TR

Milli Mücadele Ruhunun Uyanışı: Anılar ve Belgelerde İzmir’in İşgali

MİLLİ MÜCADELE RUHUNUN UYANIŞI: ANILAR VE BELGELERDE İZMİR’İN İŞGALİ

 ÖNSÖZ

Savaş gerçeği tarih boyunca çeşitli amaçlarla yapılan bir gerçek olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gerçek beraberinde mücadele etmeyi gerektirmiştir. Savaş yaşandığı her dönemde insanoğluna acı, gözyaşı, yıkım ve üzüntü getirmiştir. Hayatta kalmak için tek seçenek vardır: öldürmek yani yok etmek.

Bir devleti ayakta tutan iki temek faktör vardır: ekonomik güç ve askeri güç. Yani topraklarında yaşayan insanların karnını doyurabilecek kadar ekonomik güce sahip olmak dışa bağımlı olmamak; dış güçlere karşı kendini savunabilecek kadar güçlü bir askeri yapıya sahip olmak.

Altı yüzyılı aşkın bir süre ayakta kalabilmeyi başaran Osmanlı İmparatorluğu XVII. Yüzyıldan itibaren siyasi ve ekonomik açıdan geri adımlar atmaya başlamıştır. Devletin başına geçen yetersiz ve yeteneksiz devlet adamlarının yarattığı otorite boşluğu beraberinde pek çok kurumda da bozulmalara neden olmuştur. Tüm bunlar olup biterken batı dünyasının yükselişi Osmanlı’yı bir hammadde ve pazar konumuna getirmiştir. I. Dünya Savaşı ve sonrası gelişen olaylar imparatorluk için sonun başlangıcı olarak değerlendirilebilir. Savaş sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ve sonrasında yaşananlar, Osmanlı toprağını işgale açık hale getirmiştir.

Bu çalışmada 15 Mayıs 1919 tarihinde Yunanlıların Mondros’u dayanak göstererek gerçekleştirdikleri İzmir’in işgal yıllarına ait anı ve belgelerin bir kısmına yer verilmiştir.  Osmanlıcadan Türkçe ’ye çevrilen anı ve belgelerde işgal esnasındaki acı ve yıkım apaçık görülmüştür. Yaşananlar, çekilen acılar ve savaşın çirkin yüzü bir nebze de olsun aktarılmaya çalışılmıştır.

 GİRİŞ

 I.Dünya Savaşı sona ermiş, 30 Ekim 1918 tarihli Mondros Ateşkes antlaşması imzalanmıştı. Her ne kadar bir ateşkes antlaşması olarak adlandırılsa da galipler, ateşkes maddelerini bir antlaşma metninin maddeleriymiş gibi hemen uygulamaya geçirmişlerdi. Ateşkesin 1., 7. ve 24. maddeleri egemenlik haklarını zedeleyici maddeler olarak nitelendirilebilir. Özellikle 7.madde Anadolu’yu işgale açık hale getirmiştir. “İşgal güçleri, kendi güvenliklerini tehlikede hissettiklerinde, stratejik önemi olduğunu düşündükleri bölgeyi derhal işgal edebileceklerdi” [1]

15 Mayıs sabahı İzmir katl ve yağmalama olaylarına sahne oldu. “… sabahın erken saatlerinde Yunan askerleriyle dolu beş gemi İzmir Rıhtımının önüne geldi. Askerlerin geminin güvertesinde “Zito” (Yaşa!) bağırışları ayyuka çıkıyordu. Askerler güvertede naralar atarken, onların bu çığlıklarına güverteye yığılmış Rumlar katılıyor; çığırtkanlıkta onlardan geri kalmıyorlardı…”[2]

