TR

Batılılaşma: Bir Tarih Meselesi mi? Batı’yı Anlama Çabası mı?

Biz garp medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz”

                                                                                                                                                                                                                    Mustafa Kemal Atatürk

 

 

ÖZET

Avrupalı devletlerin askeri, ekonomik, teknik ve siyasi alanlarda artan güçleri karşısında Osmanlı İmparatorluğu’nun yöneticileri imparatorluğu çöküşten kurtarmak amacıyla öncelikle askeri ve eğitim alanlarında bir değişim içine girmişlerdir. İmparatorluğun son yılları ile Cumhuriyetin başlarında gözlenen bu değişim ve gelişim süreci “Batılılaşma” hareketleri adı altında ele alınmıştır. Zaman içerisinde ise “Batılılaşma” yerine “Çağdaşlaşma” deyimi benimsenmiş ve kullanılmıştır. Batılılaşma kavramı yerine kimi zaman “çağdaşlaşma” ve “modernleşme” gibi kavramlar kullanılsa da bu iki kavram Doğu-Batı farkı gözetilmeksizin tüm toplumlar için geçerlidir. Toplumların birbirlerinden bazı sosyal ve kültürel kurumları alması şeklindeki bir hareketi ifade eder. Bunun yanında bu iki kavram Batılılaşma kavramında olduğu gibi kültürel ve sosyal değer ifadelerinden ziyade teknik, teknolojik ayrıca herhangi bir manevi değer ifade etmeyen, ağırlıklı olarak maddî gelişmelere yönelik bir anlam taşımaktadır. 18. Yüzyılın sonlarından itibaren Batılılaşma gayreti içine giren Osmanlı İmparatorluğu’nda bir değişim süreci başlamıştır. Batılı ülkeler, çıkarları doğrultusunda Osmanlı’yı bir Batı ülkesi sayarken, çıkarlarına ters bir durum karşısında Türkleri Batılı olarak görmeyen bir anlayışla onları Asya topraklarından çıkarma gayesiyle hareket etmişlerdir. Osmanlı toplum yapısını en çok etkileyen Batılılaşma çabalarına tarihsel perspektiften bakmak ve değerlendirmek dönemin siyasi, sosyal ve kültürel yapısının anlaşılmasında önemli bir adım olacaktır.

 

Anahtar Kavramlar: Batılılaşma, Osmanlı Batılılaşması, Cumhuriyet Dönemi Batılılaşma Anlayışı

 

GİRİŞ

“Batılılaşma” kavramını anlamaya çalışırken, doğu ve batı toplumlarının ekonomik, siyasi ve askeri yapılarına bakmak ve bu yapıları karşılaştırarak toplumlar arasındaki farklılaşmanın nedenlerini anlamak gerekir. Bu gereklilik batılılaşmanın gerçekleşme zorunluluğuna da açıklık getirecektir. Bu süreçte Avrupa tarihinin iyi incelenmesi ve doğru okunması önemlidir. Rönesans ile (Yeniden Doğuş) Avrupa, bilimde sanatta ve edebiyatta önemli gelişmeler kaydederken, bu gelişmelerin 15. Ve 16. Yüzyıllarda doruk noktasına ulaştığını söyleyebiliriz. Kilisenin değişmez, mutlak doğruları yıkılmış, düşünen, araştıran, sorgulayan ve eleştiren yeni bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Reform hareketleri ile de kilisenin ve papanın etkinliği ve gücü ortadan kalkarken, dini hayat bağımsızlaşmıştır. Batı dünyasında bu gelişmeler yaşanıyorken gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğu’na yansımalarının neler olduğunu bilmek bu noktada önemlidir. Bu noktadan hareketle Batılılaşmanın bir tarih meselesi olmaktan ziyade Batı’yı anlama çabası olduğu sonucuna varmak kaçınılmazdır.

