerektirdiği insan sermayesini oluşturmak, ister bilgi toplumunun gerektirdiği araştırıcı ve yaratıcı insan gücünü yetiştirmek açısından bakılsın, eğitim, her ülkenin yirmi birinci yüzyılın küreselleşme sürecinde ayakta kalması ve rekabet edebilmesi için önem vermesi gereken önceliklerin en başında gelmektedir .</p>
<p style="text-align: justify;">Beşeri sermaye olgusu ekonomik büyüme ve kalkınma serüveninin de en önemli aktörlerinden biridir. Gelişimini tamamlamak isteyen ülkelerin hızlı bir şekilde beşeri sermaye yatırımlarına yönelmesi gerekmektedir. Bu yatırımlar yapılırken sürdürülebilirlik de önem arz etmektedir. Ülkelerin doğal güzellikleri yok edilmeden yapılan bir beşeri sermaye yatırımı, amacına ulaşmış olacaktır.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p><strong> </strong>ATİK, Hayriye, Beşeri Sermaye, Dış Ticaret ve Ekonomik Büyüme, Bursa: Ekin Kitabevi, 1. Baskı, 2006.</p>
<p style="text-align: justify;">GROOTAERT, C. ve BASTELAER, T. (2001)Understanding and Measuring of Social Capital: A Synthesis of Findings Recommentation from the Social Capital Initative, The World Bank Social Capital Initative Working paper, No: 24.</p>
<p style="text-align: justify;">KARADENİZ, Oğuz (Ed.), Avrupa Birliği Yolunda Türkiye’de Eğitim ve Beşeri Sermaye, Gazi Kitabevi,</p>
<p style="text-align: justify;">KARAGÜL, Mehmet (2012), Sosyal Sermaye (Kapitalizmin Kör Noktası), Nobel Yayınları, Ankara.2007.</p>
<p style="text-align: justify;">KARATAŞ, M.ve Çankaya, E. (2010) “İktisadi Kalkınma Sürecinde Beşeri Sermayeye İlişkin Bir İnceleme”, Mehmet Akif Ersoy Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, 2(3), 29-55.</p>
<p style="text-align: justify;">KESKİN, A. (2011), “Ekonomik Kalkınmada BeĢeri Sermayenin Rolü ve Türkiye” Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, 25(3-4), 125-153.</p>
<p style="text-align: justify;">LEWİN, Peter. (1999) Capital İn Disequilibrium: The Role Of Capital İn A Changing World, Routledge.</p>
<p style="text-align: justify;">LIN, Bou-Wen; Li, Po-Chien ve Chen, Ja-Shen. (2006), Social Capital, Capabilities, and Entrepreneuiral Strategies: A Study of Taiwanese High Thec New Ventures, Technological Forecasting and Social Changes, No: 73, ss.168-181.</p>
<p style="text-align: justify;">SCHULTZ, T. W. (1961), &#8220;Investment in Human Capital,&#8221; American Economie Review, 61: 1.17.</p>
<p style="text-align: justify;">YUMUŞAK, İbrahim Güran &amp; Yusuf Tuna,“Kalkınmışlık Göstergesi Olarak Beşeri Kalkınma İndeksi ve Türkiye Üzerine Bir Değerlendirme” İktisat Fakültesi Mecmuası, 52: 1, 2002, 1-26.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/bilgi-toplumunda-beseri-sermaye.html">Bilgi Toplumunda Beşeri Sermaye</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Yoksullukla Mücadele Politikaları Ve  Yoksulluğun Yerel Yönetimlere Bırakılması</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/turkiyede-yoksullukla-mucadele-politikalari-ve-yoksullugun-yerel-yonetimlere-birakilmasi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yonca TARİ]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 02 Aug 2019 11:20:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Sosyal Hizmetler]]></category>
		<category><![CDATA[Yerel Yönetimler]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye de yoksulluk]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk ve belediyeler]]></category>
		<category><![CDATA[yoksulluk ve türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[yoksullukla mücadele]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=8539</guid>

					<description><![CDATA[<p>TÜRKİYE’DE YOKSULLUKLA MÜCADELE POLİTİKALARI VE YOKSULLUĞUN YEREL YÖNETİMLERE BIRAKILMASI ÖZET Tarihsel olarak, ekonomik açıdan geçmiş yıllara göre daha zengin bir dönem yaşanan dünyada, bazı kesimlerin her geçen gün artarak ve derinleşerek ilerleyen bir yoksulluk içinde olduğu gözlemlenmektedir. Maddi nitelikteki yoksunluklar sebebiyle kaynaklara ve üretim faktörlerine erişemeyerek,  asgari yaşam düzeyini sürdürebilecek gelire sahip olamama durumunu ifade [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/turkiyede-yoksullukla-mucadele-politikalari-ve-yoksullugun-yerel-yonetimlere-birakilmasi.html">Türkiye’de Yoksullukla Mücadele Politikaları Ve  Yoksulluğun Yerel Yönetimlere Bırakılması</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>TÜRKİYE’DE YOKSULLUKLA MÜCADELE POLİTİKALARI VE </strong><strong>YOKSULLUĞUN YEREL YÖNETİMLERE BIRAKILMASI</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÖZET</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel olarak, ekonomik açıdan geçmiş yıllara göre daha zengin bir dönem