﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Betül Ernas | Akademik Kaynak</title>
	<atom:link href="https://www.akademikkaynak.com/yazar/betulernas/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<description>Akademik Düşünce Enstitüsü yayın organı akademikkaynak.com - bilimin ışığıyla.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 10 Apr 2024 20:00:51 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/04/cropped-akademikkaynak-fovicon-32x32.png</url>
	<title>Betül Ernas | Akademik Kaynak</title>
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Millî Mücadelenin Gizli Kahramanlarından Ahmet Esat Bozkurt Namıdiğer İngiliz Kemal</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/milli-mucadelenin-gizli-kahramanlarindan-ahmet-esat-bozkurt-namidiger-ingiliz-kemal.html</link>
					<comments>https://www.akademikkaynak.com/milli-mucadelenin-gizli-kahramanlarindan-ahmet-esat-bozkurt-namidiger-ingiliz-kemal.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 10 Apr 2024 20:00:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=13074</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÖZET Millî Mücadele’de düzenli ordu kadar önemli olan bir şey varsa o da şüphesiz İstihbarat faaliyetleridir. İstihbarat Örgütleri’nin haber alma faaliyetleri ve sızma operasyonları Anadolu’ya karşı oluşacak olumsuz hareketlerin önüne geçmiştir. Mustafa Kemal Paşa, bu istihbarat raporları sayesinde, Millî Mücadele’nin yönünü istediği şekilde değiştirebilmiş ve yine olumlu sonuçlar almıştır. Millî Mücadele, istihbaratsız kalsaydı daha can [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/milli-mucadelenin-gizli-kahramanlarindan-ahmet-esat-bozkurt-namidiger-ingiliz-kemal.html">Millî Mücadelenin Gizli Kahramanlarından Ahmet Esat Bozkurt Namıdiğer İngiliz Kemal</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>ÖZET</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Millî Mücadele’de düzenli ordu kadar önemli olan bir şey varsa o da şüphesiz İstihbarat faaliyetleridir. İstihbarat Örgütleri’nin haber alma faaliyetleri ve sızma operasyonları Anadolu’ya karşı oluşacak olumsuz hareketlerin önüne geçmiştir. Mustafa Kemal Paşa, bu istihbarat raporları sayesinde, Millî Mücadele’nin yönünü istediği şekilde değiştirebilmiş ve yine olumlu sonuçlar almıştır. Millî Mücadele, istihbaratsız kalsaydı daha can alıcı sonuçlar doğabilirdi. Anadolu çok büyük bir silah desteğinden mahrum kalır ve İtilaf Kuvvetleri’nin operasyonları engellenemeyebilirdi. İstihbarat faaliyetleri, Millî Mücadele’den, yeni kurulan devlete kadar bu toprakların kilit taşı olmuştur. Bu bağlamda akla gelen önemli isimlerden biri Ahmet Esat Tomruk namıdiğer İngiliz Kemal’dir. Bu isim milli mücadele adına oldukça önemli ve değerlidir. Verdiği bilgiler sayesinde İstiklal Savaşı’nın kaderini doğrudan etkilemiştir.</p>
<p><strong>Anahtar Sözcükler:</strong> Millî Mücadele, Milli İstihbarat, İngiliz Kemal</p>
<p><strong>Osmanlı Devleti’nden Millî Mücadele’ye İstihbarat Faaliyetleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Devletlerin bir istihbarat ağı, bu istihbarat ağına da verdikleri bir isim vardır. Osmanlı Devleti de tıpkı diğer devletler gibi istihbarata önem vermiş ve II. Abdülhamit zamanında da resmi olarak bir Hafiye ağı kurmuştur. Her ne kadar bu hafiye ağı, sultanın istibdatçı yönetiminin bir teminatı olarak kurulmuş ve daha çok yönetime karşı olanları jurnallemek amacıyla faaliyet göstermiş olsa bile modern Türk istihbaratının başlangıcı sayılabilir. Şöyle ki; 1877 yılında Kitabet Kadrosu adıyla bilinen bir haber alma örgütünün, 1896 yılı itibariyle sayısının artması ve polis şeflerinin de Saray’a bilgi aktarması ile istihbarat örgütünün yapısı tam olarak oturmuştur. Daha da ilerleyen zamanlarda, Başkitabet görevlisinin, Babıali’yi bile sıkıştıracak tarzda faaliyetlere girişmesi ve hemen ardından, padişahın izni ile sadrazamları bile sorgulayacak kadar ayrıcalıklara sahip olmaları, Hafiye Teşkilatı’nın resmi olarak istihbarat örgütü olmasına sebebiyet vermişti. Bahsi geçen istihbarat faaliyetlerinin doğrudan Sultan Abdülhamid’e aktarılması, şüphesiz Hafiye Teşkilatı’nın devlete değil, bireye bağlı olduğunu gösterir. Hafiye Teşkilatı’na bağlı Hafiyeler, ellerine geçen raporları Saray’a gönderirlerdi. Bu raporlara Jurnal, veya Jurnal deniyordu.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Saray’a jurnal gönderen biri, verdiği istihbarat doğruysa para ile ödüllendirilirdi. Her ne kadar Hafiye Teşkilatı, iç sesleri bastırmak ve ülke içerisinde padişaha karşı olanları tespit etmek amacı ile kurulmuş olsa da yurtdışında, özellikle elçiliklerde de konuşlanmıştı. Sultan’ın kurduğu bu teşkilatın en büyük amaçlarından biri de 1889 yılında kurulmuş olan İttihad-i Osmanî Cemiyeti’nin faaliyetlerini takip etmek ve Sultan’a karşı olan bu örgütü kontrol altında tutmaktı. Bu örgüt daha sonra İttihad ve Terakki adını alacaktır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Bu amaç doğrultusunda, hafiyeler, Jön Türklerin yoğun faaliyet gösterdikleri Paris’e giderek para yoluyla cemiyetin önemli simalarını susturmuşlardır. Hatta o dönem Jön Türklerin liderlerinden Mizancı Murat, Abdülhamit’in verdiği görevi bile kabul etmiştir. Abdülhamit, Hafiye Teşkilatı sayesinde, kendisine karşı kurulan gizli örgütleri etkisizleştirmeyi başarıyordu. 1878 Berlin Kongresi ile, Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğü Avrupalı Devletler tarafından kontrole alınmış olduğu için, istihbarat faaliyetleri içe dönük olarak devam ediyordu. Bu istihbarat faaliyetleri, neredeyse Jön Türklerin sonunu getirmişti. Artık Paris’te sadece Ahmet Rıza mücadele etmeye devam ediyor, o da bin bir zorluğa maruz kalıyordu. 1902 yılındaki Jön Türk Kongresi de İttihatçılar arasındaki ayrılıkları arttırdı ve Ahmet Rıza, iyice yalnız kaldı. İşte o dönemlerde bir iletişim kopukluğunun farkına varan Ahmet Bey, haberleşme ağının önemini kavrayarak Bahattin Şakir’i haberleşme ve Jön Türkler arasındaki iletişimden sorumlu kişi yaparak ilk adımı atmış olur. Bu, ileride kurulacak olan Teşkilat-ı Mahsusa’nın ilk adımı olarak kabul edilebilir. Teşkilat-ı Mahsusa’nın resmi kuruluş tarihi 1914’tür.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> Dönemin Harbiye Nazırı Enver Paşa tarafından kurulan teşkilat Pantürkizm’inden ilham alır. Teşkilat-ı Mahsusa, resmi adı ile Umur-ı Şarkıyye Dairesi, gönüllü birliklerden oluşan, çete mücadelesi veren ve düşman hatlarına sızıp bilgi toplayan bir teşkilattan ibaretti. Bu yaptıkları göz önünde bulundurulursa, Sultan’ın Hafiye Teşkilatı’ndan ayrıldığı ve farklı amaçlarda hareket ettiği anlaşılabilir. Öncelikli görevi düşman hatları üzerinde bilgi toplayıp, sabotaj eylemleri düzenlemek olan Teşkilat, 1919 yılında kapatılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Millî Mücadele zamanında faaliyet gösteren haber alma örgütleri, kısmen de olsa Teşkilat-ı Mahsusa ile bağlantılıdır. Karakol Teşkilatı’nın kurucusu Kara Kemal Bey, Teşkilat-ı Mahsusa tarafından doğuya gönderilen ajanlardan sadece biriydi. Teşkilat-ı Mahsusa’nın bir diğer önemli faaliyeti ise, Cihan Harbi zamanında, Müslüman ülkeleri, İtilaf Kuvvetleri’ne karşı örgütlemekti. Özellikle Ohrili Eyüp Sabri Bey, İtalyanlara karşı Arnavutları teşkilatlandırmış fakat hükümetin ihaneti sonucu başarısız olmuştur. Yine aynı şekilde, 1914 Ağustos’unun başlarında, Enver Paşa’nın emri ile Teşkilat-ı Mahsusa’nın ajanları Afganistan’a giderek İngilizlere karşı yerli halkı örgütlemeye çalışmışlardır. Bu amaçla Rauf Bey ve Süleyman Şefik Paşa Afganistan’a hareket etmişlerdir. Jurnalcilikten Teşkilat-ı Mahsusa’ya geçiş, Türk istihbaratı açısından mühim bir yer kaplamaktadır. Saray’ın hafiyelerine karşı, etki tepki sonucu doğan Umur-i Şarkıyye Dairesi, işgal yıllarında kilit roller oynayarak milli mücadeleye büyük katkılar sağlayan istihbarat teşkilatlarına örnek olmuş ve modern Türk istihbaratının temel taşlarını oluşturmuştur. Bu istihbarat ağı, sadece milli mücadele zamanında değil, Cumhuriyet’imizin ilk yıllarında da aktif görevler üstlenerek yeni devletin ilk resmi dairelerinden birini meydana getirmişlerdir.</p>
<p><strong>Millî Mücadele’de İstihbarat Faaliyetleri</strong></p>
<p><strong>Karakol Teşkilatı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Mondros Ateşkesinin hemen sonrası, İstanbul’daki azınlıkların taşkınlık çıkartması ve İtilaf Devletlerinin gemilerinin İstanbul Boğazı’na demirlenmesi, İstanbul’da gizli bir teşkilat zorunluluğu doğurmuştur. Bu zorunluluk sonucu ortaya çıkan ilk direniş ve istihbarat örgütü Karakol Cemiyeti’dir. Karakol Cemiyeti, İttihatçılar tarafından kurulmuş, Millî Mücadele’ye silah, teçhizat ve adam kaçırmış, haber alma hizmetleriyle büyük yardımlarda bulunmuştur. Cemiyet, İttihat ve Terakki’nin devamı niteliğinde olup, Enver Paşa’nın emri ile Mondros’un imzalanmasından kısa bir süre sonra kurulmuştur. Yine Enver Paşa’nın emri ile Teşkilat-ı Mahsusa depolarından, cemiyete savaş malzemeleri sağlanmıştır. Karakol Cemiyeti’nin resmi kurucuları eski İaşe Nazarı Kara Kemal ve Miralay Kara Vasıf Bey’dir. Diğer önemli şahsiyetler arasında Emekli Yüzbaşı Baha Said, Galatalı Şevket, Yenibahçeli Ahmed Şükrü, Halil Paşa, Japon Rıza, Süvari Albayı Hüsamettin Ertürk vardır. Bu isimlerin hepsi, eski İttihat ve Terakki üyesidir. Bu da Karakol Cemiyeti’nin, İttihat ve Terakki’nin illegal bir devamı olduğunu açıkça ortaya koyar. Karakol Cemiyet’i, ilerleyen zamanlarda daha da güçlendi ve yeni katılımlarla büyümeye başladı. Malta’da savaş esiri olarak tutulan Eşref Kuşçubaşı, savaş esirlerinin değişimi sonucu İstanbul’a dönerek Karakol Teşkilatı’na katıldı. Daha sonraları yakalanması emredilen Kuşçubaşı, Ege’ye giderek milis kuvvetlerine katıldı ve Karakol’un bölgede teşkilatlanmasına yardımcı oldu. Karakol Teşkilatı’nın ismi ise, kurucuları Kara Kemal ve Kara Vasıf’ın ortak lakapları olan Kara’dan gelmektedir. Cemiyet’in kuruluş amaçlarından birisi de Ermeni Tehciri yüzünden savaş suçlusu sayılan İttihatçıların, İstanbul’daki varlıklarını başka bir isimle devam ettirmek istemeleridir. Bu amaç doğrultusunda İstanbul’da kalan ve saklanan bütün İttihatçıları cemiyete davet etmeye başlayan Kara Kemal fiili faaliyete geçerken, Kara Vasıf da Karakol’un Nizamnamesini kaleme almıştır. Karakol Teşkilatı’nın nizamnamesinde geçen en can alıcı nokta 4. Maddeydi. Bu maddede meydan okurcasına şöyle söyleniyordu;</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“Karakol’un dahildeki faaliyeti, milli ve mülki birliği hürriyet ve tabii hakları meşru ve sessiz   teşebbüslerle temine matuf ve maksur olup, şu kadar ki her hürriyeti boğan, her hakkı ezen ve yalnız kuvvet ve menfaat önünde secde eden müstebitlere karşı zaruret duyuldukça ihtilal silahına sarılacak ve kırılmaz bir azim ile yumruğunu sallayacak, hür ölecek fakat esir ve zelil yaşamayacaktır!”</em></p>
<p style="text-align: justify;">Mustafa Kemal Paşa da Samsun’a çıkmadan önce Karakol Teşkilatı’nın varlığından haberdar oldu. Cemiyet, Mustafa Kemal’in yanında olduğunu belirtmekle birlikte, gizliden başka bir düşünceyi de geliştirmeye çalışmaktaydı. Bunda, yurtdışında bulunan İttihatçıların direktiflerinin olduğu muhakkaktır. Bu düşünce, Mustafa Kemal Hareketi ve Millî Mücadele’nin İttihat ve Terakki uzantısı olduğunu yaymak ve Sarı Paşa’yı bu çizgiye çekmektir. Bu düşünce, Enver Paşa’nın Anadolu’ya tekrar girememesi ve halkın İttihad ve Terakki nefretinin bastırılamaması yüzünden rafa kaldırıldı ve uygulanamadı.<br />
En sonunda, liderliği üstlenmesi için Mustafa Kemal Paşa ile Cevat Abbas üzerinden iletişime geçildi. O günlerde Mustafa Kemal, Şişli’de ikamet ediyordu. Halil Paşa’nın anılarına göre, Mustafa Kemal Paşa, Anadolu’ya gideceğini biliyordu ve milli bir direniş kurmayı çoktan kafasına koymuştu. Anadolu’da bir direniş başlatmanın daha mantıklı olacağına inanan Mustafa Kemal, Karakol’un bu teklifini reddetti. Sarı Paşa’nın bu teklifi reddetmesindeki en büyük etken, İttihatçılara güvenmemesiydi. Karakol Teşkilatı, Mustafa Kemalsiz bir şekilde yoluna devam ederek, İstanbul içinde hücre sistemi ile örgütlenmeye gitti. Teşkilat, ilk başlarda basın yoluyla mücadeleye girişmiştir. Bu amaçla İleri Gazetesi’nde yazılar yazılıp halk uyandırılmaya çalışılmıştır. Kemalettin Sami, bu basın propagandasından sorumlu kişi olmuş ve kamuoyu oluşturarak İngiliz ve Fransızlara karşı Aydınlar Grubu ile ortak mücadele yürütmüştür. Yarbay Edip Servet Bey ise, casusluk faaliyetlerinden sorumlu olmuş ve düşman karargâhlarıyla işbirlikçilerin arasına sızma operasyonları düzenleyerek çok sayıda belge ele geçirmiştir. Ayrıca düşman elçiliklerine ajanlar yerleştirerek ele geçirilen bütün bu belgeler, şifreli bir şekilde Anadolu’ya iletilmiştir. Kısa zamanda örgütlenmesini tamamlayan Karakol Cemiyeti’nin Millî Mücadele’ye yaptığı en büyük katkı, silah, cephane ve subayların İstanbul’dan gizlice Anadolu’ya kaçırılması ve İngiliz Muhipleri Cemiyeti’nin planlarının Mustafa Kemal Paşa’ya iletilmesi olmuştur. Karakol, Anadolu’da örgütlenebilmek amacıyla bütün ordu makamlarına ve sivil kuruluşlara tüzüğünü göndermiştir. Bunun hemen ardından Mustafa Kemal Paşa, 9 Ağustos 1919 yılında yayınladığı bir genelge ile; “<em>Cemiyetle bir ilişkisinin olmadığını, ikilik yaratılmaması gerektiğini ve cemiyeti araştıracağın</em>ı” belirtmiştir. Karakol Cemiyeti ile Mustafa Kemal arasındaki uçurum bu açıklamadan sonra hayli derinleşmiştir. Cemiyetin, Millî Mücadele’yi İTC’ye bağlama fikri Mustafa Kemal tarafından anlaşılmıştır. Sarı Paşa, bunu Kara Vasıf Bey’e iletmiş ve aralarında bir tartışma çıkmıştır. Fakat Karakol, İstanbul’da bir hayli güçlendi ve Mustafa Kemal’den bağımsız hareket etmeye başladı.28 Haziran 1919’da Rami Kışlası’nın deposunda büyük bir yangın çıktı ve işgal kuvvetlerinin cephaneleri tümüyle imha oldu. Bu sabotaj eylemi, Karakol Teşkilatı’nın İstanbul’da yaptığı en büyük eylem olarak tarihe geçti. Bunun yanı sıra, Kuvay-ı Milliye grupları oluşmaya başladığı sırada Karakol, Anadolu’ya ulaşım için yeni bir örgüt olan Menzil Teşkilatı’nı örgütledi. Silah kaçakçılığı, Anadolu tarafından Dudullu üzerinden çizilen Menzil hattından devam ediyordu. Burada görev alan subayların üzerinde gizli bir Karakol damgası bulunuyordu. Mustafa Kemal, istediği subayların ismini cemiyete iletiyor ve cemiyet de bu subayların Anadolu’ya atanmalarını sağlıyordu. Karakol’un bu faaliyetleri, 16 Mart 1920’de İstanbul’un işgal edilmesi ile durma noktasına geldi. Birçok cemiyet üyesi, tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne gönderildi. Geri kalan üyeler ise Anadolu’ya giderek fiili olarak Millî Mücadele’ye katıldılar. Fakat cemiyetin İstanbul Hücreleri görevlerine devam ettiler ve bu hücrelerden biri olan Üsküdar, Kurmay Albay Mustafa Bey tarafından 27 Ekim 1920 tarihinde tekrar canlandırırdı ve Zabitan Grubu adını alarak faaliyetlerine devam etti. Zabitan Grubu da aynı Karakol gibi Anadolu’ya silah ve subay kaçırmakla uğraştı ve Karakol mührünü kullandı. Ama Zabitan Grubu’nun, Ankara’daki Hamza Grubu ile mücadeleye girmesi ve Anadolu’ya gönderdiği bazı subayların İngiliz ajanı çıkması gözden düşmelerine sebep oldu. Ayrıca Karakol mührünün İngilizlerin eline geçmesi de cemiyetin sonunu getirdi. Aynı cemiyet 1921 yılına kadar Yavuz Grubu ismi ile devam etmiş olsa bile pek bir icraat yapamadı ve böylece Karakol Teşkilatı tarihe karışmış oldu.</p>
<p><strong>Felah Grubu</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İlk kuruluşta Moltke ismiyle tarih sahnesine çıkan grup, sırasıyla Hamza, Mücahit ve Muharip isimlerini kullanmış, en sonunda da Felah ismini almıştır. Yukarıda bahsettiğimiz, Karakol Cemiyeti ile rekabet içine giren Hamza Grubu, Millî Mücadele’nin sonuna kadar Felah ismini kullanmıştır.<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 23 Nisan 1920 tarihinde toplanmasından sonra, başta İstanbul olmak üzere, ülkenin her yerinin Ankara’ya bağlanması kararının çıkması, Felah Grubu’nun etkinleştirilmesi için bir fırsattı. Çünkü Ankara’ya subay ve silah kaçırılması artık resmi bir teşkilat üzerinden yapılmalıydı. Bunun üzerine 23 Eylül 1920 yılında Felah Grubu kururdu. Hamza Grubu, Ankara destekli bir İstanbul örgütüydü. Grubun ilk faaliyetleri daha çok istihbarat üzerineydi ancak 10 Mayıs 1921 yılından sonra silah ve subay sevkiyatına geçebilmişlerdi Hamza Grubu, 3 aylık bir dönem içerisinde, muhbirlerini Bursa, İzmir ve Manisa’ya kadar sokarak, Yunan Ordusu’nun hareketi ile ilgili önemli bilgiler ele geçirmiş ve bunları Ankara’ya iletmiştir. Hamza Grubu, Şakir Muzaffer Bey’in, Saray’a ve İngilizlere bilgi vermesinden ötürü ve Ankara’ya iletilen bazı evrakların kaybolmasından dolayı isim değiştirerek “Mücahit Grubu” adını almıştır. Grup, daha sonra da Muharip ismini aldı ve faaliyetlerine devam etti. Bu istihbarat örgütünün sürekli isim değiştirmesinin sebebi sık sık İngilizler tarafından deşifre olmasıydı. Sakarya Savaşı sırasında, İzmit’ten kaçırılan mühimmatların, İngilizler tarafından ele geçirilmesi ve mührün deşifre edilmesi sonucunda grup Felah ismini aldı ve telgraflarda “F” damgasını kullandı. Sultanahmet Mitingi ve Fatih gösterileri bu propaganda faaliyetlerinden sadece birkaçıydı. Felah Grubu da propaganda yaparak Millî Mücadele’ye halkın desteğini çekmeye çalışmış ve başarılı da olmuştur. Felah Grubu, Millî Mücadele için adam kaçırmaya devam ederken, İngiliz yanlısı Damat Ferit Paşa tarafından ifşa edildi ve ajanlarının listesi ele geçirilerek EHUR’a gönderildi. Grup, 4 Ekim 1923 yılına kadar görevine devam etti ve bu tarihten sonra görevine son verildi.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/milli-mucadelenin-gizli-kahramanlarindan-ahmet-esat-bozkurt-namidiger-ingiliz-kemal.html">Millî Mücadelenin Gizli Kahramanlarından Ahmet Esat Bozkurt Namıdiğer İngiliz Kemal</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.akademikkaynak.com/milli-mucadelenin-gizli-kahramanlarindan-ahmet-esat-bozkurt-namidiger-ingiliz-kemal.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İzmir’in Unutulan Kahramanı: Yüzbaşı Şerafettin Bey</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/izmirin-unutulan-kahramani-yuzbasi-serafettin-bey.html</link>
					<comments>https://www.akademikkaynak.com/izmirin-unutulan-kahramani-yuzbasi-serafettin-bey.html#respond</comments>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 14 Nov 2023 18:10:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[İzmir'in işgali]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Mücadele]]></category>
		<category><![CDATA[Yüzbaşı Şerafettin Bey]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=12985</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özet Bir toplumun tarihi o toplumun bilinci için son derece önemlidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz. Sömürgeci devletler ile milletini ve onurunu korumak isteyen bir ulusun savaşına destanlarda bile az rastlanır. Kurtuluş adına kan döken onca Ayşe Hanımlar, Sütçü İmamlar, Antepli [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/izmirin-unutulan-kahramani-yuzbasi-serafettin-bey.html">İzmir’in Unutulan Kahramanı: Yüzbaşı Şerafettin Bey</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Özet</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bir toplumun tarihi o toplumun bilinci için son derece önemlidir. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün de dediği gibi biz Türkler, bütün tarihimiz boyunca hürriyet ve istiklale timsal olmuş bir milletiz. Sömürgeci devletler ile milletini ve onurunu korumak isteyen bir ulusun savaşına destanlarda bile az rastlanır. Kurtuluş adına kan döken onca Ayşe Hanımlar, Sütçü İmamlar, Antepli Şahinler; nice askerler, erler, subaylar ve adı duyulmamış halk kahramanları&#8230;</p>
<p style="text-align: justify;">İzmir’e ilk giren Türk Süvarisi Yüzbaşı Şerafettin Bey, kurtuluşun ilk günlerinde adı sıkça dönemin gazetelerinde yer alan ancak bugün konunun uzmanları dışında birçok kimse tarafından tanınmayan değerli bir şahsiyettir. Bu kahraman Türk subayı o günler de İzmir Fatihi olarak isimlendirilmiş, kendisine Mustafa Kemal Paşa tarafından İzmir soyadı verilerek adı adeta İzmir’le özdeşleştirilmiştir. Yüzbaşı Şerafettin ve arkadaşlarının ellerinde İzmir Hükümet Konağı’nda dalgalanan Türk Bayrağı, tüm dünyaya yeni bir dönemin başladığını haykırmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anahtar sözcükler:</strong> Yüzbaşı Şerafettin Bey, İzmir’in Kurtuluşu, Mili Mücadele<span style="font-size: 12px;">                                                              </span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px;"><span style="font-size: 16px;"> <strong>1. </strong></span></span><strong>İzmir’in İşgali ve Kurtuluşu</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;"><strong>1.1. Paylaşılan İmparatorluk</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Osmanlı Devleti 1914 yılında başlayan I. Dünya Savaşı&#8217;na savaş başladıktan bir müddet sonra Almanya’nın yanında yani İttifak grubunda dâhil oldu. Dört yıl süren ve birçok cephede yenilgiyle sonlanan savaşın ardından 30 Ekim 1918 tarihinde yirmi beş maddeden oluşan ve ağır hükümler içeren Mondros Ateşkes Antlaşması’nı imzalayarak müttefikleri gibi savaştan yenik ayrıldı.  Mütareke şartları ile de Osmanlı Devleti fiilen yok sayılıyordu. Ordu terhis edilecek, kolluk kuvvetlerinin sayısı azaltılacak, donanma ve cephane teslim edilecek gibi hükümler ile özellikle stratejik bölgelerin güvenlik gerekçesiyle işgale açık hale getirilmesi (7. madde) Osmanlı Devleti’ni asli niteliklerinden yoksun hale getiriyordu. Bir teslimiyet belgesi olarak adlandırılan mütarekeden hemen sonra, daha I. Dünya Savaşı öncesi ve sırasında yaptıkları gizli antlaşmalarla aralarında nüfuz bölgeleri olarak paylaştıkları bölgeleri İtilaf Devletleri ve onların işbirlikçileri Türk topraklarını işgale başlamışlardır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">İngiltere; Musul, İskenderun, Urfa, Antep, Maraş, Kars ve Batum’u işgal etmiştir. Batum ve Kars’ı işgal etmesinin nedeni Kafkaslardaki petrol yataklarının denetimini elinde tutmak ve Doğu Anadolu’da kurulması düşünülen Ermenistan devletine zemin hazırlamaktı. İngiltere, daha sonra işgal etmiş olduğu Urfa, Antep ve Maraş’ı Fransızlara bırakmıştır. Ayrıca İngiltere Afyon, Eskişehir, İzmit, Samsun ve Merzifon’a da asker göndermiş ve buralarda denetimi sağlamaya çalışmıştır. Musul, Mondros Ateşkes Antlaşması’ndan sonra ilk işgal edilen bölge olmuştur. Fransa; Mersin, Dörtyol, Adana çevresi ile İngiltere’den devraldığı Urfa, Antep, Maraş bölgelerini işgal etmiştir. Ayrıca Doğu Trakya’daki tren istasyonları ile Afyon tren istasyonunu işgal etmiştir. İtalya; Bodrum, Kuşadası, Marmaris, Fethiye, Konya, Antalya çevresini işgal etmiştir. Yunanistan, Paris Barış Konferansı’nda alınan kararlar uyarınca 15 Mayıs 1919’da İtilaf Devletleri’nin gözetiminde İzmir’i işgal etmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;"><strong>1.2. İşgal</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">İzmir, Millî Mücadele’nin başlangıç ve bitiş noktasında yer alan bir şehir olarak önemli bir tarihi misyona sahiptir. I. Dünya Savaşı devam ederken İtilaf Devletleri 12 Nisan 1915&#8217;te Yunanlılara, derhal savaşa girmeleri şartıyla İzmir ve çevresini vermeyi vaat etmişlerdi. İngilizler, Yunanlıların kendilerine hedef olarak belirledikleri <strong>&#8220;Megalo İdea&#8221;</strong> (Büyük Yunanistan fikri) doğrultusunda birtakım vaatlerde bulunmuşlardı. İngiliz hükümeti 15 Ocak 1919’da Yunan hükümetine gönderdiği notada, İzmir ve Batı Anadolu’nun verilebileceğini belirtmişti. İngiliz Başbakanı Lloyd George, Balkanlar ve Anadolu’ya hâkim olan güçlü bir Yunanistan’ın Akdeniz’de İngiliz ticaret ve sömürge yollarının bekçiliğini yapacağına inanıyordu. <a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>   Ancak Yunanistan’ın hemen savaşa girmemesi ve İtalya&#8217;nın İttifak grubundan İtilaf grubuna geçmesiyle birlikte 19 Nisan 1917 tarihli St. Jean de Maurienne Antlaşmasıyla İtalyanlara bırakıldı. Mondros Mütarekesi sonrasında İngilizler hem sömürge yolu güvenliği hem de Akdeniz’de güçlü bir İtalya istemediklerinden dolayı İzmir ve çevresini İtalyanlara bırakmak istemediler. Mütareke sonrası İtilaf Devletleri’nin görünüşte asayişi korumak için yaptığı işgaller, gerçekte bir ilhakın bütün özelliklerini taşıyordu. Bundan cesaret alan ve Türk toprakları üzerinde hak iddia edenler, azınlıklar da harekete geçerek amaçları doğrultusunda faaliyet göstermeye başladılar. 3–4 Şubat 1919 tarihinde Paris Barış Konferansı’nda Yunan Başbakanı Venizelos, sözde Wilson İlkeleri’ne dayanarak Rumların sayıca bölgede fazla olduğunu ayrıca Hıristiyanların katledildiği tezi üzerinden yola çıkarak, İzmir’i de kapsayan Batı Anadolu’nun bir kısmı ve On İki Adalar, Doğu Karadeniz ile Batı Trakya üzerinde haklarının olduğunu iddia etti. Zira Venizelos İngiltere’nin I. Dünya Savaşı’na girmeleri karşılığında Batı Anadolu’nun batı kısmını kendilerine vermeyi taahhüt ettiklerini hatırlatmış ve buranın kendilerine terkini istemiştir. Paris Barış Konferansı’nda, Venizelos’un isteklerinin incelenip değerlendirilmesine yönelik olarak bir komisyon görevlendirilmiş, komisyon yapmış olduğu çalışmalar sonunda ve bazı değişiklikler yapılmak suretiyle İngiltere’nin propaganda ve girişimleri sonunda, üç büyükler (İngiltere, Fransa ve Amerika), İzmir’in Yunanistan’a verilmesini kararlaştırarak Yunan isteklerini kabul etmişlerdir.  14 Mayıs 1919 tarihinde Üç Büyükler işgal olayının Amiral Calthorpe (İngiliz Yüksek Komiseri) tarafından yürütülmesi konusunda anlaştılar. Buna göre Yunan birlikleri 14 Mayıs’tan evvel İzmir Körfezi’ne girmeyecek, Türkler de bu durumdan 12 saat evvel haberdar edilecekti. <a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">İzmir’in işgali hakkında Paris’te birtakım fikirlerin tartışıldığı haberini alan Osmanlı Hükümeti</span> İngilizlere duyduğu güvenden dolayı buna ihtimal vermiyordu. Hâlbuki basın bunun gerçekleşme ihtimali üzerinde durarak kamuoyunu uyanık tutmak amacıyla yayınlarında sürekli bu olayı işliyordu. Basının bu haklı endişeleri sonunda İzmir ve çevresinde birtakım Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin kurulduğu gözlenmiştir. İşgalden üç – dört ay öncesine kadar İzmir valisi ve kumandanı olan Nurettin Paşa, muhtemel işgal hadisesine karşı halkı uyanık tutmaya çalışıyordu. Nitekim Nurettin Paşa, Türkleri örgütlemesinden dolayı İzmir Rum Metropoliti Hirisostomas tarafından Müttefik İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’na şikâyet edilmiş, bunun üzerine İngilizler, Osmanlı Hükümeti’ne baskı yapıp Nurettin Paşa’yı görevden aldırarak; valiliğe Kambur İzzet Bey’i, ordu komutanlığına da Ali Nadir Paşa’yı getirtmişlerdir. İşgal sabahına rastlayan gece, İzmir’de bulunan XVII. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa, bütün subaylara emir vererek kışlada toplanmalarını istemişti. Böylece subayların tamamı daha geceden kışlada toplanmışlar, sabahki olaylara seyirci kalmışlardı. İzmir’in Yunanlılara verilmesi konusunda istekli davranan İngiltere, 14 Mayıs’ta İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Richard Webb aracılığıyla, Sadrazam Ferit Paşa’ya İzmir’in Yunanlılar tarafından işgal edileceğini bildirmiştir. Aynı şekilde Calthorpe, İzmir’in işgaliyle ilgili olarak İzmir Valisi’ne ve XVII. Kolordu Komutanı Ali Nadir Paşa’ya müttefiklerin istihkâmları işgal edeceğini haber vermiştir. <a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>  İzmir’in işgal edileceği haberi İzmir’de bomba etkisi yaratmıştır. 14–15 Mayıs tarihlerinde Redd-i İlhak Cemiyeti İzmir’de yayınladığı bir bildiride halkı işgale karşı birlik olmaya çağırmıştır. Bunun üzerine Yahudi Maşatlığı’nda (Bahri Baba Parkı) toplanan halk İzmir’in işgalini protesto ederek işgale karşı çıkmıştır.  