Toplumsal hayatın yeniden düzenlenmesi, kurumlarda çağın gerektirdiği değişimlere gidilmesi, siyasi, ekonomik ve düşünce alanında değişiklerin yaşanması; bilimsel ve teknik alanda yeni bir düzenin kurulması Osmanlı’nın Batılılaşma çabaları içinde tarihsel süreçte incelenmesi gereken ana başlıklardır. Osmanlı İmparatorluğu 16.asırda Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz ticaretini henüz kaybetmemişti. Ancak elinde bulundurduğu ticaret yolları sadece haraç geliri sağlarken, Batıda sanayileşme gibi bir durumun yaşanıyor olması iki yapı arasındaki farklılığın en temel nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Ticaret yollarının el ve yön değiştirmesi yanında yaşanan diğer dışsal nedenlerle imparatorluk dünyanın değişen koşulları karşısında başta siyasi otorite boşlukları yaşarken ayakta kalabilmesini sağlayacak ekonomik güçten de yoksun bir hale gelmiştir. Sorunların çözümleri noktasında önemli adımlar atılmaya çalışılsa da -ki, Koçi Bey risalesi bu noktada önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir- istenilen düzeyde bir gelişim sağlanamamıştır. [1]

Osmanlı İmparatorluğu’nda Batılılaşma Anlayışı

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1699 Karlofça, 1718 Pasarofça ve 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmaları ile büyük toprak kayıplarına uğraması imparatorluğun sadece maddi çöküntülerin değil aynı zamanda psikolojik çöküntülerin de ortaya çıkmasına neden olmuş, imparatorluk XVII. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak, büyük ve güçlü bir devlet olma niteliğini kaybetmeye başlamıştır. Siyasi yapıdaki otorite ve denetim eksiklikleri, Tımar Sisteminin çöküşüyle hem ekonomik yapının hem de askeri yapının sarsılması 19.yüzyıla gelindiğinde imparatorluğun siyasi varlığının devam ettirilmesinde “Batılılaşma” nın bir yöntem olarak ele alınmasını ancak başarılı olunamaması sonucunu doğurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda 16.yüzyıl sonrası yaşanan gerileme ve dağılma dönemlerinde ıslahat girişimlerinde bulunan ıslahatçılar kuşağı, I. Süleyman’ın “altın çağını” yeniden canlandırmanın yollarını ararken, 1683-1699 yenilgileri neticesinde Batı’nın üstünlüğü ilk defa farkına varılmıştır.[2] O halde, 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyıl başlarının Osmanlı Devleti’nin fiilen esas Batılılaşmaya başladığı dönemdir diyebiliriz. Bu dönemde Batı, bilimsel ve teknolojik alanda çok mesafe almış değildir. Bu dönemde teknolojide ve sosyal hayatta büyük değişiklikler henüz yoktur.[3] İmparatorluğun Batı tekniğini ve ilmini alma çabaları da özellikle askeri ve ekonomik geriliğin anlaşılması ile başlamıştır. Kavramı İmparatorluğun son dönemlerinde ayakta ve hayatta kalabilme mücadelesi içinde ele aldığımızda son iki yüzyıl dönemin kurtarıcı fikir akımı olarak da değerlendirebiliriz.

Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Batılılaşma anlayışına baktığımızda Avrupalı büyük ve güçlü devletlerle kurulacak iyi ilişkilerin zorunluluğu yanında batıya has değerlerin de alınması sonucu ile karşılaşırız. Sürecin ilk adımı olarak 1683 Viyana bozgunu sonrası imzalanan 1718 tarihli Pasarofça Antlaşması’nı görürüz. [4] Bu yüzyılda Batı’da yeni bir insan tipi oluşmakta, pozitif bilim ve düşünme hâkim olmaya başlarken bu yeni yapı Osmanlı toplum yapısında yer almamaktaydı. Özellikle Fatih’in ölümüyle medreselerde pozitif bilimlere gösterilen ilgi azalmış, matematik ve astronomi gibi “akli bilimler” de bir gerileme dönemi başlamıştı. Osmanlı aydınları arasında “dogmatizmin” yayıldığı bu yüzyılda batı Rönesans, Hümanizma ve Bilim İnkılabını gerçekleştiriyordu. [5]