yaşanan dünyada, bazı kesimlerin her geçen gün artarak ve derinleşerek ilerleyen bir yoksulluk içinde olduğu gözlemlenmektedir. Maddi nitelikteki yoksunluklar sebebiyle kaynaklara ve üretim faktörlerine erişemeyerek,  asgari yaşam düzeyini sürdürebilecek gelire sahip olamama durumunu ifade eden yoksulluk, ekonomik olduğu kadar sosyal ve kültürel gereksinimlerden mahrumiyeti de kapsamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışmada Türkiye’de yoksulluğun yerel yönetimlere bırakılması kapsamında yerel yönetimlerin sosyal belediyecilik adı altında yaptıkları çalışmalar incelenecektir. Bu çalışma kapsamında Türkiye’de yoksulluğun boyutları ele alınarak, uygulanmakta olan mevcut mücadele politika programlarının nasıl işlediği incelenecek ve yoksullukla mücadelede nasıl daha iyi bir sisteme ulaşılacağına yönelik bilgiler ortaya konulacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yoksullukla mücadelenin yerel düzeyde yürütülmesi yoksulluğu çözmede etkin yol mu dur?</p>
<p style="text-align: justify;">Belediyelerin gelirlerinin eşit olmaması bölgeler arası eşitsizliklere neden olur mu?</p>
<p style="text-align: justify;">Bazı belediyeler sosyal yardımları siyasi rant sağlamaya yönelik mi kullanıyor?</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışma nitel bir çalışmadır. Bu araştırmada ikincil kaynaklar kullanılacaktır. Bu araştırmada makaleler, tezler, dergiler ve istatistiklerden yararlanılacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Yoksulluk, Yerel Yönetim, Sosyal Belediyecilik</p>
<p style="text-align: center;"><strong>POVERTY FIGHT AGAINST POVERTY AND KEPT TO THE LOCAL </strong><strong>GOVERNMENT POLICIES IN TURKEY</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong> </strong><strong>SUMMARY</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Historically, it is observed that some segments of the world, which has a richer period compared to the past, are in progressing poverty by increasing and deepening day by day. The poverty, which cannot have the income to sustain the minimum level of living by not having access to resources and production factors due to material deprivations, includes the deprivation of economic as well as social and cultural requirements.</p>
<p style="text-align: justify;">In this study, the scope of poverty in Turkey left to the local authorities do their work under the name of local government social municipality will be examined. In this study, by considering the dimensions of poverty in Turkey, which will examine how to handle the current program being implemented policies to combat and how the information will be put forward for a better system would be achieved in the fight against poverty.Does the fight against poverty at the local level be an effective way to resolve poverty?Does not the equality of municipalities&#8217; income cause interregional inequalities?Are some municipalities using social assistance to provide political rent?This study is a qualitative study. Secondary sources will be used in this research. In this research, articles, theses, journals and statistics will be used.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> Keywords</strong>: Poverty, Local Government, Social Municipality</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Ekonomik ve sosyal gelişmenin sağlanarak, değişen koşullara ayak uydurabilmek için sosyal belediyeciliğin geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Ekonomik ve sosyal kalkınmanın yerel olanaklar ve avantajlarla desteklenmesi gereklidir. Yerel yönetimlerin, sosyal alanlarda planlama, düzenleme ve uygulama işlevleri üstlenerek, yerel düzeyde sosyal harcamaların arttırılarak, istihdam, yoksulluğun giderilmesi, sağlık, eğitim ve çevrenin korunması alanlarını kapsayacak şekilde sosyal programlar üretmeleri çok önemlidir. Yerel yönetimlerce aktif sosyal politikalar üretilmesi için, yerel yönetim kuruluşlarının merkezi yönetim karşısındaki kaynak, yetki ve özerkliğinin genişletilerek merkezi yönetimlerce desteklenmesi gereklidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak sosyal belediyecilik alanında belediye yöneticileri ve yerel halk daha fazla bilinçlenmeli, belediyelerin mali sorunları çözülmeli, yerel halk katılımı sağlanmalı, yerel yönetimlere daha fazla kaynak tahsis edilmeli, belediyeler bu kaynakları verilen doğrultuda kullanmalı, kaynakların dağılımında adil olmalı ve gelir dağılımı adaletsizliğini önlemeye yönelik işlevler üstlenmelidir<strong><em>. </em></strong>Sosyal belediyecilik uygulamalarının, halkın ihtiyaçlarını geçici olarak bir defaya mahsus karşılanması olarak algılanmamalı, sosyal hizmetler alanında belediyelerde yetişmiş kalifiye eleman bulunmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>YOKSULLUK</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1.YOKSULLUK KAVRAMI</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluk, neredeyse bütün dünya ülkelerini yakından ilgilendiren, insanlık tarihinin tüm zamanlarında görülen ve üzerinde çözüm aranmakta olan dinamik bir olgudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde 7 milyar civarında olan dünya nüfusunun 1,2 milyardan fazlası, günde 1 dolardan daha azıyla yaşamaya çalışmaktadır.800 milyondan fazla insan ise, ailesinin ihtiyacı olan gıdayı temin edecek maddi güce sahip olmadığı için aç kalmaktadır.