15 Mayıs 1919 sabahı ilk saatlerden itibaren İzmir şehri büyük bir gerginlik içerisine girmiştir. Yunanlıların İzmir’e asker çıkaracağı söylentileri basında devamlı konu edilmiştir. Diğer taraftan işgalin olduğu gün, Vali İzzet Bey’in Köylü Gazetesi’nde çıkan tekzibinde Yunanlıların İzmir’i işgal edeceği söylentilerinin yalan olduğu ifade edilmişti. Türk tarafında sessizlik hâkim iken Rum ve Yunan uyruklular, ellerinde bayraklarla tezahürata başladıkları gibi, Rum kızları da mavi beyaz kumaştan elbiseleri ile sahil boyunda toplanıyorlardı. Sahil boyunda bulunan bir bando devamlı Yunan marşları çalarken; İzmir Ortodoks Metropoliti Hrisostomos ve öteki papazlar da işgal birliklerinin karaya çıkacakları Pasaport Meydanı’nda bekliyorlardı. Bunların yanında Yunan millî kıyafeti içerisinde silahlı Rum gençleri ve diğer azınlıklar bulunuyordu. Sabah saat 6.00 sularında İngiliz, Fransız, İtalyan ve Amerikan gemileri eşliğinde ilerleyen Yunan gemileri; saat 7.00 civarında ilk birliklerini karaya çıkararak Alsancak ve Pasaport karakollarını işgal ettiler. İşgalin fiilen başlaması üzerine, Rumlara ait fabrikalar başta olmak üzere kiliseler düdük ve çanlarını çalmaya başladılar. Metropolit Hrisostomos ve yanındaki papazlar da karaya ayak basan Efzun Alaylarını takdis ettikten, geleneksel tuz ve ekmek sunma merasimi yapıldıktan sonra, Albay Stavrianos komutasında Konak istikametine yürüyüşe geçtiler. <em>&#8220;Zito Venizelos&#8221; </em>sloganları ile bir saatte Konak Meydanı’na gelen Efzun Alayı birliklerinin önünde gönüllü Rum gençlerinden oluşan milisler gidiyordu. Konak Meydanı’nı Kemeraltı caddesine bağlayan köşe dönülürken, alayın en önünde yerlere kadar uzanan Yunan bayrağını taşıyan Teğmen Yannis, Hasan Tahsin tarafından açılan ateş sonucunda bayrakla birlikte atından yuvarlandı. Gürültüler arasında zor duyulan bu tabanca ateşinin ardından ortalık karışmış; Efzun Alayı gerisin geri dönerek denize kadar çekilmiştir. İşgale karşı halkın direniş sembolü olan ve ilk kurşun diye anılan bu olaydan sonra İzmir’de büyük bir Yunan terörü estirildiği, çok sayıda Türk’ün öldürüldüğü, yaralandığı, insanlık dışı hareketlere maruz kaldığı bilinmektedir. <a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Bu arada kolordu karargâhını kuşatan Yunanlılar, kışlayı ateşe tutarak pek çok subayın ve askerin ölümüne sebep olmuşlardı. O sırada beyaz mendille ateşkes isteğinde bulunulmuş; bilâhare süngü takarak yanlarında Rum çeteleri de olduğu halde kışlaya giren Yunanlılar pek çok asker ve zabiti dipçik ve süngü darbeleri ile şehit etmişler; üstlerinde olan her türlü eşyayı da gasp etmişlerdi. Bütün bu gelişen olaylardan sonra, elinde beyaz bayrak ile Yunan askerlerine yaklaşan Ali Nadir Paşa, teslim olmak ve kendini tanıtmak isterken tekme tokatla karşılanmıştır. Bu ilk işgal günü 28 yüksek rütbeli subay, 128 subay, 540 er ve 2.000’e yakın sivili de elleri başları üzerinde Zito Venizelos diye bağırtarak İzmir körfezinde demirli bulunan Patris adlı askeri gemiye götürmüşlerdir. Bu insanların çoğu dehşet verici işkencelere uğramışlardır. Yunanlıların İzmir’e çıkışından yaklaşık üç ay kadar sonra teşkil edilen ABD Yüksek Komiseri Bristol başkanlığındaki Yunan Zulümlerini İnceleme Komisyonu da hazırladığı raporu uluslararası kamuoyuna açıklamaktan çekinmiştir. Hatta İngiliz Yüksek Komiseri Webb, 1919 yazında gönderdiği bir raporunda, Venizelos’un bütün İzmir ve civarını mezbahaneye çevirdiğini yazmıştır.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Yunan güçleri şehri denetim altına almak için tutuklamalar yapmış, karşı çıkanları öldürmüş, okulları, meskenleri ve idari binaları işgal etmiş, özellikle de resmî dairelere el koyduklarında; orada bulunan Türk bayraklarını çiğneyerek içeri girmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1.3. İşgalin Yayılması ve Tepkiler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türk kuvvetleri Mondros Mütarekesi gereğince etkisiz hale getirildiği için güçlü bir askeri direnişle karşılaşmayan Yunanlılar, İzmir’i ve hinterlandını işgale başladılar. Üç koldan ilerleyen Yunan kuvvetlerinin ilk kolu Gediz’den başlayarak Menemen, Manisa, Turgutlu, Salihli ve Alaşehir’e, ikinci kol Menderes vadisinden başlayarak Torbalı, Bayındır, Ödemiş’e üçüncü kol Torbalı’dan Aydın’a ilerlediler. Hükümetin seyirci kaldığı işgallere yerli Rumlar rehberlik ettiler. Türk topraklarının işgali başlamadan hemen önce örgütlenmeye girişen Rum ve Ermeni azınlıklar, İzmir’in işgalinden cesaret alarak oldukça faal hale geldiler. Anadolu’ya yoğun bir şekilde Rum iskânı yapılmış, propagandacı ve eylemci Rumlar silah ve cephaneleriyle özellikle Batı Anadolu da etrafa dehşet saçıp Türk ve Müslüman ahaliyi sindirerek öteye beriye dağılmasını istemekteydiler. Bu şekilde Anadolu’nun içlerine göç ettirilen Türk ve Müslüman sayısının 100 binin üstünde olduğu belirtilmektedir. Böylece Anadolu&#8217;ya sokulan Rumların iskânı kolaylaşacak, aynı zamanda Mondros Mütarekesi&#8217;nin yedinci maddesine işlerlik kazandırılarak işgale zemin hazırlanacaktı. Rum azınlığın hedefi, Yunan işgalini kolaylaştırmak ve bunun mümkün olduğu kadar geniş alanlara yayılmasını sağlamaktı.</p>
<p style="text-align: justify;">İzmir’in özellikle de yüzyıllarca Osmanlı hâkimiyeti altında güven ve huzur içinde yaşamış Rumlar tarafından işgali Anadolu halkının büyük tepkisine neden olmuştur. İşgal, vatanseverleri düşünmeye ve çareler aramaya yöneltmiştir. Yazılı basın Millî Mücadele hareketinin en önemli propaganda aracı idi. İzmir ve çevresinin Yunan orduları tarafından işgal edilişinin basında gereği kadar ilgi uyandırdığı dönemin önemli gazete ve mecmualarında görülmektedir. Basında <em>“<strong>İzmirsiz Türk Anadolu Olmaz</strong>”</em> sloganı sürekli işlenmiş ve canlı tutulmuştur. İzmir ve çevresinin işgali, Türk milletinin başta Yunanlılar olmak üzere diğer işgalcilere karşı teşkilatlı direnişe geçmesi hususunda tetikleyici bir rol oynamıştır. Mondros Mütarekesi’nden İzmir’in işgaline kadar geçen süreç değerlendirildiğinde İzmir’in işgalinin Millî Mücadele’nin ve Kuvayı Milliye harekâtının başlaması noktasında yaptığı etki kayda değerdir. Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleri ve gönüllülerden oluşan bölgesel silahlı direniş kuvveti olarak adlandırılan Kuvayı Milliye direnişin genel anlamda güç odaklarını oluşturmaktadır. Bu güç odaklarının etkisiyle başta İstanbul olmak üzere Anadolu&#8217;nun hemen her yerinde protesto gösterileri ve mitingler tertiplenir. Ayrıca işgali protesto eden telgraflar iç ve dış makamlara gönderilir.</p>
<p style="text-align: justify;">İzmir işgale uğrarken Bandırma vapuruyla İstanbul Galata rıhtımından yola çıkan Mustafa Kemal Paşa ve heyeti Kız Kulesi yakınlarında İngilizler tarafından kontrole tabi tutulmuşlar; İngiliz istihbaratının pasaport servisi, İstanbul’dan Mustafa Kemal’in hareket edebilmesi için vize vermekte tereddüt etmiştir. Mütareke döneminde İstanbul’dan ayrılacak herkes için vize alma zorunluluğu getirildiğinden, Mustafa Kemal ve heyeti için de böyle bir başvuru yapılmıştır. Pasaport servisinden Yüzbaşı J.G. Bennet Samsun’a gidecek heyetin listesine baktığında; bunların kendisinde barış yapacak bir kuruldan çok, savaş yapacak bir heyet izlenimi bıraktığını söylemiştir. Öte yandan İşgal Kuvvetleri Komutanlığı’na her ne kadar İstihbarat Subayı Deedes endişelerini dile getirmişse de bu sırada padişahın ve sadrazamın güvenine layık olmuş bir heyetin karşılarında olduklarını gördüklerinden bunun bir problem teşkil etmeyeceğine karar vermişlerdir. İngilizler Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışından sonra yanıldıklarını anlamış olsalar da iş işten geçmiştir. Mustafa Kemal Paşa üç günlük bir yolculuktan sonra 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basar basmaz görev alanı içindeki mülki ve askeri makamlara bölgelerindeki asayiş durumunu belirten bir rapor göndermelerini istemiştir. 20 Mayıs’ta Sadarete gönderdiği telgrafla da İzmir’in Yunanlar tarafından işgalinin ordu ve milletçe kabul edilemeyeceğini bildirmiştir. Aynı tavır daha sonra yayımlanan tamim ve düzenlenen kongrelerde de yinelenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">İşgallere karşı harekete geçen vatanseverler arasında görüş birliğine ulaşabilmek için yerel ya da bölgesel kuruluşlar oluşturulmuş, yerel nitelikteki Millî Mücadele dernekleri Ankara’da TBMM açılmadan ve düzenli ordular kurulmadan önce kongrelerini yapmışlar ve örgütlenmelerini gerçekleştirmişlerdir. Fakat direniş fikriyle Kuvayı Milliye’nin mücadele formülünü ve hedeflerini belirlemek açısından Ulusal Kurtuluş Savaşı’nın halk hareketinde önemli yer almışlardır.  Türkler büyük harpten yenik çıkmış, bitkin düşmüştü ama herhangi bir koloni ülkesinde olmayan “<strong>binlerce yıllık bir devlet geleneği</strong>” ne sahip olmanın ve “<strong>asker bir toplum</strong>” olmanın yüksek ve hızlı örgütlenme niteliğine sahipti. <a href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p style="text-align: justify;">İzmir’in işgali Anadolu’daki ulusal bilincin uyanmasına ivme kazandırmış, Yunanistan’ın Anadolu’ya asker çıkarması, Türkler için kabullenilmesi ya da sessiz kalınması mümkün olmayan bir girişim olmuştur. Her sonuca katlanabilecek gibi görünen yorgun ve yoksul Türk halkında, işgalden hemen sonra şaşırtıcı bir hareketlilik başlamıştır. Nerede ve nasıl gizlendiği bilinmeyen bir güç, ulusal varlığı savunma duygusu, kendiliğinden harekete geçmiş ve doğal bir dürtü gibi toplumun hemen her kesiminde, mücadeleye dönük, dinamik bir güç yaratmış, ülkenin her yerine yayılmıştır<em>. <a href="#_ftn8" name="_ftnref8"><strong>[8]</strong></a> </em></p>
<p style="text-align: justify;">Türk milleti işgal hareketleri karşısında vatanını kurtarmak için 1919 yılında yer yer direniş hareketleri başlatmış, bu hareketler 19 Mayıs 1919 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ayak basmasından kısa süre sonra merkezi bir nitelik kazanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">İzmir’den Anadolu’nun iç kısımlarına doğru ilerleyen Yunan kuvvetleri ile Kuvayı Milliye arasında bir cephe oluşmuştur. Bu sırada bölgede direnişin örgütlenmesi ve Kuvayı Milliye’nin desteklenmesi için kongreler toplanmıştır. İşgal sonucu ortaya çıkan bu gelişmeleri İtilaf Devletleri’nin İstanbul&#8217;daki temsilcileri kaygıyla izlemekteydiler. Bu arada işgal bölgelerini genişleten Yunanlılar, Sevr Barış Antlaşması’ndan sonra da Batı Anadolu &#8216;da yerleşme yolunda girişimler başlatmış ve bu yönde uygulamalarda bulunmuşlardır. İngilizlerin de desteği ile barış antlaşmasının şartlarını uygulamak ve Ankara’daki meclise kabul ettirmek amacıyla harekete geçmişlerdir.<a href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/izmirin-unutulan-kahramani-yuzbasi-serafettin-bey.html">İzmir’in Unutulan Kahramanı: Yüzbaşı Şerafettin Bey</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
					<wfw:commentRss>https://www.akademikkaynak.com/izmirin-unutulan-kahramani-yuzbasi-serafettin-bey.html/feed</wfw:commentRss>
			<slash:comments>0</slash:comments>
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı&#8217;da Devlet Adamı Yetiştiren Okul: Enderun</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/osmanlida-devlet-adami-yetistiren-okul-enderun.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 21 May 2022 06:32:58 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[devşirme]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[enderun]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=12562</guid>

					<description><![CDATA[<p>OSMANLI’DA DEVLET ADAMI YETİŞTİREN OKUL: ENDERUN &#160; &#160; ÖZET Osmanlı eğitim sistemi içinde özel bir yeri olan, saray görevlilerini yetiştirmek üzere II. Murat döneminde temelleri atılan ve II. Mehmet (Fatih) döneminde de kurumlaşan Enderun mektebinde verilen eğitim öğretimin amacı, devşirme yoluyla alınan Hristiyan çocukların, kabiliyetleri doğrultusunda devletin farklı kademelerinde görev alabilecek yetkinliklere sahip bilgili birer [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/osmanlida-devlet-adami-yetistiren-okul-enderun.html">Osmanlı’da Devlet Adamı Yetiştiren Okul: Enderun</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><strong>OSMANLI’DA DEVLET ADAMI YETİŞTİREN OKUL: ENDERUN </strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>ÖZET</strong></p>
<p style="text-align: justify">Osmanlı eğitim sistemi içinde özel bir yeri olan, saray görevlilerini yetiştirmek üzere II. Murat döneminde temelleri atılan ve II. Mehmet (Fatih) döneminde de kurumlaşan Enderun mektebinde verilen eğitim öğretimin amacı, devşirme yoluyla alınan Hristiyan çocukların, kabiliyetleri doğrultusunda devletin farklı kademelerinde görev alabilecek yetkinliklere sahip bilgili birer devlet adamı olarak yetiştirmektir. Saray içi okul olarak da bilinen bu mektebe Acemi oğlanlar arasından zekâ ve yetenekleriyle kendilerini kabul ettirenler alınarak yeni bir eğitime tabi tutulmuşlardır. Vezir-i azamlar, vezirler, ordu ve donanma komutanları, eyalet valileri, devletin maliyesini ve diğer tüm kurumları yönetenler bu okuldan yetişenlerdir. 1909 tarihine kadar çalışan Enderun Mektebi, Türk eğitim tarihinde büyük önem taşımaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify">Çok genel anlamda, insanı kültürel hayata hazırlayan tüm sosyal süreçleri içeren eğitim, resmi ve düşünsel anlamda; kişilerin değerler, yetenekler ve bilgi bakımından eğitildiği sosyal kurumlar olan okullarda yapılır (Gutek, 2014: 5). Osmanlı Devleti’nde kuruluş döneminden itibaren eğitim konusuna büyük önem verilmiş, eğitimin temel amacı olarak da topluma faydalı, meslek sahibi bireyler yetiştirmek düşüncesi benimsenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">Eğitim öğretim işleri yalnızca hayır işi ve dini bir görev olarak görüldüğü için imparatorluk sınırları içinde kalan her yerde pek çok sayıda cami, mescit, tekke, türbe ve çeşme yanında vakıf yoluyla kurulan mektepler görülmektedir (Güler, 2004: 67),</p>
<p style="text-align: justify">Osmanlı’da eğitim, devleti ilgilendiren bir konu olduğu kadar, aynı zamanda toplumun tüm kesimlerini ilgilendiren bir görev olarak da benimsenmiştir. Osmanlı devlet adamları bu amaca yönelik medreseler açarak, alimlere ve bilim adamlarına destek olmuşlardır. XVII. yüzyıla kadar mevcut eğitim kurumları sivil eğitimin yapıldığı Sıbyan Mektebi ve medreseler, askeri eğitimin yapıldığı Acemi Oğlanlar Ocağı, Yeniçeri Ocağı ve Enderun Mektebi olmuştur. Bir bütün olarak düşünüldüğünde Osmanlı Devleti XVII. yüzyıla gelene değin Batı karşısındaki üstünlüğünü hem askeri ve siyasi olarak hem de eğitim olarak koruyabilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">Eğitim sistemine bakıldığında temel eğitimden yüksek öğrenime kadar her düzeyde XVII. yüzyıla gelene kadar nitelikli insan ihtiyacı karşılanabilmiştir. Sistemin içinde örgün eğitim veren üç eğitim kurumu olduğu görülür. Bu eğitim kurumlarının ilköğretim kısmını Mekteb-i Sıbyan ve Dar-ül Hüffaz oluştururken, orta ve yüksek öğretim kısmında medreseler bulunmaktaydı. Medreselerde, “İslami bilimler” ile “tabiat bilimleri” birlikte okutulurdu (Cihan, 2007: 11-12). Devrin meşhur medreselerinden olan Bursa medresesi, İstanbul’daki Fatih ve Süleymaniye medreseleri bunların başında geliyordu.</p>
<p style="text-align: justify">Osmanlı Devleti’nin yükselmesinde ve Türk İslam medeniyetinin meydana gelmesinde özellikle medreselerin büyük rolü olmuştur. Medreseler özellikle XVI. yüzyıl Osmanlı toplumunun din ve hukuk alanındaki en yaygın yüksek öğrenim kurumları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu kurumlar gerek İslam dünyasındaki 10.yüzyıla giden geçmişi, gerek Osmanlı İmparatorluğu’ndaki gelişim tarihi içinde, felsefi düşünceden ve dünyevi bilim alanlarından uzaklaşmış, büyük ölçüde Sünni İslam görüşünü ve hukuk anlayışını yeniden üreten kurumlar haline gelmiştir (Tekeli, İlkin, 1999: 11).</p>
<p style="text-align: justify">Osmanlı Müslüman toplumunun genel eğitimiyle uğraşan ve ilkokul seviyesinde olan müesseseler sıbyan mektepleri idi. Her köy ve mahallede bulunan sıbyan mekteplerinde eğitimin ve öğretimin esası dinin ve ahlakın öğretilmesinden ibaretti. Medreseler ve sıbyan mektepleri, devletin kontrolünden ve sorumluluğundan uzak müstakil öğretim müesseseleriydi. Hemen hemen hepsi vakfa bağlı olduklarından dini ve sosyal yönleri ağır basan kurumlardı (Kodaman, 1991; 9-10).  Belirli bir yönetmeliği ya da devletçe hazırlanmış bir programı olmayan sıbyan mekteplerinde amaç çocuklara okuma yazmayı öğretmek, İslam dininin kurallarını ve Kur’an’ı ezberletmekti. Faik Reşit Unat, <em>Türkiye Eğitim Sisteminin Gelişmesine Tarihi Bir Bakış</em> adlı kitabında bu okullar için şunları söylemiştir:</p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px">Gerçi bu okulların baş hedefi, çocuklara her ne kadar Arapça olan Kur’an metnini yanlışsız okuyup telaffuz edecek bir yetenek kazandırmak ise de, gerek tecvit, gerek din bilgilerinin öğretmenler tarafından Türkçe açıklandığı, hele kara cümlenin öğretilmesinde doğrudan doğruya ana dil hakim bulunduğu, çocuklara muhtelif vesilelerle Türkçe dualar ve ilahiler ezberletildiği, Türkçe gülbanklar söyletildiği cihetle, hele medreselerin bile tam manasıyla Arapça olduğu iddia edilemeyecek olan öğretim dili yanında sıbyan mekteplerinde öğretim dilinin Arapça olmayıp Türkçe olduğu kuvvetle savunulabilir (Unat, 1964: 8-9).</span></p>
<p style="text-align: justify">Örgün eğitim içinde devletin ihtiyacı olan yüksek derecede memur yetiştiren ve şehzadelerin eğitimini sağlayan kurumlarda mevcuttu. Masrafları devlet tarafından karşılanan bu özel eğitim Mekteb-i Enderun’da sürdürülürdü. Kurumların her türlü masrafı da devlet tarafından karşılanırdı (Güler, 2004: 69-70). Enderun mektebi, belli bir öğretim kadrosu ve tesis edilmiş binaları olmayan saray içi okul olarak da adlandırılan yönetici ve devlet adamı yetiştirme özelliği taşıyordu (Cihan, 2007: 13).</p>
<ol>
<li><strong> Osmanlı’da Devşirme Sistemi</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify">Osmanlı devlet yönetim anlayışında padişah en üst yönetici konumundadır ve ilahi bir yetki ile dünyaya gönderilmiştir. Kabul gören bu anlayışa göre, padişah, farklı toplulukları bir arada tutan, ilahi kaynaklı bir güçle toplumun inanç birliğini de koruyan kişidir (Heper, 2010: 57). Osmanlı’da fetih hareketlerinin artmasıyla asker ihtiyacının doğması ilerleyen yıllarda ise alınan yenilgiler nedeniyle başka kaynaklara ihtiyaç duyulmuştur. Devşirme usulü daha önceki Türk ve İslam devletlerinde uygulanmayan bir sistemdir. Sistemin Osmanlı’da ortaya çıkmasında iki temel faktör vardır. Ordunun asker ihtiyacının karşılanması ve devlet adamı yetiştirmek üzere öğrenci sağlanması. Hristiyan ailelerin sağlıklı ve fiziki olarak güçlü olan erkek çocukları padişah tarafından görevlendirilen kişiler tarafından alınırdı yani devşirilirdi.</p>
<p style="text-align: justify">Zengin Hristiyan ailelerinin devşirme yoluyla alınan erkek çocukları kimi zaman taşra kadılarına ve yeniçerilere verilen para karşılığında geri alınır, alınan çocukların yerine çobanlık yapan ailelerin çocukları verilirdi. Tek çocuklar, kel ve hasta olanlar, evlenme durumunun kilise kayıtlarıyla belgelenmesi koşuluyla da evlenmiş gençler devşirme usulünün dışında tutulurdu (Ebertowskı, 2006: 12). Ayrıca, Türkçe bilenler, ana babası ölmüş olanlar ve Yahudiler alınmazdı. Öncelikle Rumeli’de uygulanan sistemle, Arnavutluk, Yunanistan, Adalar ve Bulgaristan’dan çocuklar alınmaya başlanmış, daha sonra ise Bosna-Hersek ve Macaristan’daki Hristiyanlar arasında devşirme yapılmıştır (Akyüz, 1999: 80). Devşirilen çocuklar 3-5 yıl kadar Türk ailelerinin yanında kaldıktan sonra Acemi oğlanlar mektebine alınarak hem temel bir eğitimden hem de askeri bir eğitimden geçerlerdi. Acemi oğlanlar ocakları kara ordusunu oluşturan Yeniçerilerin de kaynağını oluştururdu (Güler, 2004: 69). Alınan bu eğitimler neticesinde de bir sınava tabi tutulurlar, başarılı oldukları taktirde Topkapı Sarayı içindeki Enderun Mektebine alınırlardı.</p>
<ol start="2">
<li><strong> Enderun’un Kuruluş Amacı</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify">Altı yüzyılı aşkın bir süre siyasi varlığını sürdüren Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişmesinde önemli bir yere sahip olan Enderun, devletin kadrolarını yetiştiren bir müessese idi. Veziri azamlar, vezirler, ordu ve donanma komutanları, eyalet valileri, beylerbeyleri, devletin dış ilişkilerini, maliyesini ve diğer tüm kurumlarını yönetenler hep bu okuldan yetişenlerdi (Sevinç, 2007:251). Bu bağlamda düşünüldüğünde Enderun mektebinin Osmanlı İmparatorluğu’ndaki eğitim konusunda özel bir öneme sahip olduğunu söyleyebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify">Enderun Mektebi, Osmanlı Devleti’nin gücünü korumak ve nitelikli insan yetiştirmek amacıyla kurulmuş bir eğitim kurumuydu. Devletin en modern eğitim kurumlarından biri olan Enderun, Topkapı Sarayı içinde yer alırdı (Güler, 2004: 71) Odalar halinde ve çeşitli kademelerde eğitim ve öğretim verilen, öğrencileri de acemi oğlanlar arasından yani devşirme oğlanları arasından seçilen bu okul Osmanlı eğitim sisteminde elitler eğitimini meydana getirmekteydi (Akkutay, 2004: 85). Esas olarak, Hristiyan tebaadan alınan yetenekli çocukları iyi ve güvenilir birer devlet adamı aynı zamanda asker yapmayı amaçlamıştır (Akyüz, 1999: 78). Enderun’da eğitim görmek amacıyla alınan devşirmeler, başlıca Edirne Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı ve Galatasaray gibi dış saraylardaki İç oğlanları Ocakları’ndan seçilirdi. Enderun, uzun bir süre varlığını sürdüren, üst düzey yöneticileri yetiştiren bir okul olmasının yanı sıra bir kültür merkezi olarak da karşımıza çıkmaktadır.  Bu okulda pek çok devlet adanı yetiştiği gibi bürokrat ve sanatçı da yetişmiştir (Simit, 2019: 322).</p>
<p style="text-align: justify">İslam devletlerinin pek çoğunda görüldüğü gibi Osmanlı İmparatorluğu’nda da iktidara ortak olabilecek soylu bir sınıfın oluşması istenmeyen bir durumdur. Bu sebepledir ki, devlet görevleri kulluk esaslarına göre yürütülmekteydi. Bu esaslara göre genellikle yabancılar bu görevler için yetiştirilir ve kullanılırdı. Başka bir söyleyişle, Osmanlı devlet yönetimi bir yandan medrese çıkışlı ulemaya, bir yandan da Enderun mektebinin kul sistemine dayanırdı. Devletin başında bulunan padişah, gücünü kendisine ancak mutlak şekilde bağlı ve sadık aynı zamanda çok iyi yetişmiş yetenekli kişilere teslim edebilirdi. İşte Enderun, tam da bu amacı gerçekleştiren, yöneticilerin bir kısmını yetiştiren, bazı Hristiyan gençlerin Müslüman yapılarak yönetime katılmalarını sağlayan bir okuldu. Ancak şu noktayı belirtmek de gerekir ki, Enderun tüm Hristiyanları İslamlaştırma gibi bir amaç gütmüyordu. Öğrencilerin sağlandığı devşirme usulü bazı sınırlılıklarla dar tutulduğu için Hristiyanların İslamlaşma ve Türkleşme süreçlerinde pek az bir etkisi olmuştur (Akyüz, 1999: 79). Dolayısıyla, Osmanlılar Hristiyan tebaaya karşı din ve dillerini değiştirme gibi bir politika izlememiştir. Bu durum onların kültürlerini korumalarına ve sonrasında da bağımsızlıklarını kazanmalarına da yol açmıştır.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Enderun’a Öğrenci Alımı ve Eğitim Öğretim Düzeni</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify">Sarayın Üçüncü Avlusundaki Saray okulu olarak adlandırılan Enderun mektebinin öğrenci kaynağı esas olarak acemi oğlanlar idi. Acemi oğlanları öncelikle kıyafetleri açısından incelenir, daha sonra da yetenek testlerine tabi tutulurlardı. Böylelikle acemi oğlanların bir kısmı ocaklara gönderilirken bir kısmı da Enderun’da eğitim almaya hak kazanırdı. Zaman içerisinde Türklerde Enderun’a alınmıştı. Acemi oğlanların sağlanması da iki yolla oluyordu: Pençik oğlanları yani savaş esirlerinin zeki olanları ile devşirme oğlanları. Pençik sisteminde savaş esirleri söz konusu iken devşirme sisteminde Rumeli topraklarından alınan yetenekli ve vücutça güçlü çocuklar seçilirdi. Devşirme sistemi ile pençik sisteminde olmayan yeni bir uygulamaya gidilmiştir. Acemi oğlanda askerlik için seçilenlerin yanında saray okulunda üst düzey yönetici olarak yetiştirilecek gençler de seçilmeye başlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify">Devlet hizmetleri için aday olarak yetiştirilen gençler Enderun’da üç biçimde eğitilirdi. Öncelikle saray işlerini öğrenirler daha sonra İslami ve bazı müspet bilimler alanında kuramsal bir öğrenim görürler ve son olarak beden ve sanat eğitimi alırlardı (Akyüz,1999: 79). Enderun’a geçenler eğitimlerini kendi aralarında belirli bir kademesi olan “odalar” ve “koğuşlarda” alttan üste geçerek sürdürürler, giydikleri kıyafetlere göre de temelde dolamalı ve kaftanlı olarak iki dereceye ayrılırlardı (Tekeli, İlkin, 1999: 19). Enderun’da başlıca yedi eğitim kademesi mevcuttu. Küçük oda, Büyük oda, Doğancılar Koğuşu, Seferli Koğuşu, Kiler Odası, Hazine Odası ve Has oda (Güler 2004: 71). En alt kademede büyük ve küçük oda, daha sonra hazine odası en üstte de has oda bulunurdu. Enderun mektebindeki eğitim belli kurallara göre, milliyet değişimini de içine alan bir kültürleşme ve disiplinleştirme anlayışı ile devlet adamı yetiştirme süreci olarak nitelendirilebilir. Enderun Mektebi adından da anlaşılacağı üzere sarayın birun (dış hizmetler) ve Enderun (iç hizmetler) olarak belirlenmiş ikili yapı içinde iç hizmetler kısmında yer alıyordu. Sarayın her iki bölümünün de yeniden üretimi işlevini yüklenen Enderun, Osmanlı bürokrasisinin büyük bir kısmının da yeniden üretimi anlamına geliyordu. Temel amaç, devşirme yoluyla alınan Hristiyan çocukları yetenekleri doğrultusunda devlet kademelerinde yer alacak şekilde yetiştirmektir. Bu yaklaşımdan hareketle, devletin resmi dili olan Osmanlıcayı, Türkçe yazı türlerini, musikiyi öğretmek Türkleştirme siyasetinin de bir aracı olarak karşımıza çıkmaktadır (Akkutay, 2004: 85). Hazırlık aşamasından itibaren sanat kolları, edebiyat konuları öğrencilerin yeteneklerine uygun şekillerde öğretilirdi. Okutulan dersler genellikle medreselerde okutulan dersleri içeriyordu. Ancak dört açıdan farlılık gösterdiğini belirtmek gerekir. Öncelikle Türkçe ve edebiyat konusunda verilen derslerdi. Diğeri bir askerin ve yöneticinin bilmesi gereken konuların alınmasıydı. Coğrafya, tarih, harita yapımı ve savaş sanatı bu konular içinde yer alıyordu. Diğer bir farklılık ise, minyatür yapımı, hattatlık, oymacılık, mimarlık gibi güzel sanatlar etkinliklerinin olmasıydı. Son farklılık ise, musiki eğitiminin verilmesiydi (Tekeli, İlkin, 1999: 20) Alınan eğitimi öğrenciler açısından değerlendirdiğimizde sürecin uzun ve zor olduğunu, aşamalı bir yükselmenin söz konusu olduğunu söyleyebiliriz. Farklı meslek alanlarında da uzmanlık eğitimlerinin verilmesi Enderun eğitiminde dikkat çeken bir husus olarak değerlendirilmelidir. Eğitimini tamamlayan öğrenciler, devlet kademelerinde görev aldıkları gibi, tarih, musiki ve edebiyat gibi farklı dallarda da ilerleyebiliyorlardı. Hatta öğretici olabilme gibi bir görev de üstleniyorlardı.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Enderun’un Kapatılması</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify">Osmanlı’da devlet adamı yetiştirmek üzere yetenekli gençlerin eğitilmesi üzerine kurulan Enderun, XVI. yüzyıldan itibaren alınan yenilgiler ve toprak kayıplarının devşirme sistemi üzerinde de olumsuz etkiler yaratması üzerine insan kaynağı sağlamakta güçlüklerle karşılaşmıştır. Özellikle I. Süleyman (Kanuni) döneminden sonra Enderun’a öğrenci seçiminde gereken özenin gösterilmemesi, güçlü yerel yönetimlerin ve ailelerin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Sancak beyleri, kadılar ve beylerbeyleri tarafından yapılan devşirilme işinin rüşvet ve iltimas sebebiyle olası yolsuzlukların önüne geçmek amacıyla Yeniçeri Ocağına bırakılmasıyla sistem zayıflamaya başlamıştır (Akkutay, 1984: 46-47). XVI ve XVIII. Yüzyıllar arasında devlet içinde yaşanan siyasi, askeri ve ekonomik değişimler Batı ile kurulan ilişkilerin daha da önemli hale gelmesine sebep olmuş, bu durum Enderun mektebinin eğitim programı ve yönetiminde belirgin bir değişime yol açmıştır. Yapılan ilk değişiklikler II. Mahmut döneminde görülmektedir. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılması, takip eden dönemlerde mektebin giderek zayıflaması, II. Abdülhamit dönemine gelindiğinde ihmallerin iyice artmasına ve önemini kaybetmesine sebep olmuştur. 1 Temmuz 1909’da yayınlanan bir kararname ile Enderun mektebi kapatılmıştır (Cihan, 2007: 35). Hasan Ali Koçer <em>Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi</em> adlı kitabında Osmanlı Devleti’nin gerileme ve yıkılış döneminde yaşanan olumsuzlukların mektebi de olumsuz etkilediğini, Osmanlı ordu teşkilatında devşirme usulünün kaldırıldıktan sonra Enderun Saray Mektebine İstanbul halkından devletin ileri gelenlerinin seçkin çocuklarının alınmaya başladığını, öğrenci alımında artık kabiliyetin değil iltimasın rol oynadığını belirtmiştir (Koçer, 1991: 18). Görüldüğü gibi devletin içinde bulunduğu kötü durum devşirme sitemini de olumsuz etkilemiştir. Hristiyan çocukların gelişigüzel alınmaya başlanması, rüşvet ve iltimasın yaygınlaşması, devşirme işinin yeniçeri ocağına bırakılmasıyla yeniçeri ağalarının keyfi davranışları düzen ve kanunları da bozmuştur. Devşirme sisteminde yaşanan olumsuzluklar ve Müslüman ailelerinin çocuklarına yöneliş devlet adamlarının yakınlarını Enderun’a almaya başlamasına sebep olmuştur. Bu durum odalarda yığılmalara sebep olurken odalar arası geçişlerde de sıkıntılar yaşanması sonucunu doğurmuştur.</p>