1718-1730 tarihleri imparatorluğun batılı devletlerle sosyo-kültürel ilişkiler içinde olduğu, Lale Devri olarak adlandırılan dönemdir. Bu dönemle birlikte ilk kez batının üstünlüğü kabul edilmiş, batı tarzı yenilikler alınma yoluna gidilmiştir. Bir anlamda yenileşme imparatorluğun temel sorunlarından biri haline gelmiştir Lale Devri yeniliklerine baktığımızda askeri anlamda günün koşulları göz önünde bulundurulduğunda önemli gelişmelerin olduğunu görürüz. Bozgun sonrası yaşanan toprak kayıpları imparatorluğu siyasi ve askeri anlamda yeni arayışlara itmiştir. Askeri arayışlar ve atılan adımlar yeniçerilerin engeliyle karşılaşmış ve devamlılık gösterememiştir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri Lale Devri yeniliklerinin Patrona Halil İsyanı ile durdurulmaya çalışıldığı esnada batıdan alınan ilk teknik yenilik “matbaa” ya dokunulmamasıdır. 1742 yılına kadar faaliyetlerini sürdüren matbaada 17 eser basılabilmiştir.

 

Osmanlı İmparatorluğu’nda Batılılaşma Hareketleri

III. Selim ve Nizam-ı Cedit

İnalcık, III. Selim’i (1789-1807), Osmanlı-Türk Batılılaşma hareketinin babası ve devlet içindeki umumi reformların temsilcisi olarak ifade eder.[6] Selim döneminde batı başkentlerine atanan elçilere sadece askeri kurumların değil aynı zamanda siyasi kurumların da incelenmesine dair talimatlar verilmiş, elçilerin batı dillerini de öğrenmelerinin yararlı olacağı şeklinde yönlendirmeler yapılmıştır. İkamet elçiliklerinin III. Selim devrinden kurulması, ilk anda Türkiye’de Batılılaşma ve Batı’yı tanımada etkin olmuştur. Bu dönemde ayrıca devletlerarası dengeye dikkat etme, kritik dönemlerde müzakere ve oyalama politikası da Osmanlı diplomasisinin bir tekniği olarak gelişmiştir.[7]

III. Selim dönemi ıslahat hareketlerine baktığımızda önceki ıslahat çalışmaları ile benzer yönde olduğunu söylemek mümkündür. Selim ‘de tıpkı ataları gibi öncelikle askeri gücün eski haline getirilmesi gerekliliğinden hareketle güçlü bir ordu olmadan siyasi gücün de sağlanamayacağını ve askeri reform hareketlerine öncelik verilmesi yönünde hareket etmiştir. Dönemin önlemleri ve yenilikleri arasında geleneksel yapıya aykırı sayılabilecek tek şey, III. Selim’in sadece Avrupa silahlarını almakla yetinmeyip, aynı zamanda Avrupa ilimlerinin, eğitim usullerinin ve üniformalarının da alınmış olmasıdır. Muhafazakâr bir kişiliğe sahip olsa da III. Selim Osmanlı toplumunda Batılılaşmaya yönelik hızlı ve ilerici bir değişikliğe ihtiyaç olduğu hissini yaratan Osmanlı padişahı olmuştur.[8] Bu noktada III. Selim dönemi için sistemli bir modernleşmenin özellikle bu dönemde askeri alanda gerçekleştirilmeye çalışıldığını söylemek doğru olacaktır.