(Panahi ve Malekmahammadi,2011:250-251).Dünya Bankası ve Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı(UNDP) gibi bu alanda faaliyet gösteren birçok uluslararası kuruluşun vurguladığı gibi, ülkelerin karşılaştığı en temel sorunlardan biri de yoksulluktur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sözlük anlamına bakıldığında yoksul kişi, yeteri kadar parası olmayan ya da konforlu bir şekilde yaşamak için gerekli olan araçlara sahip olmayan kişi olarak tanımlanmaktadır. Kelime olarak yoksulluk ise, yaşamın gerektirdiği olanaklardan yoksun olma durumunu ifade etmektedir.(Aktan ve Vural,2002:1-2).</p>
<p style="text-align: justify;">Kaynak dağılımının adil olmaması, nüfus fazlalığı, eğitim ve istihdam olanaklarının yetersiz olması, bazı ekonomik ve demografik eğilimler, çevrenin hızla bozulması gibi bazı etkenler yoksulluğa sebep olan temel faktörler arasında yer almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Her ne sebeple olursa olsun yoksulluk,  dünyanın hemen her ülkesinde ekonomik, sosyal ve psikolojik boyutları olan ciddi bir sorun haline gelmiştir.(PASAGEM,2010:1-2).Yoksulluk, toplumda ortaya çıkan değerin azlığı veya çokluğu ile değil, o değerin  toplumu  oluşturan  bireyler arasındaki eşitsiz dağılımıyla ortaya çıkmaktadır. Bu sebeple yoksulluk olgusunun gelir eşitsizliğinin bir sorucu olduğu da söylenebilir.(DPT,2001:103).Yoksulluğun kapsamı, ülkeden ülkeye, dönemden döneme refah düzeyindeki gelişmelere bağlı olarak farklılıklar göstermektedir.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><strong> DÜNYADA YOKSULLUĞUN BOYUTLARI </strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluk, küresel bir sorun olarak, gelişmiş-az gelişmiş ayırımını gözetmeksizin evrensel boyutlara ulaşmıştır. Yoksulluk sadece dünyanın azgelişmiş bölgelerinin yaşadığı bir sorun olmaktan çıkmış gelişmekte olan ülkelerin ve hatta gelişmiş ülkelerin önemli bir sorunu haline gelmiştir.Günümüzde dünya nüfusunun % 10’u toplam dünya gelirinin yüzde yetmişten fazlasını elde etmektedir. Altı milyar iki yüz milyona sahip dünya nüfusunun 2,5 milyarı- yaklaşık yarısı günlük 2 $ yoksulluk sınırının, 1 milyarı –yaklaşık altıda biri günde 1 $ yoksulluk sınırının altında yaşamaktadır. Yoksullukla birlikte ülkeler ve bölgeler arasındaki eşitsizliğin boyutları da giderek artmaktadır. Ortalama olarak yoksul ülkeler zengin ülkelerden daha yavaş büyüme oranına sahip olduğu için ülkeler arasındaki gelir uçurumu giderek genişlemektedir. 1960 yılında en zengin 20 ülkenin geliri, en fakir 20 ülkenin gelirinden 18 kat fazla iken, 1995’te bu oran 37 ile ikiye katlanmıştır (Tosuner, 2007: 64). İnsanlığın dörtte birini oluşturan sanayileşmiş kesim, dünya zenginliğinin % 85’ini elinde tutmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünya Bankası (DB) verilerine göre 1981-2001 yılları arası açlık sınırında 1 $ baz alınırken, 2005-2020f yılları arasında 1.25 $ baz alınarak bölgeler itibariyle yoksul nüfus oranları hesaplanmıştır (Tablo 1). Yoksul nüfus oranı 1981-2001 yılı döneminde giderek azalma göstermiştir. 2005 yılında bu oran bir önceki yıla göre artış gösterse de bu oranın 2015 ve 2020 yılında giderek azalacağı tahmin edilmektedir. 2020 yılında en az yoksul nüfus oranının Avrupa ve Merkezi Asya ülkeleri, en fazla yoksul nüfus oranının ise Alt Sahra Afrika ülkesinin olduğu tahmin edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">2008 yılı itibariyle DB’ nın belirlemiş olduğu dünyanın kişi başına düşen GSMH rakamı en yüksek olan ülke 58500 dolar ile Norveç’tir. Dünyanın en yoksul ve en zengin ülkesi arasındaki kişi başına düşen GSMH rakamlarına bakıldığında aradaki inanılmaz uçurum göze çarpmaktadır. 