﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Arş. Gör. Oğuzhan Koca | Akademik Kaynak</title>
	<atom:link href="https://www.akademikkaynak.com/yazar/oguzhankoca/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<description>Akademik Düşünce Enstitüsü yayın organı akademikkaynak.com - bilimin ışığıyla.</description>
	<lastBuildDate>Thu, 25 Jun 2020 21:32:03 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>

<image>
	<url>https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/04/cropped-akademikkaynak-fovicon-32x32.png</url>
	<title>Arş. Gör. Oğuzhan Koca | Akademik Kaynak</title>
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Kitap Önerisi: Etnik ve Dinsel Azınlıklar</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-etnik-ve-dinsel-azinliklar.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Oğuzhan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 08 Oct 2018 17:09:51 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[azınlıklar]]></category>
		<category><![CDATA[dinsel kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[etnik kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[kitap önerisi]]></category>
		<category><![CDATA[kitap özeti]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=6313</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kitap İsmi: Etnik ve Dinsel Azınlıklar: Tarih, Teori, Hukuk, Türkiye Yazar: Baskın Oran Yayınevi: Literatür Yayınları Yayın Yılı: 2018 Sayfa Sayısı: 496 ISBN: 978-975-04-0787-1 Başta Türk dış politikası, milliyetçilik, yargı ve azınlıklar olmak üzere birçok konuda eserler veren Baskın Oran, bu hacimli kitabında da azınlık meselesini ve Türkiye’nin bu konudaki tutumunu güncel bir biçimde ele [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-etnik-ve-dinsel-azinliklar.html">Kitap Önerisi: Etnik ve Dinsel Azınlıklar</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong>Kitap İsmi:</strong> Etnik ve Dinsel Azınlıklar: Tarih, Teori, Hukuk, Türkiye</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yazar:</strong> Baskın Oran</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yayınevi</strong>: Literatür Yayınları</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yayın Yılı</strong>: 2018</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sayfa Sayısı</strong>: 496</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>ISBN:</strong> 978-975-04-0787-1</p>
<p style="text-align: justify;">Başta Türk dış politikası, milliyetçilik, yargı ve azınlıklar olmak üzere birçok konuda eserler veren Baskın Oran, bu hacimli kitabında da azınlık meselesini ve Türkiye’nin bu konudaki tutumunu güncel bir biçimde ele alıyor. Azınlıklar konusunda akademik alanda çalışan/çalışmak isteyen veya bilgilenmek isteyen tüm kesimlerden okurların rahatlıkla anlayabileceği bir dilde yazılan bu kitap, özellikle azınlıklar konusuyla ilgili en son gelişmeleri de kapsaması itibariyle ayrıca bir öneme sahip. Azınlıklar üzerine daha önce de birçok kitap, makale, köşe yazısı yazan, kısacası bu konuda belki de Türkiye’deki en ciddi tecrübeye sahip olan Baskın Oran, bu çalışmasında da mümkün mertebe konunun bütün boyutlarını yansıtmaya çalışmış.</p>
<p style="text-align: justify;">Dünyada azınlık kavramının tarihçesini ele alarak başlayan kitap (giriş ve birinci bölüm), Avrupa’da azınlık denen olgunun tarihsel anlamda ortaya çıkışını ve Avrupa devletlerinin bu konudaki tutumunu günümüze kadar ele alarak başlıyor. Avrupa’da feodal dönem öncesinde toplumun tamamına hakim durumda bulunan Kilise olunca ve dolayısıyla toplumu bir arada tutan (Oran’ın “birlik-beraberlik ideolojisi” dediği) düşünce de Hristiyanlık olunca, doğal olarak ortaya çıkan ilk azınlık türü de “dinsel azınlıklar” oldu. Oran, ilk azınlıkların ortaya çıkışının üç aşamada gerçekleştiğini belirtiyor: Birinci aşamada, Kilise’nin savunduğu birlik-beraberlik ideolojisi olan Hristiyanlık’ta ilk çatlamalar meydana geldi, ikinci aşamada feodal düzenin zayıflamasıyla oluşan mutlakiyetçi krallıkların tek tipleştirici politikaları, kendisine bir “öteki” yaratmak zorunda kaldı ve üçüncü aşamada da ilk “azınlık koruma metinleri” ortaya çıkarak azınlık kavramı hukuk alanına aktarıldı ve böylece doğmuş oldu. (s.23-24)</p>
<p style="text-align: justify;">Avrupalı devletler, Vestfalya Antlaşması ile görece bir siyasal düzen oturttuktan sonra, bu kez Avrupa toprakları dışında bulunan azınlıkların durumunu ele almaya başladılar ve ilk dikkatlerini çeken ülke de Osmanlı İmparatorluğu oldu. Bu dönem, aynı zamanda Osmanlı’da da toplumsal sistemin çatırdamaya başladığı dönem olduğu için Avrupalı devletler, bu azınlıklar meselesini, siyasal anlamda başka ülkelerin iç işlerine karışmakta ustaca kullanmaya başladı ve Türkiye’de, etkileri günümüze kadar süren azınlıklara dair psikolojik durumlar ilk kez bu dönemde oluşmaya başladı.</p>