III. Selim’in yeni ve güçlü bir ordu kurma çabaları hem yeniçerilerin hem de imparatorluğun siyasi kanadının güçlü görevlileri ayanların mevcut konumlarını tehdit eder bir nitelikte olduğundan ülke içinde birtakım çalkalanmalara ve hoşnutsuzluklara sebep olmuştur. Yeni orduya özel yeni bir hazinenin de kurulması (İrad – ı Cedit) ve miri arazi gelirlerinin büyük bir kısmının bu hazineye tahsisi var olan hoşnutsuzluğu daha da arttırmıştır. İstanbul halkının da gelişmelerden rahatsızlık duymasının en önemli sebebi yeni ordu için tahsis edilen hazineye ek gelir sağlamak amacıyla bazı vergi oranlarının artırılmasıydı. III. Selim’e muhalif gruplar başta yeniçeriler, kurulacak yeni düzende kendilerinin imha edileceğini çok iyi biliyorlar, kendilerine taraftar bulmak amacıyla da artan vergi oranlarını ve paranın iyice değer kaybetmesini halka gerekçe olarak sunuyorlardı. İstanbul halkı Nizam-ı Cedit yanlıları ve karşıtları olarak ikiye ayrılmış, 1807’de yenilikçi sultana karşı ayaklanma çıkartılmıştır.

III. Selim Dönemi ıslahat hareketlerini değerlendiren farklı görüşler mevcuttur. Örneğin Enver Ziya Karal, bu ıslahatların iddialı ismine uygun olarak hayatın pek çok alanını içine alan kapsamlı bir hareket olduğunu söylerken, Bernard Lewis de bu görüşe yakın bir ifade kullanmıştır. Stanford Shaw, III. Selim’in gelenekçi ıslahat çizgisinde devam ettiğini, bu dönemde idari, iktisadi ve toplumsal çağdaşlaşma yönünde genel çabaların söz konusu olmadığını söylemiştir.[9] III. Selim Döneminin önemli gelişmelerinden biri imparatorluğun Rusya karşısında aldığı ağır yenilgi sonrası imzalanan Yaş Antlaşması ile Avrupalıların “Türkleri Avrupa’dan atma” hayallerine bir adım daha yaklaşmaları üzerine toplanan “Meşveret Meclisi’nde özellikle askerlik başta olmak üzere sanayi ve eğitim ilmi ile ilgili yabancı kitapların çevrilmesi konusunun da görüşülmesidir.[10] Bu bilgiden de anlaşılacağı üzere, III. Selim ıslahat hareketlerinde özellikle askeri alandaki ıslahat çalışmalarında yabancı subayların getirtilmesi konusuna, batılı tarzda değişiklikler yapılması konusuna önem vermiştir.

Tanzimat Fermanı (Gülhane Hattı Hümayun)’nın İlanı

3 Kasım 1839 tarihli Hatt-ı Hümayun, Türk tarihinde “Tanzimat” olarak da adlandırılan reform devrimini başlatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki demokratikleşme hareketleri içinde sayacağımız Tanzimat Fermanı, kaybedilen gücün ve refahın yeniden temini açısından atılan adımların ilki ve en önemlisi olarak da kabul edilmektedir. Tüm Osmanlı halkını kapsayan ferman özellikle askere alma kanunlarını ve vergilendirmeyi adil bir şekilde yeniden düzenleme temeline oturtulmuştu. İmparatorluğun siyasi varlığının devamlılığı açısından gelinen yüzyılda demokratikleşme adımı olarak böyle bir fermanın yayınlanması aynı zamanda Batılı devletlerin Osmanlı içişlerine müdahalelerinin de yolunu kapamak amaçlıydı.

İnalcık, “Osmanlı Toplum Yapısının Evrimi” adlı kitabında bu hümayunun Türk tarihinde “Tanzimat” olarak adlandırılan reform devrini başlattığını söyler. Hatt’ta refahı ve iktidarı yeniden tesis etmek için tüm tebaanın can, ırz ve mal emniyetinin sağlanması esaslarına dayanması icap eden yeni kanunlara ihtiyaç   duyulduğunu ifade eder. Özellikle vergilendirme, askere alma usulleri, yasalar önünde eşitlik dini ve mezhebi ne olursa olsun tüm halka yaygınlaştırılacaktır. [11] Yayınlanan bu fermanla Osmanlı toplumuna yenilikçi düşünceler ve kurumlar sokulmuştur. En yenilikçi unsur şüphesiz tüm teminatların bütün Osmanlı tebaasına yaygınlaştırılmasıdır. Yasalar karşısında eşitlik elde eden gayrimüslimler özgürlük, eşitlik, toprak mülkiyeti vb. konularda talepkar bir tutum sergileyip, Avrupalı devletlerin de desteğini alarak ayaklanmalar çıkarmışlar, isyan hareketlerinde bulunmuşlardır. Öte yandan tüm bu talepler Osmanlı-Türk Devleti’nin Batılılaşmasına da katkıda bulunmuştur diyebiliriz.