290 dolar ile Kongo Demokratik Cumhuriyeti en yoksul GSMH sıralamasında iken, 58500 dolar ile Norveç en yüksek kişi başına GSMH sıralamasındadır. Bu demek oluyor ki, GSMH bakımından dünyanın en zengin bölgesi en yoksul bölgesinden yaklaşık 200 kat daha büyüktür. Böylece bir kez daha yoksulluğun küresel bir boyutu, ülkeler arasındaki inanılmaz gelir uçurumu açıkça görülmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> 2.TÜRKİYE’DE YOKSULLUĞUN BOYUTLARI </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Başta Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı olmak üzere birçok sayıda uluslararası kuruluşların yapmış oldukları yoksulluk çalışmalarına bakıldığında ülkemizdeki yoksulluğun boyutlarının ne kadar ciddi boyutlarda olduğunu gözler önüne sermektedir. UNDP tarafından her yıl yayımlanmakta olan ve insani gelişmeyi, sağlık ve eğitim gibi gelişmenin ekonomik olmayan göstergelerini de dikkate alarak İGE ile ölçen 2010 insani gelişme raporuna göre, Türkiye İnsani Gelişme sıralamasında 0.754 indeks değeriyle bölge sıralamasında 16.Dünya’da ise 62. sırada yer almaktadır. Eğitim indeksinin göstergesi olarak, eğitimde brüt okullaşma oranı %74.3, yetişkin okur-yazar oranı %90 oranıyla Avrupa&amp;Merkezi ve Asya’da 27. Dünya’da ise 83. sırada yer almaktadır. Sağlık indeks göstergesi olarak, doğumda yaşam beklentisi 72.2 değeriyle Avrupa&amp;Merkezi Asya’da 19. , Dünya’da ise 90. sırada yer alırken, gelir indeksi açısından bölge sıralamasında 12. Dünya sıralamasında ise 63. sırada yer almaktadır. Tüm bu veriler Türkiye için 2010 yılında 0.754 lük bir insani gelişme değeri oluşturmaktadır.Dünya’da ise 62. sırada yer almaktadır. Eğitim indeksinin göstergesi olarak, eğitimde brüt okullaşma oranı %74.3, yetişkin okur-yazar oranı %90 oranıyla Avrupa&amp;Merkezi ve Asya’da 27. Dünya’da ise 83. sırada yer almaktadır. Sağlık indeks göstergesi olarak, doğumda yaşam beklentisi 72.2 değeriyle Avrupa&amp;Merkezi Asya’da 19. , Dünya’da ise 90. sırada yer alırken, gelir indeksi açısından bölge sıralamasında 12. Dünya sıralamasında ise 63. sı Türkiye’de yoksulluğun boyutlarını ölçmeye yönelik çalışmaların son yıllara dayandığı ve bunların sayıca çok sınırlı olduğu söylenebilir. Bu alandaki en yeni çalışmalardan birisi, Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) tarafından yapılan 2009 Yoksulluk Araştırmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tablo 1:Yoksulluk Sınırı Yöntemlerine Göre Yoksul Fert Sayısı, 2007-2009, Türkiye,   Kent, Kır    </strong></p>
<table style="height: 632px; width: 96.6017%; border-collapse: collapse; border-color: #0d0404;">
<tbody>
<tr style="height: 96px;">
<td style="height: 208px; border-color: #030000; width: 24.8744%; text-align: left; vertical-align: top;" rowspan="3" width="170">&nbsp;</p>
<p>Yöntemler</td>
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 75%;" colspan="9" width="507">&nbsp;</p>
<p>Yoksul Fert Sayısı (Bin Kişi)</td>
</tr>
<tr style="height: 56px;">
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 75%;" colspan="9" width="507">             Türkiye                                         Kent                                         Kır</td>
</tr>
<tr style="height: 56px;">
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">2007</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">2008</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">2009</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">2007</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">2008</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">2009</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 7.28643%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">2007</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">2008</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 7.41206%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="48">2009</td>
</tr>
<tr style="height: 96px;">
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 24.8744%;" width="170">Gıda Yoksulluğu</p>
<p>(Açlık)</td>
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">328</td>
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">374</td>
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">339</td>
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">33</td>
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">122</td>
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">29</td>
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 7.28643%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">295</td>
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">252</td>
<td style="height: 96px; border-color: #030000; width: 7.41206%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="48">310</td>
</tr>
<tr style="height: 80px;">