<p style="text-align: justify"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify"><strong>SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify">Saray içi okul olarak da adlandırılan Enderun Mektebi, örgün eğitim olarak nitelendirebileceğimiz bir anlayışla devlete yönetici yetiştiren bir okul olarak karşımıza çıkmaktadır. Enderun mektebi sadece Türk eğitim tarihi açısından değil aynı zamanda dünya eğitim tarihi açısından da önemli bir yere sahiptir. Günümüzün eğitim anlayışı çerçevesinde hazırlanan eğitim programları içinde büyük bir öneme sahip olan “<em>değerler eğitimi</em>” konusu Enderun mektebinde öğrencilere kazandırılmak istenen tutum ve davranışlarla örtüşmektedir. Nitekim, Enderun’da eğitim gören öğrencilerden toplumsal kurallara uymaları, yalan söylememeleri, büyüklere karşı saygılı davranmaları, küçükleri korumaları, insanları rahatsız edici serbest hareketlerde bulunmamaları, kişisel temizliklerine önem vermeleri, yemek yeme adabına uygun hareket etmeleri gibi pek çok konuda gerekli özenin gösterilmesi öğretilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">Devletin kuruluş ve yükselme dönemlerinde liyakatin işlediği bir okul olan Enderun devletin başarısında etkili olmuştur. Ancak 17.yüzyıl itibarı ile başlayan siyasi askeri ve ekonomik bozulmalar mektebe de sirayet etmiştir. Yeterli ve yetenekli üst düzey yöneticilere günümüzde çok ihtiyaç duyulduğu gerçeğinden hareketle, üst düzey kademelerde görevlendirilecek kişilere yetenekleri doğrultusunda belirli aşamalardan geçirilerek sağlam bir eğitimin verilmesi ve yönetimle ilgili eğitim programlarının oluşturulması yararlı olacaktır yorumunda bulunabiliriz. Osmanlı İmparatorluğu siyasi varlığının son dönemlerinde dahi yetiştirdiği değerli yöneticilerin devlette bağlılıklarını ve devamlılıklarını sağlayabilmiş önemli bir tarihi mirastır. O halde günümüzde de öğrencilere iyi bir tarih eğitimi verilmesi, tarihi mirasın iyi anlaşılması önemlidir. Çalışanların kariyer aşamalarında başarıyla ilerlemeleri alacakları eğitimlerin nitelik olarak güçlü olmaları ile sağlanabilir. Enderun Mektebi gibi muazzam örneklerin iyi öğrenilmesi ve incelenmesi bu açıdan da değerlendirilmelidir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>Akkutay, Ü. (2014). Osmanlı Eğitim Sisteminde Enderun Mektebi, Çocuk Vakfı Yayınları, I. Türkiye Üstün Yetenekli Çocuklar Kongresi Yayın Dizisi, İstanbul.</p>
<p>Akyüz, Y. (1999). Türk Eğitim Tarihi, Alfa Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Cihan A. (2007). Osmanlı’da Eğitim, 3F Yayınevi, İstanbul.</p>
<p>Ebertowskı J. (2006). Devşirme, Literatür Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Gutek, G.L (2014). Eğitime Felsefi ve İdeolojik Yaklaşımlar, Ütopya Yayınevi, Ankara.</p>
<p>Güler, A. (2004). Türk Eğitim Politikalarının Tarihsel Süreci, Yeryüzü Yayınevi, Ankara.</p>
<p>Heper, M. (2010). Türkiye’de Devlet Geleneği, Doğu Batı Yayınları, Ankara.</p>
<p>Koçer, H.A. (1991). Türkiye’de Modern Eğitimin Doğuşu ve Gelişimi, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Kodaman, B. (1991). Abdülhamid Devri Eğitim Sistemi, Türk Tarik Kurumu Basımevi, Ankara.</p>
<p>Tekeli, İ., İlkin, S. (1999). Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü, Türk Tarih Kurumu Yayınları, Ankara.</p>
<p>Sevinç, N. (2007). Osmanlı’nın Yükselişi ve Çöküşü, Bilge Karınca Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Simit, E. (2019). Kapatılış Sürecinde Enderun-ı Hümayun ve Enderun Mektebi, Vakanüvis, Uluslararası Tarih Araştırmaları Dergisi. / International Journal of Historical Researches, Yıl/Vol. 4, Sayı/No. 1, Bahar/Spring 2019 ISSN: 2149-9535.</p>
<p>Unat, F.R. (1964). Türkiye Eğitim Sisteminin Gelişmesine Tarihi Bir Bakış, Millî Eğitim Bakanlığı Yayınları, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/osmanlida-devlet-adami-yetistiren-okul-enderun.html">Osmanlı’da Devlet Adamı Yetiştiren Okul: Enderun</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Osmanlı&#8217;da Halkın Refahı İçin Uygulanan Sistem: Narh</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/osmanlida-halkin-refahi-icin-uygulanan-sistem-narh.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 Dec 2021 12:41:52 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[İktisat]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[narh uygulaması]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı ekonomisi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=12382</guid>

					<description><![CDATA[<p>OSMANLI’DA HALKIN REFAHI İÇİN UYGULANAN SİSTEM: NARH ÖZET Teşkilat yapıları ve kurumlarıyla sağlam temellere dayanan devletler, tarihte hep uzun ömürlü olmuşlardır. Tarih boyunca kurulan Türk devletlerinin her birinin de imparatorluk haline gelmesi, Türklerin teşkilatçı bir karaktere sahip olmalarının yanında devletin idari, sosyal ve iktisadi yapılarının her kesimden halkla bütünleşmesi sonucudur. Çalışmaya konu olan “Narh Sistemi” [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/osmanlida-halkin-refahi-icin-uygulanan-sistem-narh.html">Osmanlı’da Halkın Refahı İçin Uygulanan Sistem: Narh</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>OSMANLI’DA HALKIN REFAHI İÇİN UYGULANAN SİSTEM: NARH</strong></p>
<p><strong>ÖZET</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Teşkilat yapıları ve kurumlarıyla sağlam temellere dayanan devletler, tarihte hep uzun ömürlü olmuşlardır. Tarih boyunca kurulan Türk devletlerinin her birinin de imparatorluk haline gelmesi, Türklerin teşkilatçı bir karaktere sahip olmalarının yanında devletin idari, sosyal ve iktisadi yapılarının her kesimden halkla bütünleşmesi sonucudur. Çalışmaya konu olan “Narh Sistemi” Osmanlı’da satılan malların kalitelerinin tayin edilmesi ve piyasadaki fiyatların kontrolünün yapılması amacını taşıyan bir sistemdir. Sistemin uygulanma amacı, halkın refah ve huzurunu sağlamaktır. Çalışmanın amacı, narhın ne anlama geldiği üzerinde durmak ve Osmanlı devlet teşkilatı içinde narh sisteminin uygulanmasının önemini ortaya koymaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel süreçte bakıldığında devletlerin ekonomik yapıları içinde her dönemde farklı uygulamalar olduğunu görürüz. Ekonomik uygulamaların amacı, tüketicilerin yani halkın ihtiyaçlarını karşılayabilmektir. Ürünlerin en üst düzeyde kaliteli olması, fiyatının uygun olması ve tercih edilmesi önemlidir (Karataşer,2013:102). Çoğu zaman yeni uygulamalarla mevcut olan sisteme müdahale edilir. Müdahale edilmeyi gerektiren temel sebep ise piyasalardaki koşulları kararlı hale getirmektir. Piyasalardaki fiyat denetimi ve kontrolü ile halkın zarar görmesi engellenir. Çeşitli nedenlerle fiyatların artması durumunda devletin oluşan bu olumsuz duruma son vermesi istenir ve piyasaya sunulan ürün ve hizmetlerin fiyatı devlet tarafından belirlenir (Sahillioğlu, 1967:37-40). Narh, üretilen malların kalite standartlarına ve fiyatlarına ilişkin düzenlemeler (Pamuk, 1990: 62) bir mal veya hizmet için, ilgili resmi makamların tespit ettiği fiyatlardır (Kütükoğlu, 1983: 3). Kavrama geniş anlamda bakıldığında, esnaf ve tüccara ürünlerinin belirli fiyatlara göre satılmasının gerekli olduğunun söylenmesi, dolayısıyla halkın yararına olmayacak satışların yasaklanması anlamı çıkar (Öztürk, 2002:861-863). Pakalın’ın tanımı ise, devletin esnafa ürünlerini belirli bir fiyata satmalarını emretmesi ve ürünleri bu belirlenen fiyattan aşağı veya yukarı bir fiyata satmasına izin vermemesi şeklindedir (Pakalın, 1993:654-655). Sistem daha çok ticari hayatın kontrolünü sağlamak, stokçuluk ve karaborsacılık gibi durumların yaşanmasına engel olmak amacıyla düşünülmüş bir çaredir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Osmanlı’da Narh Sistemi ve Önemi </strong></p>
<p style="text-align: justify;">İslam’da da lüks tüketimden ziyade ihtiyaç doğrultusunda yapılan bir tüketim kabul görür. İhtiyaç dışında da mal ve kazançlar zekâta tabi tutulur. Zekâtın hem ekonomik hayat içinde hem de sosyal hayatta önemli bir yeri vardır. Dolayısıyla İslam ekonomisinde toplumsal dayanışmayı da esas alan bir anlayış hakimdir. İhtiyaçlar doğrultusunda yapılan her türlü üretim İslam ekonomisi içinde hayat bulur.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam alimleri narhla ilgili olarak farklı görüşlere sahiplerdir. Kimi için uygunken kimi için de karaborsayı teşvik edici bir uygulama olarak değerlendirilir. Narh uygulamasına İslam’ın ilk dönemlerinde ihtiyaç duyulmamıştır. İslam devletlerinin ekonomik yapılarına bakıldığında daha çok serbest piyasanın uygulandığı görülür. Alışverişin karşılıklı olarak rızaya dayanması da fiyatlara müdahaleyi gerektirmemiştir (Sahillioğlu, 1967: 37-40).</p>
<p>Narh sistemi, Osmanlı Devleti’nde hem üreticinin hem de tüketicinin korunmasını esas almıştır. Sistemin öncelikli amacı da halkın mutluluğu ve refahının sağlanmasıdır. Belirlenen amaca ulaşılması için devletin ekonomik anlamda üstlendiği en önemli görev, üretim aşamasından başlayarak tüketim aşamasına gelinceye değin piyasadaki tüm kontrolü sağlamaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Üretimin esaslarının belirlenmesinde, karaborsanın, hilenin, kaçakçılığın önlenmesinde, kefil olma durumlarında ve güvenli ulaşımın sağlanmasın gibi konularda hem tüketicinin hem üreticinin korunması için alınan önlemler bu sistem içinde değerlendirilmiştir (Öztürk, 2002: 850-60; Gökmen, 2013: 62-63)</p>
<p style="text-align: justify;">Uygulama, arz ve talep şartları dikkate alınarak fiyat kontrolünü ve fiyatların belirlenmesini sağlamıştır (Öztürk, 2002: 853). Sistemin denetim aşamasında padişahlar başta olmak üzere sadrazamların da rolleri vardı. Sistemin uygulamalarına aykırı hareket edenler için çeşitli cezai uygulamalar da mevcuttur (Barkan, 1942: 326; Köktaş, 2016: 229). Uygulama ile çok yakından ilgilenen Osmanlı padişahları bu konuda bazı hükümlerde çıkarmışlardır (Başer, 2009:1). Sadrazamların da sistemin uygulanma aşamalarında roller üstlenmesi Osmanlı’da narhın ne denli önemli olduğunu göstermektedir. Sadrazamlar esnafları denetler ve fiyat konusunda belirlenen standartlara uymayanları da cezalandırırdı (Kütükoğlu, 2006: 390).  Osmanlı’da ağırlıklı olarak rekabet ortamının olmadığı tekelci piyasalara müdahale edilmiştir. Müdahalenin amacı her zaman tüketiciyi korumak olmuştur. Bu durumun en temel nedeni de farklı alanlardaki piyasalarda farklı rekabet ortamlarının olması, eksik rekabet piyasalarında fiyatların halkın aleyhine yükselmesidir (Sahillioğlu, 1967: 37; Öztürk, 2002: 862). Osmanlı’nın narh uygulamasındaki nedenler şöyle sıralanabilir;</p>
<ol>
<li style="text-align: justify;">Serbest piyasa ortamı oluşturmak,</li>
<li>Üretici ve tüketiciyi korumak,</li>
<li>Halkı bir takım enflasyonist ve mali baskılara karşı korumak,</li>
<li>Yaşam standartlarını arttırmak,</li>
<li>Alım gücünü artırmak,</li>
<li>Üretimi çoğaltarak ekonomiyi canlandırmak,</li>
<li>Karaborsayı önlemek,</li>
<li>Ticaret ahlâkına uygun bir rekabet ortamı sağlamak (Öztürk, 2002, 867-868).</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Bu noktadan hareketle, Osmanlılarda narh sistemin uygulanmasında özellikle halkın çıkarlarının gözetildiği söylenebilir. Halkın refah ve mutluluğu için önemli bir sistem olarak görülen bu uygulama XIX. yüzyılın ortalarına gelinceye değin devam etmiştir. Dönemin ekonomik koşulları düşünüldüğünde sistemin uygulandığı zamanlarda toplumun ekonomik anlamda çıkarlarını gözeten bir uygulama olduğunu da söyleyebiliriz. Yüzyılın sonlarına gelindiğinde devletin içinde bulunduğu siyasi ve ekonomik bozulmalar fiyatların çok yükselmesine sebep olmuştur. Yaşanan bu olumsuz durumun engellenmesi amacıyla narhların sıklıkla değiştirilmesi ve uygulamada farklılıklar yaşanması hem tüketiciyi hem de esnafı zor duruma düşürmüştür.</p>
<p><strong>Narhın Gerekli Olduğu Haller</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı’da ekonomik faaliyetlerin temel amacı halkın yani tüketicilerin ihtiyaçlarının en iyi şekilde giderilmesidir. Fiyatların uygun olması ve ürün kalitesinin yüksekliği önem verilen konulardı. Bu durum ürünlere yönelik talepleri de artırıcı bir faktördü (Karataşer, 2013:102). Halkın refahının sağlanması için haksızlıkların ve kötülüklerin yaşanmaması için narhların belirlenmesinde öncelikle adalet kavramına büyük önem verilmiştir (Öztürk,2002:850-861). Narh uygulamasında üzerinde durulan tek nokta malların halka belirlenen fiyatlarda satılması değildir. Aynı zamanda malların kalitesinin de yüksek olması özellikle üzerinde durulan bir konudur. Örneğin belirlenen fiyata uyup da gramajı düşük ekmek yapanlar veya ekmeği tam pişirmeyenler de affedilmezdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Narh sisteminin uygulanmasında iki temel esas alınmıştır. Bu esaslar olağan ve olağanüstü durumlar olarak belirlenmiştir. Olağan narhlara ekonomik faaliyetlerin artmaya başladığı dönemlerde ihtiyaç duyulurken, olağanüstü narhlara daha çok siyasi, ekonomik ve idari nedenler ortaya çıktığında ihtiyaç duyulmuştur. Olağan narh uygulamalarına ayrıca Ramazan ayında da rastlanmaktadır. Özellikle bu aya özgü olarak fiyat belirlemeleri yapılmış ve duyurulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Temel gıda maddelerinin satışları belirlenen fiyatlara göre yapılmış, sebze ve meyve fiyatlarında da mevsimlere göre ayarlamalara gidilmiştir. Sera ürünlerinin bulunmadığı zamanlarda ilk ve son turfanda ile sebzenin bol olduğu mevsimlerde fiyatlar farklılık göstereceği için ilkbahar ve sonbaharda her gün yeni narh tespitine gidilmiştir (Kütükoğlu, 2006: 390). Mevsimlik gelişen durumlarda örneğin yağışın olmaması veya fazla olması gibi durumlarda ürünlerin kalite oranlarında meydana gelebilecek olası durumlara karşı azalan ürün stokları tüketici üzerinde belirli bir baskı oluşturabiliyordu. Tersi bir durumun da yaşanabileceği hallerde narh uygulamalarında değişikliklere gidilmiştir (Aydüz,1990:72-73). Mevsimsel durumların dışında esnafın herhangi bir nedenle narhın değişikliğine dair yaptıkları başvurular neticesinde de fiyat ayarlamasına gidilmiş, öncelikle bu isteğin nedeni araştırılmış, ortada haklı bir durum varsa narh yükseltilmiş veya istek reddedilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Olağanüstü durumlardan sayılan sefer zamanlarında üreticilerin de sefere gitme durumlarına karşı piyasaya sürülen mallarda azalma olacağından fiyat artışları yaşanıyor bu durum narhın yenilenmesini gerekli kılmıştır (Kütükoğlu, 2006: 390). Buna benzer durumlar doğal afetlerin yaşandığı dönemlerde de görülmekteydi. Örneğin kış mevsiminin çok şiddetli geçmesi, olağandan fazla yağış olması gibi durumlarda ulaşımın aksaması stokların azalmasına neden olacağından narhlar yeniden düzenleniyordu. Savaş gibi olağanüstü durumların yaşanması da narhların yeniden düzenlenmesinde etkili unsurlardandı. Bu durumda üretim yapan kişilerin de savaşa katılmaları üretimde düşmelere sebep oluyor, narhların tekrar gözden geçirilmesi zorunluluğu ortaya çıkıyordu (Tabakoğlu, 2005:156-158). Piyasanın devlet tarafından kontrol edilemediği durumlarda askerliğe uygun olmayan kişilerin resmi olmayan yollarla servetlerini artırmalarının önüne geçmek için sefere veya savaşa gidecekler tüm mallarını satmak zorunda kalabiliyorlardı. Bu durum malların satışının düşük fiyatlarla yapılması gibi olumsuz bir durum yaratıyordu. Bu tarz olumsuzlukların yaşanmaması Müslüman askerlerin zor durumda kalmamaları için padişahlar, sadrazamlar, hakimler narh konusu ile yakından ilgilenmişlerdir. Sadrazamların piyasaları kontrol etmesi başlıca görevlerinden kabul edilirdi. Bu görevi yerine getirirken yanlarına kadıyı ve yeniçeri ağasını da aldıkları görülmektedir. Para ayarının bozulması, vergi oranlarının artırılması, yeni vergilerin konması gibi etmenler de yine narhların yeniden düzenlenmesini gerekli kılan durumlar olarak karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Narh uygulamasına Osmanlı’da çok önem verilmiştir. Narhların kontrolünden sadece padişahlar değil sadrazamlar da sorumlu tutulmuştur. Piyasa fiyatları bu uygulamayla sürekli kontrol altında tutulmaya çalışılmıştır. Amaç halkın refahını ve mutluluğunu sağlamak olmuştur. Uygulama zaman içerisinde günün değişen ekonomik ve siyasi koşullarına uygun olması için çeşitli değişiklikler de geçirmiştir. XIX. yüzyılın sonlarına doğru kaldırılmış olsa da temel gıda ürünlerinde uygulamaya devam edilmektedir. Günümüz ekonomik uygulamalarında da doğrudan fiyatların artırılması yoluna gitmek yerine yerli üreticiyi korumak ve piyasalardaki haksız rekabetin önüne geçmek temel prensip olarak benimsenmelidir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p>Aydüz, D. (1990). İslâm Hukukunda Narh, Yeni Ümit Dergisi, Sayı 14, İzmir.</p>
<p>Barkan, Ö. L. (1942). XV. Asrın Sonunda Bazı Büyük Şehirlerde Eşya ve Yiyecek Fiyatlarının Tesbit ve Teftişi Hususlarını Tanzim Eden Kanunlar, Türk Tarih Vesikaları 1(5).</p>
<p>Başer, G. (2009). Osmanlılarda üretim – tüketim ilişkilerinde adaletin devlet eliyle tanzimi “narh uygulaması” yüksek lisans tezi, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalı, Konya.</p>
<p>Gökmen, E. (2013). Narh Kayıtlarına Göre XVII. Yüzyıl Başlarında Manisa’da Tüketilen Gıda Maddeleri, Celal Bayar Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 11, Sayı 3, Manisa.</p>
<p>Karateşer, B. (2013).  Birinci Dünya Savaşı ve Mütareke Döneminde İstanbul’un İaşesi, Sütçü İmam Üniversitesi İktisadi İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, Kahramanmaraş.</p>
<p>Köktaş, A. M. (2016). Osmanlı İmparatorluğu’nda Piyasa Düzenlemeleri: 1500-1700, İstanbul Kadı Sicillerinde Narh Uygulamaları, Niğde Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, 9(2), Niğde.</p>
<p>Kütükoğlu, M. S. (2006). Narh, DVİA, Cilt 32, İstanbul.</p>
<p>Öztürk, T. (2002). Osmanlılarda Narh Sistemi, Yeni Türkiye Yayınları, Ankara.</p>
<p>Öztürk, M. (2002). Osmanlı Dönemi Fiyat Politikaları ve Fiyatların Tahlili, Türkler, Cilt X. Ankara</p>
<p>Pakalın, M. Z. (1993). Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul.</p>
<p>Sahillioğlu, H. (1967). Osmanlılarda Narh Müessesesi ve 1525 Yılı Sonunda İstanbul’da Fiyatlar, Belgelerle Türk Tarihi Dergisi, Sayı 1, İstanbul.</p>
<p>Tabakoğlu, A. (2005). Osmanlı Ekonomisinde Narh Uygulaması, İstanbul.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/osmanlida-halkin-refahi-icin-uygulanan-sistem-narh.html">Osmanlı’da Halkın Refahı İçin Uygulanan Sistem: Narh</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Üçüncü Kılıç &#8211; İzmir&#8217;in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/ucuncu-kilic-izmirin-kurtulusu-ve-yuzbasi-serafettin.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 May 2021 18:50:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Bilimler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=11957</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÜÇÜNCÜ KILIÇ İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin Kitap Künyesi: Kemal Arı, Üçüncü Kılıç: İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin, İzmir Zeus Kitabevi, 2013. &#160; Üçüncü Kılıç- İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin adlı eserde, tarihin az bilinen ya da bilinmeyen bir sayfası aydınlatılır. Arı, kitabında tarih kitaplarının ücra köşesinde kalan bir konuyu, bir bilim insanı nesnelliğiyle ele [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/ucuncu-kilic-izmirin-kurtulusu-ve-yuzbasi-serafettin.html">Üçüncü Kılıç – İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>ÜÇÜNCÜ KILIÇ</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin</strong></p>
<p><strong>Kitap Künyesi: Kemal Arı, Üçüncü Kılıç: İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin, İzmir Zeus Kitabevi, 2013.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü Kılıç- İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin adlı eserde, tarihin az bilinen ya da bilinmeyen bir sayfası aydınlatılır. Arı, kitabında tarih kitaplarının ücra köşesinde kalan bir konuyu, bir bilim insanı nesnelliğiyle ele almış okuyucuya önemli bir eser armağan etmiştir. Sakarya Muharebesi sonrası Buhara Cumhuriyeti’nin tebriki ve Mustafa Kemal’e üçüncü kılıcın teslim edilmesi, İzmir’in kurtuluşuyla beraber üçüncü kılıcın Yüzbaşı Şerafettin’e teslimi, İzmir’i terk etmeye hazırlanan Rumlar ile İzmir’den çekilen Yunan askerlerinin durumları, Kadifekale, Sarıkışla ve Hükümet Konağına bayrak dikilmesi ve Yüzbaşı Şerafettin.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinde 1914-1918 yılları dönüm noktalarıdır. 1.Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan devletler içinde yer olan Osmanlı yurdu, imzalanan Mondros Mütarekesiyle işgale açık hale gelmişti. Ülkenin her yerinde düşman birlikleri bir ateşkes antlaşmasının maddelerini antlaşma metni maddeleriymiş gibi uygulamaya çalışıyorlardı. İşgaller doğuda, batıda, güneyde ve kuzeyde tüm hızı ve şiddetiyle devam ediyordu. Tüm Ege, Yunan işgali altındaydı. Güçlü ve kalabalık Yunan ordusu düzenli ordu birlikleri karşısında Batı cephesinde birbiri ardına yenilgiler alıyor, gün geçtikçe gücünü kaybediyordu.  Sakarya Meydan Muharebesi, Türk ordusunun son saldırı savaşı olarak tarih sayfalarına geçerken, Yunan ordusu mutlak mağlubiyeti kabullenmek zorunda kalıyordu. Bundan sonraki tarihsel süreçte işgal altındaki tüm şehirlerin kurtuluşları gerçekleşti.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazar, eserini tarihsel sürecin gerçekliği içinde kaleme almıştır. Üç ana bölümden oluşan kitapta Türk Bağımsızlık mücadelesinin bir bölümü ele alınmış, mücadelenin gizli ve gerçek kahramanlarının unutulması konusuna dikkat çekilmiştir. İlk kısımda Kurtuluş Savaşı’nın aşamaları, ikinci kısımda İzmir’in kurtarılması ve sonrasında yaşananlar üçüncü kısımda ise 9 Eylül’den sonra Yüzbaşı Şerafettin’in hayatı. Kitabın yazımında Yüzbaşı Şerafettin’in kızı Gönül Hanımın da büyük katkıları olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazar, eserinde ulusal bağımsızlık mücadelesinin de önemli bir bölümünü ele alarak, toplum olarak geçmişimize sahip olunması gerekliliği üzerinde durmaktadır. Tarihsel kahramanların geçen zaman içerisinde unutulduklarını dile getiriyor. Yüzbaşı Şerafettin, İzmir’e ilk olarak giren ve hükümet konağına Türk bayrağını çeken, Atatürk tarafından kendisine <em>“İzmir”</em> soyadı verilen bir komutandır. Dönemin gazete sayfalarında İzmir’in kurtuluşuyla ilgili yazılan yazıların yanında yer alan fotoğraf karelerinde Arı, Yüzbaşı Şerafettin’i şöyle betimliyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Mustafa Kemal Paşa, Müşir Fevzi Paşa, İsmet Paşa gibi önemli isimlerin boy boy resimlerinin yanında adı o güne kadar hiç duyulmamış, rütbesi ve yaşı bu kişilerle kıyaslanmayacak kadar küçük olan genç bir zabit, alçakgönüllü görüntüsüyle yer alıverdi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseyiş vardı; hafif kara yağızdı (s.25).</em></p>
<p style="text-align: justify;">1.Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ile vatanın tüm toprakları işgale açık hale gelmiştir. Anadolu toprağı sömürgeci güçler karşısında savunmasız bir haldedir. İşgaller karşısında bölgesel direnişler başlamış, halk var gücüyle toprağını sömürgecilere karşı korumaya başlamıştır. Mustafa Kemal’in etrafında birleşen direniş grupları, Türk devriminin eylem aşmasını başlatmıştır. İşgaller pek çok tepkiye neden olmuş, ama en büyük tepki İzmir’in işgaline karşı verilmiştir. İngilizlerin desteklediği Yunanlılar büyük bir tepki karşılaşmışlardır. Uzun yıllar huzur ve güven içinde Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar şimdi Anadolu insanının karşısında, arkasındaki güçlerin sömürgeci anlayışlarına hizmet etmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ulusal bağımsızlık savaşı yoğun olarak Batı cephesinde gerçekleşmiştir. Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkarmış büyük kıyımlar yapmışlardır. İzmir’in kurtuluşu tüm Türk milletinin vazgeçilemez amacı olmuştur. İzmir’le başlayan Yunan İşgali Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemektedir. Türk ordusu yine de bu saldırıları durdurabilmiş ancak kimi zamanda geri çekilmek zorunda kalmıştır. Batı cephesinde I., II.  İnönü ve Eskişehir Kütahya Savaşları ve 21 gün 22 gece süren Sakarya Savaşı. Mustafa Kemal ne pahasına olursa Sakarya’nın doğusuna çekilmiş, birliklere savunma düzeninden çıkılarak saldırı emri veriyor ve düşman Sakarya nehrinin batısına atılıyor. Şimdi büyük bir zafer yaşanıyor. Geri çekilişin son aşamasında Sakarya Savaşı Yunan ordusunun yenilgisiyle son buluyor. Yazar, savaşın sonunda elde edilen galibiyet mutluluğunu şöyle dile getiriyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bu büyük zafer, yurt içinde büyük bir coşkuyla karşılandı. Türk Ulusunun ortak belleğinde, sömürgecilerin yenileceği yönünde var olan inanç, zaferle birlikte daha da güçlendi. Ülkenin her tarafında büyük şenlikler yapılıyor; bu büyük zafer coşkuyla kutlanıyordu. Anadolu dışındaki Türk ve Müslüman topluluklar da Anadolu’daki bu büyük zaferi büyük bir sevinçle karşıladılar (s.13).</em></p>
<p style="text-align: justify;">Mustafa Kemal önderliğinde kazanılan Sakarya Savaşı, Arı’nın yapıtında da belirtildiği gibi sadece Türkiye’de değil aynı zamanda Anadolu dışında ezilen, baskı altında olan tüm Türk ve Müslüman coğrafyalarda büyük sevinçle karşılanıyor. Bunlardan bir tanesi de Buhara Cumhuriyeti’dir. Buhara Cumhuriyeti eserde şöyle anlatılmış:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Buhara, Batı Türk elinde bir şehrin adıdır. Bir zamanlar burada bir Buhara Hanlığı kurulmuş, ama Rusların istilasıyla yıkılmıştı. 1917’deki Bolşevik Devrimi üzerine, Buharalılar bir cumhuriyet kurmuşlardı. Kurtuluş Savaşı günlerinde Buhara Cumhuriyeti henüz Kızıl Ordu tarafından işgal edilmemişti. Kısmen özerk bir Türk devleti olarak varlığını sürdürüyordu (s.14).</em></p>
<p style="text-align: justify;">Buhara Cumhuriyeti sadece Sakarya Savaşı sonrasında kazanılan zafere sevinmekle kalmamış, aynı zamanda Anadolu’da ortaya çıkan yeni oluşla temasa geçmek için Buhara’dan bir heyeti beraberindeki hediyelerle birlikte Ankara’ya göndermişti. Bu hediyeler arasında Arı’nın kitabının adı olan <em>Üçüncü Kılıç</em>’ta yer alıyordu. Buhara Cumhuriyeti, Anadolu’daki bu yeni hükümete üç tane kılıç ve bir de Kur’an-ı Kerim göndermişti. Buhara cumhuriyeti bu savaşı kendi savaşları gibi görüp her türlü desteği vermiştir. Bizzat seçilen kılıçlar ve Kur’an-ı Kerim Mustafa Kemal’e takdim edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Buhara Hükümeti, Kuran-ı Kerim’in Türk Milleti’ne armağan edilmesini, üç kılıçtan birini Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın, ikincisini Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın kabul etmesini rica etmişti. Üçüncü kılıcın ise, İzmir’e ilk giren kahramana verilmesini Mustafa Kemal Paşa’dan istemişti “Üçüncü kılıç”, İzmir’in Kurtuluşu ile sanki özdeşleşmiş gibiydi. Batı Cephesi Komutanlığı bir genelge yayınlayarak, bu değerli kılıcın, İzmir’e ilk girecek zabite verileceğini açıkladı. Yüreği İzmir düşüyle yanan bütün subay ve erlerin arzusu, üçüncü kılıca sahip olmaktı” (s.19).</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkeyi kurtaran, İzmir’e Türk bayrağını çeken ilk kahraman olmak için birçok komutan canını feda ederek kılıç sallamak için en önde yer almak istedi. Bunların içinde annesi Trabzon babası Kırım doğma büyüme İstanbullu bir yüzbaşı vardı. O da ilk önde gelen komutanlardan birisiydi. İzmir hayali ile yanıp tutuşan bu yüzbaşı savaş boyunca en ön saflarda yer aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurtuluş Savaşı’nda pek çok muharebeye katılan Şerafettin Bey, savaş boyunca 1.Süvari Tümeni 14. Alay ile Sakarya; Mürettebat Süvari Tümeni ile Döğer cephelerinde ve 2. Süvari Tümeni, 4. Alayı ile de Belova, Kula, Dreköy, Sabuncubeli ve Bornova’da savaştı (s.24).</p>