Gülhane Hatt-ı Hümayun ’un ilanına ve 1876 yılına gelininceye kadarki gelişmelere baktığımızda bu dönemi Türk yenileşmesi açısından bir milat olarak değerlendirebiliriz. XVIII. Yüzyıldan itibaren Osmanlı devlet adamlarının imparatorluğun siyasi varlığını devam ettirme çabalarının çağın gereklerinin yerine getirilmesi ile sağlanabileceği düşüncelerinden hareketle Avrupa’nın bilim ve tekniğinden yararlanma yoluna gitmeleri [12]öncelikle askeri alanda bir yenileşmenin başlatıldığı çalışmalar Tanzimat Dönemi yenilik hareketleriyle de yeni bir boyut kazanmıştır.

Tanzimat Fermanı’nın yayınlanması ile bir reform dönemine girilmesinde başta Avusturya olmak üzere İngiltere ve Fransa’nın etkisi de bilinmesi ve üzerinde durulması gereken konulardan biridir. Batının teknolojik gelişmeleri karşısında devletin, toplumsal dinamikler üzerindeki gücünü kaybetmesi ve kendi içinde yenilikler yapma yoluna giderek güçlü ve büyük devletlerin iç işlerine müdahale etmesini engellemeye çalışması Tanzimat Dönemi özellikleri içinde yer alır.[13] Bu ferman ile imparatorlukta yeni bir dönem başlamış padişahlar halka daha fazla ilgi gösterir olmuş, devlet ile toplum arasındaki ilişkilerde yeni bir dönem başlamıştır. Bir anlamda devlet hızlı bir modernleşme sürecine girmiştir de denilebilir.

3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen Tanzimat Fermanı ile başlayan ve yeniden yapılanma sürecini başlatan Tan­zimat Dönemi, 1856 tarihli Islahat Fermanı’nın getirdiği yeni açılımlarla 1876 yılına kadar sürmüştür. ­

 

Cumhuriyet Dönemi Batılılaşma Anlayışı

Batılılaşma hareketlerinin Cumhuriyet Dönemi ile başlayan üçüncü evresinde ulusal bağımsızlık savaşı ile batı sömürgeciliğine karşı verilen zorlu mücadelenin sonundaki batı bilimine ve düşüncesine yönelme eğilimi değerlendirilmelidir. İlk iki evrede öncelikle, dışardan gelen askeri ve siyasi saldırıların önlenebilme düşüncesi hakimdir. O yüzden güçlü bir orduya, sağlam bir askeri yapıya ihtiyaç vardır. Siyasi varlığın devamlılığı için askeri yeniliklerin alınması şarttır. Tanzimat Dönemi ile ikinci evrede ise, askeri kurumların güçlendirilmesine ek olarak yenilik düşüncesi tüm toplumsal kurumlarda da görülmeye başlamıştır. Güçlü ve çağdaş bir yapıya sahip olabilmek için üçüncü aşamada eski kurumların yerine yeni ve çağdaş kurumların inşası gereklidir. Batılılaşma konusunda belki de en zor ve asıl önemli aşama bu olacaktır.