Mütarekenin imzalanmasının hemen ardından İzmir limanına gelen itilaf donanmaları yerli Rumlarca sevinçle mutlulukla karşılanmıştır. Yerli Rumlar bölgede karışıklık yaratıp güvenlik sağlanamıyor gerekçesiyle Batı Anadolu’nun Yunanlılara verilmesini amaçlamaktaydılar. Asker sivil ayırmadan gerçekleştirilen Yunan işgalinin ilk gününde çok sayıda Türk yaşamını yitirmiş, Türklere ait pek çok işyeri ve ev soyulmuştur.  Bu bir kıyımdır ve bu kıyım Türk milletinin yüreğinde çok derin yaralar açmıştır.  Artık, kıyım İzmir sokaklarına yayılmıştı. Yunanlılar karşılaştıkları Türk kadınlarını, çocukları ve yaşlıları acımasızca süngüden geçiriyor ve katlediyorlardı. Kısa sürede öldürülen Türklerin sayısı 2.000’i buldu. Sokaklar, rıhtım, kışla ve hükümet önündeki Konak Meydanı Türk şehitlerinin cesetleriyle doluydu. Öldürülenlerin çoğu Yunanlılar tarafından ayaklarına ve boyunlarına demirler takılarak denize atılmışlardı. Mahalle aralarında Türk kadın ve kızlarına tecavüz etme olayları sıradan bir olay halini almıştı…” [3] İzmir harap, bitkin ve yangın yeri gibidir. Bu bağlamda Yunan mezalimine ilişkin hatıralar hafızalara adeta kazınmıştır. Batı Anadolu’nun en ücra köşelerinde bile o sıkıntılı ve acılı günlerin izleri hatıralara yansımıştır.

Millî mücadele kahramanı Mustafa Kemal işgalden bir gün sonra hem milletin hem de kendisinin işgale karşı duygularını şöyle dile getirmiştir: “İzmir’in Yunan askeri tarafından işgali hadisesi, yakından temasta bulunduğum milleti ve orduyu gayri kabili tasavvur ve tasvir derecede dilhun etmiştir. Ne millet ve ne ordu mevcudiyete karşı yapılan bu haksız tecavüzü hazm ve kabul etmeyecektir… ” [4]

Mondros Mütarekesinin imzalanmasından hemen sonra gerçekleşen İzmir’in işgali bir kırılma noktası olarak da nitelendirilebilir. Türk halkını korkutma ve sindirme politikası uygulayan Yunanlıların, hedefleri şüphesiz Megalo İdea’yı gerçekleştirmekti. Mütarekenin tüm maddelerine bakıldığında bağımsızlık ve egemenliğin ne büyük bir tehdit altında olduğu açıkça görülmekteydi. “…Mondros bırakışması, gerçekte çözülüşten de öteye bir yıkılışın öyküsüydü. Bu koşullarda bir dirilişin yaşanması kolay görünmüyordu…” [5] İşgal sadece Batı Anadolu’da değil tüm Anadolu’da ve İstanbul’da üzüntü yaratmıştır.

Tam teslimiyet anlamına da gelen Mondros’a ve sonrasında ki işgallere karşı direnme bilincini uyandıran İzmir’in işgali olayı milli mücadele ruhunu harekete geçirmiştir. Milli duygularla bir araya gelen insanlar ülkenin her bir yanında protesto faaliyetlerine girişmişlerdir. Yunanlıların İzmir’i işgalinde, Balıkesir’deki 61.Tümen komutanlığında görevli olan ve o çevrede Kuvayı Milliye’yi örgütleyen Kazım Özalp birkaç genç subayla konuşurken; “Mukavemet edilmelidir. Silahlı olan silahını alsın, asker, jandarma ne varsa tepelere çıkıp muharebe edelim. Ben beraber bulunurum.” diyor ve halkı direnişe çağırıyordu.[6] Hadisat Gazetesi de 19 Mayıs’ta yayınladığı, “Redd-i İlhak Cemiyeti’nin” İzmir Elden Gidiyor” başlıklı telgrafı ile bütün halkı, başlayan Yunan işgali karşısında birliğe ve direnmeye davet etmiştir.[7] Protesto mitinglerinin düzenlenmesi, halkın canı pahasına direniş faaliyetlerine girişmesi, hükümetin yapamadığının Anadolu halkı tarafından gerçekleştirilmesi Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın ne denli güçlüklerle ve sıkıntılarla kazanılmış olduğunun en önemli kanıtıdır.