<p style="text-align: justify;">Kütahya Eskişehir Savaşlarında Yüzbaşı Şerafettin 2. Tümende bölüğünün başında yer almıştır. 2. Süvari Tümeni kumandanı Miralay Zeki Bey komutasındaki süvari birliklerinin görevi Trikopis’in arkasından dolaşarak iç bölgelerden özellikle Yunan komutan Diyenis’ten Trikopis’e desteğin gelmesini engellemekti. Bu başarıldı. Trikopisçok zor durumda kaldı. Başkomutanlık meydan muharebesi zaferle sonuçlandı. Yunan askerleri geçtikleri yerlerdeki halklara her türlü kötülüğü yapıyor halkı soyup soğana çevirip canlarına kastediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">8 Eylül günü süvari tümeni İzmir’e girmeye hazır hale gelmişti. Yerel gazetelerde Uşak ve Alaşehir’in Türkler ’in eline geçtiğinin anlaşılması Yunan cephesinin çöktüğü haberleri halkta tedirginliğe sebep olmuştu. Türklerde ise bir sevinç başlamıştı. 15 Mayıs 1919’da Türklere yapılan katliamların Türkler tarafından kendilerine yapılacağını düşünüp korkuyorlardı. Türklerde direnişin sonuna gelmişlerdi. Türklerde telaş içinde bulunuyordu onların korkusu da cepheden gelen Yunan askerlerinin iç kesimlerde yapmış olduğu Türk kıyımı vakalarının İzmir’i terk etmeden önce İzmir’de de yaşanacağı korkusuydu. Bu amaçla mecburen Türk evlerinde fenerler yaktırıldı. Muayyen saatte çanlar çalınca yağma ve katliamlar bu fenerlere göre başlatılacaktı. Bu nedenle Türklerde korku ve telaş içindeydi. 7 Eylül günü İzmir semalarında süzülen bir Türk uçağı içlerde kıvılcımlar oluşmasını sağladı. 8 Eylül günü İzmir Limanı bir telaş içinde askeri eşyaların, askerlerin gerekli evrakların ve zengin kesimin fahiş fiyatlarla tuttukları gemilere yüklenmiş eşyaları ve akrabaları ile dolup taşmıştı. Götürülemeyen eşyalar olduğu yere bırakılmış durumdaydı. Rum Metropolithanesi insanlara silah dağıtıyordu kendilerini savunmaları için. Bazı askerler gemilere binememiş ellerinde silahları ile kalmışlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkler kendilerini bu çekilme sırasında korumaya çalışıyordu. Bulundukları yerleri uyumadan nöbetleşe korumaya çalışıyorlardı. Bu sırada bazı Rumlar geride kalan askerler ve halkla bir direniş oluşturulabileceğinden bahsediyorlardı. Ancak bu düşüncelerini gerçekleştirecek imkânları bile yoktu. Yunan valisi Stergidais düne kadar Ege ve çevresinin özerk bir bölge olmasından bahsediyordu. Şimdiyse tüm resmi evrakları da toplayarak hükümet konağının kapısına kilit vurarak şehirden uzaklaşıyor, Yunan halkı da kendisini lanetleyerek uğurluyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu arada müttefiklerde savaşın kaybedildiğinin farkına varmışlardı ve oluşacak yeni oluşumu merak ediyorlardı. Kenti de Türklere teslim etmeye hazırlanıyorlardı. İngiliz ve Fransız donanmaları da bu kargaşa ortamında kendi vatandaşları ve ticarethaneleri zarar görmesin diye asker çıkarma yoluna gidiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">20. Alayın 2. Bölüğünden mülazım Enver Efendi tehlikeleri hiçe sayarak 9 Eylül sabah 05.30 da İzmir’e 15 km uzaklıktaki bir yere ulaşarak İzmir’i izlemeye başlamıştır. Yakınındaki bir yeri köy sanmış olsa da orası Bornova’ydı. Arkadan çeşitli birlikler geldi. Yüzbaşı Şerafettin’in birliği bunlardan biriydi ve yüzbaşı bu manzaradan çok etkilenmişti. Zeki Bey, emrindeki Yüzbaşı Şerafettin’e bir başka bölük daha vererek öncünün öncüsü olarak ilerleme emrini verdi. Artık tüm umutlar Yüzbaşı Şerafettin’in omuzlarında hızlı bir şekilde ilerlemekteydi. 4. Alayında öncü birliğinin başındaydı. Yüzbaşı Şerafettin şehre girdiğinde Rum halk pencerelerine başka ülkelerin bayraklarını asarak olası bir katliam düşüncesi ile bu durumdan kurtulma yolunu seçmişti. Süvariler hızlı bir şekilde ilerliyordu. Pek çok yerden ateş sesleri geliyor, evlerden kurşun atılıyordu. Saat 9.00’da Bornova Hükümet Konağına girildi. Arkasından Mersinli yönüne hareket edildi. Burada düşmanla karşılaşıldı. Yüzbaşı Şerafettin durmadı. Silahları atın dedi ve yola devam etti. Yüzbaşı Şerafettin’in düşündüğü gibi askerin psikolojisinin ne kadar bozuk olduğu görülüyordu. Silahları at denildiğinde atıyorlar, askerlerde bu silahları toplayarak yola devam ediyordu. Bu durum Halkapınar’a kadar sürdü.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı Şerafettin Halkapınar’a geldiğinde sazlıkların içinde bir un fabrikası vardı. Burada düşman olabileceğini düşündü. 4 askeri atlarından indirdi ve onlardan yürümelerini istedi. Sazlıklardan ateş edildi. 3 asker şehit oldu. 1 asker yaralandı. İzmir’in bir an önce kurtarılmasının verdiği ateşle Alsancak’a doğru yola devam ettiler. Alsancak istasyonunda düşman olabileceği fark edildi ancak Alsancak’a girildi. Burası Frenk mahallesiydi. Görünürde Türk yerleşim yerleri ile alakası olmadığı ortadaydı. Yüzbaşı Şerafettin ortalıkta gezen asker halk ve yabancıların arasından geçerek kordona ulaştı. Kordonda sayısız düşman subayı ve askeri vardı.  3 bölükten oluşan Yüzbaşı Şerafettin’in askerleri çeşitli çatışmalardan dolayı 40 kişi kalmıştı. Ve yüzbaşı burada bir savaşa girerek müfrezesini mahvetmek istemiyordu. Hükümet konağına doğru ilerliyordu. Bu arada kordondaki yabancı deniz askerleri tarafından selamlanıyordu. Halk arasında bulunan çok az Türk’te sevinç gösterisinde bulunuyordu Yunanlılar köyleri ateşe vermelerine rağmen Yüzbaşı Şerafettin de en ufak bir taşkınlık gözlenmiyor, düzenden ödün vermiyordu. Yabancıların takdir ve hayranlığını alarak hükümet konağına doğru son hızla ilerliyordu. Yüzbaşı Şerafettin herkesin selamları eşliğinde pasaporta ilerlerken elinde bomba olan bir vatandaş elindeki bombayı atmaya çalışırken Yüzbaşı Şerafettin fark etti ve atı o anda şaha kalktı. Bomba atının ayaklarının altında kaldı ve atın karnı parçalandı. Yüzbaşı yere düşüp, boynundan ve omzundan yara aldı. Ancak hemen ayağa kalkarak yoluna devam etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı Şerafettin nihayet hükümet konağına ulaşıyor ve konağı kilitlenmiş durumda buluyor. Kapının açılması için görevli aransa da bulunamıyor. Ali Rıza ve Hamdi Beyler konağın yan kapısına ulaşıp Şerafettin Beyi bekliyorlar. Kalabalığın arasında bir çocuk bayrak uzatıyor Şerafettin Beye. Yaralı bir şekilde üst kata çıkan yüzbaşı bayrağı öpüyor. Yunan bayrağını indirerek gazi kanı bulaşmış şanlı bayrağımızı çekiyor. Saatler 10.30’u gösterirken, Buhara cumhuriyetinin getirdiği 3. Kılıcın sahibi de belli oluyor. Kahraman asker Yüzbaşı Şerafettin Bey.</p>
<p style="text-align: justify;">Hükümet Konağına gelen konsolosların amacı, Ortodoks halkın can güvenliğini konuşmak ve ayrıcalıklarını devam ettirmekti. Yüzbaşı Şerafettin güvenliğin ve halkın rahatının sağlanacağı sözünü veriyor. Kentin güvenliği Yüzbaşı Şerafettin tarafından sağlanmıştı. Reşat Bey, Zeki Bey, Mürsel Paşa ve Fahrettin Paşa da güvenlik önlemleri alıyordu. Şehir bir karmaşa içindeydi. Tüm ulaşım araçlarının aktif halde çalışması sağlanarak halkın günlük hayata dönmesi için çaba harcandı. Yunanlıların tüm kuralları kaldırıldı. Düşman askerlerinin inzibat noktalarına teslim olmaları istendi. Uzak yola giden gemilere kısa bir süre için kısıtlamalar getirildi. Kentin güvenliğini ihlal edenlere şiddetli cezalar getirildi yağmacılığa soyunacak olanlara çok ağır cezalar getirildi. Yunanlılar zamanında atanan tüm memurlar görevlerinden alındı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı Şerafettin Hükümet Konağına, Teğmen Zeki Bey Sarıkışlaya, Asteğmen Besim Bey de Kadifekale’ye bayrak çekti. Türk kamuoyu bunları büyük bir coşkuyla karşıladı. Herkes İzmir’e bir koldan girdi. Herkes bir yerlere bayrak çekti. Bunların tam olarak bulunması gerekiyordu. İzmir fatihinin bulunması için çok uğraşıldı. Kuşkusuz raporlardan da anlaşılacağı gibi bu kişi Şerafettin Beydi. Pek çok kişi bu gerçeği biliyordu. Gazeteciler bu kişiyle röportajlar yapmışlar, gazetelerde boy boy resimler çıkmıştı. Gazetelerde paşaların yanlarında fotoğrafları basılıyordu. İzmir’e ilk giren zabit belliydi. İzmir’e ilk girenlerle ilgili belgeler ve raporlar gelmeye başladı. 25 kişinin ismi vardı. Aralarından İbrahim oğlu Şerafettin olduğu kesinleşti ve gazi tarafından cuma günü 3. Kılıç törenle kendisine taktim edildi. Daha sonra soyadı kanunu ile <em>İzmir</em> soyadını alarak Şerafettin İzmir olarak anılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı Şerafettin bu başarısından dolayı binbaşı rütbesine getirildi. 1921-22 yıllarında 14 süvari komutan muavinliği ve 1. Süvari tümeni 1. Şube müdürlüğü 4. Süvari alay komutan muavinliği görevlerinde bulundu. Savaştan sonra tatbikat eğitimi komutanlığına getirildi. 1927 de Fransa’ya öğrenime gitti. 1931 de yarbay oldu. 1931-33 41ve 43. Süvari alay komutanlığı yaptı. 30 Ağustos 1931’de yarbay oldu. 1936’da albay oldu. 1940-43’te Kuleli Askerî Lisesinde öğretmenlik yaptı. 1926’da evlendi. Pasaportta atılan bombanın şarapnelinin boynunu yaralaması sonucu parkinson olduğu söylendi. Bu halde görevlerine devam etti. Hastalığın şiddeti artınca 1942’de malulen emekli oldu. 1951’de vefat etti. Cenazesinde 3-4 kişi ve cenazesini taşımak içi askerler gelmişti. Ölümünden sonra kızı Gönül Hanım unutulmuşluğun ve bilerek başkalarının isminin zikredilmesi ile bu yazgıyı babasının İzmir’e ilk giren olduğunu belgelerle kanıtlamaya çalıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu eserde az bilinen veya hiç bilinmeyen bir tarihsel gerçek, yazarı tarafından şiirsel bir dil ve akıcı bir üslupla aktarılıyor. Okuyucu, dönemin özelliklerini tarihsel bir roman tadında, serbest bir yazım diliyle keyifle okuyabiliyor.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/ucuncu-kilic-izmirin-kurtulusu-ve-yuzbasi-serafettin.html">Üçüncü Kılıç – İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Lozan&#8217;dan Montrö&#8217;ye Boğazlar</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/lozandan-montroye-bogazlar.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 20 Apr 2021 18:58:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası Güvenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Boğazlar]]></category>
		<category><![CDATA[lozan anlaşması]]></category>
		<category><![CDATA[Möntrö Boğazlar Sözleşmesi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Dış politikası]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=11921</guid>

					<description><![CDATA[<p> ÖZ 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile Boğazlar düşmandan temizlenmiş, İstanbul ve Boğazlar kurtarılmıştı. Ancak sözleşmede alınan kararlara bakıldığında boğazlardaki Türk egemenliği konusunda iki önemli nokta dikkat çekici nitelikteydi. Boğazlar askersiz hale getirilmiş, dolayısıyla Türkiye’nin Boğazlarda asker bulundurmaması durumu ortaya çıkmıştı. Bir diğer önemli nokta ise Boğazların yönetiminin, başkanlığını Türkiye’nin yapacağı bir komisyona bırakılmasıydı. [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/lozandan-montroye-bogazlar.html">Lozan’dan Montrö’ye Boğazlar</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong> </strong><strong>ÖZ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması ile Boğazlar düşmandan temizlenmiş, İstanbul ve Boğazlar kurtarılmıştı. Ancak sözleşmede alınan kararlara bakıldığında boğazlardaki Türk egemenliği konusunda iki önemli nokta dikkat çekici nitelikteydi. Boğazlar askersiz hale getirilmiş, dolayısıyla Türkiye’nin Boğazlarda asker bulundurmaması durumu ortaya çıkmıştı. Bir diğer önemli nokta ise Boğazların yönetiminin, başkanlığını Türkiye’nin yapacağı bir komisyona bırakılmasıydı. Bir komisyonun varlığı, birden fazla devletin boğazların yönetiminde söz söyleme hakkına sahip olduğunu gösteriyordu. Boğazlar üzerinde Türkiye’nin egemenlik haklarını sınırlayan bu kararların alınması tarihsel süreçte Türkiye’yi Montrö Boğazlar Sözleşmesine giden yolda, boğazların egemenliğine ilişkin bazı girişimlerde bulunmasına sebep olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Çalışmada, Lozan’dan Montrö’ye giden tarihsel süreçte boğazlarda tam egemenliğin sağlanması konusundaki girişimler, girişimlerin nasıl sonuçlandığı ve Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile Boğazlarla ilgili hangi kararların alındığı konuları ele alınarak değerlendirilecektir.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Anahtar Sözcükler:</strong> Lozan Antlaşması, Boğazlar, Montrö Boğazlar Sözleşmesi</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Lozan Antlaşması, Türkiye’nin Mondros ve Sevr ile elinden alınmak istenen topraklarını ve bu topraklar üzerindeki Türk ulusunun bağımsızlığını geri getiren antlaşmadır. Ulusal bağımsızlık mücadelesinden galip çıkan Türk Devleti işgalci devletlere Misak-ı Millîyi ve istiklalini kabul ettirmiş, bunu da Lozan’da tüm dünya devletlerine onaylatmıştı (Aybars, 2008: 354). Lozan Antlaşmasıyla, cumhuriyetin kurulmasından sonra Türkiye, Atatürk’ün “yurtta barış dünyada barış” ilkesine dayanan barışçı bir dış politika izlemiştir. Böyle bir politikanın uygulanması Türkiye’ye olumlu bir uluslararası durum sağlamıştır (Sander, 2013: 76). Türkiye ile Batılı Devletler arasında yaşanan olayların hesaplaşması niteliğindeki antlaşma siyasi, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlardaki pek çok konuyu kapsayacak şekilde düzenlenmişti. Antlaşmada ele alınan konular içerisinde Boğazlar meselesi de yer almaktaydı. Boğazlar meselesi devletler hukukunda Boğazlara uygulanan kurallar itibariyle üç devreye ayrılıyordu. Devletçe kapalılık, mukaveleli kapalılık, sınırlı açıklık (Akşin, 1991: 277). Boğazlar üzerindeki mutlak egemenlik hakkının ilk kez sınırlandırılması 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile olmuş, 1841 Boğazlar Sözleşmesi ile de boğazlar tarihinde olumsuz bir gelişme yaşanmıştı. Yapılan sözleşmeye göre boğazlar Osmanlı egemenliğinden çıkmış, uluslararası bir statüye bağlanmıştı. Sevr Antlaşması ile de boğazlarla ilgili düzenlemenin boğazlar komisyonun tarafından yerine getirileceği kararı alınmıştı. Lozan Konferansı’nda Boğazlara ait üç farklı görüş ise şöyleydi:</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Müttefik devletlerin görüşü: Boğazların hem ticaret hem harp gemileri için mutlak olarak açık olması, boğazların iki yakasının askerden sıyrılması ve uluslararası bir komisyonun bu işi idare ve kontrol etmesi,</li>
<li>Rusya’nın görüşü: Boğazların sadece ticaret gemilerine açık olması, Karadeniz’e kıyısı olan devletlere boğazların kapalı olması,</li>
<li>Türkiye’nin görüşü: Misak-ı Millînin 4. Maddesinde belirtildiği üzere Boğazların, İstanbul ve Marmara’nın güvenliği şartıyla dünya ticaretine ve milletlerarası ulaştırmaya açık bulundurulması (Akşin, 1991: 278).</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Görüşlere bakıldığında müttefik devletlerin görüşlerinin Türk ve Rus heyetlerinin görüşleriyle çatıştığını söyleyebiliriz. Dünyanın en büyük deniz devleti İngiltere için elbette boğazlar çok önemliydi. Rusya ise öteden beri İngiltere için boğazları tehdit eden bir düşman olarak görülmekteydi. İngiliz heyeti ile Türk heyeti arasındaki ilk çatışma usul konusu üzerine olmuştur. İngiliz heyetinin planına göre öncelikle Türk heyeti görüşlerini bildirecek daha sonra diğer heyetler görüşlerini açıklayacaklardı. Açıklanan Türk planına göre öncelik, müttefiklerin açıklamalarına verilmesi yönündeydi. Böyle bir yol izlenmesinin nedeni çok açıktı. Boğazlar Türk topraklarıydı ve bu durum Türk tarafının hakkı ve çıkarları gereğiydi.</p>
<p style="text-align: justify;">24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Antlaşması’nın boğazlar konusu ile ilgili alınan kararlara göre, boğazların her iki kıyısı askersiz hale getirilecek, bir savaş tehlikesi veya Türkiye’nin herhangi bir savaşa girmesi halinde silahlandırılabilecek. Ayrıca Türkiye’nin tarafsız olduğu bir savaşta Karadeniz’e geçecek gemilere hem sayı hem de tonaj bakımından sınırlamalar getirilecekti (Turan, Safran, Hayta, Çakmak, Dönmez, Şahin, 2011: 170). Barış zamanında boğazlardan geçiş serbest olacaktı. Eğer Türkiye’nin tarafsız olduğu bir savaş durumu olursa geçişler yine serbest olacaktı. Türkiye savaşa girmiş ise tarafsız gemilere ve uçaklara, düşmana yardım etmemek koşulu ile geçiş serbestliği verilecekti (Yalçın, Akbıyık, Akbulut, Balcıoğlu, Köstüklü, Süslü, Turan, Eraslan, Tural, 2004: 385). Antlaşmanın boğazlar üzerindeki Türk egemenliğini zedeleyen en dikkat çekici maddesi ise, Boğazların Milletler Cemiyetinin denetimindeki bir komisyon tarafından idare edilecek olmasıydı. Kurulan komisyon her yıl boğazlardan geçecek savaş gemileriyle ilgili olarak da Milletler Cemiyetine bilgi verecekti. Önemli bir siyasal konu kapsamında yer alan boğazlar meselesi Lozan Antlaşması’nda şiddetli tartışmalara yol açmıştı. Dolayısıyla sorun geçici bir çözüme bağlanmıştı. Boğazların askersizleştirilmesi Türkiye için hiç doyurucu bir çözüm olmamıştı. Konu daha sonra İsviçre’deki Montrö Boğazlar Sözleşmesi’nde ele alınarak 1936 yılında çözüme kavuşturuldu. Bu sözleşme ile Türkiye boğazlara egemen oldu (Akşin, 2020: 137).</p>
<p><strong>Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne Giden Tarihsel Süreç</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Avrupa devletleri arasında başlayan siyasi gerginlikler Türkiye’nin boğazlar ile ilgili Lozan’da alınan kararları tekrar gündeme getirmesi konusunda önemli fırsatlar olarak değerlendirilmiştir. 1936 tarihli Montrö Boğazlar Sözleşmesine giden tarihsel süreçte antlaşmaya temel teşkil eden boğazların mevcut durumunu değiştirme isteği ilk olarak 24 Mart 1933 tarihli Silahların Azaltılması ve Silahsızlandırılması Konferansı’nda gündeme gelmiştir (Uçarol, 1985: 582). Ancak konferanstan istenilen sonuç elde edilememiştir. 23 Mayıs 1933 tarihli Milletler Cemiyeti Kurulu özel oturumunda da Türk tarafı Lozan Boğazlar Sözleşmesi’nin gözden geçirilmesi gerekliliğini dile getirmiş, ancak bu istek benimsenmemiştir. 1935 yılı Avrupa buhranının vahamete doğru gidişinin belirtileri ile doluydu. Almanya’nın Versay Antlaşması hükümlerine uymaması, 1919 antlaşmalarına rağmen silahlanma kararını alması (Akşin, 1991: 225), İtalya’nın Habeşistan’a saldırması ve 12 Adayı silahlandırması, Almanya’nın Ren Bölgesini işgali yani bölgeye asker çıkarması Lozan’ın boğazlar maddesini görüşmek üzere Türkiye’ye aradığı fırsatı vermesi konusunda yaşanan önemli gelişmelerdi. Türkiye Avrupa’nın bu karışık ortamından istifade etme yoluna giderek boğazlar sözleşmesinin tekrar ele alınması isteğini gündeme getirdi (Jivkova, 1978: 90) 1935 yılında konuyu ilk olarak Milletler Cemiyeti Konseyi’ne götüren Türkiye, daha sonra Milletler Cemiyeti Kurulu’na başvurdu. Avrupa’nın değişen dengelerini öne sürerek Lozan Antlaşması’nın boğazlar ile ilgili alınan kararlarının değiştirilmesini istedi. Avrupa’da olası bir savaş durumunun söz konusu olması ve izlenen barışçı dış politika Türkiye’nin işini kolaylaştıran ve onu güçlü kılan nedenlerdi. O tarihlerde Sovyetler Birliği ile dostluk ilişkileri içinde olan Türkiye imzaladığı Balkan Paktı ile de Balkan Devletleriyle ortak hareket eden bir devlet konumundaydı. Fransa’nın da Sovyet Rusya ile ilişkileri gayet iyiydi. İngiltere’de, İtalya’nın Akdeniz’deki yayılmacı politikasına karşı Türk yanlısı bir tavır sergilemek zorundaydı. Japonya ise Asya’daki yayılmacı politikası nedeniyle Avrupa’da olup bitenlere karşı gayet ilgisizdi. Türkiye böyle bir ortamda 11 Nisan 1936 tarihinde Lozan Konferansı’na katılmış tüm ülkelere ve Milletler Cemiyeti’ne yeni bir boğazlar rejimi için konferans toplanması isteğinde bulunmuştu. Bu isteğe ilişkin de bir nota yayınladı. Notada özetle şu maddeler yer alıyordu:</p>
<p style="text-align: justify;">1) Lozan Boğazlar rejiminin kabulünden bu yana Karadeniz’de durum tamamen değişmiş ve Akdeniz’de de bir kararsızlık belirmiştir. Deniz silah ve gemileri ile hava sahasında bu süre zarfında çok gelişme yaşanmış ve silahlanma hızla artmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">2) Kolektif güvenlik sistemi artık işlemez hâle geldiği için Türkiye’nin güvenliği açısından Boğazlar bölgesi üzerindeki egemenliğinin etkili, işlevsel ve pratik bir garanti içermesi gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">3) Boğazlar Sözleşmesi, sadece barış ve savaş durumunda uygulanabilecek hükümler içermekte, oysa Türkiye’ye yasal savunma hakkı da tanıyacak olan “pek yakın bir savaş tehlikesi tehdidi” durumuna ilişkin hükümler de içermelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">4) Lozan’a imzacı ülkelerin inisiyatifinden bağımsızca beliren koşullar, iyi niyetle oluşan anlaşma hükümlerini işlevsiz hâle sokmuştur (Kılıç, 2012: .2)</p>
<p style="text-align: justify;">Yayınlanan notaya karşı Sovyetler Birliği’nin tutumu olumlu olmuş, boğazların silahlandırılması ve güvenliğin sağlanması talebi, kendi lehlerine bir değişiklik yapılabileceği düşüncesiyle kabul görmüştü. İngiltere’den de olumlu bir yanıt gelmiş, İngiltere Akdeniz’deki İtalya tehlikesine karşı kendi çıkarları doğrultusunda boğazlardaki Türk egemenliğinin sağlanması düşüncesine yakın durmuştu. Ayrıca Türkiye’nin antlaşmayı gözden geçirme isteğini de memnuniyetle karşılamıştı. Fransa ise Sovyetler Birliği ile ters düşmemek adına Türkiye’nin isteğine olumlu cevap vermişti (Gönlübol, Sar, 1987: 122).</p>
<p><strong>Montrö Boğazlar Sözleşmesi ve Önemi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Boğazlar sorununun Lozan’daki çözüm şeklinin Türkiye tarafından kabulü mümkün değildi. 1935 yılının sonlarına doğru dünyadaki siyasal durumda oldukça tehlikeli bir yola girmişti. İtalya’nın Akdeniz üzerindeki istekleri, Marmara Denizinde görülen kimliği belirsiz denizaltılar Türkiye’nin kaygılarını iyice arttırıyordu. Böyle bir durumda boğazların savunulması gerekiyordu. İtalya ile Almanya’nın tutumları, İngiliz ve Fransızları Türkiye’nin yanında yer almalarına sebep oluyordu (Mumcu, 1997: 306). Sonuç olarak İtalya dışında Lozan’ın imzacı devletleri boğazlar sorununu tekrar görüşmeye razı oldular. İsviçre’nin Montrö kentinde açılan Boğazlar Konferansı’nda bundan on iki yıl önce boğazları askerlik dışı eden hükümler görüşülmek üzere toplandı (Akşin, 1991: 293). Öncelikle Atatürk Türkiye’sinin milletlerarası antlaşmalara son derece saygı göstererek, Lozan’ın imzacı tüm devletlerini ikna etmeyi başarması önemli bir konuydu. Kaldı ki Atatürk dönemi dış politikasının temeli yurtta ve dünyada barış ilkesine dayanıyordu. Türkiye tüm dünya devletleri ile dostluk ilişkileri kurmuştu. Nitekim, katıldığımız uluslararası kurul ve antlaşmalar barışı sağlamaktan başka amaçlar taşımıyordu. Akvam Cemiyeti, Balkan Paktı bunlara birer örnekti. 22 Haziran 1936 tarihinde Paris’te “Le Temps” Gazetesi konuya dair şöyle bir yazıya ver vermişti:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>İyi teşkilatlanmış, kendi menfaatlerini kendi vasıtalarıyla korumasını bilen ve milletlerarası meselelerde ve barışın korunulması işlerinde büyük bir iyi niyet ve geniş anlayış sahibi olduğunu göstermiş olan Türkiye, Lozan Antlaşması ile doğan boğazlar düzeninin bugünkü şartlar altında devam edemeyeceğini bildirmiştir</em> (Akşin, 1991: 294).</p>
<p style="text-align: justify;">Yayınlanan bu haber, Türkiye açısından oldukça sevindirici bir haberdi.  Konferansa İtalya’nın dışında Fransa, İngiltere, Yunanistan, Japonya, Sovyetler Birliği, Bulgaristan, Yugoslavya Romanya ve Japonya katıldı. Türk Temsilci heyetinin başkanlığını yapan Tevfik Rüştü Aras’ın yanında Numan Menemencioğlu, hukuk müşaviri Ziyaeddin Kızıltan ve büyükelçi Suat Davas yer almıştı. Türk tezi Menemencioğlu tarafından ifade edildi. Boğazlar bölgesinin silahlandırılması ve boğazlar komisyonunu kaldırılması esasına dayanan Türk tezine karşılık İngiltere ve Sovyet Rusya’da birer tez sundular. Boğazların silahlandırılması konusunda görüş birliğine varıldı. Boğazlar komisyonunun görevlerinin Türk Hükümetine bırakılması konusunda da bir süre sonra anlaşmaya varıldı. Sovyetler, Türkiye’nin boğazları silahlandırmasını kabul etmişti. Bunun yanında Karadeniz’e kıyısı olmayan devletlere ait savaş gemilerinin Karadeniz’e girişinin yasaklanmasını istemişti. Öte yandan İngiltere tonaj sınırlamasını tüm devletler için istemişti. Konferansın tartışılan iki farklı görüşü bu olmuştu. Bu durum karşısında Türkiye uzlaşmacı bir tavır sergilemiş, hatta bir uzlaşma zemini bulabilme amacıyla çalışmalara ara verilmişti. Böyle bir ortamda Türk heyetinin tavrı, Sovyet dostluğunun bozulmaması ve elbette Türkiye’nin güvenliğine ve milli çıkarlarına uygun bir tutum sergilemek olmuştu (Soysal, 2000; 502). İki ay kadar süren görüşmeler neticesinde 20 Temmuz 1936 tarihinde imzalanan Montrö Sözleşmesi ile, boğazlarda asker bulundurma ve boğazları silahlandırma konusunda Türk tarafının istediği değişiklikler gerçekleştirilmiştir. Boğazlar komisyonu kaldırılmış ve bölgenin güvenliği de Türkiye’ye bırakılmıştır. Sözleşmenin bu şekilde imzalanmasında Türk heyetinin anlayışı göz ardı edilmemelidir. Dönemin başbakanı İsmet İnönü 1 Ağustos 1936 tarihinde mecliste verdiği bir demeçte sözleşmenin anlamını ve önemini şöyle dile getirmiştir:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bugün Türk tarihinde ve siyaset tarihinde mühim bir eseri tamamladınız. Büyük Millet Meclisi büyük Türk Milleti’ne karşı deruhte ettiği ağır vazifelerden bir mühimini muvaffakiyetle bitirmiş olduğu için iftihar edebilir. Arkadaşlar, yeni Boğazlar Mukavelesi Türkiye’nin emniyetini ve hakimiyetini milletlerarasında teyid eden güzel bir vesikadır. Dr. Aras bu vesika ile yalnız Türkiye’nin emniyeti için güzel bir hizmet ifa etmekle kalmadı, uluslararası barış davasının yorulmaz bir yolcusu olduğunu bir kere daha ispat etti……….. Boğazlar Konferansı’ndan memnunlukla çıkışımızın bir mühim sebebi de alakadarların hepsinin de memnun çıkmış olmasıdır. İştirak edenlerin hepsi anlaşmayı imza ettiler. Bu meyanda 1923 Mukevelenamesi’ni iyi kabul etmemiş olan dostumuz Sovyetler de bizimle imzaladılar. Ve size memnunlukla haber veririm ki şu anda Sovyetler Birliği’nde dahi Boğazlar Mukavelesi tasdik edilmiş bulunuyor…..</em>  (Akşin, 1991: 300 – 301).</p>
<p style="text-align: justify;">Boğazlarla ilgili yapılan yeni düzenlemede Türkiye Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile 1923 Lozan Boğazlar Sözleşmesi uyarınca boğazlarda kurulan ve güvenliği ile egemenliğini sınırlayan boğazlar statüsünü dönemin değişen güçler dengesinden çok iyi yararlanarak, lehine çevirmiştir. Bununla boğazlar üzerindeki egemenlik haklarına yeniden kavuşmuş, aynı zamanda güvenliği ve geleceği açısından önemli bir sorununu çetin bir diplomasi mücadelesiyle barışçı yollarla çözmüştür (Uçarol, 2020: 765).</p>
<p><strong>Sonuç ve Değerlendirme</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Lozan Antlaşması sadece 1914 – 1918 savaşının sonunda bir yandan Türkiye ile düşmanları olan İtilaf Devletleri ve öte yandan, 1919 ile 1922 Ağustos Zaferi’ne kadar kendisiyle savaşmış Yunanistan arasında yapılan bir antlaşma olarak kalmamıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun başlıca varisi olan Türkiye ile Batı devletleri arasında yüzyıllardan beri süren açık veya kapalı düşmanlık dönemi hesaplarının kesin olarak kapatılması ve Türkiye’nin medeni milletler arasında yerini aldığını gösteren bir antlaşma olmuştur. Boğazlar hiç şüphe yoktur ki, her yönden Türkiye için hayati önem taşımaktaydı. Bu yüzden statüleriyle ilgili en küçük bir olumsuzluk Türkiye’yi büyük sıkıntılar içine sokabilirdi. Böyle bir gerçekten hareketle Lozan’da boğazlar ile ilgili alınan kararların Türkiye’yi tam yetkili kılmadığını söyleyebiliriz. Türkiye’nin bağımsızlık anlayışı ile bağdaşmayan kararlar Misak- ı Milliye de uymuyordu. Çünkü imzalanan bu sözleşmeyle boğazlar asker ve silahtan arındırılıyor, hem de boğazlardan geçişi kontrol etmek, geçişlerle ilgili olarak Milletler Cemiyetine bilgi vermekle yetkili bir komisyon kuruluyordu. İmzalanan Montrö Boğazlar Sözleşmesi ile komisyon kaldırılmış, Türkiye’ye boğazlarda asker ve silah bulundurma hakkı tanınmıştı. Böylece Türkiye’nin kısıtlı hakları da iade edilmiş oluyordu. Boğazların statüsünün değişmesi ve boğazlar üzerinde Türk hakimiyetinin kurulması uluslararası ilişkilerde Türkiye’nin prestijini arttıran bir durum olarak değerlendirilmelidir. Montrö Sözleşmesi ile Lozan’da boğazlara konan tüm sınırlamalar kaldırılmıştı. Türkiye’nin bölgedeki  tam egemenliği yani bölgenin savunma hakkı kesin olarak Türklere geçmişti. Öte yandan, Türkiye’nin Batı ile olan ilişkilerinde de yeni bir dönem başlamıştı. Sözleşmenin süresi dolduğu halde taraflardan hiçbiri bir değişiklik önerisinde bulunmamıştır. Sözleşme günümüzde halen geçerlidir. İmzalanan bu sözleşme ile boğazlara tekrar kesin olarak sahip çıkılmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Akşin, A. (1991). Atatürk’ün Dış Politika İlkeleri ve Diplomasisi, TTK Basımevi, Ankara.</p>