Mustafa Kemal, Türkiye’yi kurmanın temel dinamiğinin “batılılaşma” olduğuna inanmıştır.[14] İmparatorluğun batı karşısında almış olduğu yenilgiler neticesinde siyasi ve askeri olarak gerilemesinde batı ile kurulan ilişkilerin kesilmiş olduğu ile ilgili olarak “Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi için de bu yegâne medeniyete iştirak etmesi lazımdır. Osmanlı İmparatorluğu’nun sükutu, garba karsı elde ettiği muzafferiyetlerden çok mağruru olarak, kendisini Avrupa milletlerine bağlayan rabıtaları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi bunu tekrar etmeyeceğiz…Türklerin asırlardan beri takip ettiği hareket, devamlı bir istikameti muhafaza etti. Biz daima şarktan garba doğru yürüdük.”[15] derken bağımsızlık mücadelesi sonrasında çağdaş uygarlığa ulaşmada batı düşünce ve bilimine yönelmenin gerekliliğine vurgu yapmıştır.

Cumhuriyet Dönemi yenilikleri ağırlıklı olarak sosyal ve kültürel alanda yenilikler olup topyekûn bir değişimi hedeflemektedir. Osmanlı dönemindeki değişim anlayışından da en önemli farkı budur. Osmanlı’daki değişimlere baktığımızda dış baskıların belirleyici olduğunu, var olan eksikliklerin giderilmesinde alıntı yoluna gidilmesini görürüz. Cumhuriyet Dönemi yenileşme hareketlerinde ise Batının yenilik anlayışlarının dikkate alındığını söyleyebiliriz. Batı model olarak alınırken özde Batı ilminin, fenninin ve teknolojisinin alınması amaçlanmıştır. Mustafa Kemal, “İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız”[16] derken herkes için istediğini vurgulamış “Dünyada her şey için medeniyet için başarı için en hakiki mürşit ilimdir fendir” sözüyle de taklitçilikten her daim kaçınıldığını belirtmiştir. Yabancı bir gazetecinin kendisine yönelttiği “Garplıların nelerini milletiniz için almak istersiniz?” sorusuna karşılık olarak da “Biz garp medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz”[17] cevabını vererek dönemin Batılılaşma anlayışına ilişkin önemli bir noktanın da altını çizmiş oluyor.

Cumhuriyet Dönemi Batılılaşma anlayışını anlamaya çalışırken 1935 yılında Türk Tarih Kurumu Başkanı olan Hasan Cemil Çambel’in Batılılaşma stratejisine ilişkin söylediği “Biz garplılığı ve garp kültürünü hap gibi yutmak istemiyoruz… Garplılasmak demek, içimizdeki o her şeyi kötürüm eden “menfi köhne Şark’ı” öldürmek ve Ortaçağ’a has dünya görüsünü, ve o ortaçağa has hayat sistemini yıkmak, ilimde ve sanatta bütün eski ve yeni projelerden, düne ve bugüne ait her türlü fikir ve ruh esirliğinden kurtulmak, tabiatı, hayatın, ilimlerin ve sanatların kafaları ve vicdanları ihtilale veren mukaddes ateşini tutuşturmak demektir”[18] sözlerine de kulak vermek faydalı olacaktır.

Atatürk ve Cumhuriyet Dönemi Batılılaşma anlayışları birbirinden farklıdır. “Atatürk Milliyetçiliği” adlı kitabında Baskın Oran bu konu ile ilgili olarak “Bu farklar iki noktada toplanabilir. Birincisi, Atatürk’te Batı’yı alış Osmanlının tersine eklektik ve bölük-pörçük değil, sistematik ve bütüncüldür. Yani Batı’nın çeşitli yönleri iyidir-kötüdür ya da uygundur-değildir ayrımına tabi tutulmamış, Batı bir sistem olarak, bir bütün olarak alınmaya çalışılmıştır…ikinci olarak batılılaşmayı bir araç olarak kabul eden Osmanlı’nın tersine, Atatürk Batı’yı bir amaç olarak almıştır…Atatürk milliyetçiliğinde Batı kavramı çok olumlu bir kavramla, çağduygarlıkla özdeştir. Ona karsı durmak diye bir şey yoktur; onun gibi olmak vardır[19] demiştir. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere dönemin Batılılaşma stratejisinde olanın olduğu gibi alınmasından ziyade, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma yolunda iyi ve doğru olanın benimsenmesi ve uygulamaya geçilmesi esastır.