<p style="text-align: justify;">Birinci bölüm, bu kez azınlıkların yalnız Avrupa ülkelerindeki durumunu değil, uluslararası durumlarını ele alıyor. Bu uluslar arası durumu ele alırken de Oran, Samim Akgönül’den aldığı dönemlendirmeyi kullanıyor (s. 62-63). Buna göre Akgönül, azınlıkların uluslar arası korunma durumlarını ele alırken 1919-1945 (Milletler Cemiyeti) dönemi, 1945-1992 dönemi, ve 1992 sonrası dönem şeklinde üçlü bir ayrıma gidiyor. Buna göre 1919-1945 döneminde esas korunmak istenen, kurulan MC sistemi ve ulus-devletlerin kaderidir; burada azınlık koruması amaç değil araçtır. 1945-1992 dönemi yani ikinci dönem, azınlık haklarının tehlikeli görüldüğü, azınlık haklarından ziyade insan haklarına vurgunun yapıldığı dönemdir. 1992 dönemi ise, azınlıkların kelimenin tam anlamıyla korunmaya çalışıldığı, azınlık haklarının insan haklarından bağımsız ve zaruri olarak ele alındığı dönemdir. Bölümün devamın Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği, AGİK/AGİT gibi kuruluşların azınlıklar konusunda yaptığı çalışmalar derinlemesine inceleniyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci ve üçüncü bölümler, azınlıklar konusunda ve azınlık hakları konusunda temel kavramların tartışılmaya başlandığı bölümler. Hukuki azınlıklar ve sosyolojik azınlıklar şeklinde bir ayrıma giderek başlanan azınlık tanımı, özellikle BM içerisinde yapılan tartışmalar ve kurulan komisyonlarda yapılan çalışmalar neticesinde belirlenmiş. Buna göre azınlığın “ne” olduğuna dair en fazla atıf yapılan, BM raportörü Francesco Capororti’nin tanımı olmuş. Capotorti, bir gruba azınlık denebilmesi için dördü nesnel, biri öznel; yani dördü zorunlu, biri zorunlu olmayan toplam beş kriter ortaya koymuş. Buna göre bir gruba azınlık denebilmesi için a-) bu grup, sayıca çoğunluktan daha az sayıda olmalıdır, b-) bu grup; etnik, dinsel ve/veya dinsel açıdan çoğunluktan farklı özelliklere sahip olmalıdır, c-) bu grup, ülkedeki başat/egemen güç olmamalıdır, d-) bu grubun üyeleri, ülkenin yurttaşı konumunda olmalıdır ve e-) (zorunlu olmamakla birlikte) bu grupta azınlık bilinci gelişmiş olmalıdır. Bunun haricinde bu bölümler azınlıkların kimliksel durumunu (alt kimlik-üst kimlik), hak durumlarını (negatif hak-pozitif hak ve birey hakkı-grup hakkı), liberal ve sosyalist geleneklerin azınlığa bakışlarını da tartışıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir sonraki bölüm olan dördüncü bölüm, azınlık-devlet ilişkilerini ele alıyor. Azınlık sahibi (ev sahibi) devletin başlıca azınlık politikalarını haklar tanıma, asimilasyon ve etnik-dinsel temizlik olarak ayıran Oran, asimilasyonu gönüllü ve zorunlu asimilasyon olarak ikiye, etnik-dinsel temizliği ise ülkeden arındırma, fiziksel saldırılar, ayrımcılık ve segregasyon olarak dörde ayırıyor ve her bir alt başlığı da doyurucu biçimde açıklıyor. Buna karşın azınlığın ev sahibi devlete karşı olan tutumunu ise başlıca birlikte yaşam talepleri ve ayrılma (self-determinasyon) olarak ifade ediyor. Yine bölümün devamında özellikle ilk azınlık türü olan dinsel azınlıklar üzerinde durularak feodal düzeni aşağıdan veya yukarıdan tasfiye eden ülkelerdeki azınlıkların durumunu ayrı ayrı inceliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Nihayet beşinci bölüm, resmî kabule/ideolojiye ve uluslar arası standartlara göre Türkiye’de azınlıkları ele alıyor. İlk olarak ele alınan konu, neden Türkiye’de yalnızca gayrimüslimlerin azınlık olarak kabul edildiği. Bunu sorarak başlayan Oran, bunun tarihsel, siyasal ve ideolojik sebeplerini sıralıyor. Ardından da “üç büyükler” olarak tanımladığı Rum, Ermeni ve Yahudi azınlıkların nüfuslarını, vakıflarını, bulundukları şehirleri ve semtleri, inançlarını uzunca anlatıyor. Ardından ise uluslar arası standartlara göre Türkiye’de azınlık olan fakat resmi olarak kabul edilmeyen Alevi, Kürt, Arap, Ezidi, Süryani, Çerkes vs kesimleri sıralıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Altıncı bölümün başlığı ise ”Resmi Kabul: Lozan Bağlamında Türkiye’de Azınlık Kavramı ve Hakları” şekilde. Bölüm, ilk olarak Lozan’daki azınlık maddelerini sayarak başlıyor. Arkasından, Lozan’ın kimleri azınlık olarak kabul ettiğini sıralayan Oran, Lozan’ın azınlık olarak kabul ettiği kesimlerden, Türkiye’nin, yalnızca Rum, Ermeni ve Yahudileri azınlık olarak kabul etmesini eksik buluyor ve bunlara karşı da yükümlülüklerin tam olarak yerine getirilmediğini söylüyor.</p>