 ANILAR VE BELGELER

 8 ŞUBAT 1926 AHENK

VATANIN KAHRAMAN ÖZ EVLATLARI

“Aziz kardeşlerimiz, kahraman Türk vatandaşları.. Yunan işgali esnasında ne gibi mezalime maruz kaldınız, neler gördünüz, neler çektiniz, neler yaptınız? Feci olsun, gülünç olsun, başınızdan geçen vakayı veya başınızdan geçmemiş de fakat şahit olduğunuz hadiseleri yazınız idarehanemize gönderiniz. Biz onları neşredeceğiz. Bir tarihin inkişafına, bir hakikat müdheşanın tespitine, çocuklarımızın hissiyatını takviyeye yardım etmiş ve binaen aliye pek ali bir vazife –i ifa etmiş olursunuz. Yalnız Yunanlılardan değil, Ermenilerden, Rumlardan vesaire makhur Ensarlardan da neler çektiğinizi yazabilirsiniz.” 

Zavallı Yavrucuk

“Sevgili İzmir’imizi Yunan canavarlarının işgal etmiş olduğu 15 Mayıs günüydü. Anam babam burada yoktu on beş yaşında bir çocuktum o gün öğleden sonra işittim ki arastada ki bütün Türk mağazaları yağma ediliyormuş bendeniz de arastada bir mağazada çalışıyordum. Çocukluk eseri olacak ki kalktım namazgâhtan arastaya yollandım. Mezarlık başından yürüttüler ve arastaya geldim baktım bizim mağazayı melunlar kırmaya çalışıyorlar. Ve mütemadiyen “Zito Venizelos Katu Türki” diyorlardı. Bunlardan birini tanıyordum. Yalvardım mağazayı açtırmadım. Bunlar bıraktılar…

Bir çavuş elinde telden bir kırbaç arkasında silahlı birkaç asker 15 yaşında bir Türk yavrusunu derdeste geliyorlardı. Çavuş geldi ne milletsin dedi. Yüksek bir millete mensup olan Türk Türklüğünü inkâr edemezdi.” Türküm “dedi. “Zito Venizelos de” dedi. Ben demedim. Elindeki kırbacı hem vuruyor hem Zito Venizelos diyerek bağırıyordu. Ben söylemedim o boyna elime yüzüme ayaklarıma vuruyordu. Beş dakika kadar adamakıllı elindeki telle dövdü. Bilahare askerin birine beni teslim etti.  Ben arastadan baş durak caddesine gitmek üzere Kömürcüler içine geldik. Merhametsiz zalim elindeki silahın dipçiğiyle arkama hem vuruyor hem bir şeyler söyleniyor. Ben hemen hiç olmazsa caddeye çıkayım da dayaktan kurtulayım dedim. Hemen caddeye yollandım baş durağa çıktık baktım yerde bir iki tane ölü yatıyor. Tabi bunlar benim gibi Türk idiler. Ben daha ziyade korkmaya başladım. Kışlanın önüne geldim orada dahi cenazeler vardı. Beni kışlaya sokup bir odaya kapattılar mütemadiyen Rumlar gelip hem soyuyorlar hem de Zito Venizelos diye bağırıyorlardı.

Birkaç saat sonra bir zabit geldi. Zabit “kerata bir daha böyle şey yapma” dedi.”