 

SONUÇ

Tanzimat dönemine kadar ki sürede imparatorluk topraklarında yaşanan isyanlar, toprak kayıpları ve özellikle ekonomik sıkıntılar fermanın ilanını zorunlu kılmıştır. İlerleyen süreçte yapılan pek çok ıslahat hareketi de kültürel alandaki yeniliklerden ziyade askeri içerikli yeniliklerdir ve batıyı taklit etmekten öteye gitmemiş adımlardır. Dolayısıyla arzu edilen toplumsal değişim gerçekleştirilememiştir. Bu açıdan bakıldığında devleti modernleştirme ve Batı’ya yaklaştırma istenilen düzeyde olmamış, Batıya ulaşma çabası ülke aydınlarının Batılılaşma akımına doğru yönelmeleri ile sınırlı kalmıştır. Başka bir deyişle, Osmanlı Batılılaşması kültürel nesnelerin taklit edilmesi ile sınırlandırılmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti’ne baktığımızda ise, Batı’dan bir şeyler alınması gerektiği yönünde ortak bir anlayışın devamını ancak, alınması gerekenin niteliği açısından da değerlendirilmesinin gerekliliği karşımıza çıkmaktadır. Genç cumhuriyet Batılılaşma ve modernleşmeyi aynı zamanda Batı’ya ulaşmada da önemli bir adım olarak görmüştür. Bu açıdan Cumhuriyet dönemi batılılaşma anlayışı ayrı bir önem taşımaktadır.


[1] Erdoğan Aydın, Osmanlı Gerçeği, Su Yayınevi, İstanbul, 1999, s.250-251.

[2] Halil İnalcık, İmparatorluktan Cumhuriyete”, Kronik Kitap, Kültür Bakanlığı Yayıncılık, 4.baskı, İstanbul, 2019, s.171.

[3] Ergün, “Türk Eğitiminin Batılılaşmasını Belirleyen Dinamikler, ‘Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi cilt VI,  1990, s.433.

[4] Oral Sander, Ankanın Yükselişi ve Düşüşü, Ankara, İmge Yayınevi, 2004, s. 145.

[5] Mustafa Yılmaz, “Osmanlı Yenileşmesi”, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Siyasal Kitapevi, 2003, s.25-26.

[6] Halil İnalcık, a.g.e., s.179.

[7] İlber Ortaylı, Osmanlı’ya Bakmak Osmanlı Çağdaşlaşması, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 2016, s. 218.

[8] Halil İnalcık, a.g.e., s. 180.

[9] Sina Akşin, Zirveden Çöküşe Osmanlı Tarihi (1600 – 1908), Doğan matbaacılık, İstanbul, s.82.

[10] Derviş Kılınçkaya, “Osmanlı Devleti’nin Yenileşme Çabaları”, Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Siyasal Kitapevi, 2003, s.31.

[11] Halil İnalcık, a.g.e., s. 188.

[12] Bernard Lewıs, “Modern Türkiye’nin Doğuşu” (Çev. B. Babür Turna). Arkadaş Ya­yınevi, Ankara, 2009.

[13] Kamuran Birand, “Aydınlanma Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri”. Son Havadis Matbaası, Ankara, 1955.

[14] Mesut Erşan, “Mustafa Kemal Atatürk’ün Batılılaşma Hakkındaki Düşünceleri”, Osmangazi Üniversitesi

Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, Sosyal Bilimler Dergisi, Eskişehir, 2006, s.42.

[15] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III, (1917-1937) Ankara, 1961, s.68

[16] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II, s.48.

[17] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler, Türkiye İs Bankası Kültür Yayınları, Ankara,  1984, s.183.

[18] Hasan Cemil Çambel, Makaleler, Hatıralar, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara, 1987, s.30.

[19] Baskın Oran, Atatürk Milliyetçiliği, Dost Kitabevi Yayınları, Ankara, 1988, s.211-212.


AKADEMİK KAYNAK
 

 TR