<p style="text-align: justify;">“Resmi Kabul ve Uluslar arası Standartlar Bağlamında Türkiye’de Azınlık Mevzuatı, Uygulaması, İçtihadı” başlıklı yedinci bölüm, yasama ve yargı erkleri bağlamında Türkiye’deki uygulamaların tahlilini ayrı ayrı yapıyor. Yasamayı değerlendirirken Oran, özellikle, Türkiye’de çok fazla engellemeye yol açan iki Anayasa ifadesini; “milletin bölünmez bütünlüğü” ve “devletin dili Türkçe’dir” ifadelerini tartışmaya açıyor ve en çok da bu iki ifadenin Türkiye’deki azınlık anlayışını engellediğini belirtiyor. Zihniyetlerini Anayasadaki bu ifadelerden alan Terörle Mücadele Kanunu, Siyasi Partiler Kanunu, Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu, Dernekler Kanunu, Seçimlerin Temel Hükümleri ve Seçmen Kütükleri Hakkında Kanun, Türk Ceza Kanunu, Nüfus Kanunu gibi kanunlardan maddeleri seçerek, azınlık haklarının gelişimine engel olan antidemokratik uygulamaları gösteriyor. Her ne kadar bunların önemli bir kısmı 2001-2004 arasında yapılan Anayasa değişiklikleri ve çıkarılan AB uyum yasa paketleriyle giderilse de, bunların da büyük ölçüde kağıt üzerinde kaldığını söylüyor. Yargıyı değerlendirirken ise en çok, parti kapatma geleneğinden bahsediyor Oran. Özellikle Kürt partilerinin kapatılırken en fazla olarak “resmi dilden farklı dilde propaganda yapmak” ve “azınlık yaratmak” gibi suçlardan kapatıldığını ifade eden Oran, bunların tamamının Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından Türkiye’ye tazminat olarak geri döndüğünü de ekliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">“OHAL Rejimi Öncesi ve Sonrasında AB Reform Paketleri: Tüm Yurttaşlar, Gayrimüslimler, Kürtler” başlıklı sekizinci bölüm, 15 Temmuz askeri darbe girişimi öncesi ve sonrasında AK Parti’nin tutumlarını değerlendiriyor. İlk olarak AK Parti döneminde çıkarılan AB uyum yasa paketlerinin, Türkiye’de 1920 ve 1930’lardan sonraki ikinci çağdaşlaştırma dalgası olduğunu belirten Oran, özellikle 2013 yılındaki Gezi Parkı olaylarına kadar AK Parti’nin bunların arkasında büyük ölçüde durduğunu, fakat sonrasında bakış açısını değiştirdiğini belirtiyor. Bu bölümde AB uyum yasa paketlerinin azınlıklar ile uzaktan-yakından alakalı tüm maddeleri tek tek değerlendiriliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitapta bahsedilen konular kabaca bu şekilde. Fakat tüm bu doyurucu noktaların yanı sıra kitabın satır aralarında, konuyla yakından alakalı fakat burada bahsedilemeyen birçok hususla ilgili de bilgiler bulunabilir. Örneğin Osmanlı millet sistemi, yurttaşlığın kan temelli ve toprak temelli tanımlanma yöntemleri, Osmanlı döneminde “hoşgörü politikası” olarak adlandırılan sistemin neden böyle olduğu gibi.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;">Görsel:https://www.idefix.com/kitap/etnik-ve-dinsel-azinliklar/arastirma-tarih/etnoloji/urunno=0001748216001</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-etnik-ve-dinsel-azinliklar.html">Kitap Önerisi: Etnik ve Dinsel Azınlıklar</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Özeti: Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-filler-sultani-ile-kirmizi-sakalli-topal-karinca.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Oğuzhan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 27 Aug 2018 20:12:08 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal gerçekçilik]]></category>
		<category><![CDATA[yaşar kemal]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=5886</guid>

					<description><![CDATA[<p>Son baskısı Yapı Kredi Yayınlarından yapılmaya başlanan ve yaklaşık 200 sayfa hacmindeki bu halk efsanesi, Yaşar Kemal’in ustalığını gösterdiği eserlerden biri olarak karşımıza çıkıyor. Günlerden bir gün, fil ülkesinin sultanı, baş yaveri hüdhüdler başı ulukepezin getirdiği haberi alır. Ulukepez, filler sultanının kara kara düşündüğü kıtlığa çare bulmak amacıyla karıncalar ülkesinden getirdiği bolluk bereket haberlerini sultana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-filler-sultani-ile-kirmizi-sakalli-topal-karinca.html">Kitap Özeti: Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em>Son baskısı Yapı Kredi Yayınlarından yapılmaya başlanan ve yaklaşık 200 sayfa hacmindeki bu halk efsanesi, Yaşar Kemal’in ustalığını gösterdiği eserlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.</em></p>
<p style="text-align: justify;">Günlerden bir gün, fil ülkesinin sultanı, baş yaveri hüdhüdler başı ulukepezin getirdiği haberi alır. Ulukepez, filler sultanının kara kara düşündüğü kıtlığa çare bulmak amacıyla karıncalar ülkesinden getirdiği bolluk bereket haberlerini sultana iletir. Bunun üzerine sultan fil askerlerine emir verir ve hep beraber karıncalar ülkesine saldırıya geçerler. Saldırıda milyarlarca karınca fillerin ayakları altında ezilir. Karıncalar nesli tükenmek üzereyken filler sultanına yalvarır yakarır, savaşı durdurmasını, aksi halde bir tane bile karınca kalmayacağını söylerler. Filler de karıncaların bundan böyle sadece ve sadece filler için çalışması şartıyla savaşı durdurur; bir yıl içinde karıncalardan kendisine devasa bir saray inşa etmelerini, içine dünyanın merkezinde bulunan mavi elmastan bir taht yapmalarını, bütün fillere yüz yıl yetecek kadar da yiyecek doldurulmasını ister. Karıncalar ise aynen kabul ederler. Bu esnada savaşı durdurması için filler sultanının yanına gelen, karıncaların en bilgini, en ulusu kırmızı sakallı topal demirci karınca, bütün bunların bedelini filler sultanının ödeyeceğini söyleyerek kaçar ve uzaklaşır.</p>