<p>Akşin, S. (2020). Kısa 20.Yüzyıl Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, VII. Basım, İstanbul.</p>
<p>Aybars, E. (2008). Türkiye Cumhuriyeti Tarihi- 1 (Kuruluş), Zeus Yayınları, 4. Basım, İzmir.</p>
<p>Gönlübol, M.,  Sar, C. (1987). Olaylarla Türk Dış Politikası (1919-1973), Ankara Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi Matbaası C. I, VI. Baskı, Ankara.</p>
<p>Jivkova, L. (1978). İngiliz-Türk İlişkileri (1933-1939), Habora Kitabevi Yayınları, (Çev: F.Muharrem &#8211; F. Erdinç), İstanbul.</p>
<p>Kılıç, S. (2012). “Montreux Boğazlar Sözleşmesi ile ilgili Almanya’nın Görüş ve İtirazları (1936-1941)”, Akademik Bakış Dergisi, 33.</p>
<p>Mumcu, A. (1997). Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi – I, Anadolu Üniversitesi yayınları, Eskişehir.</p>
<p>Sander, O. (2013). Türkiye’nin Dış Politikası, İmge Kitapevi, 4. Basım, Ankara.</p>
<p>Soysal, İ. (2000). Tarihçeleri ve Açıklamaları ile Türkiye’nin Siyasal Antlaşmaları (1920-1945), TTK Basımevi, C.1, Ankara.</p>
<p>Turan, R., Safran, M., Hayta, N., Çakmak, M.A., Dönmez, C., Şahin, M., (2011). Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, Okutman Yayıncılık, 18.Baskı, Ankara.</p>
<p>Uçarol R. (1985). Siyasi Tarih, Filiz Kitabevi, İstanbul.</p>
<p>Uçarol, R. (2010) Siyasi Tarih (1789 – 2010), Der Yayınları, 8. Baskı, İstanbul.</p>
<p>Yalçın, D., Akbıyık, Y., Akbulut, D.A., Balcıoğlu, M., Köstüklü N., Süslü, A., Turan,. Eraslan, C., Tural, M.A. (2004). Türkiye Cumhuriyeti Tarihi I, Atatürk Araştırma Merkezi, Divan Yayıncılık, Ankara.</p>
<p>.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/lozandan-montroye-bogazlar.html">Lozan’dan Montrö’ye Boğazlar</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kurtuluş Mücadelesinin Eğitime Gönül Vermiş Bir Komutanı: Kazım Karabekir Paşa</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kurtulus-mucadelesinin-egitime-gonul-vermis-bir-komutani-kazim-karabekir-pasa.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 27 Feb 2021 22:24:44 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[Kazım Karabekir]]></category>
		<category><![CDATA[Milli Mücadele]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=11735</guid>

					<description><![CDATA[<p>KURTULUŞ MÜCADELESİNİN EĞİTİME GÖNÜL VERMİŞ BİR KOMUTANI: KAZIM KARABEKİR PAŞA   “Vatandaş! Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren! Sonra münakaşasını istediğin gibi yap! Birincisi vicdanına ikincisi seciye ve irfanına dayanır.” (Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz)   ÖZET Askerlik hayatı XX. yüzyılın başlarında başlayan Kazım Karabekir Paşa, pek çok askeri görevi başarıyla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kurtulus-mucadelesinin-egitime-gonul-vermis-bir-komutani-kazim-karabekir-pasa.html">Kurtuluş Mücadelesinin Eğitime Gönül Vermiş Bir Komutanı: Kazım Karabekir Paşa</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>KURTULUŞ MÜCADELESİNİN EĞİTİME GÖNÜL VERMİŞ BİR KOMUTANI: KAZIM KARABEKİR PAŞA</strong></p>
<p><strong><em> </em></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><strong><em>“Vatandaş!</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><strong><em>Yanlış bilgi felaket kaynağıdır. Her işin evvela hakikatini ara ve öğren!</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><strong><em>Sonra münakaşasını istediğin gibi yap!</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><strong><em>Birincisi vicdanına ikincisi seciye ve irfanına dayanır.”</em></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><strong><em>(Kazım Karabekir, İstiklal Harbimiz)</em></strong></span></p>
<p><em> </em></p>
<p><strong>ÖZET</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Askerlik hayatı XX. yüzyılın başlarında başlayan Kazım Karabekir Paşa, pek çok askeri görevi başarıyla yerine getirmiş, vatanseverliği ile Türk milletinin çıkarlarını ön planda tutmuş örnek bir kişiliktir. Büyük bir asker, büyük bir komutan olan Kazım Karabekir doğru bildiğinden şaşmayan, bilgili, ileri görüşlü, çok okuyan, çok yönlü düşünen ve çok yazan özellikleri ile de örnek Türk komutanlarından biri olmuştur. Paşa, tüm öğrenimi boyunca hep çok başarılı bir öğrenci olmuş ve Erkanı Harbiye mektebinden de birincilikle mezun olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışmada çok başarılı bir öğrencilik hayatı geçiren Kazım Karabekir’in iyi bir asker olmasının yanında iyi bir eğitimci olması yönüne de tarihsel açıdan bakılması amaçlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Kazım Karabekir, askerlik hayatı, millî mücadele, eğitim</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı ordusunda paşalığa kadar yükselmiş asker bir babanın oğlu olan Kazım Karabekir, tüm ömrü boyunca sadece milletini ve vatanını düşünen, milli bütünlük ve birlik uğrunda mücadele eden, uğradığı haksızlıklara rağmen inandığı ilkelerden asla vazgeçmeyen Türk tarihinin en önemli şahsiyetlerinden biridir (Taşkıran, 1999: 12). Sıbyan mektebinde eğitim hayatına başlamış, ilköğretimini Van ve Harput’ta tamamlamıştır. Aynı zamanda Arapça eğitim veren bir okula da üç yıl okumuştur. Babasının vefatından sonra ailesiyle birlikte İstanbul’a gelmiş, orta tahsiline İstanbul’da başlamıştır. 1894 yılında İstanbul’da Fatih Askeri Rüştiye’sine girmiş ve ölümüne kadar kendisini bırakmayacak olan askeri kişiliğinin oluşmasına resmi ilk adımını atmıştır (Taşkıran, 1999: 13). Fatih Askeri Rüştiyesini birincilikle bitirip, 1896 yılında Kuleli Askerî Lisesi’ne giren Karabekir, burayı da birincilikle bitirmiştir. Disiplinli ve çalışkan bir öğrenci olması ile anılmış, özellikle müzik, resim matematik ve Fransızca derslerinde çok başarılı olmuştur. Mehmet Fahrettin Kırzıoğu “Kazım Karabekir” adlı eserinde Kuleli Askerî Lisesi’ni birincilikle tamamlayan Karabekir için;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;">İyi keman çalan, beste denemeleri yapan, Fransızca konuşabilen ve okuyan, yağlıboya resim de yapan, öğrenmeye aşırı merakı olan, serbeste kaçan manzumeler yazan, içki ve kötü alışkanlıkları olmayan, çok terbiyeli bir gençtir (Kırzıoğlu, 1991: 9). </span></p>
<p style="text-align: justify;">ifadelerini kullanır. 1902’de Harp Okulunu da birincilikle bitiren Kazım Karabekir, Harp Akademisi’ne girmiş, Mustafa Kemal ile de burada tanışmıştır (Kaplan, 1994: 88). 1903 yılından 1905 yılına kadar bu okulda eğitim ve öğretimini tamamlayan Karabekir, bu okulu da birincilikle tamamladığında rütbesi yüzbaşıdır. Başarılarından dolayı altın maarif madalyası ile ödüllendirilmiştir (Taşkıran, 1999: 14).</p>
<p style="text-align: justify;">Karabekir öğrenim hayatı boyunca Kazım Zeyrek olarak anılmıştır. O tarihlerde soyadı kanunu henüz olmadığı için okullara kaydedilen öğrenciler oturdukları yerlerin adları ile çağrıldığından Karabekir’de oturduğu semtten dolayı Kazım Zeyrek olarak anılmıştır (Taşkıran, 1999: 14). İlk askerlik görevine Manastır’da başlamış, Manastır mıntıkası Kurmay Başkanlığı görevini yerine getirmiştir. Burada tanıştığı Enver Paşa ile daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyeti adını alacak Manastır Cemiyetini kurmuştur. İstanbul’a geldikten sonra da İttihat Terakki Cemiyeti’nin İstanbul teşkilatının kurulmasında görev almıştır (Karabekir, 1982: 552). Karabekir, 31 Mart Olayını bastıran Hareket Ordusu içinde de görev almıştır. Balkan Savaşlarında Edirne savunmasında binbaşı rütbesi ile bulunmuş, Alman güdümlü politikalara karşı olması ve 1. Dünya Savaşına girilmemesi ya da geç girilmesi hususundaki görüşleriyle de Mustafa Kemal’e daha yakın bir konumda bulunmuştur. Çanakkale, Irak ve Kafkasya cephelerinde görev almış, 1918 yılında (Mirliva) Tuğgeneral olmuştur (Aybars, 2014: 164). Dürüst, vatansever, muhafazakâr bir insan olan Kazım Karabekir, 15. Kolordu komutanı olarak kurtuluş mücadelesinin önemli bir ismi olurken eğitimle de ilgilenmiş, bu konudaki görüşlerini pek çok yazısında kaleme almıştır. Karabekir’e göre, huzuru, mutluluğu ve refahı yakalayabilmenin yolu gençlik için, tahsil ve terbiye; halk için, bilgi ve terbiyedir (Karabekir, 2015; 42).</p>
<p style="text-align: justify;">Karabekir’e göre, toplumun aydınlatılması, cehaletle mücadele edilmesi ancak eğitim ile bilgi ile sağlanacaktır. Bu çalışmada, Kazım Karabekir’in askeri kişiliğinin yanında eğitime verdiği önem ve eğitimciliği üzerinde de durulmuştur.</p>
<p><strong>Millî Mücadelede Kazım Karabekir Paşa</strong></p>
<p style="text-align: justify;">30 Ekim 1918’de imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra güçlü devletler Türkiye’nin geleceği üzerine tartışmaya devam ederken, Türk milleti kendi geleceğini belirlemek amacıyla Mustafa Kemal önderliğinde Millî Mücadeleyi başlatmıştı. Doğu Anadolu’da yaşayan Türk halkı da üzerinde yaşadığı toprakları savunmak amacıyla teşkilatlanmaya başlamıştı. Bölgedeki siyasi gelişmeleri yakından takip eden 15. Kolordu Komutanı Kazım Karabekir Paşa, İngiliz desteğini alan Ermenilerin nüfuslarını artırmaya çalıştıklarını ve bölgede idarenin Ermenilere verildiğini bildirmişti. İngilizlerin bölgedeki Ermenileri desteklemelerindeki amacı, mütareke şartlarını çiğnemeden Doğu Anadolu ve Kafkasları kendi nüfuz alanlarına dahil etmekti. Kimi İngiliz subayları Ermeni gönüllü alaylarının başına geçerek, Van, Bitlis, Erzurum, Kars ve Nahcivan’da saldırılar düzenliyorlardı. Ermeni saldırılarından kaçan kişilerin yardım istekleri bölgede mevcut durumu korumaya çalışan 15.Kolorduyu ve Kazım Karabekir Paşa’yı zor durumda bırakıyordu. Kazım Karabekir halkın Ermenistan tehdidi altında doruğa ulaşmış bağımsızlık duygularını besleyerek bölgeyi çok iyi yönetmiş bir komutan olarak da halkın sevgisini kazanmıştı. Kazım Karabekir komutasındaki Türk ordusu pek çok cephede saldırıya geçmiş, 1920 Eylülü’nde Sarıkamış’ı, 30 Ekim’de Kars’ı, 7 Kasım’da da Gümrü’yü geri almıştı (Yalçın, Akbıyık, Akbulut, Balcıoğlu, Köstüklü, Süslü, Turan, Eraslan, Tural, 2004: 222-223). Kazım Karabekir, “İstiklal Harbimiz” adlı eserinde Gümrü’nün teslim alınması sonrasını şöyle anlatır;</p>
<p style="text-align: justify;"> <span style="font-size: 14px;">Mütareke şartı olarak Ankara’nın istediği biner mermisiyle 2000 tüfek, 3 batarya seri ateşli koşulu dağ topu, yine koşulu 40 makineli tüfengi, Ermenilerden alarak, şark cephesinin ilk zafer hediyesi olarak garp cephemize yola çıkardım. 27 Teşrinisani’de, Gümrü’de reisliğim altında Ermeni Hristiyan heyeti ile Gümrü Muahedesi müzakereye başladık. 27 Teşrinde Ermeni heyetine Sevr Muahedesindeki imzalarını geri aldırdık. Bu günü, bu meş’um muahedenin yırtıldığı gün olarak tes’id ettik. Ve Ankara’ya müjdeledim. 3 Kanunıevvel’de Gümrü Muahedesini imzaladık (Karabekir, 2008: 1001).</span></p>
<p style="text-align: justify;">Gümrü Antlaşması, Ulusal hükümetin yaptığı ilk antlaşma idi. Bu antlaşma ile, düşmanlarımızın hayallerinde ta Harşit Vadisine kadar uzanan Türk ülkelerini kendisine bağlamış oldukları Ermenistan, Osmanlı Devleti’nin 1877 seferiyle kaybetmiş olduğu yerleri, bize, Milli Hükümet’e terk ederek aradan çıkarılmıştır. Doğudaki durumlarda önemli değişiklikler olması yüzünden, bu antlaşma yerine daha sonra yapılan 16 Mart tarihli Moskova ve 13 Kasım 1921 tarihli Kars Antlaşmaları geçerli olmuştur. Sevr Antlaşması ile Ermenilere bırakılan Doğu illeri ve 1878 Berlin Antlaşmasıyla Rusya’ya bırakılan Kars ve dolayları da Türkiye’ye bırakılmıştır. Aynı zamanda Ermeni Hükümeti ’de Sevr Anlaşmasının geçersizliğini bu antlaşma ile kabul etmiştir (Atatürk, 2005; 351 -352). Gümrü Antlaşması ile Millî Mücadelenin Doğu cephesi başarı ile kapanmış, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin de saygınlığı artmıştır (Yalçın, Akbıyık vd, 2004: 223).  Kazım Karabekir Paşa, antlaşmadan sonra Gürcülerin elinde bulunan yerleri almak için hazırlıklara başlamıştır. 21 Şubat 1921’de Türk birlikleri kısa sürede Ardahan’ı ele geçirmiş ve yurdun Gürcü işgalinden kurtulmasını sağlamışlardır. 16 Mart 1921’de Sovyet Rusya ile imzalanan Moskova Antlaşması ile de Sovyet Rusya’nın Misak – ı Millîyi tanıması sağlanmıştır (Karabekir, 2008: 35).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p><strong>Kazım Karabekir’in Eğitimci Yönü ve Eğitim Hakkındaki Görüşleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kazım Karabekir doğu cephesindeki askeri başarıları ile tanınmasının yanında doğuda bulunduğu süre boyunca eğitim alanında da çok büyük hizmetlerde bulunmuş bir komutandır. Savaşta yetim kalan çocuklara gerçek bir baba olmuş, 4000 erkek, 2000 kız çocuğu sefaletten kurtarmış ve çocukları vatana faydalı meslek sahibi bireyler haline getirmiştir (Karabekir, 2008: 66). Kazım Karabekir’in küçük yaşlarından itibaren en büyük ideallerinden biri kuracağı bir çocuk kasabasıyla bakımsız ve yoksul çocuklardan bakımlı bir çocuk ordusu oluşturmaktır. Kendisi de bu çocuk ordusuna öğretmenlik yapacaktır. Henüz okul sıralarındayken öğretmenlerine ders öğretiminde yardımcı olan Karabekir, daha sonraları da askere gelen gençlerin talim ve eğitimleriyle ilgilenmiş, bu uğraştan da büyük bir zevk almıştır. Doğu zaferinin başarılmasından sonra Sarıkamış’ta bir çocuklar kasabası oluşturmayı başarmıştır. Paşa, Çocuk Davamız adlı kitabında bu konu ile ilgili şunları söyler;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;">Hayatımda bana zevk veren hayli başarılarım vardır. En zevklisi binlerce bakımsız çocuğun hayat ve geleceğini kurtarmak olmuştur (Karabekir, 1990: 2-4)</span></p>
<p style="text-align: justify;">Karabekir, oluşturduğu çocuklar kasabasındaki geniş bir sahnesi olan ve her türlü temsilin yapıldığı ibret salonundan, çocukların pek çok bilgiyi öğrendikleri ve kendilerinin hazırladığı müzeden, müzik mektebinden, açılan çeşitli kurslardan, spor kulübünden, okuma salonundan, sinema ve film kütüphanesinden söz etmiştir. Planlanan kursları açmaya başladıklarında İktisat ve Müdafaa – i Milliye Vekaletlerine şunları yazmıştır;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;">Memlekette sanat ve makinacılık hayatı uyandırarak ferdi ve tedricen umumi bir menafi-i iktisadiye temin etmek üzere şimdiden teşebbüsat-ı lazimede bulunmak muvafık olacağı düşünülerek civar vilayetler ahalisi için cephe karargahında sinema, fotoğraf, elektrik kursları açılmaktadır. Ancak bütün Anadolu’da hayatı sınaiyeye karşı bir meyil ve istinas hasıl ettirmek ve makinalarla çalışmak hissi uyandırmak için Anadolu’nun muhtelif ve münasip mahallerinde bu gibi kurslar, mektepler açılmak suretiyle iktisadi işlere başlangıç teşkil edeceği mütalaa kılınmakta olduğu maruzdur (Karabekir, 2008: 1179).</span></p>
<p style="text-align: justify;">Anadolu’nun sanayi ve iktisadi bakımdan güçlenebilmesinin, öncelikle halkı bu alanlarda bilgilendirerek eğitmek gerekliliği üstünde duran Karabekir, açılan kurslarla ve mekteplerle belirlenen amaca ulaşılabileceğini belirtmiştir. Paşa’nın aynı zamanda halk kitaplarının yazdırılıp yayımlanması için Maarif Vekâletine de yazılı olarak ilettiği teklif oldukça önemlidir. Karabekir’in kaleme aldığı teklif metni şöyledir;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;">Anadolu’nun hemen her köyünde ve hatta kasabasında, bilhassa Şark mıntıkası dahilinde eskiden kalma üstün esreli Battal Gazi, Köroğlu, Aşık Garip kitapları okunmaktadır. Halkın elinden bunları kaldırmak çok zaman için de gayr-i mümkündür. Bu gibi kitapların yazıları arasına aynı vezin ile faydalı satırlar ilavesi pek muvafık olur. Bunların vatan muhabbeti, hissiyat-ı diniye, cengaverlik, binicilik, nişan, güreş, gibi sair idman hususatını, hıfzıssıhha, iktisad gibi şeyleri ve içtimai fena adetlerimizi gidermeye saik şeyler olmasına dikkat olunmalıdır. Bu tarzda ilavelerden sonra aynı nam ve isim ve tarz-ı tab ile birçok nüshaların her taraf neşrini arz ve teklif ederim (Karabekir, 2008: 1178).</span></p>
<p style="text-align: justify;">İstiklal Savaşında gösterdiği büyük başarılar ve milli mücadeleye yaptığı hizmetleri ile tanınan Kazım Karabekir’in dönemin koşullarına rağmen çocukların eğitimi konusunda gösterdiği hassasiyet özellikle ahlak ve karakter eğitimine büyük özen göstermesi İsmet İnönü tarafından da takdirle karşılanmıştır. İsmet Paşa Karabekir’e gönderdiği bir mektupta;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;">Kardeşim, senin mekteplerin ve senin şehir evlatlarının menakibini (menkibelerini) işiterek müftehir ve mağrur oluyorum. Fotoğraflar işittiklerimden daha iyi ve daha fevkalade şeyler yaptığını gösteriyor. İçimizde senden daha müsbet ve daha kalıcı ve ebedi iş yapanımız var mıdır? Gürbüz, akıllı ve tahsilli çocuklar atimiz (geleceğimiz) için kuvvetli bir mesnet olacaklar (Karabekir, 1990: 36-37).</span></p>
<p style="text-align: justify;">ifadelerini kullanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kazım Karabekir’in Eğitim Faaliyetleri</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Kazım Karabekir’in eğitim faaliyetlerinde Sarıkamış önemli bir yer tutmaktadır. Burada kurulan Çocukları Himaye Cemiyeti öksüz ve yetim çocukların eğitiminde çok önemli bir adımdır. Kurulan bu cemiyetle pek çok çocuğun geleceğinin aydınlatılması amaçlanmıştır. Cemiyetin himayesinde olacağını belirten Karabekir, dünyanın ilerlemiş ve yükselmiş milletlerinin himayeye muhtaç olan her mevcut için bu gibi cemiyetlere büyük önem verdiğini cemiyetin açılış gününde yaptığı konuşmada ifade etmiştir. (Karabekir, 2010: 1147). Cemiyetin faaliyetleri Sarıkamış’ta Karabekir’in yüksek çabalarıyla çıkarılan Varlık Gazetesi’nde anlatılmıştır. Gazetenin 15. sayısında cemiyetin kuruluşu ile ilgili şu ifadeler kullanılmıştır;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;">Çocukları Himaye Cemiyeti’nin merkezi Sarıkamış’tır. Tesis merasimi Peygamberimizin doğduğu 12 Rebiü’levvel gecesinin ertesi gününe tesadüf eden 12 Teşrin-i sani cumartesi günü yapılacak ve bugünün pek mübarek olan yeni hatıralarının manevi kıymetiyle de şereflenmiş olacaktır. Her yıl tekrar edecek olan bu musaad gününde aynı zamanda kitap bayramı yapılacak bu bayramda cemiyet azaları rozetler takarak hususi tezahürlerle günü teyit edeceklerdir. Bugünden evvel gelen hafta çocuklar haftası olacaktır. Bu hafta içinde cemiyetin mensupları ve hariçten arzu edenler tarafından çocuklarımıza kitap hediye edilecek, fakir ve kimsesiz çocuklara iane toplanacaktır. Bu muazzez konuyla bu sevimli hafta içinde mektepler, kütüphane, müze gibi erkân müesseseleri ve ezanın ikametgâhları donatılacak ve cemiyet azaları tarafından lüzum görülen tertibat yapılacaktır (Varlık Gazetesi, 1921, Sayı:15).</span></p>
<p style="text-align: justify;">Gazetenin haberinden de anlaşılacağı üzere, özellikle yoksul ve bilgiden yoksun çocukların eğitimleri için atılan bu önemli adım her yıl hatırlanacaktır. Ayrıca çocuklara bilgi edinmenin yegâne araçları kitaplar hediye edilecektir. Böyle bir uygulamanın ve anlayışın varlığı, atılan adımın da sürekliliğini gösterir. Gazetenin 14. sayısında da Karabekir’in eğitim alanında atacağı önemli ikinci adımdan söz edilmiştir. Bu ikinci önemli adım ana sınıflarının açılacağıdır. Yazıda;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;">Sarıkamış birkaç haftadan beri memleketin kurtuluşuna doğru ehemmiyetli hareketlerin başlangıç yeri olmuştur. Bu hareketlerden biri “Çocukları Himaye Cemiyeti” nin kuruluşu, ikincisi de “anasınıfları” nın açılmasıdır. Kazım Karabekir Paşa bu iki kurumun oluşmasında öncülük etmiş ordu kumandanlığı, diplomatlık alanlarındaki başarılarını şimdi de Sarıkamış’ta açmış olduğu okullarla devam ettirmiştir (Varlık Gazetesi, 1921, Sayı:14).</span></p>
<p style="text-align: justify;">İfadeleri kullanılmıştır. Karabekir’in eğitime küçük yaşlardan başlanması düşüncesi, açılacak ana sınıfları ile hayata geçirilmiştir. Karabekir’e göre, bir çocuğa okulu sevdirmek için ana sınıflarının olması gereklidir. Bu sınıflarda eğitim hayatına başlayan çocuklar iyi bir tahsil ve terbiye ile ilköğretim sınıflarına daha iyi hazırlanacaklardır. O halde anaokulların amacı çocuklara okulu sevdirmek ve ilkokul sınıflarına hazırlamaktır (Köstüklü, 2004; 38, 39, 40). Ana sınıflarının ilk açılış gününde öğrencilere ilk dersi veren Karabekir, çocukların özellikle el becerilerinin arttırılması için hazırlanan farklı eğitim etkinliklerini çocuklarla birlikte yapmıştır. Kâğıt kesmiş, ağaç yontmuş, resim çizmiş, çamurdan şekiller yapmış, çocuklarla vakit geçirmiştir. Karabekir’e göre, ders program saatlerinin çocukların kabiliyetlerine göre severek yapacakları şekilde düzenlenmesi gereklidir. Her okula bir piyano konmalı, her gün oyunlar oynanmalı, türküler söylenmelidir (Karabekir, 2010: 1149). Karabekir’in kurduğu okullarda Tarih, Coğrafya, Hesap, Cebir, Hendese, Hayvanat, Resim, Din Dersi, Musiki, Güzel Yazı ve Beden Terbiyesi gibi derslerin yanında tiyatro gibi sosyal faaliyetlere de yer verilmiştir. Tiyatronun yanında müziğe de yer verilmiş, okul öğrencilerinden oluşturulan bando mızıka takımı ile keman, flüt ve piyanodan oluşan bir orkestra dahi kurulmuştur (Köstüklü, 2004, s. 150-151). Kız çocuklarının eğitimine ayrıca çok önem veren Karabekir, bu konuyla ilgili düşüncelerini de şöyle ifade etmiştir;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;">Behemehâl kızların yemek pişirmesi ve sebzelerin gerek gıda havaları ve gerek kimyasal özellikleri bir konferans tarzında öğrenmesi bugün artık her yerde usul olmuş bir şeydir. Mekteplerde makinalar, dikiş makinaları, örgü makinaları, hatta kıra yakın mekteplerde yağ, peynir makinalarını öğretmek lazımdır. Ev ihtiyacına ait makine hayatı behemehâl mekteplerde kendini göstermelidir. Bir kız medeni bir mutfağın halini, şeklini ve onun idaresini de ancak bizde mektepte öğrenecektir. Bütün ileri âlemde mutfağa bakınız, orası bir eczahane zannedersiniz, o kadar bir intizam vardır. Hâlbuki bizde, bilhassa mekteplerden yetişen kızlarımızın hâkim olduğu mutfaklar çok kötü bir vaziyettedir. Sonra dokumacılık behemehâl kız mekteplerinde ve kız sanayi mekteplerinde yer tutmalıdır (Karabekir, 2001, s. 351).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p><strong>SONUÇ YERİNE</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı İmparatorluğu’ndan Cumhuriyet dönemine gelene kadar ki tarihsel süreçte eğitim konusundaki aşamalarına baktığımızda eğitim alanında ilk yenilik hareketlerinin XVIII. yüzyılın son çeyreğinden itibaren başladığını görebiliriz. Bu süreç 1839’da Tanzimat’ın ilanına kadar devam eder. Bu dönemde özellikle ordunun asker ihtiyacının karşılanması amaçlanmıştır. Açılan okullarda bu amaca yönelik olarak subay yetiştirmek, askeri konularda eğitimli teknik elemanlar yetiştirmek önceliklidir. Ayrıca Avrupa’ya ilk defa öğrenci gönderilmesi, okullarda yabancı öğretmenlere görevler verilmesi ve okutulan derslere Batı dillerinin de eklenmesi yine bu dönem eğitim anlayışının özellikleri arasında sayılmaktadır. I. Meşrutiyet dönemine kadar ki süreçte (1839 – 1876) çağdaş okullar kurma çabası içinde olunmuş, mesleki ve teknik eğitimin temelleri atılmıştır. Yine bu süreçte ilk defa öğretmen yetiştiren okullar açılmıştır. II. Meşrutiyet’in ilanına kadar geçen sürede okul sayılarında artışlar olmuş fakat okulların niteliği konusunda önemli adımlar atılamadığı gibi kimi dersler de programlardan çıkarılmıştır. I. Dünya Savaşı’nın sonuna kadar ki süreçte dönemin siyasi ve askeri durumu, özellikle askeri anlamdaki çalkantılı dönem milli eğitim konusuna ağırlık verilmesi sonucunu doğurmuştur. Dönemin eğitim ile ilgili genel düşüncesi de imparatorluğun yıkılışı ancak eğitim sayesinde engellenebilirdir. Bu dönem içerisinde özellikle okul öncesi eğitimine odaklanılmış ve okul öncesi eğitim ile ilgili önemli adımlar atılmıştır. Eğitim konusunda gösterilen çabalar bu dönemde de niteliğin artırılması yönünde yeterli olmamıştır. Bu durum üzerinde elbette Başkan Savaşlarının ve I. Dünya Savaşı’nın etkisi büyüktür.</p>
<p style="text-align: justify;">20.yüzyılın başlarına gelindiğinde yaklaşık altı yüz yılı aşkın bir süre siyasi varlığını sürdüren cihan imparatorluğu Osmanlı’nın siyasi, askeri ve ekonomik durumu hiç açıcı değildir. Bu noktaya gelinmesinde siyasi otorite boşluklarının, ekonomik gücün zayıflamasıyla karşı karşıya kalınan isyan hareketlerinin etkisi büyüktür. İmparatorluğun son dönem karışıkları her alanda devam ederken, eğitim öğretim faaliyetleri de mevcut siyasi durumun etkisiyle tam anlamıyla bir çöküş dönemini yaşamaktadır. Ulusal bağımsızlık mücadelesi döneminde eğitim konusunda da önemli aksaklıklar yaşanmıştır. Ancak şunu da söylemek gerekir ki eğitim bu dönemde milli mücadeleye önemli katkılarda da bulunmuştur. 1920’de Maarif Vekilliği’nin kurulması, eğitimin milli bir sisteme göre ele alınması bu katkılardan biri olarak kabul edilebilir. Bir diğer önemli gelişme savaş ortamında dahi eğitim ile ilgili sorunların ele alınıp değerlendirildiği Maarif Kongresi’nin yapılmasıdır. Mustafa Kemal’in kongrenin açılışında yaptığı konuşmada eğitim örgütünün en verimli şekilde çalıştırılacağını özellikle belirtmesi yeni kurulan Türkiye Devleti’nin eğitim programlarının büyük bir dikkat ve titizlikle hazırlanacağının önemli göstergeleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">İçinde bulunulan olumsuz koşullara rağmen eğitimle yakından ilgilenen, Millî mücadelenin önemli komutanlarından Kazım Karabekir, Anadolu’nun bu durumunun başlıca nedenlerinden biri olarak eğitimsizliği görmektedir. Okulsuz ve eğitimsiz gençlerin Anadolu’nun pek çok yerinde bulunduğunu vurgulayan Karabekir, kalkınmanın ve gelişmenin eğitimde yapılacak yeni düzenlemelerle gerçekleşebileceğini söylemiştir. Toplumsal kalkınmanın sağlanabilmesi için halka önderlik etmek, halkla bütünleşmek aydınların temel sorumluluklarından biridir düşüncesi de Karabekir’in eğitime verdiği önemi ifade etmektedir. Kazım Karabekir, ülkenin ihtiyaçlarını karşılayabilecek nitelikte, milli bir eğitim anlayışına sahiptir. Çocukların eğitiminde milli ve manevi değerlere yer verilmeli, çocukların eğitiminde ahlaki öğelere önem verilmelidir. Eğitim öğretimin en temel amaçlarından biri en temel toplumsal değerleri çocuklara kazandırabilmektir. Bu değerlerin kazandırılmasıyla çocuklarda ortak duygu ve düşüncelerin yaratılması en temel amaçlardan biridir. Dönemin siyasi ve askeri koşulları da dikkate alındığında Karabekir’in eğitim anlayışı genç kuşağın ihtiyaçları doğrultusunda, sadece teorik olarak değil pratik olarak da yaşamlarına uyarlayabilecekleri bir eğitim olarak görülmektedir. Bu anlayış içerinde dönemin çağdaş ülkelerinde uygulanan eğitim sistemlerinin incelenmesi de vardır. Çağdaş ülkelerde uygulanan eğitim sistemlerinin Türk toplum ve kültür yapısına uyan kısımları da alınmıştır. Karabekir özellikle halk eğitimine ve çocuk eğitimine önem vermiştir.  Küçük yaştaki çocukların eğitimi için anaokulları açmış, dönemin ekonomik koşullarını göz önünde bulundurarak halkın meslek sahibi olabilmesini amaçlayan meslek okulları açmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak, Doğu cephesi komutanı Kazım Karabekir sadece askeri kişiliğiyle değil, eğitimci yönüyle de ele alınıp incelenmesi gereken önemli bir isimdir. Siyasi ve askeri karışıklıkların yoğun olarak yaşandığı bir dönemde verilen bağımsızlık mücadelesi içinde dahi çok küçük yaşlardan başlayarak genç neslin yetiştirilmesinde, halkın eğitilmesinde ve meslek sahibi olmasında, Türk kültürü esaslarına bağlı kalarak hizmet etmiş, eğitime gönül vermiş vatansever bir askerdir. Kazım Karabekir ismi sadece bir asker olarak ifade edilmemeli bu önemli ismin eğitimciliği de yazılmalı ve anlatılmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Atatürk, G.M.K. (2005). Nutuk, Alfa Basım Yayım Dağıtım, İstanbul.</p>