AKSEKİLİ MUSTAFA ASIM

1 MART 1926 AHENK

VATANIN KAHRAMAN ÖZ EVLATLARI

“Aziz kardeşlerimiz, kahraman Türk vatandaşları. Yunan işgali esnasında ne gibi mezalime maruz kaldınız, neler gördünüz, neler çektiniz, neler yaptınız? Feci olsun, gülünç olsun, başınızdan geçen vakayı veya başınızdan geçmemiş de fakat şahit olduğunuz hadiseleri yazınız idarehanemize gönderiniz. Biz onları neşr edeceğiz. Bir tarihin inkişafına, bir hakikat mütheşanın tespitine, çocuklarımızın hissiyatını takviyeye yardım etmiş ve binaen aliye pek ali bir vazife –i ifa etmiş olursunuz. Yalnız Yunanlılardan değil, Ermenilerden, Rumlardan vesaire makhur Ensarlardan da neler çektiğinizi yazabilirsiniz.”      

 Türk Dükkânlarına İşaret Koymuşlardı

“Yunan işgali olacağı günün gecesinde yerli Rum ahali yani şu bizim sabık vatandaşlar!. Çarşıda pazarda ne kadar Türk dükkânı varsa işaret koymuşlar. İlk Yunan askeri karaya çıkar çıkmaz bu nankörler ön ayak olarak Yunan askerinin önüne düşmüş kadın, papaz, çocuk kız askerin rehberliğini ediyor, kışlaya doğru geliyorlardı. Kışla o günde ilk silah patlar patlamaz evvelden işaretli olan Türk dükkânlarını yağma edilmek üzere süngü, tabanca, bıçak her ne varsa elde asker, ahali dahi kadın ve papazlar birlikte şimdiki askeri karargâh hanesinden başlayan hücum ile Kemeraltı’na doğru geldiler. Bekâr sokağı ağzında bulunduğum bir sırada idi ki bu gözleri kanlı kalabalık işte. Ta! Şifa Eczahanesi diye gösteren Rumların delaletiyle eczahaneye dehşetli, süngü ve mitralyöz hücumu başladı. Biz iki dakika kadar devam eden bir ateş karşısında canlı bir mahlûk kalmadığını zanneden asker ve ahali eczahaneden içeri girerek o güzelim dolapları süngülerle parçalamaya o ferit kuvvet şurupları, bahar kolonyaları caddeye atarak yerlerde kırmaya başladılar. İzmir’in Rumluğa karşı yegâne bir Türk eczahanesi olan şifayı daima bir gelin odası kadar şık ve meynun güzelliklerini böyle hurdahaş manzarasıyla görmek bize mukaddermiş.

Üç sene sonra cenabı hakkın azameti bana o vahşeti Yunan süvarilerinin yaşasın Mustafa Kemal Paşa diye bağırarak zelil ve mekhur geçişlerini Şifa Eczahanesi önünden seyrettirdi. Bu acı günlerin yeisini daima istirdat mesudemizle karşılıyor daima necip Türk milletine dualar ediyorum. Reklam zannetmeyiniz.”

AHMET İHSAN

 1 NİSAN 1926 AHENK

VATANIN KAHRAMAN ÖZ EVLATLARI

“Aziz kardeşlerimiz, kahraman Türk vatandaşları. Yunan işgali esnasında ne gibi mezalime maruz kaldınız, neler gördünüz, neler çektiniz, neler yaptınız? Feci olsun, gülünç olsun, başınızdan geçen vakayı veya başınızdan geçmemiş de fakat şahit olduğunuz hadiseleri yazınız idarehanemize gönderiniz. Biz onları neşr edeceğiz. Bir tarihin inkişafına, bir hakikat müdheşanın tespitine, çocuklarımızın hissiyatını takviyeye yardım etmiş ve binaen aliye pek ali bir vazife –i ifa etmiş olursunuz. Yalnız Yunanlılardan değil, Ermenilerden, Rumlardan vesaire makhur Ensarlardan da neler çektiğinizi yazabilirsiniz.”  

 Heyecanlı Dakikalar

“Bir Kurban Bayramı’ydı. Sabahın alaca karanlığında köyün yıkık mescidinden ezan sesleri yükselirken tepelerden de çobanların hazin hazin kaval sesleri etrafa yayılıyor, bunlara da Yunanın gelmekte olduğunu bildiren top sesleri karışıyordu.