<p style="text-align: justify;">Savaşın bitmesiyle beraber karıncalar derhal sarayın ve tahtın yapımına başlar. Şart koşulduğu üzere bir yıl içinde devasa bir saray yapılır, mavi elmastan parlak bir taht da yapılıp bitirilir. Bu arada filler sultanı, ulukepezin de yardımıyla, hem karıncaların bu çalışkanlığından yararlanmak hem de manevi olarak onları kendisine bağlamak için uzun uzun kafa yorar. Okullar kurulur. Bu okullar sürekli olarak kendisini fil zanneden karıncalar mezun eder; gazeteler, televizyonlar, radyolar sürekli olarak dünyadaki en büyük ve kahraman yaratığın filler sultanı olduğunu, karıncaların da çok çalışarak bir gün fil olabileceğini söyler. Bütün bunlar karıncaların asla düşünmeye vakti kalmaması amacıyladır. Hatta filler sultanı karıncaların düşünmeye vakti kalmasın diye fillerin her biri için ayrı bir saray, mavi elmastan bir taht, kendisi için ise daha büyük bir saray ve taht yapılmasını emreder, istedikleri de aynen yapılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Fakat filler sultanı ilk andan itibaren kafasına takılan soru nedeniyle sürekli rahatsızlık duymaktadır; kırmızı sakallı topal demirci karınca ne durumdadır? Savaş esnasında zıplayıp kaçmıştır ancak öldü mü, kaldı mı kendisinden hiç haberi yoktur ve bu karıncadan çok korkmaktadır. Başına ödüller koyar, arkasından sayısız fil gönderir, bir hüdhüdler ordusu gönderir ancak bir türlü yaşayıp yaşamadığından emin olamaz.</p>
<p style="text-align: justify;">Kırmızı sakallı usta ise dağlarda sadece üç tane yaveri ile beraber yıllarca kitap okumuş, filleri nasıl alt edebileceklerini düşünmüştür. Karıncalar sayısız fillere savaş açma teşebbüsünde bulunmuş ancak hepsinde de mağlup olmuşlar, filler sultanının gazabı yüzünden daha fazla sömürülmüşlerdir. Kırmızı sakallı ise bir plan yapar: tüm karıncaları bir araya getirir. Gündüz çalışırlarken gece filler sultanının sarayının etrafını ve altını sürekli olarak oyarlar. Sürekli zeminin altındaki toprağı boşaltırlar. Bitirdikleri gün ise kırmızı sakallı topal karınca filler sultanına giderek onu dışarı çıkması için kışkırtır. Filler dışarıya çıktıklarında ise hepsi oyulan toprağa düşerek helak olurlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Yaşar Kemal’in kelimelerle anlatılamayacak ustalığıyla anlattığı bu efsanenin içeriği derinlemesine düşünüldüğünde siyasal ve sosyolojik analizleri de içinde barındırmaktadır. Kitap, ormandaki filler ile karıncalar arası iktidar mücadelesini, fillerin karıncaları sürekli olarak sömürmesini, bir ideoloji yaratıp onların zihinlerini sürekli olarak meşgul etmelerini, bilgi-iktidar ilişkilerini, sınıfsal yapıyı, iktidar-muhalefet ilişkilerini, istihbarat-bilgi-siyaset ekseninde vuku bulan gelişmeleri konu edinmektedir. Kitap boyunca Yaşar Kemal’in siyasal eğilimi olan sosyalist bir toplum tasavvurunun izlerini görmek de mümkündür. Kısacası kitap, fillerle karıncalar arasındaki mücadeleyi anlatırken açıkça güncel siyasi eleştirileri de içinde barındırmakta, bu yönüyle siyasal edebiyat alanının eşsiz örneklerinden birini teşkil etmektedir.</p>
<hr />
<p>Görsel:https://www.dr.com.tr/Kitap/Filler-Sultani-Ile-Kirmizi-Sakalli-Clz/Edebiyat/Roman/Turkiye-Roman/urunno=0000000147956</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-filler-sultani-ile-kirmizi-sakalli-topal-karinca.html">Kitap Özeti: Filler Sultanı İle Kırmızı Sakallı Topal Karınca</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Önerisi: Bu Ülke</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-bu-ulke.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Oğuzhan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 04 Aug 2018 10:38:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[bu]]></category>
		<category><![CDATA[cemil]]></category>
		<category><![CDATA[meriç]]></category>