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 24.8744%;" width="170">Yoksulluk(Gıda+Gıda Dışı)</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">12.261</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">11.933</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">12.751</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">4.968</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">4.533</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">4.318</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 7.28643%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">7.293</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">7.400</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 7.41206%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="48">8.432</td>
</tr>
<tr style="height: 56px;">
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 24.8744%;" width="170">Kişi Başı Günlük 1 $ Altı</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">.</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">.</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">.</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">.</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">.</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">.</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 7.28643%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">.</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">.</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 7.41206%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="48">.</td>
</tr>
<tr style="height: 80px;">
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 24.8744%;" width="170">Kişi Başı Günlük 2.15 $ Altı</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">356</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">330</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">159</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">43</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">93</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">20</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 7.28643%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">313</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">237</td>
<td style="height: 80px; border-color: #030000; width: 7.41206%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="48">138</td>
</tr>
<tr style="height: 56px;">
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 24.8744%;" width="170">Kişi Başı Günlük 4.3 $ Altı</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">5.796</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">4.759</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">3.066</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">2.111</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">1.483</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">469</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 7.28643%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">3.686</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">3.276</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 7.41206%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="48">2.597</td>
</tr>
<tr style="height: 56px;">
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 24.8744%;" width="170">Göreli Yoksulluk</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">10.127</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">10.497</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 9.29648%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="63">10.669</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">4.017</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">3.871</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.79397%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">3.214</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 7.28643%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">6.110</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 8.0402%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="54">6.626</td>
<td style="height: 56px; border-color: #030000; width: 7.41206%; text-align: center; vertical-align: middle;" width="48">7.455</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kaynak</strong>: TÜİK,2009 Yoksulluk Çalışması Sonuçları</p>