Bugün bütün kalelerde derin bir tesir, derin bir yeis vardı. Güneş semada yükselmiş, altın zerreleri şeffaf görünen yeşil yaprakların arasından süzülüyordu. Havada mütezayit bir sıcaklık vardı. Hep ağızlarda Yunanın gaddar sanatları söyleniyor, masum halkın elemlerine bir keder bir acı bir zalamet daha ilave olunuyordu. Yunan bu sıralarda Sakarya Nehrini geçmiş, bütün kuvvetiyle ilerliyor, önüne gelen köyleri, kasabaları yakıyor, yıkıyordu. O gün bir çoban gözyaşlarını zapt edemeyerek bizim bulunduğumuz Beriye geldi. Beri Polatlı’ya çeyrek saat bir köydür. Yürekleri sızlatıcı bir sesle başından geçenleri anlatmaya başladı:

Ben ovada koyunlarımı otlatıyordum. Sayısını tahmin edemediğim birçok Yunan askerleri yanıma geldiler. Koyunlarımı aldılar, bana da yapmadık işkence yapmadık hakaret bırakmadılar, sonra da beni kendilerine kılavuz yaparak köye getirdiler. Ah!… O zaman köyü görmeliydiniz. Ana baba günü olmuş, bir mahşeri andırıyordu. Yunan askerleri mahallelerde kadınların kızların ırzlarına zorla tecavüz ediyorlar, bu hakaretler bu zulümler yetmiyormuş gibi bir de zavallıları öldürüyorlardı. Caniler bununla da kalmadılar, evlere yağlı paçavralar atmaya ve köyü yakmaya başladılar. İşte ben bu dakikada gözlerimi kapayarak, sevgili köyüme veda ettim. Ve ancak buraya kadar gelebildim dedi. 

Bu sözleri çobandan işittiğimiz zaman hepimizin rengi solmuş, hepimizi bir yeise sarmıştı. Yine bu sırada daha korkunç bir haber bize Yunanın Doğ Tepeye geldiğini bildirdi. Doğ Tepe köyümüze yarım saat mesafede büyük bir dağdır. Bu acı haberi de bizler duyar duymaz epeyce şaşırdık. Artık ne yapacağımızı bilmiyorduk. Biz bu felaketlere yine sabrettik. Fakat bu korkunç haberleri işiten ihtiyar anneler evlatlarını kucaklayıp göğüslerine basıyorlar, rastgele bir noktasından öpüyorlar, öpüyorlar bir daha öpüyorlardı. Ortalıkta bir vaveyla bir gürültü gittikçe fazlalaşıyordu. Köylüler Yunan’ın Doğ Tepe’ye geldiğini duyunca faaliyete geçtiler. Ağıllardan davarlarını sığırlarını ineklerini büyük bir korku büyük bir telaş içinde getirip evlerine kapıyorlar saatlerce bu hadisenin neticesini bekliyorlardı. Top esleri gittikçe yaklaştı.  Yirmi dakika olmamıştı ki kurşunlar köyün içinden vızır vızır geçmeye başladı. Hele topların ağzından çıkan mermiler birer dağ parçası gibi evlerimizin üzerinden geçtikçe hepimizin aklı başından gidiyordu. Şimdi kalpler bir sükûn içinde ebediyen durmuş gibi neticeye intizar ediyordu. Muharebe bütün şiddetiyle devam diyordu. Enginlerden gelen top iniltilerine ağaçların hışırtısı karışıyor ruhları ürperten korkunç sesler, vahşi ıslıklar kulakları dolduruyordu. Biz böyle bir korku içindeyken köye yaralılar taşınmaya başladı. Bu bize hepsinden acı geldi.