		<category><![CDATA[ülke]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=5724</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Kimim ben? Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi. Bu sayfalarda hayatımın bütünü yani bütün sevgilerim kinlerim ve tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim. Bu kitap etimin eti, kemiğimin kemiği.’ Cemil Meriç 1916’da Hatay’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı esnasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idaresindeki Hatay’da [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-bu-ulke.html">Kitap Önerisi: Bu Ülke</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><em>‘Kimim ben? Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis bir fikir işçisi. Bu sayfalarda hayatımın bütünü yani bütün sevgilerim kinlerim ve tecrübelerim var. Bana öyle geliyor ki hayat denen mülakata bu kitabı yazmak için geldim. Bu kitap etimin eti, kemiğimin kemiği.’</em></p>
<p>Cemil Meriç 1916’da Hatay’da doğdu. Ailesi Balkan Savaşı esnasında Yunanistan’dan göçmüştü. Fransız idaresindeki Hatay’da Fransız eğitim sistemi uygulanan bir okulda okudu. 1940’da İstanbul Üniversitesi’ne girip Fransız Dili ve Edebiyatı öğrenimi gördü. Mükemmel düzeyde Fransızca bilen Meriç İngilizce’yi anlıyor, Arapça’yı ise yavaş yavaş söküyordu. Daha sonra Fransızca öğretmenliği yaptı. İstanbul Üniversitesi’nde okutmanlık yaptı ve sosyoloji dersleri verdi. 1955’te gözlerindeki miyobun artması sonucu göremez oldu ama olağanüstü çalışma temposu düşmedi. 1974’te emekli oldu ve yılların birikimini art arda kitaplaştırmaya başladı. 1984’te önce beyin kanaması, ardından felç geçirdi. 13 Haziran 1987’de vefat etti. Ardında ise sayısız deneme ve kitap bırakarak genç nesillerin ufkunu açmada çok önemli bir rol üstlendi.</p>
<p>Bana göre topraklarımızda yetişen en değerli fikir insanlarından biri olan Cemil Meriç’in <em>Bu Ülke </em>kitabı ‘aynı kaynaktan fışkırdılar’ dediği eserlerinin önemli bir parçası. Kitap ‘<em>Entelektüel Bir Otobiyografi’ </em>adını verdiği bir bölümle başlıyor ve burada hayat ve yazı hikâyesini uzun uzadıya anlatıyor. Kitabın esas kısmı ise <em>Siham-ı Kaza,</em> <em>Biz ve Onlar, Münzevi Yıldızlar, Fildişi Kuleden </em>ve <em>Baki Kalan </em>adlı beş ana bölümden oluşuyor. Bu bölümleri de kendi içinde küçük başlıklara ayırarak konular hakkındaki bilgi ve tecrübelerini kısa kısa aktarıyor Cemil Meriç.</p>
<p>Kitabın içeriğine bakacak olursak, bu kitapta Meriç özellikle sağ-sol kutuplaşmasına ve Türk aydınının tutum ve davranışlarına yönelik düşüncelerini ortaya koyuyor ve bunların toplumumuz ve kültürümüz üzerindeki benzeşen ve benzeşmeyen yönlerini dile getiriyor. Yukarıda da bahsettiğim gibi ‘hayata bu kitabı yazmak için geldim’ gibi ulvi bir amaca yönelik olarak dikkatle yazdığı kitabında Meriç, eleştirilerini açık yüreklilikle dile getiriyor . Bu kitapta Meriç kendi deyimiyle ‘Türk intelijansiyasının’ Tanzimat’tan itibaren toplumumuza ve kültürümüze uzak bir dünya görüşü benimseyerek toplumu ve kültürü bu –Batılı- değerler çerçevesinde dönüştürme çabasına yönelik aforizmalarını işliyor. Bir ülkedeki aydın kesimin topluma ışık tutması ve yön göstermesi gerektiğini söylüyor ve Türk aydınlarının Batılı aydınlardan farklı olarak içinde bulunduğu toplumun özelliklerini de gözeterek önlerine çıkan problemleri çözmek yerine farklı toplumların değerler sistemini alarak kendi toplumuna uygulamaya çalışmasını şiddetle eleştiriyor.</p>
<p>Meriç’in eleştirdiği bir diğer tutum da toplumun sağ ve sol ideolojilere yani kelimelere ve sloganlara kendini kaptırarak bunları Batı’dan alıp kendi toplumunun üzerine kalıp gibi oturtma çabasıdır. Ne sağ ne de sol ideolojinin önermelerinin Türk toplum yapısına denk düşmediğini, bunların Batılı toplumlarda ve Batılı değerler sistemi içinde ortaya çıkan ve Batılı toplumların açıklanmaya çalışılmasında kullanılan kavramlar olduğunu belirterek, sağ ve sol ideolojilere göre düşünüp yaşamanın Türk toplumunu kökenlerinden daha da kopardığını vurguluyor. Kökeninden uzaklaşan toplumun da ‘toz haline gelip eriyeceğini ve savrulacağını’ söylüyor. Meriç’in kullandığı dil ve üslup ve kitabın vurguları konusunda bakın Talat Sait Halman <em>World Literature Today’</em>de (1978) çıkan yazısında ne diyor:</p>
<p><em>‘Son 10 yılda Cemil Meriç gittikçe artan bir güçle ananevi Osmanlı değerlerinin müdafaasını yapmaktadır. Adeta Batı medeniyetine karşı bir savaş ilanı…</em></p>
<p><em>Denemeler kısa ve veciz. En uzunu 1500 kelimeyi aşmıyor. Birçokları 12 kelimeyle 100 kelime arasında. Üslup çarpıcı ve diri. Tam bir polemikçi üslubu. Öncüller de yargılar da kesin. Yazar en amansız hücumlarını da 19. asırdan bu yana hükümette ve kültürde egemen güç olan Türk Batıcılarına saklamış. Batı medeniyetine bu kadar şiddetle saldıran bir başka Türk yazarı hatırlamıyorum. Bu Ülke’nin Batı’ya karşı olduğu şüphe götürmez bir gerçek ama Meriç Türkiye’nin siyaset ve kültür hayatına nasıl bir yön verilebileceğini veya verilmesi gerektiğini açıkça söylemiyor. Ne var ki kitaptan çıkardığımız anlam şu: Siyaset ve kültür hayatı Osmanlı’nın ahlak değerlerine dayanacak. Batı’nın düşünce ve ideolojilerine yer verilmeyecektir.’</em></p>