<p style="text-align: justify;">Tablo 1’ de yoksulluk sınırı yöntemlerine göre Türkiye’deki 2007-2009 yılları arasındaki yoksul fert sayıları görülmektedir. 2007 yılında 328.000 kişinin açlık sınırında olduğu, 12.261.000 insanın ise gıda ve gıda dışı harcamalarını karşılayamadığı görülmektedir. Aynı y ıl, kentlerde 4.968.000, kırda ise 7.293.000 fert gıda ve gıda dışı harcamalarını karşılayamamaktadır. 2007, 2008 ve 2009 yıllarında kentlerde ve kırda yaşayan gıda ve gıda dışı harcamalarını karşılayamayan yoksul fertlerin sayısının birbirlerine oldukça uzak olduğu görülmektedir. Dünya Bankası yoksulluk analizlerinde yoksulluk sınırını günlük 1 ABD doları olarak belirlenmiştir. Bu orana göre; 2007, 2008 ve 2009 yılında, kişi başı geliri 1 doların altında ülkemizde yoksul fert bulunmadığını tablo 5’te belirtilmektedir. 2007 yılında Türkiye’ de, günlük geliri 2.15 doların altında yoksul sayısı 356.000 kişi civarındadır.Yıllar bazında baktığımızda bu sınırın altında yoksul olan fert sayısının azaldığını hatta 2009 yılında 159.000’e gerilediği tespit edilmiştir. Kişi başı geliri günlük 4,3 doların altında olan fert rakamlarına bakıldığında; 2007 yılında 5.796.000 kişiyken, bu rakam yıllar itibariyle gerileme kaydetmiştir. Sonuç olarak Türkiye’ de yıllar itibariyle yoksullukta azalma görülmesine rağmen, hala çok yüksek seviyelerde bir yoksulluk mevcuttur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.YOKSULLUKLA MÜCADELE POLİTİKALARI</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye’de 1970’li yılların sonuna kadar devletçi kalkınma politikaları benimsenmiş, yoksulluk sorununun ise orta ve uzun vadede ekonomik büyüme ve kalkınma politikalarıyla ortadan kalkabileceği yahut azalabileceği düşünülmüştür. Bu sebeple yoksullukla mücadele alanında bu yıllara kadar doğrudan müdahale politikaları geliştirilmemiş ve uygulanmamıştır. Türkiye’de yoksullukla mücadele alanında doğrudan müdahale stratejisini benimseyen ilk ciddi politika,1976 yılında kabul edilen 2022 sayılı “Altmış Beş Yaşını Doldurmuş Muhtaç, Güçsüz ve Kimsesiz Türk Vatandaşlarına Aylık Bağlanması Hakkında Kanun” ile uygulamaya konmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Hedef grubu nispeten sınırlı olan 2022 sayılı yasadan sonra,1982 yılında Milli Eğitim Bakanlığı’na muhtaç durumdaki öğrencilere burs ve parasız yatılılık hizmeti verme,1983 yılında ise Mülga Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu’na(SHÇEK) muhtaç kişilere ayni ve nakdi yardım yapma görevi verilmiştir.1984 yılında ise, Vakıflar Genel Müdürlüğü’ne vakfiye olma amacını da yerine getirmek üzere çeşitli sosyal yardımlar yapma yetkisi verilmiştir.(Hacımahmutoğlu, 2009:69).Nihayetinde yoksul ve muhtaç durumda olan tüm vatandaşları ilgilendiren ve daha geniş kapsamlı bir programı içine alan 3294 sayılı “Sosyal Yardımlaşma ve Dayanışmayı Teşvik Kanunu”(SYDTF) 1986 yılında kabul edilmiştir. Fonun en büyük harcama kalemini ise sağlık destek programı yaygın ismiyle “Yeşil Kart Sistemi” oluşturmaktadır. Herhangi bir sosyal güvenlik sistemi tarafından kapsanmayan kişilerin sağlık harcamalarını karşılayan Yeşil Kart uygulaması 1992’den beri yürürlüktedir ve yaklaşık 13 milyon kişi bu sistemden yararlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4</strong><strong>.YEREL YÖNETİM</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4.1.Yerel Yönetim Kavramı </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yerel yönetimler, belirli bir coğrafya alanında, ülke kesiminde yaşayan halkın ortak ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş ve karar organları halk tarafından seçilen yönetim birimleridir. Yerinden yönetim ilkesinin uygulandığı yerel yönetimler, kamu tüzel kişiliğine sahip kuruluşlar olarak, merkezi yönetimin hiyerarşisi dışında ve ona karşı belirli ölçülerde bağımsız birimlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Yerel hizmetlerin yerel yönetim birimi olan belediyelerce daha etkin ve verimli sunulmasının çeşitli nedenleri vardır (Bakınız: Siverekli Demircan, 2003:52).Buna göre;</p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Halkın kamu hizmetlerinin yürütülmesine katılımı daha kolay olur ve böylece etkin katılım ilkesi sağlanabilir.</li>
<li>Belediyeler küçük ölçekli birimler olduğundan (merkezi yönetime nazaran) hizmet arz ve talebi aynı ortamda gerçekleşir.</li>
<li>Bürokrasi ve kırtasiyecilik azalır.</li>
<li>Halkın beklenti ve taleplerini yansıtma ve cevap verme imkânı artar.</li>
<li>İhtiyacın ne olduğu ve düzeyi tespit edilerek, ihtiyaçlarla kaynaklar arasında denge sağlanır. • Halkın hizmetlere finansal açıdan gönüllü katılımı mümkün olur.</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>5.SOSYAL BELEDİYECİLİK </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5.1.Sosyal Belediyecilik Kavramı</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong>Sosyal Belediyecilik; yerel idareye sosyal alanlarda planlama ve düzenleme işlevi yükleyen, bu çerçevede kamu harcamalarını konut, sağlık, eğitim ve çevrenin korunması alanlarını kapsayacak şekilde sosyal amaca kanalize eden; işsiz ve kimsesizlere yardım yapılması, sosyal dayanışma ve entegrasyonun tesis edilmesi ile sosyo-kültürel faaliyet ve çalışmaların gerçekleştirilebilmesi için gerekli olan altyapı yatırımlarının yapılması için bilinçli politikalar üretmesini öngören; bireyler ve toplumsal kesimler arasında zayıflayan sosyal güvenlik ve adalet mevhumunu güçlendirmeye yönelik olarak yerel idarelere sosyalleştirme ve sosyal kontrol işlevleri yükleyen bir modeldir (Akdoğan, 2002).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tablo 2:Yıllar İtibariyle Belediyeler Tarafından Verilen Toplam Yardım Miktarı</strong></p>