Bir akşam artık herkes ümidini kesmiş bulunuyordu. Hep masum ellerde Kur’an-ı Kerim okunuyor. Cenab-ı Allahtan imdat bekleniyordu. Zira o gece düşman şiddetli bir hücum yapacaktı biz ölüme mahya bir vaziyette, nefeslerimiz kesilmiş, bekliyorduk. Düşman şiddetli bir hücum yaptı fakat bizim kahraman süvarilerimiz düşmanın hücumunu kırdı. Onları tarumar ederek tekrar istihkâmlarına soktular.

Bu karışıklık bu heyecan bu korku çok sürmedi. Hücumdan iki gün sonra bir sabah düşmanın kaçtığı duyuldu. İşte o gün pencerelerden kapılardan uzatılan el bayraklarıyla süslenen sokakları dolduran halkın gözlerinde hayat, dudaklarında tebessümler var, bayramlarda sevindirilen fakirler gibi derin bir sükûtla gülüyor haykırabiliyorlardı. Kafilelerin o günde uzaktan sesleri keskin “Yaşasın” avazezeleri takip ediyordu. Sokaklardan dalgalana dalgalana akan halkta nihayetsiz serur heyecanları vardı. Artık hiç kimse Yunanın ismini ağzına almıyor. Ondan bahis olunduğunu bile işitmek istemiyordu.”

 Müthiş Bir Facia  

“Yunan’ın ilk savurma hadisesi Kozak nahiyesinin ortasından geçiyordu Kozak merkez nahiyesi olan Yukarı Bey Köyünü Yunan süvarileri işgal ederken ateşe vermiş ahaliden pek çokları etrafındaki ormanlara bilhassa Mavra Dağlarına çekilmişlerdi. Büyük dayım Recep Hoca da seksen yaşında bir ihtiyardı. Kendisi gibi ihtiyar zevcesiyle mecnun denecek kadar değilse de muhtaç vesayıt olan oğlu Halil ve komşuları ihtiyar bir kadın saklandıkları herhangi bir ormanda uzun müddet barınamadıklarından köye avdet ederler. Etraftaki evler yandığı halde Recep Hoca’nın hanesi diğerlerine mülasık bulunmasından yanmamıştı. Elhasıl bunlar evlerine gelirler. Fakat zalim Yunanın köpek askerleri hiç bunları rahat bırakır mı? Gelirler Halil’i ihtiyar pederi ve validenin kucağından eğirerek salıp götürürler. O zavallı bir daha avdet etmedi…”.

Dikili’deN Kozaklı Halil

14 Mart 1926 Ahenk    

Aman Yarabbi Bu Ne Vahşet

“Erbekli İstasyonunda 32 vatandaşımızı nasıl parçaladılar? Demirler, taşlar, sopalar altında canhıraş feryatlar kopararak şehit olan vatandaşlar – kör kuyuya doldurulan şehit cesetleri …