<hr />
<p>Görsel: https://www.dr.com.tr/kitap/bu-ulke/cemil-meric/arastirma-tarih/sosyoloji/</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-bu-ulke.html">Kitap Önerisi: Bu Ülke</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Küresel Hükümet-Dışı Örgütlerin Küresel Siyasetteki Etkisi: Uluslararası Af Örgütü Örneği</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kuresel-hukumet-disi-orgutlerin-kuresel-siyasetteki-etkisi-uluslararasi-af-orgutu-ornegi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Oğuzhan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 11 Jul 2018 17:40:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[sivil toplum]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=5452</guid>

					<description><![CDATA[<p>GİRİŞ Başlangıç tarihi, sebepleri, sonuçları ve hatta ontolojisi üzerinde hala ateşli tartışmalar yapılsa da, küreselleşme olgusu her geçen gün şiddetini arttırarak toplumlar ve kurumlar üzerinde yapısal değişikliklere yol açmaya devam etmektedir. Küreselleşmenin yarattığı değişim ve dönüşümlerden, siyaset ve sivil toplum da mutlak bir biçimde etkilenmiş, buna bağlı çeşitli değişim ve dönüşümler yaşamaya başlamıştır. Küreselleşmenin nihaî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kuresel-hukumet-disi-orgutlerin-kuresel-siyasetteki-etkisi-uluslararasi-af-orgutu-ornegi.html">Küresel Hükümet-Dışı Örgütlerin Küresel Siyasetteki Etkisi: Uluslararası Af Örgütü Örneği</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<ol>
<li style="text-align: justify;"><strong> GİRİŞ</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Başlangıç tarihi, sebepleri, sonuçları ve hatta ontolojisi üzerinde hala ateşli tartışmalar yapılsa da, küreselleşme olgusu her geçen gün şiddetini arttırarak toplumlar ve kurumlar üzerinde yapısal değişikliklere yol açmaya devam etmektedir. Küreselleşmenin yarattığı değişim ve dönüşümlerden, siyaset ve sivil toplum da mutlak bir biçimde etkilenmiş, buna bağlı çeşitli değişim ve dönüşümler yaşamaya başlamıştır. Küreselleşmenin nihaî birer sonucu olan “küresel siyaset”, “küresel sivil toplum” gibi kavramlar da böylece tartışmaya açılmıştır. Burada da küresel sivil toplumun küresel siyasetle olan ilişkisi tartışmaya açılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Batı menşeli bir kavram olan sivil toplum, geçirdiği çok farklı evrelerden sonra bugün artık iletişim ve teknolojinin bireylerde farkındalığı arttırması ve insanların dünyada meydana gelen olaylara daha duyarlı hale gelmeleri sonucunda önce uluslararası, ardından küresel bir nitelik kazanmıştır. “Devletten/kamu otoritesinden bağımsız” bir alanı ifade eden sivil toplum, yine iletişimin yaygınlaşmasıyla siyaset kurumu üzerindeki baskılarını da arttırma imkânı bulmuş ve bizzat devletlerin anlaşmaya gitme yolunu tercih etmeye başladığı bir baskı grubu haline gelmiştir. Bu da bölgesel ve uluslararası karar alıcılar olan devletlerin etkinliğini çözmeye başlamış, hükümetlerarası uluslararası örgütler nezdinde sivil toplumun, yani hükümet-dışı kuruluşların meşruluğunu arttırmıştır. Bu çalışmanın amacı da 21. yüzyıl ile beraber gücünü ve meşruluğunu iyice arttırmış olan “küresel hükümet-dışı örgütler”in küresel siyasal karar alma veya daha öncesinde alınmış olan kararları uygulama mekanizmalarına olan etkilerini, yine küresel çapta faaliyetler yürüten Uluslararası Af Örgütü’nün uygulamalarından örneklerle ortaya koymaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu maksatla çalışmanın ilk bölümünde kavram olarak küreselleşmeden ve küreselleşmenin siyaset ve sivil toplum/hükümet-dışı örgütler üzerinde yarattığı dönüşümlerden bahsedilecektir. İkinci bölümde ise küresel hükümet-dışı örgütler detaylıca incelenecek, son bölümde de Uluslararası Af Örgütü’nden ve küresel siyaset üzerindeki etkilerinden bahsedilecektir.</p>
<p><strong>2. KÜRESELLEŞME, KÜRESELLEŞEN SİYASET VE </strong><strong>KÜRESELLEŞEN SİVİL TOPLUM </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her şeyden önce küreselleşmenin birbirinden farklı tanımları yapılmaktadır. Küreselleşmenin farklı tanımlarının ve boyutlarının olması, konuya kimin, nereden ve nasıl baktığı hususuyla açıklanabilir. Küreselleşmeye taraftar olmak, karşıt olmak, fırsat olarak görmek veya tehdit olarak bakmak şeklindeki yaklaşımlar, net bir küreselleşme tanımının ortaya konulamamasındaki esas faktördür. Ancak burada “küreselleşme” kavramının taşıdığı derin anlam farklılıklarına girilmeyecektir. Bu çalışma açısından küreselleşme, bir “süreç” olarak kabul edilmektedir. Bir süreç olarak ele alındığında küreselleşme ekonomik, toplumsal, siyasal ve teknolojik boyutlara sahip birden