<p>Aybars, E. (2014). Bir Uygarlık Örneği: Türk Devrimi, Zeus Yayınları, 1. Basım, İzmir.</p>
<p>Aybars, E. (2008). Türkiye Cumhuriyeti Tarihi- 1 (Kuruluş), Zeus Yayınları, 4. Basım, İzmir</p>
<p>Ertuğrul, E. İlter (2011). 1923 – 2008 Cumhuriyet Tarihi, ODTÜ Yayıncılık, 3. Baskı, Ankara.</p>
<p>Kaplan, L. (1994). Kazım Karabekir Paşa, Kurtuluş Savaşına Yön Verenler, Atatürk İlke ve İnkılapları Tarihi Araştırma ve Uygulama Merkezi Yayını, Gazi Üniversitesi, Ankara.</p>
<p>Karabekir, K. (1982). İttihat ve Terakki Cemiyeti (1986 – 1909), Türdav Ofset Tesisleri, İstanbul.</p>
<p>Karabekir, K. (1990). Çocuk Davamız, Anadolu Matbaacılık, İstanbul.</p>
<p>Karabekir, K. (2001). İktisat Esaslarımız- Hatıra ve Zabıtlarıyla 1923 İzmir İktisat Kongresi, Yayına haz.; Orhan Hülagü &#8211; Ömer Hakan Özalp, Emre Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Karabekir, K. (2008). İnsan ve Asker, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul</p>
<p>Karabekir, K. (2010). İstiklal Harbimiz. 2.cilt, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Karabekir, K. (2015). Çocuk Davamız, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Köstüklü, N. (2004). Kazım Karabekir ve Eğitim, Çizgi Kitabevi, Konya.</p>
<p>Taşkıran, C. (1999). Millî Mücadele’de Kazım Karabekir Paşa, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara.</p>
<p>Varlık Gazetesi, 1921, Sayı:14.</p>
<p>Varlık Gazetesi, 10 Teşrin-i Sani 1921, Sayı:15.</p>
<p>Yalçın D., Akbıyık Y., Akbulut D.A., Balcıoğlu M., Köstüklü N., Süslü A, Turan R, Eraslan C, Tural M.A, (2004). Türkiye Cumhuriyeti Tarihi 1, Atatürk Araştırma Merkezi, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> </strong></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kurtulus-mucadelesinin-egitime-gonul-vermis-bir-komutani-kazim-karabekir-pasa.html">Kurtuluş Mücadelesinin Eğitime Gönül Vermiş Bir Komutanı: Kazım Karabekir Paşa</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Eski Türk Devletlerinde Aile ve Kadın</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/eski-turk-devletlerinde-aile-ve-kadin.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 12 Sep 2020 23:23:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadın ve Aile Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[aile]]></category>
		<category><![CDATA[kadın]]></category>
		<category><![CDATA[Türk devletleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10970</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÖZ Toplumların en küçük yapı taşı olan aile, aynı zamanda toplumların karakterlerini de yansıtır. Türk ailelerinin karakterinde kadın hemen her dönemde hayatın içinde olmuş ve her zaman erkeğin yanında yer almıştır. Kadın aile içinde sorumlulukları erkekle paylaşan ve toplum hayatında giderek artan etkisi ile de tarihi süreçte incelenmesi gereken önemli bir konudur. Aile ve kadının [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/eski-turk-devletlerinde-aile-ve-kadin.html">Eski Türk Devletlerinde Aile ve Kadın</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>ÖZ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Toplumların en küçük yapı taşı olan aile, aynı zamanda toplumların karakterlerini de yansıtır. Türk ailelerinin karakterinde kadın hemen her dönemde hayatın içinde olmuş ve her zaman erkeğin yanında yer almıştır. Kadın aile içinde sorumlulukları erkekle paylaşan ve toplum hayatında giderek artan etkisi ile de tarihi süreçte incelenmesi gereken önemli bir konudur. Aile ve kadının toplum hayatındaki yeri ile ilgili pek çok çalışma yapılmıştır. Özellikle, 1970-1990 yılları arasında kadının aile içindeki, iş ve kamu yaşamındaki konumuna ve sorunlarına ilişkin çalışmalar yayınlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Aile ve kadın konusunun evrensel, aynı zamanda da yerel ve güncel bir konu olduğu gerçeğinden hareketle bu yazıda, Türk Devletlerinde “<em>aile” </em>ve “<em>kadın</em>” kavramlarının nasıl algılandığı ele alınacaktır.</p>
<p><strong>Anahtar Sözcükler: </strong>Aile, Kadın, Eski Türk Devletleri</p>
<p><strong>ABSTRACT</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Family, which is the smallest building block of societies, also reflects the characteristics of societies. In the <a href="https://tureng.com/tr/turkce-ingilizce/texture">texture</a> of Turkish families, women have been a part of life in almost every period and have always been side by side with men. Woman is an important issue that should be examined in the historical process, with its increasing influence in the life of society and sharing responsibilities with men in the family. Many studies have been conducted on the place of family and women in social life. Especially, between the years 1970-1990, studies on women&#8217;s position and problems in family, business and public life were published.</p>
<p style="text-align: justify;">Based on the fact that the issue of family and women is a universal, at the same time a local and current issue, this article will discuss how the concepts of &#8220;family and woman&#8221; are perceived in the Turkish States.</p>
<p><strong>Key Words: </strong>Family, Woman, Old Turkish States</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu çalışmada, Türk Devletlerinde “<em>aile</em>” ile Türk kültür ve devlet geleneğinde önemli bir yere sahip olan “<em>kadın</em>” konusu ele alınmıştır. Toplumların gelişiminde ve ilerlemesinde tarihsel bir kurum olan aile kavramına ilişkin çok farklı tanımlar yapılmış, her tanımda ailenin farklı yönlerine değinilmiştir. Gökçe’ye göre aile, ana baba-çocuklar ve tarafların kan akrabalarından oluşan ekonomik ve toplumsal bir birliktir (Gökçe, 1976; 48). Bir başka tanımlamaya göre de aile, nüfusu yenileme, milli kültürü taşıma, çocukları sosyalleştirme, biyolojik ve psikolojik tatmin fonksiyonlarının yerine getirildiği bir müessesedir (Erkal, 1983; 68). Her iki tanımdan da anlaşılacağı üzere tarihsel süreçte en eski ve köklü bir kurum olarak sayabileceğimiz aileler neslin devamında, kültürel yapının korunmasında, bireylerin yetiştirilmesi ve sosyalleştirilmesinde önemli bir role sahiptir. Yaşanan toplumsal değişimlere paralel olarak aile yapılarında bazı değişimler yaşanmıştır. Gökçe, aileyi öncelikle ikiye ayırarak incelemiştir:</p>
<ul>
<li>Büyük aile (Kendi içinde a. Kök, b. Birleşik ve c. Geniş aile olarak ayrılmıştır): Bu aile tipinde erkek otoritesi hakimdir. Temel geçim kaynağı da tarımsal faaliyetlerdir. Daha çok kırsal kesimde görülen aile tipidir.</li>
<li>Küçük aile (Kendi içinde, a. Çekirdek, b. Parçalanmış, c. Tamamlanmamış olarak ayrılır): Bu aile yapısında aile bağlarının zayıfladığını ve giderek geleneksel yapıdan uzaklaşıldığını görebiliriz. Sosyal yaşamın değişime uğraması, yaşanılan yerden göç edilmesi özellikle kırsal alandan kentlere gelinmesi çekirdek aile sayısının da artmasına sebep olmuştur (Gökçe, 2007 ;188-205).</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Aile yapılarına güç tipleri esasında baktığımızda üç tür aile ile karşılaşırız. Gücün ve otoritenin kadının elinde olduğu avcı ve toplayıcı dönemde anaerkil aile yapısı, toprağın işlenmesi, yerleşik hayata geçilmesi ile babaerkil aile yapısı, kente göçlerin yaşanması, eğitim düzeyinin artması ile birlikte de eşitlikçi aile yapısı görülmektedir (Sayın, 1990;). Avcı ve toplayıcı göçebe kültürde kadının gücü ve otoriteyi elinde tutması daha özgür bir yaşam sürmesini sağlarken, yerleşiklikle birlikte güç erkeğe geçmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kadın, Türk devletlerinde daima değer gören gerek siyasi gerekse sosyal alanlarda önemli görevleri yerine getiren, aile kurumunun en önemli üyesi konumunda olmuştur. Türk devlet geleneğinde de kadın ile erkek eşit haklara sahiptir. İslamiyet’in kabulüyle birlikte kadının önemi artmış, sosyal ve siyasi statüsü de yükselmiştir.</p>
<p><strong> </strong><strong>ESKİ TÜRK DEVLETLERİNDE AİLE </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Eski Türk toplumlarında aile, kan akrabalığı esasına dayanır. Aile yapılarının &#8220;<em>geniş aile</em>&#8221; olarak ifade edilmesinden çok, &#8220;<em>küçük aile</em>&#8221; şeklinde kurulmuş olması dikkat çekicidir (Kafesoğlu, 1984; 216). Eski Türk ailesi, günümüzde de olduğu gibi, “küçük aile”, yani “çekirdek aile” tipinde olup, “<em>evlenmek</em>” yeni bir ev sahibi olmak, daha doğrusu yeni bir aile kurmak anlamını taşıyordu.</p>
<p style="text-align: justify;"> Ailenin neliği hakkında yapılan çalışmaların başında <em>Ziya Gökalp</em>’in eski Türk toplumu ve ailesi hakkında yaptığı tek eşli, anaerkil, demokratik ve çekirdek aile tanımları gelir (Canatan &amp; Yıldırım, 2016: 99). Tarihsel araştırmalara dayanarak yapılan çalışmalara göre eski Türk toplumlarındaki aile yapısı ile ilgili şu özellikler sıralanabilir;</p>
<ul>
<li><em>Türklerdeki hâkim aile “ana ailesi” değil “baba ailesi” dir. Bu ailede evlenme exogami (dışardan)’ye dayanır. Gelenekte gelin koca ve kayınbaba evine gelir. </em></li>
<li><em>Aile baba, oğul ve torunlardan meydana gelir. Evlenip giden kız ve ondan olma torunlar aileden sayılmazlar. </em></li>
<li><em>Ailede iş bölümü cinsiyet ve yaşa göre şekillenir. Oğlun yetiştirilmesinden baba, kızın yetiştirilmesinden ise anne sorumludur. </em></li>
<li><em>Eski Türklerde anneye “ög”, annesi ölmüş çocuğa da aynı kökten gelen “öksüz” denmektedir. </em></li>
<li><em>Kız ve erkek çocuklar arasında ayrım yapılmaz, “oğul” evlât anlamında kullanılır. Kızlar evlendiklerinde aile bağı kopar, eşin ailesinin mensubu olunur. Miras da çeyiz olarak götürülür. </em></li>
<li><em>Çok eşlilik yaygın olmakla birlikte bilinen ve görünen bir şeydir. </em></li>
<li><em>Evliliğin sembolü evdir. Evlenmek ise yeni ev kurmak anlamına gelir. Evlilik yani karı-kova bağı kadın için anne-baba bağından önce gelir. </em></li>
<li><em>Evlilik eşler arasında değil aileler arasında, mutlaka bir “aracı” vasıtasıyla ve tanıkların şahitliğinde kurulur. </em></li>
<li><em>Evlilik süreci “söz kesme” ya da “beşik kertme” âdetiyle başlar, “nişan” ve “nikâh” törenleriyle tamamlanır. </em></li>
<li><em>Evlilik, boşanma ve kız kaçırma gibi durumlar bir takım maddî karşılıklarla kültürel geleneklerde yerini almıştır. “Kalın” veya “başlık” kız ailesine evlilik için verilen para veya maldır. Bu uygulama kaçırma olayında “diyet” olarak adlandırılır</em> (Canatan &amp; Yıldırım, 2016: 101-102).</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">Yukarıda sıralanan bu özelliklerin kimisi geçen zamanda değişime uğrarken kimisi de varlığını korumuştur.  Kadın ve aile algısı bakımından Türk aile yapısı diğer ülke aile yapılarıyla karşılaştırıldığı zaman daha güçlü bir yapıdadır (Bulut, 2017: 327). Türk Devletlerinde köklü bir aile yapısının yanında çağdaşı pek çok toplumda olduğu gibi ataerkil bir yapının olduğunu da görmek mümkündür. Bu noktada ataerkil yapıyı irdelemek yararlı olacaktır. Türk Devletlerinde görülen ataerkil aile yapısı erkeğe (babaya) geniş yetkiler veren, kadını (eş) ve çocukları babaya bağlayan bir yapı değildir. İran ya da Roma’da olduğu gibi babanın mutlak hâkimiyeti söz konusu değildir. Kadının ve çocuğun çeşitli hakları olduğu bir aile çeşididir (Onay, 2012: 350). Göçebe kültürün ve savaşçı toplum olmanın bir gereği olarak erkek aile ve toplumda önemli bir yere sahipti. Ziya Gökalp, akrabalık ilişkilerinin, baba kanalıyla kurulduğu ve bu sebeple ataerkil denilen eski Türk ailesine, babanın yetkilerinin diğer ataerkil ailelerdeki kadar geniş olmamasını göz önüne alarak; <em>pederi aile </em>ismini vermiştir (Gökalp, 1974: 293). Türk ailesinin mensup olduğu “<em>Pederi aile</em>” de, kadın gibi çocukta hür ve müstakildir (Gökalp, 1976: 385-386). Gökalp bu isimlendirmeyi yaparken babanın mutlak hakimiyetine dayanan, babanın dışında hiçbir aile bireyinin herhangi bir hakka sahip olmadığını <em>pederşahi</em> aile yapısından ayırmayı amaçlamıştır. Ayrıca Gökalp’e göre, eski Türklerde ana soyu ile baba soyu kıymetçe birbirine eşittir. Asalet, sadece babadan gelen bir durum değildir. Eski Türklerde kadınların sahip olduğu hukuki haklar çağdaşlarından daha ileri bir düzeydedir. Kadın ekonomik açıdan pek çok imkana sahiptir. Gökalp, evin karı ve kocanın ikisine birden ait olduğunu, çocuklar üzerindeki velayet-i hassanın baba kadar anaya da ait olduğunu söyler. Kadınlar emvâle tasarruf ettikleri gibi dirliklere, zeametlere, haslara, mâlikânelere de mâlik olabilirler (Gökalp, 1990: 159-160). Eski Türk Devletlerinde Kadının mirastan pay alması konusu da özellikle ele alınması gereken bir konudur. Çünkü Türk devletlerinde kadın bu konuda günümüze bazı toplumlarından bile öndedir. Kız çocuğu evlilik aşamasına geldiğinde mirastan payını alırdı. Çeyiz malının üzerinde de kocanın hiçbir tasarruf hakkı olmazdı (Çimen, 2008: 196).</p>
<p style="text-align: justify;">Eski Türk Devletlerinde aile yapılarına baktığımızda geniş aileler yerine küçük aile düzenlerini görürüz. Genellikle göçebe bir yaşam tarzı süren Türkler belirli bir yerde oturmadıkları için geniş aileler kurmamışlardır. Bağımsızlıklarına düşkün olmaları böyle bir yaşam biçiminin önemli sonuçlarından biri olarak kabul edilebilir. Türk Devletlerinin toplum yapısında kurallar pek çok yerleşik kültürde görülmeyen ölçüde serbest, yaşantılar örflerle ve geleneklerle biçimlenmiş olmakla birlikte, oldukça da özgürdür. Özellikle kadınların sahip olduğu toplumsal statü, başka toplumlarda görülmedik ölçüde üstün ve özgürlükçü bir yapıdadır (Kırkpınar, 2011: 32). Türklerde aileden ilk kez bahseden ünlü Fransız Grenard, Türk aile tipini sosyolojik açıdan ele alarak incelemiş ve Türk kızlarının hayat arkadaşlarını seçmekte de kısmen özgür olduklarını söylemiştir. Aynı zamanda ekonomik hayatta da Türk kadınının erkeğin yanında olduğunu, sadece evde değil pazarda da kocasına yardımcı olduğunu, hatta kimi zaman kadının pazar işlerini yalnız başına da hallettiğini incelemeleri sonucu söylemiştir (Kırkpınar, 2011: 115-116). Türk kadınının bu dönemde iktisadi özgürlüğünün yanında hukuki özgürlüğünün de olması dikkate değerdir. Evli bir kadının her türlü tasarruf hakkı vardır. Grenard’ın dışında yine Fransız bir araştırmacı olan Richard, Türkler ’de ki aile tipleri hakkında araştırmalar yapmıştır. Türklerde aile tipinin tek olmadığını, aile tiplerinin toplumsal ve ekonomik koşullara göre değişiklikler gösterdiğini söylemiştir (Fındıkoğlu, 1991: 13-14).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>İSLAMİYET ÖNCESİ VE SONRASI KADIN</strong></p>
<p style="text-align: justify;">İslamiyet’ten önceki Türk kadınını farklı yönlerden ele alan pek çok araştırma mevcuttur. Bu dönem üzerine yapılan ilk araştırmalardan olması nedeniyle, Ziya Gökalp’in çalışmalarının ayrı bir yeri ve önemi vardır. Gökalp, “<em>Türkçülüğün Esasları</em>” ve “<em>Türk Medeniyeti Tarihi</em>” kitaplarında eski dönem Türk toplum yapısı üzerine ciddiyetle eğilmiş, kadının toplum içindeki rolünü de ayrıntılı bir şekilde incelemiştir. Gökalp’e göre, eski Türkler ‘de ana ve baba soyu, değer olarak birbirine eşit tutulmuştur. Evlenecek çiftler, yeni evlenecek kız ve erkek, ailelerinden haklarını evlenmeden önce alarak birleştirmekte ve bu mallarla yeni yuvalarını kurabilmekteydi. Cinsiyet ayrımının hiçbir zaman yapılmadığı eski Türklerde kadın erkekten farklı, ancak ona eşit olarak algılandığından (Gökalp, 1974:289) aile tek evliliğe dayanırdı. Çocuklar üzerinde babanın haklarının yanında annenin de haklarının olduğu kabul edilirdi (Doğramacı, 1982: 3). Eski Türklerde kadın, her şeyden önce evinin hakimidir. Çocuklar üzerinde ananın sözü, babadan daha fazla geçer. Savaşlarda da kadın erkeğine yardım eder. (Duygu, 1973: 618)</p>
<p style="text-align: justify;">Eski Türklerde ev sadece kocanın malı olmayıp, karı ile kocanın ortak malı oluyordu. Bu nedenledir ki, evin erkeğine “ev ağası”, evin kadınına da “ev kadını” deniyordu (Gökalp, 1950: 119). Yine Gökalp’in aktardığına göre, eski Türklerde aile hayatında kutsal kabul edilen kadın, kimi zaman yasalarla güvenceye alındığından toplum içinde çok emniyetli bir hayat sürmektedir (Gökalp,1989: 77). Sosyal hayat içinde önemli bir yere sahip olan kadın siyasi hayatta da önemli roller üstlenmiştir. Osman Turan “<em>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi</em>” adlı kitabında Göktürkler dönemine ait Bilge Kağan Kitabesinde: Tanrı Türk milleti yok olmasın diye babam İl-Teriş kağan ile anam İl-Bilge Hatun’u yükseltti” ibaresine yer vererek, kadının siyasi ve içtimai konumunun ne kadar ilerde olduğunu göstermiştir (Turan, 2006: 141).</p>
<p style="text-align: justify;">İskit (Sakalar) Türklerinde kadının çok önemli bir siyasal ve toplumsal etkinliği vardır. İskit kadını da erkek gibi asker ve savaşçı olarak yetiştirilir. Erkeğin yanında savaşa katılan kadınların bu yüksek ve eşit konumu, yiğitlikleri ve kahramanlıkları konar göçer yaşam tarzına rağmen devam etmektedir (Özcan, 2016: 33). Konar göçer yaşam tarzında ayakta ve hayatta kalabilmenin en önemli gerekliliklerinden olan savaşçılık ve kahramanlık becerilerine sahip olmak İskit kadınlarının en önemli özelliğidir. Hun Türklerinde kadın Batı ve Doğu Hunları olarak iki ayrı görünüme sahiptir. Doğu Hun kadını daha çok Çin gelenek ve göreneklerinden etkilenmiştir. Hakan-Hatun statüsü çerçevesinde Doğu Hun kadını belirli noktalarda söz ve hak sahibidir. Batı Hun kadınının özelliklerine baktığımızda ne Doğu Hun kadını ile ne de İskit kadını ile benzerlik göstermediğini görürüz. Bunun nedeni olarak, Batı Hunlarının kendilerinden önce Avrupa’ya gelen kavimlerle (Bizans, Batı Roma vb.) ilişki kurmuş olduklarını düşünebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;">Göktürkler ve Uygurlar’ da kadının en belirgin özelliği, ata binmek ve silah kullanmakta ki ustalığıydı (Altındal, 1991: 37). Orhun Kitabelerinde aile hukuku ve mülkiyet meseleleri belirli kurallara bağlı olarak yeniden düzenlenmiştir. Kadının aile içinde eşit haklara sahip olması görülmüştür. Evlilik durumunda ana babanın onayına gerek duyulmuş, erkek tarafı kıza ağırlık vermiştir. Evli kadının kutsallığı kabul edilmiş ve tecavüzün cezası da idam olarak belirlenmiştir. Boşanma konusunda da Türk kadınının hakları vardı. Bu noktada ataerkil bir aile yapısında kadının boşanma hakkına sahip olması özellikle dikkat edilmesi gereken önemli bir konudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Sonuç olarak, kadınların günlük hayatta statü sahibi olması, hukuki haklara sahip olması, haklarının toplumsal ve dini değerlerle korunması Eski Türk Devletlerinin aile kurumuna ve kadına verdikleri önemi göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkler ’in İslam dinini benimsemeleri M. S 9. Yüzyılda başlayıp, 11.yüzyılda tamamlanır. İslam dinini kabul etmesiyle eski Türk aile yapısı ve bu yapının içinde kadının durumu da değişmiştir (Tümer, 1994: 173-180). İslamiyet’le birlikte Türklerin aile anlayışlarında, toplumsal yaşayışlarında ve değer yargılarında birtakım değişiklikler olmuştur. İslam dininin aile ve toplum yaşantısını da düzenleyen bir özelliğe sahip olması yaşanan değişimlerin temel nedeni olarak kabul edilebilir. Örneğin, Cahiliye Dönemi olarak adlandırılan dönemde istenmeyen kız çocuklarının öldürülmesi gibi çağdışı uygulamalar İslamiyet’in kabulü ile kısa sürede ortadan kaldırılmıştır. Kadın sosyal bir statüye kavuşmuş, anne olmanın kıymetini anlatan ayetlerle kadının kutsallığına ilişkin yaklaşımlar görülmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkler ‘in İslami esaslara göre yeniden düzenledikleri toplumlarda Türk kadını Müslüman Arap kadını ile kıyaslanamayacak kadar özgür yaşamıştır. Sosyal ve siyasi faaliyetlere erkek ile katılmış, mallarında tasarruf etmiş ve topraklar üzerinde de hak sahibi olmuştur (Sevinç, 2007: 35). Tarımsal faaliyetlerde bulunan kadın aynı zamanda dokumacılık gibi el işleriyle de uğraşmıştır. Kadın İslamiyet’in kabulünden sonra da erkekler gibi savaşçı özellikler göstermişlerdir. Nitekim Dede Korkut hikayelerinde de kadın, savaşçı bir karakter olarak betimlenmiştir (Ergin, 1969:151-156). Devlet yönetiminde söz sahibi olmaya devam eden kadının yönetim hakkı devam etmiş, kadın eve kapanmamış tıpkı erkek gibi toplum içinde var olmuştur. Tarihte devlet başkanlığı yapan ilk kadınlar da Türklerden çıkmıştır. Kutluk Türk Devletinde Türkan Hatun buna örnektir (Göksel, 1988: 108). İslamiyet sonrasında da kadın, lider ruhlu özellikleri ile karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p><strong>SONUÇ VE DEĞERLENDİRME </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Tarihsel süreçte Türk devletlerinde sosyal, siyasal ve hukuksal alanda yapılan tüm yeniliklerde kadından çocuklarını topluma hazırlaması, onların iyi bir eğitim almalarını sağlaması ve aile içinde mutlu bir ortam sağlaması konusunda önemli roller üstlenmeleri beklenmiştir. Kadın her şeyden önce annelik özelliğinden dolayı yüce bir değer olarak görülmelidir. Nitekim ailenin varlığı kadının varlığı ile devam eder. Aileler var oldukça da toplumlar ve devletler var olur. Kadının varlığını önemseyen toplumlar ve devletler, aynı zamanda değer gören yapılar olarak değerlendirilir.  Kaldı ki kadından her dönemde üretkenlik, iyi annelik, iyi eğitimcilik ve iyi eşlik beklenmiştir. Tüm bu rolleri üstlenen kadına tarihin her döneminde hak ettiği önem verilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türk kültür ve devlet geleneğinde aile ve kadın konusu her dönemde önemsenmiş, devletlerin varlıklarını devam ettirmelerinde, geleneksel yapının sürdürülmesinde kadının varlığına hep ihtiyaç duyulmuştur. İlk Türk devletlerinde gördüğümüz gibi kadının gerek sosyal hayatta gerekse siyasi hayatta erkeklerden pek de farkları yoktur. Çoğu zaman devlet yönetimleri kadınlara bırakılmış, savaş durumlarında kadına ordunun başında bulunma görevleri dahi verilmiştir. Kadın tıpkı erkek gibi devletin devamlılığı için omuz omuza mücadele etmiştir. Kadının bu mücadeleci ruhu İslamiyet öncesi ve sonrası kurulan Türk devletlerin hemen hemen hepsi için geçerli olduğu gibi ulusal bağımsızlık mücadelesi sonrası kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti için de geçerlidir. Türk kadını özellikle milli mücadele döneminde gösterdiği kahramanlıkları ile de tarih sayfalarında yerini almıştır. Evine ve evlatlarına eş ve ana, cephede askere kol kanat, düşmana ise siper olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Çalışmanın sonuç kısmını Atatürk’ün Türk kadını için söyledikleri ile tamamlamak günümüz kadınlarının hak ettiği değeri görmeleri gerektiği konusunda çok anlamlı olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;"><em>“…tarih boyunca Türk kadını, Türk erkeği ile yan yana, omuz omuza, vatanın ve milletin kurtuluşu, bağımsızlığı, gelişmesi, ilerlemesi ve mutluluğu için her zaman engin bir özveriyle ve gerçek bir içtenlikle çalışmıştır. Toplum hayatında kendine düşen sosyal, ekonomik, kültürel ve siyasal rolü, günün şartları içinde eksiksiz yerine getirmiş, her yönüyle değerini kanıtlamıştır. Bu yüzdendir ki, Türk kadını hem aile hayatında hem de toplum hayatında yüksek bir yere sahip olmuştur. Öyle ki, dilimizde yerleşen “ana-baba” ve “kar›-koca” terimlerinde, baba’dan önce ana, koca’dan önce karı sözcükleri boş yere kullanılmamıştır” </em>(Arıkan, 1984: 7)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>                                                </strong></p>
<p><strong>Kaynakça</strong></p>
<p>Altındal, A (1991), <strong>Türkiye’de Kadın, </strong>Anahtar Kitaplar Yayınevi, İstanbul.</p>
<p>Arıkan, T. (1984), <em>Atatürk’ün Türk Kadını Hakkındaki Görüşlerinden Bir Demet</em>,</p>
<p>Canatan, K., &amp; Yıldırım, E. (2016), <em>Aile Sosyolojisi,</em> Açılım, İstanbul.</p>
<p>Çimen, L. (2008), <strong>Türk Töresinde Kadın ve Aile</strong>, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul.</p>
<p>Doğramacı, E. (1982), <strong>Türkiye’de Kadın Hakları, </strong>Ankara<strong>.</strong></p>
<p>Duygu, S. (1973) <strong>Türk Sosyal Hayatında Kadın, </strong>Türk Kültürü, Ankara.</p>
<p>Ergin, M. (1969), <strong>Dede Korku Kitabı</strong>, Milli Eğitim Yayınevi, İstanbul.</p>
<p>Erkal, M., (1983) <strong>Sosyoloji (Toplum bilimi)</strong>, İstanbul.</p>
<p>Gökçe, B (1976), “<em>Aile ve Aile Tipleri Üzerine Bir Deneme</em>”, H.Ü. Sosyal ve Beşerî Bilimler Dergisi, Ankara.</p>
<p>Gökçe, B, (2007) “<em>Türkiye’nin Toplumsa Yapısı ve Toplumsal Kurumlar”</em>, Ankara.</p>
<p>Gökçe, B. (2011) “<em>Türk Toplumunda Aile Yapısı</em>”, Anadolu Üniversitesi Yayını, Eskişehir.</p>
<p>Gökalp, Z. (1989), <strong>Türk Medeniyeti Tarihi</strong>, İstanbul.</p>
<p>Gökalp, Z. (1974), <strong>Türk Medeniyet Tarihi,</strong> 2.cilt, İstanbul.</p>
<p>Gökalp, Z, (1976), <strong>Türk Medeniyet Tarihi</strong>, Haz. İsmail Aka- Kazım Yaşar Kopraman, Güneş Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Gökalp, Z. (1990), <strong>Türkçülüğün Esasları,</strong> Kültür Bakanlığı Yayını, Ankara.</p>
<p>Göksel, B. (1988), <strong>Çağlar Boyunca Türk Kadını ve Atatürk,</strong> Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara.</p>
<p>Kafesoğlu, İ, (1984) <strong>Türk Milli Kültürü</strong>, Boğaziçi Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Kırkpınar, L, (2011) <strong>Türk Kültür Tarihi Genel Bir Bakış</strong>, İleri Kültür Merkezi, İzmir.</p>
<p>Onay, İ. (2012), <em>Eski Türk Toplumunda Aile Düzeni ve Bunun Dini, Siyasi Hayata Yansımaları,</em> The Journal of Academic Social Science Studies</p>
<p>Özcan, E. S. (2016). <strong>Kültür Tarihi Açısından İskit-Türk Aynılığı</strong><em>,</em> Selenge Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Sayın, Ö, (1990), <strong>Aile Sosyolojisi: Aileni Toplumdaki Yeri</strong>, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir.</p>
<p>Sevinç, N. (2007), <strong>Türklerde Kadın ve Aile,</strong> Bilgeoğuz Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Turan, O. (2006), <strong>Türk Cihan Hakimiyeti Mefkuresi Tarihi</strong>, Ötüken Yayınları, İstanbul.</p>
<p>Tümer, G. (1994)<strong>, İslamda Kadın</strong><em>, </em>Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, Ankara.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em> </em></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/eski-turk-devletlerinde-aile-ve-kadin.html">Eski Türk Devletlerinde Aile ve Kadın</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Nurettin Topçu’nun Eğitim, Okul ve Öğretmen Anlayışı</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/nurettin-topcunun-egitim-okul-ve-ogretmen-anlayisi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 Jul 2020 19:21:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkarılmış İçerik]]></category>
		<category><![CDATA[ahlak eğitimi]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[öğretmen]]></category>
		<category><![CDATA[okul]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10776</guid>