<table style="border-collapse: collapse; width: 100%;">
<tbody>
<tr>
<td style="width: 30.5455%; border-color: #0f0303;" width="187">            Yıllar</td>
<td style="width: 69.3333%; border-color: #0f0303;" width="427">Toplam Yardım Miktarı (Bin TL)</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 30.5455%; border-color: #0f0303;" width="187"><strong>2006</strong></td>
<td style="width: 69.3333%; border-color: #0f0303;" width="427">365.834</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 30.5455%; border-color: #0f0303;" width="187"><strong>2007</strong></td>
<td style="width: 69.3333%; border-color: #0f0303;" width="427">436.275</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 30.5455%; border-color: #0f0303;" width="187"><strong>2008</strong></td>
<td style="width: 69.3333%; border-color: #0f0303;" width="427">519.034</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 30.5455%; border-color: #0f0303;" width="187"><strong>2009</strong></td>
<td style="width: 69.3333%; border-color: #0f0303;" width="427">484.860</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 30.5455%; border-color: #0f0303;" width="187"><strong>2010</strong></td>
<td style="width: 69.3333%; border-color: #0f0303;" width="427">433.734</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 30.5455%; border-color: #0f0303;" width="187"><strong>2011</strong></td>
<td style="width: 69.3333%; border-color: #0f0303;" width="427">433.734</td>
</tr>
<tr>
<td style="width: 30.5455%; border-color: #0f0303;" width="187"><strong>2012</strong></td>
<td style="width: 69.3333%; border-color: #0f0303;" width="427">543.685</td>
</tr>
</tbody>
</table>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kaynak:</strong> SYGM (2013B), AR-GE ve Tanıtım Dairesi Başkanlığı Verileri</p>
<p style="text-align: justify;">Belediyelerin Bütçe Performansı rakamlarına göre, yıllar itibariyle yapmış oldukları toplam yardım miktarı yukarıdaki tabloda gösterilmiştir. Tablodaki rakamlara göre, 2012 yılında Belediyelerin yapmış oldukları toplam yardım miktarı 543 milyon TL düzeyindedir. Ancak, bu rakamın alt bileşenleri mevcut olmadığı için belediyelerin hangi yardım türüne ne kadar harcama yaptığı bilinmemektedir. Bunun yanında, birçok belediye sistematik bir yardım programına sahip değildir ve dolayısıyla Türkiye genelinde belediyeler tarafından yardım yapılan kişiler ve kişi sayıları da bilinmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Yoksulluk kavramının, üzerinde uzlaşı sağlanmış, herkes tarafından kabul görmüş, objektif ve sınırları açık bir şekilde belirlenmiş kesin bir tanımı bulunmamaktadır. Yoksulluk, kavramsal olarak farklı bakış açılarına göre farklı tanımlanmış olsa da, hem gelişmiş hem de az gelişmiş ülkelerde karşılaşılan temel sorunlardan birini oluşturmaktadır. Genel bir ifadeyle, asgari yaşam standardının gerektirdiği temel gereksinimlerin karşılanamaması durumunu ifade eden yoksulluk, sadece günümüz modern dünyasının bir sorunu olmayıp, tarihsel olarak çok eski zamanlardan beri üzerinde çözüm aranmakta bir olgudur. Bu bağlamda, yoksullukla mücadeleye yönelik hem ulusal hem de uluslararası düzeyde politika ve stratejiler belirlenmekte ve uygulanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ekonomik ve sosyal gelişmenin sağlanarak, değişen koşullara ayak uydurabilmek için sosyal belediyeciliğin geliştirilmesine ihtiyaç vardır. Ekonomik ve sosyal kalkınmanın yerel olanaklar ve avantajlarla desteklenmesi gereklidir. Yerel yönetimlerin, sosyal alanlarda planlama, düzenleme ve uygulama işlevleri üstlenerek, yerel düzeyde sosyal harcamaların arttırılarak, istihdam, yoksulluğun giderilmesi, sağlık, eğitim ve çevrenin korunması alanlarını kapsayacak şekilde sosyal programlar üretmeleri çok önemlidir. Yerel yönetimlerce aktif sosyal politikalar üretilmesi için, yerel yönetim kuruluşlarının merkezi yönetim karşısındaki kaynak, yetki ve özerkliğinin genişletilerek merkezi yönetimlerce desteklenmesi gereklidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal belediyecilik alanında belediye yöneticileri ve yerel halk daha fazla bilinçlenmeli, belediyelerin mali sorunları çözülmeli, yerel halk katılımı sağlanmalı, yerel yönetimlere daha fazla kaynak tahsis edilmeli, belediyeler bu kaynakları verilen doğrultuda kullanmalı, kaynakların dağılımında adil olmalı ve gelir dağılımı adaletsizliğini önlemeye yönelik işlevler üstlenmelidir<strong><em>. </em></strong>Sosyal belediyecilik uygulamalarının, halkın ihtiyaçlarını geçici olarak bir defaya mahsus karşılanması olarak algılanmamalı, sosyal hizmetler alanında belediyelerde yetişmiş kalifiye eleman bulunmalıdır.