TR

27 Mayıs 1960 Darbesinin Nedenleri ve Sonuçları

EDİTÖR NOTU: BU MAKALE,  YAYIN İLKELERİMİZ GEREĞİNCE GELİŞTİRİLME AŞAMASINDADIR. ÇALIŞMALARINIZA REFERANS OLARAK KULLANMAYINIZ.

Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesi 27 Mayıs 1960 günü Demokrat Parti (DP) hükümetine karşı gerçekleşmiş, ardında görülen davalarda dönemin Başbakanı Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu ve Maliye Bakanı Hasan Polatkan idam edilmiştir. DP iktidar yolunda popülist bir söylem gütmüş, bir başka deyişle ünlü “Yeter! Söz Milletindir!” sloganıyla sandıklardan çıkacak çoğunluğu kendi iradelerine eşitlemişlerdir.

Bu popülist siyaset tarzı içerisinde DP’yi iktidara taşıyan bir de hegemonya projesi vardır. Hegemonya projeleri ulusal-popüler, ulus çapında tüm sınıfsal veya sınıfsal olmayan unsurları tek bir hâkim sınıfın önderliğinde toplayarak egemenlik kurma çalışmalarıdır. Hegemonya projesi dört sacayağı üzerine oturuyordu: Ekonomik kalkınma, patronaja dayalı yeniden dağıtım, muhafazakâr modernleşme ve millî iradenin gerçekleşmesi olarak demokrasi.

Popülizm ise siyasetin çatışma eksenini iktidar bloğu karşısında halk (veya millet) bloğu şeklinde kuran, bu bloklar altında farklı sınıfsal ve diğer toplumsal kesimleri dizen, bunu da ideolojik söylemler kadar patronaj ilişkilerine dayalı yeniden dağıtım mekanizmalarıyla gerçekleştiren bir siyaset tarzıdır. DP’nin hegemonya projesinin dört ana unsuru bulunmaktadır. Bunlardan ilki, CHP döneminde zaten uygulamaya konulmuş olan tarım ve ticaret odaklı ekonomik büyüme modelini benimsemektir. İkincisi, patronaja dayalı bir ekonomik paylaşım modeli uygulamak, üçüncüsü ise kültür modernleşmesi yerine daha yavaş ilerleyen ve muhafazakâr ve örfi unsurların da incitilmediği bir modernleşme anlayışı belirlemek ve son olarak da gerçek milli iradenin tecelli edeceği söylemini üretmek olmuştur.

Ancak bu plan ve projeler, ilk başta DP’yi iktidara taşıyacak ve iktidarda üst üste gelen seçim başarılarıyla tutacak kadar başarılı olsa da, özellikle 1950’li yılların ikinci yarısından sonra akamete uğramaya başladı.

Bilhassa, ilk ciddi oy kaybının yaşandığı 1957 seçimleri sonrasında ülkedeki mali ve siyasi kriz derinleşti. Bundan daha ciddi bir sorun ise DP’nin giderek artan otoriter tutumu ve baskılarıydı. Bu baskıcı tutumlar arasında muhalefet partisi CHP üzerindeki ciddi tahakküm, mal varlığının hazineye devredilmesi, genel sekreterinin bir yurt gezisi esnasında tutuklanması ve tertipli ve silahlı bir ayaklanma tertip etmekle suçlanması hemen akla gelir.

Basın, üniversite, sivil aydınlar ve ordunun yönetim kadrosunun iktidar odaklarınca bastırılıp, şekillendirilmeye çalışılması ve protestolara karşı ilan edilen sıkıyönetimler de otoriter yönetimin diğer baskı araçları halindeydi. Tüm bu şartlar ve devamlı ihmal  edilen ordu modernleşmesi, subayların giderek kötüleşen maddi durumları ve ülkedeki sosyo-ekonomik yapıda  geriye itilmeleri ordudaki hiyerarşi dışı bir örgütlenmeyi tetiklemiş, oluşan darbeci fraksiyonları birleştirmiş ve  günü geldiğinde darbe gerçekleşerek başa o sıra izinde bulunan kara kuvvetleri komutanı Orgeneral Cemal Gürsel’i getirmiştir. Milli Birlik Komitesi (MBK) adı altında tüm egemenlik haklarını belirli bir süreyle üstünde toplayan bir askeri yönetim kurulu kurulmuştur. MBK, kendi içinde daha uzun süreli iktidarda kalmak isteyen kısmı tasfiye etmiş, böylece en kısa zamanda adil ve tarafsız seçim vaadinde bulunmuştur. Halka 27 Mayıs’ı anlatmak üzere yapılacak  konferanslarda kullanılmak üzere hazırlanan ESASLAR başlıklı yayımda “27 Mayıs inkılap hareketi niçin yapıldı?” bölümünde de nedenler şöyle sıralanmaktadır:

1. “Partizan bir idare kurulması ve hukuk devleti vasfının ortadan kalkması”

2. Plansız bir yatırım politikası ve suistimaller

3. Enşasyonist bir mali politika ve hayat pahalılığı

4. Fikir hayatı üzerine baskı ve basın hürriyetini tehdit

5. Tek parti diktatoryasının kurulması ve Büyük Millet Meclisinin meşruluğunu kaybetmesi”

Daha 14’lerin tasfiyesinden önce “hükûmetin çalışma  programına esas teşkil etmek üzere” MBK’nin oy birliğiyle kamuoyuna açıkladığı “Millî Birlik Komitesi’nin Direktifi” ve “Millî Birlik Komitesi’nin Memleket Meseleleri Hakkında Temel Görüşleri” adlı resmî yayınlar şunları öngörmektedir: Özel teşebbüse müdahale etmeyecek dengeli bir devletçilik yoluyla sanayileşme, toprak ve tarım reformu, adil vergi sistemi; işçilerin sosyal haklarının sağlanması, istihdamın artırılması, sosyal adalet ilkesine uygun bir sağlık politikası; demokratik hukuk nizamı, yeni anayasa ve seçim kanunu; ordunun yapısının modernleştirilmesi.

İktidarı ele alan askeri yönetim yeni bir hegemonya projesi başlatarak çeşitli icraatlar yürüttü ki bunların en önemli ikisi Devlet Planlama Teşkilatı’nın (DPT) kurulması ve 1961 Anayasası’nın yazılması oldu. DPT ile askeri yönetim, kapitalist ekonomik gelişmeleri daha adil planlayıp dağıtacağını ve böylece sınıf çatışmalarının önüne geçeceğini düşünüyordu. Bu, kurmaya çalıştığı sosyal-milli bir devlet yönetimi anlayışının sosyal ayağını oluştururken, askerlerin ağırlıklı söz sahibi oldukları ve anayasal bir organ olarak görev yapan Milli Güvenlik Kurumu’nu (MGK) da kurarak yeni yönetimin milli güvenlik ayağını da tesis etmişlerdi. Askeri yönetimin en önemli icraatıysa, yazdırdıkları 1961 Anayasası olmuştur. Bu anayasa, görece demokratik hakları korumuş, sendikal ve siyasi hakların kullanım alanını genişletmiş, yargı ve üniversite bağımsızlığını kurmuş, Anayasa Mahkemesi’ni ve yürütmeyi kontrol amaçlı, çift kanatlı meclis anlayışını getirmiştir. Fakat Türkiye’deki sağ kanat bu formüllerin işe yararlığına asla ikna olmayacak ve yeni anayasanın tanıdığı özgürlük alanlarına muhalefet edecektir. Diğer yandan ise, Anayasa askerî vesayet rejimini ve devletin militarizasyonunu kurumsallaştırdı. 27 Mayıs 1960 sonrasında TSK’nin merkezîleşmesi ve özerkleşmesi yönünde önemli adımlar atıldı.

Merkezîleşme adına bozulmuş olan rütbe piramidi ve emir komuta hiyerarşisi toplu emekliye sevklerle düzeltilmeye çalışıldı. Özerkleşme yönünde ise birçok hamle yapıldı. Askerî bürokrasi yürütmenin üçüncü başı olarak sayıldı.

Genelkurmay Başkanlığı Millî Savunma Bakanlığı (1949 sonrası böyleydi) yerine tekrar Başbakan’a karşı sorumlu kılındı. Millî Güvenlik Kurulu (MGK) anayasal bir organ olarak kuruldu. Bu dönemde kurul sivil üyelerin çoğunlukta olduğu sivil-asker karma bir kurul olup görevi de millî güvenliği ilgilendiren her türlü konuda Bakanlar Kuruluna tavsiyede bulunmaktı.

Tüm bu hal ve gidişat ise 1970’lerin başında görülecek ve tüm siyasi hayatı derinden şekillendirecek başka bir askeri müdahaleye, 12 Mart muhtırasına yol açacaktır.

YAZAR

Ondokuz Mayıs Üniversitesi İktisat Bölümü Mezunu

İLETİŞİM


Akademik Kaynak
 

 TR