					<description><![CDATA[<p>Nurettin Topçu’nun Eğitim, Okul ve Öğretmen Anlayışı “alemde ahlaktan daha güzel, daha gerçek bir şey yoktur.”  ÖZ Türk düşünce tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Nurettin Topçu, pek çok farklı alanda kendine özgü çözümlemeleri, bakış açıları ve önerileri olan ender düşünürlerden biridir. 1909 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Lise öğrenimini İstanbul Erkek Lisesi’nde tamamladıktan sonra [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/nurettin-topcunun-egitim-okul-ve-ogretmen-anlayisi.html">Nurettin Topçu’nun Eğitim, Okul ve Öğretmen Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 20px;">Nurettin Topçu’nun Eğitim, Okul ve Öğretmen Anlayışı</span></strong></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong><em>“alemde ahlaktan daha güzel, daha gerçek bir şey yoktur.”</em></strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong> </strong></span><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>ÖZ</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Türk düşünce tarihinde çok önemli bir yere sahip olan Nurettin Topçu, pek çok farklı alanda kendine özgü çözümlemeleri, bakış açıları ve önerileri olan ender düşünürlerden biridir. 1909 yılında İstanbul’da dünyaya gelmiştir. Lise öğrenimini İstanbul Erkek Lisesi’nde tamamladıktan sonra kendi imkanlarıyla girdiği yurt dışı sınavını kazanarak burslu olarak Fransa’ya gitmiştir. Strasbourg Üniversitesi’nde felsefe, ahlak ve sanat tarihi alanında eğitim alarak çeşitli çalışmalarda bulunmuştur. Sorbonne Üniversitesi’nde akademi çalışmalarına başlayarak felsefe doktorasını tamamlayan Topçu, Sorbonne’da doktorayı başarmış ilk Türk öğrencidir.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">1934’te yurda döndükten sonra Galatasaray Lisesi’nde felsefe öğretmeni olarak göreve başlamış, hatırı sayılır birinin oğluna sınıfı geçmesi için iltimas yapmayı reddettiğinden İzmir’e tayin edilmiştir. Burada<em> Hareket Dergisini </em>çıkarmaya başlamıştır. Hilmi Ziya Ülken ’in kürsüsünde eylemsiz doçentlik yapmış, “Bergson” üzerine doçentlik tezini hazırlamıştır. Fikri faaliyetlerini <em>Türk Kültür Ocağı, Türk Milliyetçiler Cemiyeti, Milliyetçiler Derneği ve Türkiye Milliyetçiler Derneğinde </em>sürdürmüştür.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Özellikle felsefe alanındaki çalışmaları ile tanınan Topçu, yaşadığı dönemin siyasi, dini, ahlaki ve ekonomik yapılarını anlamaya ve anlatmaya çalışmış, ömrünün kırk yılını da öğretmenlik mesleğine adamıştır. XX. yüzyılda ülkemizin yetiştirdiği en önemli fikir, ruh ve gönül insanı Nurettin Topçu’yu Ayhan Yücel, şöyle anlatır;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">“<em>Nurettin Topçu’yu anlamak ve anlatmak, aşkı anlatmak gibidir, yani zordur. Aslında bu durum, bütün insanlar için böyledir. </em>İ<em>nsan bir muammadır, zor anla</em>ş<em>ılır. Bir de bu insan â</em>ş<em>ıksa, bu i</em>s <em>büsbütün müşkildir. İ</em>s<em>te Nurettin Topçu, o â</em>ş<em>ıklardan biriydi. Tabiata, tabiatın bir parçası olan insana, şu muazzam kâinata, ondaki düzene, ondaki hikmete â</em>ş<em>ıktı. Şöyle bir bakıp hikmet çıkaramayaca</em>ğ<em>ı bir </em>ş<em>ey yok gibiydi. O, dünyayı, insanları, olup bitenleri hep dü</em>ş<em>üncesiyle takip ediyor, hükümler çıkarıyor, sonunda bir hikmete varıyordu. Bu yalnız kuru bir dü</em>ş<em>ünce, formel bir mantık zinciri de</em>ğ<em>ildi. O bu dü</em>ş<em>üncesi sırasında olayları, kavramları, bütünüyle hissediyor, içindeki elem veya hazla birlikte yaşıyor, dü</em>ş<em>üncelerini bu coşkun duygularıyla etrafındakilere veya yazılarına aktarıyordu.</em>”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><u>Anahtar Sözcükler</u>: Nurettin Topçu, eğitim, ahlak eğitimi, okul, öğretmen</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 20px;"><strong>Giriş</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Eğitim, tarihin her döneminde Türk toplumunun büyük önem verdiği bir konu olmuştur. Buna karşılık tarihin değişik devirlerinde Türk insanı en çok sıkıntıyı eğitim alanında çekmiştir. <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn4" name="_ftnref4"><sup>[4]</sup></a> Osmanlı’dan devralınan eğitim sistemi geniş kitleleri kapsamayan, genellikle merkezlerde mevcut okullar tarafından yapılan bir yapıdaydı. Bu durum okuryazar oranlarının özellikle kırsal kesimde istenilen düzeyde olmaması sonucunu doğurmuştu.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn5" name="_ftnref5"><sup>[5]</sup></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">XVII. yüzyıldan itibaren eğitim kurumlarındaki giderek artan aksamalar tüm ıslahat girişimlerine rağmen düzeltilememiştir. Dönemin eğitim kurumları olan mektep ve medreselerde beşerî ve fen bilimlerinden hızla uzaklaşılmıştır.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn6" name="_ftnref6"><sup>[6]</sup></a> İstenen kalitede eleman yetiştiremeyen medreseler çok iyi eğitim kurumlarına sahip Hristiyan milletler karşısında zayıf kalmıştır. Ortaya çıkış dönemlerinde çağının en ileri bilim merkezleri konumunda olan bu medreseler artık herkesin kendi inancına göre eğitim verdiği, bilim ve yeniliğe kapalı kurumlar haline gelmiştir.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn7" name="_ftnref7"><sup>[7]</sup></a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">XIX. yüzyıl başlarına gelindiğinde devleti yıkılmaktan kurtarmak amacıyla askeri ve sivil okullar açılmaya başlanmıştır. Nitekim 1880’li yıllar, özellikle eğitim cephesinde de olağanüstü bir hareketlenmenin olduğu bir dönemdir. Bu dönemde yapılan eğitim alanındaki ıslahatlarda, sadece batılılaşma temel nedenleri üzerine kurulmamış eğitim aracılığı ile öğrencilerde merkezi otoriteye karşı itaat ve sadakat duyguları uyandırmak üzere dinsel ve ahlaki telkinlerde bulunulmuştur. Amaç ise Osmanlıcılık bilincine sahip vatandaşların yetiştirilmesidir. Siyasi buhran dönemlerini yaşayan imparatorluk çocuk ve yetişkin vatandaşları camilerde ibadete, mahalle mekteplerinde de dini eğitime zorlamıştır. Otoritesini sağlamlaştırmaya çalışan Babı-ı Ali, XVIII. yüzyıl sonu ile XIX. yüzyıl başlarında bu konudaki tedbir ve zorlamalarını giderek arttırmıştır.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn8" name="_ftnref8"><sup>[8]</sup></a> 1908 yılında meşrutiyetin ikinci kez ilanıyla göreceli de olsa eğitimde kimi iyileştirmeler yapılmış ancak temel yapı değiştirilmemiştir. Çünkü şeyhülislamlık, yapılan iyileştirmelere karşılık yeni programlar hazırlamıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">1908-1918 yılları arasında yaşanan savaşların verdiği derslerle kurtuluşun eğitimle olacağı üzerinde durulmuş; Türkleri başarılı kılacak eğitimin tarzı için milli eğitim, iş eğitimi, çağdaş eğitim, laik eğitim, yaratıcı eğitim, medeniyetçi eğitim, sosyal eğitim, harsçı eğitim kavramları Emrullah Efendi, Ziya Gökalp, İsmail Hakkı, Ethem Nejat Bey ve diğer aydınlarca bu dönem boyunca tartışılmıştır. Çöküş dönemine rağmen Türkiye’nin en canlı fikir dönemi bu sıralarda yaşanmış, eğitim de bundan payını almıştır.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn9" name="_ftnref9"><sup>[9]</sup></a> XIX. yüzyıl sonu ile XX. yüzyıl başlarında imparatorluğun sürekli toprak kayıpları içinde olması II. Meşrutiyet döneminde 1913’ten itibaren ülkeyi tek başına yöneten sonrası yönetimde en etkili güç olan İttihat ve Terakki’yi “Osmanlıcılık” fikrinden uzaklaştırmaya başlamıştır.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn10" name="_ftnref10"><sup>[10]</sup></a> Balkan Savaşlarının ağır yenilgisi, Rumeli’nin kaybı yenilginin nedenlerini araştıran geniş bir literatürün de oluşmasına etki etmiştir. İşte bu süreçte ulusalcı fikirler etkili olmaya başlamış, “milli müdafaaya okuldan başlanması” hedefi eğitimde ön plana çıkmıştır. 1913 yılında ancak geleneksel okullarla batılı okulların programlarında bir koordinasyona gidilmesine başlanmıştır. İki okul yaklaşımı birbirlerinden eksiklerini alıp aktarmaya başlamışlar ve ortak bir temel eğitim gereğini gündeme getirmiştir.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn11" name="_ftnref11"><sup>[11]</sup></a>.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Osmanlının gerileyişi ve Batı kültürünün modern çizgilerle öne çıkması sürecinde Koçi Bey, Kâtip Çelebi, Ahmet Cevdet Paşa gibi devlet adamlarının yanında Nabi, Ziya Paşa, Namık Kemal, Ahmet Mithat, Mehmet Akif, Tevfik Fikret, Ziya Gökalp; Cumhuriyet döneminde Peyami Safa, Nurettin Topçu gibi önemli isimler de eğitim üzerine yazılar yazmışlar; eğitim seviyesi ile toplumsal ve kültürel gelişmişlik seviyesi arasında ilişki kurmuşlardır <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a>.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong><span style="font-size: 20px;">Nurettin Topçu’da Eğitim ve Okul</span> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Cumhuriyet Dönemi düşünce insanlarından Nurettin Topçu’ya göre eğitim, yalnız mekteplerde okumak ve okuyanlara birtakım bilgiler vermek değildir. O bir milletin toplu halde düşünmesi ve yaratıcılık sahasında seferber edilmesidir.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Ömrünün kırk yılını öğretmenlik mesleğine adayan fikir ve düşünce adamı Topçu, öğretmenliğini sadece sınıfta öğrencilerine ders veren bir öğretmen olarak yapmamış eğitim, öğretim, öğretmen ve öğrenci konularındaki düşüncelerini &#8220;Türkiye&#8217;nin Maarif Davası&#8221; adlı eserinde dile getirmiştir. Eserinde ideal bir gençlik tipinin çizilmesinden ve bu tip nesli yetiştirecek olan maarifin sahip olması gereken felsefeden başlayıp mektep ve muallim kavramlarına yer vermiştir.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> Öğretmenleri yeni neslin mimarları olarak görmüş, okulu da “manaya yükseliş, birliğe yöneliş, kaide ve disiplin”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> olarak tanımlamıştır. Okul, etrafı duvarlarla çevrili somut bir varlıktan ziyade felsefi oluşumun bir parçası olan soyut bir anlamda taşımaktadır. Okullar kişileri büyüten ve olgunlaştıran zihni alışveriş yerleridir derken, insanı yetiştirip olgunlaştıran her yerin de okul olarak görüleceğini söylemiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">“Eğitim” kavramı yerine “maarif” kavramını kullanan, maarifin de milletin ruhunu inşa ettiğini söyleyen düşünce insanı, <em>“Maarifin olmaması milletin ruhunun olmaması demektir. Maarif hangi yönde ilerlerse, milletin ruhu da o yönü takip eder. Kısaca millet demek milletin maarifi demektir</em>”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a> der. Maarif, yalnız mekteplerde okutmak ve okuyanlara birtakım bilgiler vermek değildir. O, bir milletin bütün halinde, düşünme ve yaratıcılık sahasında seferber edilmesidir. Başka bir deyimle <em>“…maarif, bir cemiyetin düşünüş tarzının, kültürünün ve ideallerinin</em> <em>cihazlanmasıdır</em>”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> ifadelerini kullanan Topçu, bir milletin eğitim anlayışının öz değerlerle ayrı düşünülmemesi vurgusunu da yapar. Bir milletin kültürel ve manevi değerleri o milleti ayakta tutan, aynı zamanda diğer milletlerden ayıran hafızasıdır. Eğitim de öz değerlerle bilme ve öğrenme sürecidir. <em>“Hakikat şu ki, millet bünyesinde inkılâplar mektepte başlar ve her milletin, kendine özel olan mektebi vardır. Millî mektep, zihniyet ve örflerde, metotları ve müfredatıyla, terbiye prensipleri ve psikolojik temellerde, hatta binasının yapı tarzıyla kendini başka milletlerinkinden ayırır”</em> <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Eğitimi ve okulları, her şeyden önce milletin aydınlığa çıkmasını sağlayan kapılar olduğunu söyleyen Topçu, bu kapıların gençlere ahlaki değerlerin öğretilmesinde büyük önem taşıdığını ifade eder. <em>“Mektep, içine daldığımız hayattan bizi kurtarıp kendimize getiriyorsa, düşünce gücümüzü kullanmaya zorluyorsa ve büyük bir yolculuğun haritasını önümüze seriyorsa manalı ve hikmetli olduğunu söylenebiliriz. Okutulan dersler böyle bir amaca götürüyorsa bu derslerin de hikmet içerdiğini söylemek mümkündü</em>r.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> Kırk yıllık öğretmenlik tecrübesine sahip ilim insanı, eğitim sistemlerini düzeltmeye öncelikle manevi değerlerin aktarılmasının gözden geçirilmesiyle başlanması, okul, öğretmen ve öğrenci durumlarının bu temel anlayış üzerinden değerlendirilmesinin gerekliliğine vurgu yapar. Eğitimin sadece var olan bilgilerin aktarılması olarak değerlendirilmesi onarılması mümkün olmayan sıkıntıları da beraberinde getirir. Eğitim bireylerde farkındalık duygusu yaratmalı, yaşadığı toplumu anlamasını sağlamalıdır. Okullar ise bu amaca yönelik olarak yaşamın her alanında başarılı olabilecek bilgi ve beceriye sahip bireyler yetiştirmelidir. Öğrenciler sevgiyi, hoşgörüyü ve duyarlı olmayı da öğrenmelidir. Dolayısıyla okullar, “… <em>öğrenciye bilgiler yükleyen bir düşünce deposu olmamalıdır. Mektep, öğrenciye kendi akıl yetkilerini tek tek işletmeyi öğreten ve bu donanımı işleterek olgunlaştıran bir atölye olmalıdır.”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn20" name="_ftnref20"><strong>[20]</strong></a> </em>Topçu okulların nasıl insanlar yetiştirmeleri gerekliliğini şöyle ifade etmiştir: “<em>Filhakika zekâ ve ruhumuza bir yük değil bir irfan ve olgunlaşma aracı olabilmesi, okullarımızın birçok şeyler bilerek hiç düşünmesini bilmeyen bir tek makinadan çıkarılmış sürü halinde kafalar değil de şahsiyet sahibi fertler, haksızlığa ve eksikliğe isyan ederek eser yaratabilen kuvvetli ruhlar yetiştirebilmesi için temel olan iş, derslerin bugünkünden başka metotlarla ve başka ruh ve gayelerle okutulmasını temine çalışılmalıdır” <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn21" name="_ftnref21"><strong>[21]</strong></a> </em>Okullar örflerin, adetlerin ve karakterlerin yüklendiği; sevgi, sabır ve hoşgörü yerleri olmalıdır. Bu mekanlar aynı zamanda insanları olgunlaştırarak hayata hazırlamalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Topçu, “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı kitabında, “…<em>Bize bir insan mektebi lâzım” </em>der ve o mektebi şöyle tarif eder: “…<em>bir mektep ki bizi kendi ruhumuza kavuştursun; her hareketimizin ahlâkî değeri olduğunu tanıtsın, hayâya hayran gönüller, insanlığı seven temiz yürekler yetiştirsin; her ferdimizi milletimizin tarihi içinde aratsın, vicdanlarımıza her an Allah’ın huzurunda yaşamayı öğretsin. Bu mektepte edebiyat, tarih ve felsefe kültürü başta gelecek ve onun yetiştiricileri sadece bir memur değil, örnek insan olacaklardır&#8230;”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn22" name="_ftnref22"><strong>[22]</strong></a> </em>Okulların öğrenme yerleri olduğunu söyleyen Topçu, öğrenmenin ne olduğu ve nasıl öğrenildiği sorularını da şöyle yanıtlar: “…<em>öğrenme, her şeyden evvel bir çıraklıktır. Mektep çıraklık yeridir, diyebiliriz ki bir tezgâhtır. O tezgâhta usta yapar, çıraklar tekrarlar. Usta verir, çırak alır. Alınmamış, benimsenmemiş, benliğe mal edilmemiş bir ders, iyi bir ders sayılmaz. Mektepte alınan ders, ya bir tasavvurdur, hayale mal edilir; ya bir hünerdir, ele mal edilir; ya bir iradedir, iktidarımıza ilâve edilir; ya da bir aşktır, kalbe doldurulur&#8230;”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn23" name="_ftnref23"><strong>[23]</strong></a></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Nurettin Topçu Türkiye’deki eğitim hakkında yaptığı tespitlerden hareketle bazı eleştirilerde de bulunmuştur. Yaptığı eleştirileri okul öncesi eğitim, ilköğretim, ortaöğretim, yüksek öğretim, din ve ahlak eğitimi, okul, öğretmen, öğrenci, sınav, disiplin, nitelik nicelik ilişkisi, okulda siyaset, yabancı ve özel okullar başlıkları altında toplamıştır. Eğitimi düzenlemek ve düzeltmek için de beş kategori belirlemiştir. İlki ve en önemlisi maneviyatçı bir eğitim anlayışının benimsenmesidir. Daha sonra okul, öğretmen, öğrenci ve irade gelir. Her biri tek tek ele alınıp, gözden geçirilmeli ve düzeltilmelidir. Milli okul anlayışı değerli düşünürün üstünde durduğu en önemli konulardan birisidir. Çünkü milli okul zihniyet ve örfleriyle, eğitim ilkeleri ve psikolojik temelleriyle hatta binasının yapı tarzıyla kendisini başka milletlerinkinden ayırır. <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn24" name="_ftnref24">[24]</a></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 20px;"><strong>Nurettin Topçu’nun Öğretmene Bakışı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Milli okul anlayışının en önemli unsuru olarak öğretmeni gören Topçu, kendisini öğrencilerine adayan idealist bir eğitimcidir. “Türkiye’nin Maarif Davası” adlı eserinde de milli bir eğitimin iki hedefe yönelmesi gerektiğini ifade eder. Bu hedefler ilim sevgisinin ve hakikat aşkının öğrencilere aşılanması, öğretmenin ve alimin toplum içinde öneminin ve liderliğinin üstünde durulmasıdır. Topçu’ya göre öğretmen sadece sıradan bir memur değildir ve olmamalıdır. O, “<em>genç ruhları örs üzerinde döverek işleyen bir demircidir</em>.”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn25" name="_ftnref25">[25]</a> Yani öğretmen bir sanatkardır aynı zamanda. Öğretmen sadece bilgileri öğrencilere aktaran kişi olmamalıdır. Öğretmen başarısızlıkların nedenlerini araştıran, gerekirse fedakârlık yapan, yaptığı işi seven ve cesur olan kişidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Eğitim anlayışında “ahlak” kavramına sıklıkla vurgu yapan Topçu’ya göre, ahlak eğitiminde en önemli nokta model olmaktır. Öğretmenlerin de öğrenciye bu anlamda çok iyi örnek olması gerekir. Aksi taktirde eğitimde istenen başarı yakalanamaz. Öğretmen öğrenciye biçim veren kişidir. O halde öğretmen, bilgisi, becerisi, davranışları ve kişiliği ile de öğrenciye örnek olmalıdır. Toplumların yol göstericileri olarak öğretmenleri gören Topçu, milletlerin kurtarıcılarının da öğretmenler olduğunu ve millet olarak öğretmenlere teslim olunması gerektiği fikrini savunmaktadır. Öğretmenin hayatımızın kullanıcısı veya seyircisi olmadığını, bilakis hayatımızın yapıcısı ve aktörü olduğunu söyleyen düşünür öğretmenler için, <em>“O, en doğru, en güzel hayat örneğini yapar, hazırlar, sunar; biz yaşarız”</em> <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn26" name="_ftnref26">[26]</a> der.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Öğretmen çalışmayı, saygılı olmayı, adaletli olmayı, kanunlara bağlı kalmayı ve milletini sevmeyi öğrencilerine aktaran kişi olmalıdır. Tutum ve davranışlarıyla da tüm bu olumlu özellikleri yansıtmalıdır. Ancak bu yolla öğrenciler öğretmenlerinin takipçileri olurlar ve ahlak idealine ulaşırlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Öğretmenlerin toplum hayatında pek çok sorumlulukları olduğunu da belirten Topçu bu sorumluluklara ilişkin düşüncelerini şöyle ifade eder: “…<em> muallimin mesuliyetleri çoktur ve cemiyet hayatının her sahasına uzanmaktadır. Bir memlekette ticaret ve alışveriş tarzı bozuksa bundan muallim mesuldür. Siyaset, millî tarihin çizdiği yoldan ayrılmış, milletinin tarihî karakterini kaybetmişse, bundan mesul olan yine muallimdir. Gençlik âvâre ve dâvasız, aileler otoritesizse bundan da muallim mesul olacaktır. Memurlar rüşvetçi, mesul makamlar iltimasçı iseler muallimin utanması icap eder. Din hayatı bir riya veya taklit merasimi haline gelerek vicdanlar sahipsiz ve sultansız kalmışsa bunun da mesulü muallimlerdir. Yüreklerin merhametsizliğinden, hislerin bayağılığından ve iradelerin gevşekliğinden bir mesul aranırsa; o da muallimdir. Yalnız kaldığımız yerde yalnızlığımızın mesulü o, imanların zayıfladığı devirlerde bu gevşemenin mesulü yine onlardır&#8230;”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn27" name="_ftnref27"><strong>[27]</strong></a></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Eğitim en küçük yaşlardan itibaren başlar ve öğretmen adeta bir hekim gibi insanların ruh ve duygu dünyalarına dokunur. Öğretmenin adeta bir hekim gibi yaptığı ilk aşı ise merhamettir. Büyük düşünce insanı Nurettin Topçu’nun öğretmenlere ilişkin değerlendirmelerinin en can alıcı ve derin yorumu şüphesiz merhamet aşısıdır. Bu konuda, “…<em>Ruhumuza aşılar yapan doktor olarak muallim, ruh dünyamızın hem </em><em>duygu</em><em> hem bilgi hem de irade bölgelerinde tedavisini ve aşılarını yapmaya mecburdur. Şayet bunlardan bir kısmı ihmal edilirse ruhî yapı buhran içinde kalır, sayıklar ve kendine gelemez. Duygular sahasında eğitim en küçük yaşta başlayacaktır</em><em>. Kalbe yapılan ilk aşı, merhamet aşısıdır. Sonra, hemcinsini sevmek ve sevdiği için aldatmamak, ihmâl etmemek aşıları yapılır, cemaat sevgisi verilir. Böylece aşkın terbiyesinden sonra ferdin şahsiyeti işlenir. Her hareketinde kendinin olma, kendi kendine bağlı kalma aşıları verilir. Arkasından mesuliyet duygusu gelir ve fert bu köprü vasıtasıyla hareketlerin alemine</em><em> aktarılır…”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn28" name="_ftnref28"><strong>[28]</strong></a> </em>der ve öğretmenlerin nasıl insanlar yetiştirmeleri gerektiğini de “<em>Muallim</em>” adlı yazısında şöyle dile getirir: “…<em>Muallim gençlere bilmediklerini öğreten bir nakil değildir. Bu iş kitabın işidir. Bilmediklerimiz hep kütüphanelerde bulunmaktadırlar. Her sahada yalnız bilinmeyeni bilmekle eski devrin skolastik tahsili elde edilir. Kitaptaki örümcek, kafamıza nakledilir. Ancak sınıfta okutacağı bilgilere sahip olan insanın yapabileceği iş ise bundan ileri gidemez. Bunun için kültürlü adam, kafaları hatta ruhları işletmesini bilen adam lazımdır… Muallim, dünya hayatında rol almaya namzet olan genci kâinat karşısında kendine mahsus görüşlere sahip, bizzat kendisi için hayat kaideleri (ilkeleri) oluşturabilen bir bütün insan olarak yetiştirmesi lazımdır… Tahsil alelade bir iş değil, bir mefkûre olmalıdır. Genç ruhların, derin ve sürekli bir sürur halinden doğuştan sahip oldukları bu mefkûreyi seneler içinde bir yığın bilgi halinde verilen ve asıl ruhtaki olgunlaşmak ihtiyacını duyurmayan hatalı bir tahsil azar azar yok etmektedir… Muallim ruhlar sanatkârıdır… Muallim bilen öğreten, irşat eden, yol gösteren, terbiye eden, hülasa veli, mürebbi ve emin vasıflarına sahip insan olacaktır. Ruhların mürşidi, hayatın nazımı ve istikbalin en emin kefili olacaktır. Bu yalnız okuma yazma öğreten insanın işi değildir…”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn29" name="_ftnref29"><strong>[29]</strong></a> </em></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;"><strong><span style="font-size: 20px;">Sonuç</span> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">Eğitimin ve öğretmenin öncelikli amacının ahlaklı ve kişilikli bireyler yetiştirmek olduğunu söyleyen, XX. yüzyılın en önemli fikir, ruh ve gönül insanı Nurettin Topçu’nun, eğitim, okul ve öğretmenlere ilişkin düşünceleri günümüz eğitim anlayışlarına ışık tutacak niteliktedir. İdealist ilim insanı Topçu, eğitim ile ilgili günümüzde de önemini ve geçerliliğini muhafaza eden görüşlerini hem yazılarında hem de kitaplarında sıklıkla dile getirmiştir. Özellikle ahlak ve ahlak eğitimi ile ilgili düşünceleri Türk eğitim sisteminin oluşturulmasında temel alınmalıdır. Eğitim politikaları belirlenirken öncelikle Türk toplumunu var eden ve ayakta tutacak olan değerlerin kaybedilmemesine özen gösterilmeli, okullar ve öğretmenler, ilim-irfan sahibi, güzel ahlaklı insanlar yetiştirmelidir.</span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong><span style="font-size: 14px;">Kaynakça</span></strong></span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Hüseyin Aydoğdu, <em>“Ahlak filozofu” ve “Hareket Adamı” Olarak Nurettin Topçu</em>”, <strong>Türkiyat </strong><strong>Araştırmaları </strong></span><strong style="font-family: georgia, palatino, serif;">Enstitüsü Dergisi</strong><em style="font-family: georgia, palatino, serif;">, </em><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">(40), 2009, s. 439-462.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Sedat Vahapoğlu, <em>“Hareket Dergisi’nin Türk fikir hayatındaki etkileri</em>”. Yayımlanmamış Yüksek Lisans </span><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Tezi, Hacettepe Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Enstitüsü, Ankara, 2006, s.15.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Ayhan Yücel, “Nurettin Topçu’yu Anlamak ve Anlatmak”, Nurettin Topçu’ya Armağan, <strong>Dergâh </strong><strong>Yayınları,</strong> İstanbul, 1992, </span><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">s. 17.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Cezmi Eraslan, <strong>Cumhuriyet Dönemi Eğitim Politikaları Sempozyumu</strong>, Ankara, 2010, s.1-2.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Şerafettin Turan, <strong>Türk</strong> <strong>Devrim Tarihi, Bilgi Yayınevi</strong>, Ankara, 2004, s.91.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Eraslan<strong>, a.g.e., </strong>“<em>Önsöz</em>” kısmı, Ankara, 2010, s.1-2</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Metin Aydoğan, <strong>Türkiye Üzerine Notlar 1923-2005</strong>, <strong>Umay Yayınları</strong>, İzmir, 2005, s.99.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Nurhayat Çelebi, H. Tezer Asan, <strong>“</strong><em>Cumhuriyet’in İlk Yıllarındaki (1923-1946) İnsan/Birey </em><em>Yetiştirme Paradigmasının Son </em></span><em style="font-family: georgia, palatino, serif;">Osmanlı Birikimi ile Karşılaştırmalı Analizi</em><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">”, </span><strong style="font-family: georgia, palatino, serif;">Eğitim Öğretim </strong><strong style="font-family: georgia, palatino, serif;">Araştırmaları Dergisi, </strong><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">İstanbul, 2013</span><strong style="font-family: georgia, palatino, serif;">, </strong><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">C.2, s.142.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Ercan Türk, <strong>Türk Eğitim Sistemi ve Yönetimi, Nobel Yayıncılık</strong>, 1.baskı, Ankara 2002, s. 170-171</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Çelebi, <strong>a.g.m</strong>., s.143.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Türk, <strong>a.g.e</strong>.,171.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Vefa Taşdelen, <em>“Necip Fazıl’ın Eğitim Anlayışı Üzerine Bir Deneme”, </em>Kırgızistan Türkiye ManasÜniversitesi Edebiyat</span><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"> Fakültesi Felsefe Bölümü, 2017, s.4.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Hüseyin Karaman, <strong>Nurettin Topçu</strong>, <strong>Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları</strong>, 2. Baskı, Ankara, 2019, s.61.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Karaman, <strong>a.g.e</strong>., s.59.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Nurettin Topçu, <strong>Türkiye’nin Maarif Davası</strong>, <strong>Dergâh Yayınları</strong>, İstanbul, 2015, s. 61.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Topçu, <strong>a.g.e</strong>., (Haz. Ezel Erverdi-İsmail Kara), <strong>Dergâh Yayınları</strong>, 3. Baskı, İstanbul,1997.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> Topçu, <strong>a.g.e</strong>., (Haz. Ezel Erverdi-İsmail Kara), <strong>Dergâh Yayınları</strong>, 3. Baskı, İstanbul,1997., s.78.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Topçu, <strong>a.g.e., </strong>s.12.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">[19] Topçu, <strong>a.g.e</strong>., s. 49.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref20" name="_ftn20">[20]</a> Nurettin Topçu, <strong><em>Ahlak Nizam, </em>Dergâh Yayınları</strong>, İstanbul, 2014, s.57.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref21" name="_ftn21">[21]</a> Topçu, <strong>a.g.e</strong>., s. 122.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref22" name="_ftn22">[22]</a> Nurettin Topçu, <strong>Türkiye’nin Maarif Davası</strong>, Haz. Ezel Erverdi-İsmail Kara, Dergâh<strong> Yayınları</strong>, 1.Baskı, İstanbul, 1960, </span><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">s.  42.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref23" name="_ftn23">[23]</a> Topçu, <strong>a.g.e</strong>., s.46.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref24" name="_ftn24">[24]</a> Karaman, <strong>a.g.e</strong>., s.60.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref25" name="_ftn25">[25]</a> Karaman, <strong>a.g.e</strong>., s.61.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref26" name="_ftn26">[26]</a> Nurettin Topçu, <strong>Türkiye’nin Maarif Davası</strong>, <strong>Dergâh Yayınları</strong>, İstanbul, 2015, s. 72-73.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref27" name="_ftn27">[27]</a> Nurettin Topçu, <strong>Türkiye’nin Maarif Davası</strong>, <strong>Dergâh Yayınları</strong>, Haz. Ezel Erverdi-İsmail Kara, Dergâh Yayınları, 1. </span><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Baskı, İstanbul, 1960, s. 66.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref28" name="_ftn28">[28]</a> Nurettin Topçu, <strong>Türkiye’nin Maarif Davası</strong>, Haz. Ezel Erverdi-İsmail Kara, <strong>Dergâh Yayınları</strong>, 1.Baskı, İstanbul, 1960,</span><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"> s. 69.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref29" name="_ftn29">[29]</a> Nurettin Topçu, <em>“Muallim”</em>, (hazırlayan İ. Kara,) <strong>Hareket fikir-sanat dergisi</strong><em>, 1</em>(6), 1939, s.190-192.</span></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/nurettin-topcunun-egitim-okul-ve-ogretmen-anlayisi.html">Nurettin Topçu’nun Eğitim, Okul ve Öğretmen Anlayışı</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Batılılaşma: Bir Tarih Meselesi mi? Batı’yı Anlama Çabası mı?</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/batililasma-bir-tarih-meselesi-mi-batiyi-anlama-cabasi-mi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 29 Jun 2020 19:19:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[batılılaşma]]></category>