fazla değişim sürecini ifade eder. Bu anlamda küreselleşme, dünyada yaşayan insanları küresel bir toplumda bir araya getiren süreçlere karşılık gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Küreselleşen siyaset ifadesinden kasıt ise demokrasinin birkaç ülkeyle sınırla kalmayarak yaygınlaşması, küreselleşmenin ulus-devlet üzerinde etkide bulunması, bölgeselleşmenin artması, uluslararası kurumların etkinliğinin artması, siyasî ilişkilerin yoğunlaşması, küresel yönetişimin potansiyelinin anlaşılması ve bu son nedene bağlı olarak küresel sivil toplumun rolünün önem kazanması şeklinde özetlenebilir. Nitekim Keyman (2005: 19), küreselleşmenin, ulus-devletin modernite içindeki ayrıcalıklı konumunu ciddi bir krize soktuğunu ve ulus-devletin egemenliğini sınırladığını, parçalamaya başladığını ileri sürmektedir. Keyman’a göre, küreselleşme süreci, ulus-devletin modernite içinde veri alınan egemenliğini çözmektedir. Bunun göstergesi olarak devletin sorunları çözme kapasitesinin krize girmesini, hatta devletin kendisinin bir biçim olarak sorunların çözümüne engel olmasını, özellikle küresel ekonomik sistem içerisinde özerkliğini yitirmesini ve toplum içinde belli bir meşruiyet krizine girmesini içeren söylem olmasını göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">            Küreselleşme ile sivil toplum arasında da bir bağ ve hatta karşılıklı bir nedenselliğin olduğu söylenebilir. Küreselleşme sürecinde sivil toplum yeni bir içerik ve etkin bir işlevsellik elde etmektedir. Her şeyden önce, küreselleşme ve sivil toplum, yükselen değerler olmakta ve birbirine başat bir gelişim sergilemektedirler. Yukarıda kısaca bahsedildiği üzere küreselleşme ile ulusal sorunların sınır aşan boyutlara ulaştığı da görülmektedir. Devletler, iç meseleleri olarak değerlendirilemeyecek küresel sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Bu sorunlarla mücadele etmek devletler için maliyetli bir süreci beraberinde getirmektedir. Sivil toplum ise küreselleşme sürecine yapısı itibariyle daha kolay uyum sağlayabilmiştir. Yerel olarak sınırlı kalmayıp uluslararası alanda da faaliyet göstererek veya yerel faaliyetlerinde uluslararası örgütlerle işbirlikleri yaparak sisteme uyumlu bir gelişim göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sivil toplumun küreselleşmesi, hareket alanlarının ve faaliyetlerinin ulusaldan çok uluslararası ve bölgesel alanda faaliyet göstermesi anlamında kullanılmaktadır. Yerelden küresele geçen faaliyetleri, sosyal, ekonomik, politik ve çevresel sorunları içeren konularda çalışmaları birbirleriyle ilişkili ağlar oluşturmaktadırlar. Küresel sivil toplumu, devletlerden ve piyasalardan bağımsız, vatandaşların ulusal devletin sorumluluğunun dışında sahip oldukları faaliyet alanı şeklinde tanımlamak mümkündür. Bu anlamdaki küresel örgütler, çevreden üçüncü dünyanın borçlarına, fakirlik, cinsiyet ayırımı, şiddet, çocuk köleliği, insan hakları ve demokratikleşmeye kadar bir dizi konuyla ilgilenmektedirler. Bu örgütlerin, uluslararası politikaya yaptıkları etki, hegemonik olmayan bir değişim projesi olarak adlandırılabilir. Bu haliyle küresel sivil toplum, hem liberal demokrasi kurumlarının uygunsuz ve yetersiz empozesinin bir kritiği ve hem de küresel eylemler yoluyla “küreselleşmenin sivilleştirilmesidir”. (Yıldız, İstanbul Üniversitesi, 2006: 58)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3. KÜRESEL HÜKÜMET-DIŞI ÖRGÜTLER</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Küresel hükümet-dışı örgütler, devletin/kamu gücünün kurduğu, yürüttüğü kurumların dışında ortaya çıkan uluslararası sivil yapılardır (ed. Özen ve Tonus, 2014: 201). Siyasal, ekonomik, dinî, kültürel, toplumsal vs. birçok alanda kâr amacı gütmeden, uluslararası alanda gönüllü faaliyet göstermek üzere kurulan bu yapıları devletlerden ve onların oluşturduğu uluslararası örgütlerden ayırt etmek için “gönüllü kuruluşlar”, “sivil toplum kuruluşları” ve “hükümet-dışı kuruluşlar” başta olmak üzere farklı kavramlar kullanılmaktadır. Bu kavram farklılığı, konunun niteliğinden kaynaklanmaktadır. Kimisi adlandırmada geleneksel siyasî yapılanmalardan farklı olunduğunu vurgulamakta, kimisi bir tür devlete karşıtlıktan ziyade onu ‘tamamlama’ amacını ön plana çıkarmakta, kimisi ise konunun ‘hukuksal’ yönüne vurgu yapmaktadır. “Küresel hükümet-dışı örgüt” kavramının kullanılmasından kasıt, çalışmaya konu edinilen örgütlerin çalışma yöntemleri, politika yapım süreçleri, yaygınlıkları vs. ve en önemlisi yarattıkları etkiler bakımından ‘küresel’ bir niteliğe sahip olmalarıdır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.1. Kavram Olarak Küresel Hükümet-Dışı Örgütler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Hükümet-dışı örgütleri