Yunanlıların Germencik’i işgal edipte Aydın’a vardığının haftasında mursallı karyesindeki Rumlar bir çete teşkil ettiler. Maksatları bizim köyleri basmaktı. Ahaliyi öldürmek mallarını yağma etmekti. Bunlar Germencik İstasyonunda toplandılar. Yüz elli kişi kadardılar. Lakin bizim köy büyücek olduğu için birdenbire gelip maksatlarını ifaya cesaret edemediler. Teşkilatlarını takviyeye başladılar. Bir müddet sonra harekete başladılar. Kudurmuş canavarlar gibi rast geldikleri Türk’e hücum etmeye başladılar. Hızır Beyli ahalisinden ne buldularsa tutup istasyona götürdüler. Orada hapsettiler. Karyemiz ahalisinden de imam oğlu Ali Çavuş ile Eskicizade Emin Efendiyi Veli oğlu Mustafa’yı Konyalı Hüsnü Yusuf Kara Mehmet, Bayrakçı Hasan mahdumu Ali ve diğer isimlerini hatırlayamadığım kardeşleriyle Germencik’ten birçok zavallıları ki cemian 48 kişi topladılar ve Aydın’a sevk edeceklerini söyleyerek bunları bir vagona doldurdular. Ve Erbekli İstasyonuna kadar götürdüler. Burada vagonun kapısını açtılar. Yerli Rumlardan Yorki Velit Miço denen herif vagondaki zavallı kardeşlerimizi birer birer dışarı çıkardı. Dışarıya çıkan her vatandaşımıza demir parçalarla sopalarla taşlarla saldırdılar. Kırk sekiz vatandaşımızın otuz altısını burada can dayanmaz bir surette şehit ettiler. Zavallı vatandaşlarımızın başlarına demir parçaları iniyor. Kolları ayakları kırılıyor. Kan, bere feryat içinde yuvarlanıp Allaha kavuşuyorlardı. Tamam, 32 vatandaşımız bu yürekler yakan şehadetinden sonra bir zabit geldi. Kaç kişi kaldı diye sordu. On iki cevabı verildi. Zabit bunların indirilmesini söyledi. İndirildi. 32 şehidin kan içindeki cenazeleri kırbaçla tokatla bunlara taşıttırıldı ve orada ki kör kuyuya attırıldı. Sonra mütebaki on iki kişi Aydın’a sevk olundu.”   

Hızır Beyli Karyesinden

MEHMET FAHRİ

 13 OCAK 1926 Ahenk

Türkler Geliyor

Yunanlıların İzmir işgalinden birkaç ay sonraydı..

“İzmir’de çıkan Rumca gazeteler, Rumlar, Ermeniler, Yunan askerlerinin şecaatinden Rumların işgal esnasında ki kahramanlığından bahsediyorlardı. Her yerde başka laf olmazdı. Bir gün körfez iskelesinin karşısında ki kahveye bir arkadaşımla oturmuş vapur bekliyordum. Kahve hınca hınç doluydu. Yanımızda ki masanın etrafında toplanan kasap kıyafetli birtakım Rumlar yüksekten atıp tutuyorlar. Torbalı cihetinde yaptıkları cinayetleri ballandıra ballandıra anlatıyorlardı. Birdenbire bir davul zurna sesi işitildi. Önümüzde duran garson tramvay hattına doğru gitti. Caddede ki halkta gümrük tarafına bakıyorlardı. Kahvede de birkaç kişi dışarı çıkmıştı. Garson diye söylenerek kahveye girdi. Caddeden bir çocuk koşmağa başladı. Davulun sesi de yakınlaşmıştı. Kahve birdenbire alt üst oldu. Türkü sesleri çoğaldı. Birkaç saniye içinde ortada bir Rum kalmadı. Elleri tabancalı zabitler ikinci kordona doğru koşuyorlardı. Kahvede bizden başka kimse kalmamıştı. Nihayet davul zurnayı ihata eden beş on çocuktan ibaret kafile önümüze geldi. Bunlar puntaya ihraç olunan esirlerimizdi. Karşılamağa giden çocuklardı. Akşama doğru artık Rumlar kordona çıkmaya başlamışlardı.”

AZİZ NACİ

 17 Şubat 1926       

“Bütün Türk mağazaları soyuldu. Yunan işgalinin üçüncü günüydü. Son derece müteessir bulunuyordum. Evden çıktım. Yavaş yavaş Kemeraltı taraflarına indim. Bir de ne bakayım Türk mağazalarının kepenkleri parça parça olmuş içlerinde bir şeyler kalmamış Evvela İsmail Hakkı Efendi’nin dükkânına baktım. İçinde bir şey bırakmamışlar. Baş durağa doğru gittim. Bir de ne bakayım efendim hiç hiçbir Türk mağazası dükkânı kalmamış hepsi soyulmuş tahrip edilmiş sonra dikkat ettim. Anladım ki ilk işgal günü boyalarla tebeşirlerle bu bütün Türk mağazalarının duvarlarına önlerine işaretler koymuş ve bir gece evvel tertibat olunmuş ve müntezim bir teşkilatla soygunculuk idare edilmiş. Ne dersiniz bir eser sehv olarak Türk olmayan bir tek kimsenin mağazası dahi soyulmamış hayret ve teessirle oradan avdet edip evde ağladım. Bütün vatandaşlarımın sermayeleri mahvolmuştu. İşte benim gözümle gördüğüm budur efendim.”