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p style="text-align: justify;">AKDOĞAN, Yalçın (2002), “Ulusal Soruna Yerel Çözü  m: Sosyal Belediyecilik”, Eminönü Bülteni, Şubat, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">AKTAN, Coşkun Can ve İstiklal Yaşar VURAL (2002), “Yoksulluk: Terminoloji, Temel Kavramlar ve Ölçüm Yöntemleri”, Yoksullukla Mücadele Stratejileri, Aktan, Coşkun Can (ed), Hak-İş Konfederasyonu Yayınları, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">ATEŞ, Hamza (2009), “Sosyal Belediyecilik”, Çerçeve Dergisi,s. 88-95</p>
<p style="text-align: justify;">BAŞOĞLU, U. Ölmezoğulları, N. ve Parasız, İ. (1999). Gelir Bölüşümü, Umut Matbaacılık, Bursa.</p>
<p style="text-align: justify;">Buğra A &#8211; Keyder Ç.(2005), Poverty and Social Policy in  Contemporary, Gerçek Yayınları</p>
<p style="text-align: justify;">COŞKUN, Selim ve Münir TİRELİ (2008), “Avrupa Birliğinde Yoksullukla Mücadele Stratejileri ve Türkiye”, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">DPT (2001), “Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyonu Raporu”, Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planı, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">DPT [Devlet Planlama Teşkilatı], (2001), “Gelir Dağılımının İyileştirilmesi ve Yoksullukla Mücadele Özel İhtisas Komisyon Raporu”, 9. Beş Yıllık Kalkınma Planı, DPT Yayınları, Yayın No: DPT: 2599- ÖİK: 610, Ankara 2001. s. 104.</p>
<p style="text-align: justify;">KALE, Hüseyin Tanca’n (2007), “Bölgesel Yoksulluk ve Farklılaştırılmış Politika Önerileri”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Hatay.</p>
<p style="text-align: justify;">KAYA, Zeynep (2011), “Türkiye’de Yoksulluk Analizi: Bir Probit Model Uygulaması”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Erzurum.</p>
<p style="text-align: justify;">Liberalization: Turkey in the 1990s1, Development and Change, Volume 3,pp.481-508. DİE (2000), İstatistik Yıllığı 1999, Ankara. Dansuk</p>
<p style="text-align: justify;">PANAHI, Fatemeh ve Iraj MALEKMOHAMMADI (2011), “The Analysis of Effective Factors On Livelihood Poverty Alleviation In Rural Iran”, International Symposium On Poverty Alleviation Strategies, 1st Edition, Ankara.</p>
<p style="text-align: justify;">SİVEREKLİ DEMİRCAN, Esra;(2003),”Finansal Katılım İçinde Belediye Vergilerinin Payı ve Merkezileşme”, İktisat Dergisi,439(7):s.51-58.</p>
<p style="text-align: justify;">ŞENSES, Fikret(2002). Küreselleşmenin Öteki Yüzü Yoksulluk, İletişim Yayınları, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">ŞENSES, Fikret(2006), “Küreselleşmenin Öteki Yüzü: Yoksulluk”, 4.Baskı, İletişim Yayınları, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">TÜSİAD (2000), “Türkiye’de Bireysel Gelir Dağılımı ve Yoksulluk: Avrupa Birliği ile Karşılaştırma”, Lebib Yalkın Yayımları, İstanbul.</p>
<p style="text-align: justify;">TOSUNER, Özlem (2007), “Dünya Bankası ve Yoksullukla Mücadele”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Kocaeli.</p>
<p style="text-align: justify;">Welfare Study, Washington DC. World Bank. (2003). Turkey: Poverty and Coping After Crisis, Washington DC. htttp://www.sydtf.gov.tr (12.04.2007) http://www.kedv.org.tr (12.04.2007)http://www.israf.org/pdf.mikro.kanunlar.pdf(12.04.2007)http://ww.sydtf.gov.tr/sydtf_faaliyet.html(12.04.2007)http://www.meb.gov.tr/haberler/haberayrinti:basinaciklama.asp?ID=l 151 (12.04.20)</p>
<p style="text-align: justify;">ZÜLFİKAR, Berna Şafak (2010), “Yoksulluk ve Yoksullukla Mücadele Yöntemleri: Katılımcı Bir Yaklaşımla Sosyal Riski Azaltma Projesi’nin Başarı Değerlendirmesi-Ankara İli Örneği”, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara.</p>
<p>Kapak Görseli: https://www.superhaber.tv/17-ekim-dunya-yoksullukla-mucadele-gunu-nedir-ne-zaman-dunya-yoksullukla-mucadele-gunu-sozleri-haber-143565 adresinden alınmıştır.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/turkiyede-yoksullukla-mucadele-politikalari-ve-yoksullugun-yerel-yonetimlere-birakilmasi.html">Türkiye’de Yoksullukla Mücadele Politikaları Ve  Yoksulluğun Yerel Yönetimlere Bırakılması</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