		<category><![CDATA[cumhuriyet dönemi batılılaşma anlayışı]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı'da batılılaşma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10659</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Biz garp medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz”                                                                                                                                                                                                                     Mustafa Kemal Atatürk ÖZET Avrupalı devletlerin askeri, ekonomik, teknik ve siyasi alanlarda artan güçleri karşısında Osmanlı İmparatorluğu’nun yöneticileri imparatorluğu çöküşten kurtarmak amacıyla öncelikle askeri ve eğitim alanlarında bir değişim içine girmişlerdir. İmparatorluğun [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/batililasma-bir-tarih-meselesi-mi-batiyi-anlama-cabasi-mi.html">Batılılaşma: Bir Tarih Meselesi mi? Batı’yı Anlama Çabası mı?</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center"><span style="font-size: 12px"><strong>“<em>Biz garp medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun </em></strong></span><span style="font-size: 12px"><strong><em>buldu</em>ğ<em>umuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz”</em></strong></span></p>
<p style="text-align: center"><span style="font-size: 12px"><em>                                                                                                                                                                                                                    <strong>Mustafa Kemal Atatürk</strong></em></span></p>
<p style="text-align: center"><strong>ÖZET</strong></p>
<p style="text-align: justify">Avrupalı devletlerin askeri, ekonomik, teknik ve siyasi alanlarda artan güçleri karşısında Osmanlı İmparatorluğu’nun yöneticileri imparatorluğu çöküşten kurtarmak amacıyla öncelikle askeri ve eğitim alanlarında bir değişim içine girmişlerdir. İmparatorluğun son yılları ile Cumhuriyetin başlarında gözlenen bu değişim ve gelişim süreci “Batılılaşma” hareketleri adı altında ele alınmıştır. Zaman içerisinde ise “Batılılaşma” yerine “Çağdaşlaşma” deyimi benimsenmiş ve kullanılmıştır. Batılılaşma kavramı yerine kimi zaman “çağdaşlaşma” ve “modernleşme” gibi kavramlar kullanılsa da bu iki kavram Doğu-Batı farkı gözetilmeksizin tüm toplumlar için geçerlidir. Toplumların birbirlerinden bazı sosyal ve kültürel kurumları alması şeklindeki bir hareketi ifade eder. Bunun yanında bu iki kavram Batılılaşma kavramında olduğu gibi kültürel ve sosyal değer ifadelerinden ziyade teknik, teknolojik ayrıca herhangi bir manevi değer ifade etmeyen, ağırlıklı olarak maddî gelişmelere yönelik bir anlam taşımaktadır. 18. Yüzyılın sonlarından itibaren Batılılaşma gayreti içine giren Osmanlı İmparatorluğu’nda bir değişim süreci başlamıştır. Batılı ülkeler, çıkarları doğrultusunda Osmanlı’yı bir Batı ülkesi sayarken, çıkarlarına ters bir durum karşısında Türkleri Batılı olarak görmeyen bir anlayışla onları Asya topraklarından çıkarma gayesiyle hareket etmişlerdir. Osmanlı toplum yapısını en çok etkileyen Batılılaşma çabalarına tarihsel perspektiften bakmak ve değerlendirmek dönemin siyasi, sosyal ve kültürel yapısının anlaşılmasında önemli bir adım olacaktır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><u>Anahtar Kavramlar</u>: Batılılaşma, Osmanlı Batılılaşması, Cumhuriyet Dönemi Batılılaşma Anlayışı</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify">“Batılılaşma” kavramını anlamaya çalışırken, doğu ve batı toplumlarının ekonomik, siyasi ve askeri yapılarına bakmak ve bu yapıları karşılaştırarak toplumlar arasındaki farklılaşmanın nedenlerini anlamak gerekir. Bu gereklilik batılılaşmanın gerçekleşme zorunluluğuna da açıklık getirecektir. Bu süreçte Avrupa tarihinin iyi incelenmesi ve doğru okunması önemlidir. Rönesans ile (Yeniden Doğuş) Avrupa, bilimde sanatta ve edebiyatta önemli gelişmeler kaydederken, bu gelişmelerin 15. Ve 16. Yüzyıllarda doruk noktasına ulaştığını söyleyebiliriz. Kilisenin değişmez, mutlak doğruları yıkılmış, düşünen, araştıran, sorgulayan ve eleştiren yeni bir insan tipi ortaya çıkmıştır. Reform hareketleri ile de kilisenin ve papanın etkinliği ve gücü ortadan kalkarken, dini hayat bağımsızlaşmıştır. Batı dünyasında bu gelişmeler yaşanıyorken gelişmelerin Osmanlı İmparatorluğu’na yansımalarının neler olduğunu bilmek bu noktada önemlidir. Bu noktadan hareketle Batılılaşmanın bir tarih meselesi olmaktan ziyade Batı’yı anlama çabası olduğu sonucuna varmak kaçınılmazdır.</p>
<p style="text-align: justify">Toplumsal hayatın yeniden düzenlenmesi, kurumlarda çağın gerektirdiği değişimlere gidilmesi, siyasi, ekonomik ve düşünce alanında değişiklerin yaşanması; bilimsel ve teknik alanda yeni bir düzenin kurulması Osmanlı’nın Batılılaşma çabaları içinde tarihsel süreçte incelenmesi gereken ana başlıklardır. Osmanlı İmparatorluğu 16.asırda Yakın Doğu ve Doğu Akdeniz ticaretini henüz kaybetmemişti. Ancak elinde bulundurduğu ticaret yolları sadece haraç geliri sağlarken, Batıda sanayileşme gibi bir durumun yaşanıyor olması iki yapı arasındaki farklılığın en temel nedeni olarak karşımıza çıkmaktadır. Ticaret yollarının el ve yön değiştirmesi yanında yaşanan diğer dışsal nedenlerle imparatorluk dünyanın değişen koşulları karşısında başta siyasi otorite boşlukları yaşarken ayakta kalabilmesini sağlayacak ekonomik güçten de yoksun bir hale gelmiştir. Sorunların çözümleri noktasında önemli adımlar atılmaya çalışılsa da -ki, Koçi Bey risalesi bu noktada önemli bir adım olarak değerlendirilmelidir- istenilen düzeyde bir gelişim sağlanamamıştır. <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></p>
<p><strong>Osmanlı İmparatorluğu’nda Batılılaşma Anlayışı </strong></p>
<p style="text-align: justify">Osmanlı İmparatorluğu’nun 1699 Karlofça, 1718 Pasarofça ve 1774 Küçük Kaynarca Antlaşmaları ile büyük toprak kayıplarına uğraması imparatorluğun sadece maddi çöküntülerin değil aynı zamanda psikolojik çöküntülerin de ortaya çıkmasına neden olmuş, imparatorluk XVII. yüzyılın son çeyreğinden başlayarak, büyük ve güçlü bir devlet olma niteliğini kaybetmeye başlamıştır. Siyasi yapıdaki otorite ve denetim eksiklikleri, Tımar Sisteminin çöküşüyle hem ekonomik yapının hem de askeri yapının sarsılması 19.yüzyıla gelindiğinde imparatorluğun siyasi varlığının devam ettirilmesinde “Batılılaşma” nın bir yöntem olarak ele alınmasını ancak başarılı olunamaması sonucunu doğurmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nda 16.yüzyıl sonrası yaşanan gerileme ve dağılma dönemlerinde ıslahat girişimlerinde bulunan ıslahatçılar kuşağı, I. Süleyman’ın “altın çağını” yeniden canlandırmanın yollarını ararken, 1683-1699 yenilgileri neticesinde Batı’nın üstünlüğü ilk defa farkına varılmıştır.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> O halde, 18. yüzyılın sonları ile 19. yüzyıl başlarının Osmanlı Devleti&#8217;nin fiilen esas Batılılaşmaya başladığı dönemdir diyebiliriz. Bu dönemde Batı, bilimsel ve teknolojik alanda çok mesafe almış değildir. Bu dönemde teknolojide ve sosyal hayatta büyük değişiklikler henüz yoktur.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> İmparatorluğun Batı tekniğini ve ilmini alma çabaları da özellikle askeri ve ekonomik geriliğin anlaşılması ile başlamıştır. Kavramı İmparatorluğun son dönemlerinde ayakta ve hayatta kalabilme mücadelesi içinde ele aldığımızda son iki yüzyıl dönemin kurtarıcı fikir akımı olarak da değerlendirebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify">Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Batılılaşma anlayışına baktığımızda Avrupalı büyük ve güçlü devletlerle kurulacak iyi ilişkilerin zorunluluğu yanında batıya has değerlerin de alınması sonucu ile karşılaşırız. Sürecin ilk adımı olarak 1683 Viyana bozgunu sonrası imzalanan 1718 tarihli Pasarofça Antlaşması’nı görürüz. <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Bu yüzyılda Batı’da yeni bir insan tipi oluşmakta, pozitif bilim ve düşünme hâkim olmaya başlarken bu yeni yapı Osmanlı toplum yapısında yer almamaktaydı. Özellikle Fatih’in ölümüyle medreselerde pozitif bilimlere gösterilen ilgi azalmış, matematik ve astronomi gibi “akli bilimler” de bir gerileme dönemi başlamıştı. Osmanlı aydınları arasında “dogmatizmin” yayıldığı bu yüzyılda batı Rönesans, Hümanizma ve Bilim İnkılabını gerçekleştiriyordu. <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a></p>
<p style="text-align: justify">1718-1730 tarihleri imparatorluğun batılı devletlerle sosyo-kültürel ilişkiler içinde olduğu, Lale Devri olarak adlandırılan dönemdir. Bu dönemle birlikte ilk kez batının üstünlüğü kabul edilmiş, batı tarzı yenilikler alınma yoluna gidilmiştir. Bir anlamda yenileşme imparatorluğun temel sorunlarından biri haline gelmiştir Lale Devri yeniliklerine baktığımızda askeri anlamda günün koşulları göz önünde bulundurulduğunda önemli gelişmelerin olduğunu görürüz. Bozgun sonrası yaşanan toprak kayıpları imparatorluğu siyasi ve askeri anlamda yeni arayışlara itmiştir. Askeri arayışlar ve atılan adımlar yeniçerilerin engeliyle karşılaşmış ve devamlılık gösterememiştir. Burada dikkat edilmesi gereken önemli noktalardan biri Lale Devri yeniliklerinin Patrona Halil İsyanı ile durdurulmaya çalışıldığı esnada batıdan alınan ilk teknik yenilik “matbaa” ya dokunulmamasıdır. 1742 yılına kadar faaliyetlerini sürdüren matbaada 17 eser basılabilmiştir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong>Osmanlı İmparatorluğu’nda Batılılaşma Hareketleri</strong></p>
<p><u>III. Selim ve Nizam-ı Cedit </u></p>
<p style="text-align: justify">İnalcık, III. Selim’i (1789-1807), Osmanlı-Türk Batılılaşma hareketinin babası ve devlet içindeki umumi reformların temsilcisi olarak ifade eder.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Selim döneminde batı başkentlerine atanan elçilere sadece askeri kurumların değil aynı zamanda siyasi kurumların da incelenmesine dair talimatlar verilmiş, elçilerin batı dillerini de öğrenmelerinin yararlı olacağı şeklinde yönlendirmeler yapılmıştır. İkamet elçiliklerinin III. Selim devrinden kurulması, ilk anda Türkiye’de Batılılaşma ve Batı’yı tanımada etkin olmuştur. Bu dönemde ayrıca devletlerarası dengeye dikkat etme, kritik dönemlerde müzakere ve oyalama politikası da Osmanlı diplomasisinin bir tekniği olarak gelişmiştir.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a></p>
<p style="text-align: justify">III. Selim dönemi ıslahat hareketlerine baktığımızda önceki ıslahat çalışmaları ile benzer yönde olduğunu söylemek mümkündür. Selim ‘de tıpkı ataları gibi öncelikle askeri gücün eski haline getirilmesi gerekliliğinden hareketle güçlü bir ordu olmadan siyasi gücün de sağlanamayacağını ve askeri reform hareketlerine öncelik verilmesi yönünde hareket etmiştir. Dönemin önlemleri ve yenilikleri arasında geleneksel yapıya aykırı sayılabilecek tek şey, III. Selim’in sadece Avrupa silahlarını almakla yetinmeyip, aynı zamanda Avrupa ilimlerinin, eğitim usullerinin ve üniformalarının da alınmış olmasıdır. Muhafazakâr bir kişiliğe sahip olsa da III. Selim Osmanlı toplumunda Batılılaşmaya yönelik hızlı ve ilerici bir değişikliğe ihtiyaç olduğu hissini yaratan Osmanlı padişahı olmuştur.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Bu noktada III. Selim dönemi için sistemli bir modernleşmenin özellikle bu dönemde askeri alanda gerçekleştirilmeye çalışıldığını söylemek doğru olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify">III. Selim’in yeni ve güçlü bir ordu kurma çabaları hem yeniçerilerin hem de imparatorluğun siyasi kanadının güçlü görevlileri ayanların mevcut konumlarını tehdit eder bir nitelikte olduğundan ülke içinde birtakım çalkalanmalara ve hoşnutsuzluklara sebep olmuştur. Yeni orduya özel yeni bir hazinenin de kurulması (İrad – ı Cedit) ve miri arazi gelirlerinin büyük bir kısmının bu hazineye tahsisi var olan hoşnutsuzluğu daha da arttırmıştır. İstanbul halkının da gelişmelerden rahatsızlık duymasının en önemli sebebi yeni ordu için tahsis edilen hazineye ek gelir sağlamak amacıyla bazı vergi oranlarının artırılmasıydı. III. Selim’e muhalif gruplar başta yeniçeriler, kurulacak yeni düzende kendilerinin imha edileceğini çok iyi biliyorlar, kendilerine taraftar bulmak amacıyla da artan vergi oranlarını ve paranın iyice değer kaybetmesini halka gerekçe olarak sunuyorlardı. İstanbul halkı Nizam-ı Cedit yanlıları ve karşıtları olarak ikiye ayrılmış, 1807’de yenilikçi sultana karşı ayaklanma çıkartılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify">III. Selim Dönemi ıslahat hareketlerini değerlendiren farklı görüşler mevcuttur. Örneğin Enver Ziya Karal, bu ıslahatların iddialı ismine uygun olarak hayatın pek çok alanını içine alan kapsamlı bir hareket olduğunu söylerken, Bernard Lewis de bu görüşe yakın bir ifade kullanmıştır. Stanford Shaw, III. Selim’in gelenekçi ıslahat çizgisinde devam ettiğini, bu dönemde idari, iktisadi ve toplumsal çağdaşlaşma yönünde genel çabaların söz konusu olmadığını söylemiştir.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> III. Selim Döneminin önemli gelişmelerinden biri imparatorluğun Rusya karşısında aldığı ağır yenilgi sonrası imzalanan Yaş Antlaşması ile Avrupalıların “Türkleri Avrupa’dan atma” hayallerine bir adım daha yaklaşmaları üzerine toplanan “Meşveret Meclisi’nde özellikle askerlik başta olmak üzere sanayi ve eğitim ilmi ile ilgili yabancı kitapların çevrilmesi konusunun da görüşülmesidir.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Bu bilgiden de anlaşılacağı üzere, III. Selim ıslahat hareketlerinde özellikle askeri alandaki ıslahat çalışmalarında yabancı subayların getirtilmesi konusuna, batılı tarzda değişiklikler yapılması konusuna önem vermiştir.</p>
<p><u>Tanzimat Fermanı (Gülhane Hattı Hümayun)’nın İlanı </u></p>
<p style="text-align: justify">3 Kasım 1839 tarihli Hatt-ı Hümayun, Türk tarihinde “Tanzimat” olarak da adlandırılan reform devrimini başlatmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki demokratikleşme hareketleri içinde sayacağımız Tanzimat Fermanı, kaybedilen gücün ve refahın yeniden temini açısından atılan adımların ilki ve en önemlisi olarak da kabul edilmektedir. Tüm Osmanlı halkını kapsayan ferman özellikle askere alma kanunlarını ve vergilendirmeyi adil bir şekilde yeniden düzenleme temeline oturtulmuştu. İmparatorluğun siyasi varlığının devamlılığı açısından gelinen yüzyılda demokratikleşme adımı olarak böyle bir fermanın yayınlanması aynı zamanda Batılı devletlerin Osmanlı içişlerine müdahalelerinin de yolunu kapamak amaçlıydı.</p>
<p style="text-align: justify">İnalcık, “Osmanlı Toplum Yapısının Evrimi” adlı kitabında bu hümayunun Türk tarihinde “Tanzimat” olarak adlandırılan reform devrini başlattığını söyler. Hatt’ta refahı ve iktidarı yeniden tesis etmek için tüm tebaanın can, ırz ve mal emniyetinin sağlanması esaslarına dayanması icap eden yeni kanunlara ihtiyaç   duyulduğunu ifade eder. Özellikle vergilendirme, askere alma usulleri, yasalar önünde eşitlik dini ve mezhebi ne olursa olsun tüm halka yaygınlaştırılacaktır. <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> Yayınlanan bu fermanla Osmanlı toplumuna yenilikçi düşünceler ve kurumlar sokulmuştur. En yenilikçi unsur şüphesiz tüm teminatların bütün Osmanlı tebaasına yaygınlaştırılmasıdır. Yasalar karşısında eşitlik elde eden gayrimüslimler özgürlük, eşitlik, toprak mülkiyeti vb. konularda talepkar bir tutum sergileyip, Avrupalı devletlerin de desteğini alarak ayaklanmalar çıkarmışlar, isyan hareketlerinde bulunmuşlardır. Öte yandan tüm bu talepler Osmanlı-Türk Devleti’nin Batılılaşmasına da katkıda bulunmuştur diyebiliriz.</p>
<p style="text-align: justify">Gülhane Hatt-ı Hümayun ’un ilanına ve 1876 yılına gelininceye kadarki gelişmelere baktığımızda bu dönemi Türk yenileşmesi açısından bir milat olarak değerlendirebiliriz. XVIII. Yüzyıldan itibaren Osmanlı devlet adamlarının imparatorluğun siyasi varlığını devam ettirme çabalarının çağın gereklerinin yerine getirilmesi ile sağlanabileceği düşüncelerinden hareketle Avrupa’nın bilim ve tekniğinden yararlanma yoluna gitmeleri <a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a>öncelikle askeri alanda bir yenileşmenin başlatıldığı çalışmalar Tanzimat Dönemi yenilik hareketleriyle de yeni bir boyut kazanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify">Tanzimat Fermanı’nın yayınlanması ile bir reform dönemine girilmesinde başta Avusturya olmak üzere İngiltere ve Fransa’nın etkisi de bilinmesi ve üzerinde durulması gereken konulardan biridir. Batının teknolojik gelişmeleri karşısında devletin, toplumsal dinamikler üzerindeki gücünü kaybetmesi ve kendi içinde yenilikler yapma yoluna giderek güçlü ve büyük devletlerin iç işlerine müdahale etmesini engellemeye çalışması Tanzimat Dönemi özellikleri içinde yer alır.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a> Bu ferman ile imparatorlukta yeni bir dönem başlamış padişahlar halka daha fazla ilgi gösterir olmuş, devlet ile toplum arasındaki ilişkilerde yeni bir dönem başlamıştır. Bir anlamda devlet hızlı bir modernleşme sürecine girmiştir de denilebilir.</p>
<p style="text-align: justify">3 Kasım 1839 tarihinde ilan edilen Tanzimat Fermanı ile başlayan ve yeniden yapılanma sürecini başlatan Tan­zimat Dönemi, 1856 tarihli Islahat Fermanı’nın getirdiği yeni açılımlarla 1876 yılına kadar sürmüştür. ­</p>
<p style="text-align: justify"><strong> </strong></p>
<p><strong>Cumhuriyet Dönemi Batılılaşma Anlayışı</strong></p>
<p style="text-align: justify">Batılılaşma hareketlerinin Cumhuriyet Dönemi ile başlayan üçüncü evresinde ulusal bağımsızlık savaşı ile batı sömürgeciliğine karşı verilen zorlu mücadelenin sonundaki batı bilimine ve düşüncesine yönelme eğilimi değerlendirilmelidir. İlk iki evrede öncelikle, dışardan gelen askeri ve siyasi saldırıların önlenebilme düşüncesi hakimdir. O yüzden güçlü bir orduya, sağlam bir askeri yapıya ihtiyaç vardır. Siyasi varlığın devamlılığı için askeri yeniliklerin alınması şarttır. Tanzimat Dönemi ile ikinci evrede ise, askeri kurumların güçlendirilmesine ek olarak yenilik düşüncesi tüm toplumsal kurumlarda da görülmeye başlamıştır. Güçlü ve çağdaş bir yapıya sahip olabilmek için üçüncü aşamada eski kurumların yerine yeni ve çağdaş kurumların inşası gereklidir. Batılılaşma konusunda belki de en zor ve asıl önemli aşama bu olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify">Mustafa Kemal, Türkiye’yi kurmanın temel dinamiğinin “batılılaşma” olduğuna inanmıştır.<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn14" name="_ftnref14">[14]</a> İmparatorluğun batı karşısında almış olduğu yenilgiler neticesinde siyasi ve askeri olarak gerilemesinde batı ile kurulan ilişkilerin kesilmiş olduğu ile ilgili olarak “<em>Memleketler muhteliftir, fakat medeniyet birdir ve bir milletin terakkisi için de bu yegâne medeniyete i</em>ş<em>tirak etmesi lazımdır. Osmanlı İmparatorlu</em>ğ<em>u’nun sükutu, garba kar</em>s<em>ı elde etti</em>ğ<em>i muzafferiyetlerden çok ma</em>ğ<em>ruru olarak, kendisini Avrupa milletlerine ba</em>ğ<em>layan rabıtaları kesti</em>ğ<em>i gün ba</em>ş<em>lamı</em>ş<em>tır. Bu bir hata idi bunu tekrar etmeyece</em>ğ<em>iz…Türklerin asırlardan beri takip ett</em>i<em>ği hareket, devamlı bir istikameti muhafaza etti. Biz daima </em>ş<em>arktan garba do</em>ğ<em>ru yürüdük</em>.”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> derken bağımsızlık mücadelesi sonrasında çağdaş uygarlığa ulaşmada batı düşünce ve bilimine yönelmenin gerekliliğine vurgu yapmıştır.</p>
<p style="text-align: justify">Cumhuriyet Dönemi yenilikleri ağırlıklı olarak sosyal ve kültürel alanda yenilikler olup topyekûn bir değişimi hedeflemektedir. Osmanlı dönemindeki değişim anlayışından da en önemli farkı budur. Osmanlı’daki değişimlere baktığımızda dış baskıların belirleyici olduğunu, var olan eksikliklerin giderilmesinde alıntı yoluna gidilmesini görürüz. Cumhuriyet Dönemi yenileşme hareketlerinde ise Batının yenilik anlayışlarının dikkate alındığını söyleyebiliriz. Batı model olarak alınırken özde Batı ilminin, fenninin ve teknolojisinin alınması amaçlanmıştır. Mustafa Kemal, <em>“İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn16" name="_ftnref16"><strong>[16]</strong></a> </em>derken herkes için istediğini vurgulamış “Dünyada<em> her şey için medeniyet için başarı için en hakiki mürşit ilimdir fendir” </em>sözüyle de taklitçilikten her daim kaçınıldığını belirtmiştir. Yabancı bir gazetecinin kendisine yönelttiği “<em>Garplıların nelerini milletiniz için almak istersiniz</em>?” sorusuna karşılık olarak da “<em>Biz garp medeniyetini bir taklitçilik yapalım diye almıyoruz. Onda iyi olarak gördüklerimizi kendi bünyemize uygun bulduğumuz için, dünya medeniyet seviyesi içinde benimsiyoruz”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn17" name="_ftnref17"><strong>[17]</strong></a> </em>cevabını vererek dönemin Batılılaşma anlayışına ilişkin önemli bir noktanın da altını çizmiş oluyor.</p>
<p style="text-align: justify">Cumhuriyet Dönemi Batılılaşma anlayışını anlamaya çalışırken 1935 yılında Türk Tarih Kurumu Başkanı olan Hasan Cemil Çambel’in Batılılaşma stratejisine ilişkin söylediği “<em>Biz garplılığı ve garp kültürünü hap gibi yutmak istemiyoruz… </em>G<em>arplıla</em>s<em>mak demek, içimizdeki o her </em>ş<em>eyi kötürüm eden “menfi köhne </em>Ş<em>ark’ı” öldürmek ve Ortaça</em>ğ<em>’a has dünya görü</em>s<em>ünü, ve o ortaça</em>ğ<em>a has hayat sistemini yıkmak, ilimde ve sanatta bütün eski ve yeni projelerden, düne ve bugüne ait her türlü fikir ve ruh esirli</em>ğ<em>inden kurtulmak, tabiatı, hayatın, ilimlerin ve sanatların kafaları ve vicdanları ihtilale veren mukaddes ate</em>ş<em>ini tutu</em>ş<em>turmak demektir”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn18" name="_ftnref18"><strong>[18]</strong></a></em> sözlerine de kulak vermek faydalı olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify">Atatürk ve Cumhuriyet Dönemi Batılılaşma anlayışları birbirinden farklıdır. <em>“Atatürk Milliyetçiliği”</em> adlı kitabında Baskın Oran bu konu ile ilgili olarak “<em>Bu farklar iki noktada toplanabilir. Birincisi, Atatürk’te Batı’yı alı</em>ş <em>Osmanlının tersine eklektik ve bölük-pörçük de</em>ğ<em>il, sistematik ve bütüncüldür. Yani Batı’nın çe</em>ş<em>itli yönleri iyidir-kötüdür ya da uygundur-de</em>ğ<em>ildir ayrımına tabi tutulmamı</em>ş<em>, Batı bir sistem olarak, bir bütün olarak alınmaya çalı</em>ş<em>ılmı</em>ş<em>tır…ikinci olarak batılıla</em>ş<em>mayı bir araç olarak kabul eden Osmanlı’nın tersine, Atatürk Batı’yı bir amaç olarak almı</em>ş<em>tır…Atatürk milliyetçili</em>ğ<em>inde Batı kavramı çok olumlu bir kavramla, ç</em>a<em>ğd</em>aş <em>uygarlıkla özde</em>ş<em>tir. Ona kar</em>s<em>ı durmak diye bir </em>ş<em>ey yoktur; onun gibi olmak vardır</em>”<a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn19" name="_ftnref19">[19]</a> demiştir. Bu sözlerden de anlaşılacağı üzere dönemin Batılılaşma stratejisinde olanın olduğu gibi alınmasından ziyade, çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma yolunda iyi ve doğru olanın benimsenmesi ve uygulamaya geçilmesi esastır.</p>
<p style="text-align: justify"><em> </em></p>
<p><strong>SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify">Tanzimat dönemine kadar ki sürede imparatorluk topraklarında yaşanan isyanlar, toprak kayıpları ve özellikle ekonomik sıkıntılar fermanın ilanını zorunlu kılmıştır. İlerleyen süreçte yapılan pek çok ıslahat hareketi de kültürel alandaki yeniliklerden ziyade askeri içerikli yeniliklerdir ve batıyı taklit etmekten öteye gitmemiş adımlardır. Dolayısıyla arzu edilen toplumsal değişim gerçekleştirilememiştir. Bu açıdan bakıldığında devleti modernleştirme ve Batı’ya yaklaştırma istenilen düzeyde olmamış, Batıya ulaşma çabası ülke aydınlarının Batılılaşma akımına doğru yönelmeleri ile sınırlı kalmıştır. Başka bir deyişle, Osmanlı Batılılaşması kültürel nesnelerin taklit edilmesi ile sınırlandırılmıştır. Genç Türkiye Cumhuriyeti’ne baktığımızda ise, Batı’dan bir şeyler alınması gerektiği yönünde ortak bir anlayışın devamını ancak, alınması gerekenin niteliği açısından da değerlendirilmesinin gerekliliği karşımıza çıkmaktadır. Genç cumhuriyet Batılılaşma ve modernleşmeyi aynı zamanda Batı’ya ulaşmada da önemli bir adım olarak görmüştür. Bu açıdan Cumhuriyet dönemi batılılaşma anlayışı ayrı bir önem taşımaktadır.</p>
<hr />
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Erdoğan Aydın, <strong>Osmanlı Gerçeği, </strong>Su Yayınevi, İstanbul, 1999, s.250-251.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Halil İnalcık, <strong>İmparatorluktan Cumhuriyete”</strong>, Kronik Kitap<strong>, Kültür Bakanlığı Yayıncılık</strong>, 4.baskı, İstanbul, 2019, s.171.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref3" name="_ftn3"></a> [3] Ergün, <em>“Türk Eğitiminin Batılılaşmasını Belirleyen Dinamikler</em>, <strong>&#8216;Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi</strong> cilt VI,  1990, s.433.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Oral Sander, <strong>Ankanın Yükselişi ve Düşüşü</strong><em>, </em>Ankara, <strong>İmge Yayınevi</strong>, 2004, s. 145.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Mustafa Yılmaz, <em>“Osmanlı Yenileşmesi”,</em> <strong>Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi</strong>, Siyasal Kitapevi, 2003, s.25-26.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Halil İnalcık, <strong>a.g.e</strong>., s.179.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> İlber Ortaylı, <strong>Osmanlı’ya Bakmak Osmanlı Çağdaşlaşması</strong>, İnkılap Kitapevi, İstanbul, 2016, s. 218.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Halil İnalcık, <strong>a.g.e</strong>., s. 180.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Sina Akşin, <strong>Zirveden Çöküşe Osmanlı Tarihi (1600 – 1908)</strong>, Doğan matbaacılık, İstanbul, s.82.</p>
<p>[10] Derviş Kılınçkaya, <em>“Osmanlı Devleti’nin Yenileşme Çabaları”,</em><strong> Atatürk ve Türkiye Cumhuriyeti Tarihi</strong>, Siyasal Kitapevi, 2003, s.31.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Halil İnalcık, <strong>a.g.e</strong>., s. 188.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Bernard Lewıs, “<strong>Modern Türkiye’nin Doğuşu”</strong> (Çev. B. Babür Turna). Arkadaş Ya­yınevi, Ankara, 2009.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Kamuran Birand, “<strong>Aydınlanma Devri Devlet Felsefesinin Tanzimatta Tesirleri”</strong><em>. </em>Son Havadis Matbaası, Ankara, 1955.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> Mesut Erşan, “<em>Mustafa Kemal Atatürk’ün</em> Batılılaşma Hakkındaki Düşünceleri”, Osmangazi Üniversitesi</p>
<p>Fen Edebiyat Fakültesi, Tarih Bölümü, <strong>Sosyal Bilimler Dergisi</strong>, Eskişehir, 2006, s.42.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III, (1917-1937) Ankara, 1961, s.68</p>
<p>[16] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, C.II, s.48.</p>
<p>[17] Afet İnan, <strong>Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler</strong>, <strong>Türkiye İ</strong><strong>s </strong><strong>Bankası Kültür Yayınları</strong>, Ankara,  1984, s.183.</p>
<p>[18] Hasan Cemil Çambel, <strong>Makaleler, Hatıralar</strong>, <strong>Türk Tarih Kurumu Yayınları</strong>, Ankara, 1987, s.30.</p>
<p><a href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref19" name="_ftn19">[19]</a> Baskın Oran, <strong>Atatürk Milliyetçiliği</strong>, <strong>Dost Kitabevi Yayınları</strong>, Ankara, 1988, s.211-212.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/batililasma-bir-tarih-meselesi-mi-batiyi-anlama-cabasi-mi.html">Batılılaşma: Bir Tarih Meselesi mi? Batı’yı Anlama Çabası mı?</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