Mustafa Ali

 

SONUÇ

Çok uluslu bir yapıya sahip Osmanlı XVIII. Yüzyıla gelene kadar, bu yapıyı bozacak herhangi bir olumsuzluk yaşamamıştır. Azınlık olarak adlandırılan uluslar bir ülkeye yerleşmiş fakat ülke halkının çoğunluğundan ırk, dil, din vb. bakımlardan ayrılan topluluklar olarak tanımlanabilir.  Özellikle Osmanlı tarihinde bu tanımın içinde Rumlar, Ermeniler ve Yahudiler yer alır. Rumlar ve Ermeniler Millî mücadele döneminde Yunan kuvvetleriyle ve İtilaf Devletleriyle iş birliğine girerek kurtuluş çabalarını baltalamaya çalışmışlardır. Rumların en büyük amacı tarihi Pontus Devleti’ni yeniden canlandırmaktı.

Mondros Mütarekesi sonrası Rumların Türklere karşı giriştiği işkence hareketlerinin en yoğun olduğu yer Ege Bölgesiydi. Özellikle İzmir, çok fazla Rum nüfusun yaşadığı bir yerdi. Yunan askerlerinin 15 Mayıs 1919 günü İzmir’i işgal etmeleriyle Rumlar, her zaman yurttaş muamelesi gördükleri Türk toplumuna ihanet ediyorlardı. Canlarına kıymaları yetmiyormuş gibi mallarına da zarar veriyorlar Türk mağazalarını, dükkânlarını yakıp yıkıyorlardı. Bu nasıl bir öfke nasıl bir insanlık dışılıktır.

İşgal İzmir’i kana, acıya ve gözyaşına boğmuştu. Yerli Rumlar Anadolu topraklarında tarifsiz acılara ve kayıplara sebep olmuşlardı. Bu durumu haber yapan dönemin yabancı gazetelerinde dahi nankör ve samimiyetten yoksun Rumların cesur ve namuslu Türklerin haklarını çiğnediği ve Türklerin İzmir’de katledildiğini yazılmaktaydı. Türk basını da tüm baskılara rağmen işgali manşetlerine taşıyarak, yapılan işkenceleri, çekilen acıları tüm ulusa duyurmuşlardı. Tüm yurtta öfkeyle ve tepkiyle karşılanan işgal milli mücadele ruhunu kamçılamış, direniş gücünü arttırmıştır.


Kaynakça

[1] Kemal Arı, Türk Devrim Tarihi 1 Temelleri Gelişi ve Oluşumu, Zeus Kitapevi Yayınları., İzmir, 2011, s.192.

[2] A.g.e., s.205.

[3] A.g.e., s.209.

[4] Nimet Arslan, Atatürk’ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri, s.23.

[5] Arı, a.g.e., s.193.

[6] Ünsal Yavuz, Atatürk İmparatorluktan Milli Devlete, Atatürk Kültür, Dil Ve Tarih Kurumu

Yayınları, Ankara, 1999, s.46.

[7]  Yavuz, a.g.e., s.46.

 

 

 

 

 

YAZAR

Lisans: Ege Üniversitesi Edebiyat Fak. Tarih Bölümü, Yüksek Lisans: Dokuz Eylül Ünv. Atatürk İlke ve İnkılapları Ens., Yüksek Lisans: Ege Ünv. Eğitim Bilimleri, Eğitim Yönetimi, Denetimi, Teftişi ve Planlaması Böl. (henüz öğrenci) Çalışılan Kurum: İzmir Özel Ege Lisesi

İLETİŞİM


Akademik Kaynak
 

 TR