tanımlamak için bir takım resmî çabalar olmuştur. Bunlardan en önemlisi Birleşmiş Milletler’in 23 Mayıs 1968 tarihli, 1296 sayılı kararıdır. Bu kararda tarif edici ve belirleyici bir hükümet-dışı örgütler tanımı yapılmıştır. Buna göre, “devletlerarası anlaşmayla kurulmamış tüm uluslararası örgütler hükümet-dışı örgüt olarak kabul edilir” (Hasgüller, 2007: 451) denmiştir. Bir diğer açıklama da Avrupa Konseyi tarafından yapılmıştır. Konsey 1986’da hazırladığı 24 Sayılı Sözleşme’de çeşitli ölçütlerden bahsetmiştir. Bu ölçütlere göre hükümet-dışı örgütler kâr amacı gütmemeli, uluslararası yarar gütmeli, Avrupa Konseyi tarafı bir devletin iç hukukuna göre kurulmalı, en az iki devlette faaliyet göstermeli ve taraf devletlerden birinde merkezi bulunma özelliği göstermelidir. Bunun dışında Konsey, 2002 yılında bir takım “temel ilkeler” belirlemiştir. Bu bağlamda hükümet-dışı örgütlerin siyasî partilerin kapsamı dışında olması, tüzel kişiliğinin şart olmaması ve faaliyetlerden elde edilen kazancın yeni faaliyetler için harcanabileceği ancak üyelere dağıtılamayacağı vurgulanmıştır. (ed. Özen ve Tonus, 2014: 202). Bu tanımlardan başka literatürde de yapılan tanımların çoğunda, hükümet-dışı örgütleri açıklayabilmek için en fazla başvurulan ölçütler arasında ‘kâr amacı gütmeme/gönüllülük’ ve ‘uluslararası toplumsal yarar gütme’ bulunmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"> <em>Kâr amacı gütmeme</em> ölçütüne göre, bir oluşumun hükümet-dışı örgüt olabilmesi için özel/ticarî şirketlerden farklı olarak, faaliyetlerini herhangi bir maddi beklenti olmadan yürütmesi gerekmektedir. Burada vurgu yapılan, üyelere ve çalışanlara “kâr payı dağıtmamaları”dır. Öte yandan, genelde faaliyet gösterebilmek için her durumda ekonomik kaynaklara ihtiyaç duyulduğu ve bunu karşılamanın bireysel katkılar, bağışlar ve aidatlarla mümkün olmadığı vurgulanmakta ve yine üyelere dağıtılmamak ve diğer faaliyetlerde kullanılmak kaydıyla kâr getirici faaliyetlerin temel ilkeye halel getirmediği söylenmektedir. Tüm uluslararası toplumun ve özellikle de geleneksel olarak devletlerarası ilişkiler alanının birçok açıdan dışarıda bıraktığı toplumlar arası örgütlenmeleri ve insanların genel yararının güdülmesi şeklinde tanımlanabilecek olan <em>uluslararası toplumsal yarar gütme </em>ölçütü, diğer bir açıklama ölçütüdür. Ancak ‘uluslararası toplum’, ‘yarar’, ‘genel yarar’ gibi tanımda geçen kavramların çoğu, tartışmaya açık durumdadır. Kimileri bu ölçütün bir örgütü hükümet-dışı örgüt olarak tanımlamaya yetmeyeceğini iddia ederken kimileri de büyük ölçüde sınıflandırmasını bu ölçüte göre yapmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Son olarak hükümet-dışı örgütlerin “küresel” yönünden de bahsedilmelidir. Hükümet-dışı örgütlerin küresel boyutta faaliyet göstermeye başlamasının nedenlerini Hasgüller şu dört temel sebebe bağlamaktadır: <em>“1. Kapitalist küreselleşmenin başta çevre, küresel ısınma, kültürel değerler, insan hakları gibi evrensel değerler üzerinde yol açtığı tahribat, tüm bu alanlarda faaliyet gösteren sivil toplum örgütlerinin de küreselleşmesi sonucunu vermiştir. 2. Batı sermayesi burjuva devrimleriyle ülkesel iktidarları ele geçirdikten sonra ülke dışına taşma arayışlarına girdi. Emperyalist rekabetler dünya savaşlarına ve yıkıma neden oldukları için artık bu işin barışçı yollarla yapılması gerekiyordu. Bu amaçla da başta sosyalist blok olmak üzere bütün kapalı pazarları açmak için buralardaki toplumların Batı anlayışına göre biçimlendirilmesi lazımdı. Bunun için de küresel sermayenin desteklediği sivil toplum örgütleri kaçınılmaz olarak küreselleştiler ve ‘küresel hükümet-dışı örgütler’ doğdu. 3. Batı dünyasındaki yabancılaşmanın doğurduğu örgütler de zaman zaman faaliyetlerini küresel düzeye yayacak duruma gelmişlerdir. Bu, aynı zamanda kapitalizmin küreselleşmesine koşut olarak yaşanan bir süreçti. 4. Devletlerarası rekabette de sivil toplum örgütleri iç işlere karışmada masum olduğu kadar çok da işe yarayan etkili bir mekanizmaydı. Mesela kapitalist blok içerisinde olmasına rağmen Türkiye, Şili, Endonezya, Güney Kore gibi rejimlere bu yolla müdahale edilmiş ve sivilleşmeleri sağlanmıştır.” </em>(Hasgüller, 2007: 449-450).</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.2. Küresel Hükümet-Dışı Örgütlerin Gelişimi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">1946 yılında hükümet-dışı örgütlere danışmanlık statüsü verilmesi amacıyla Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal Konseyi (BM ECOSOC)’nin bir yan organı olarak Hükümet-Dışı Örgütler Kurulu’nun kurulması, hükümet-dışı örgütlerin hem küresel çapta organizasyonlarını daha profesyonel hale getirmiş hem de bu örgütlere küresel bir meşruluk kazanmıştır. Neticede uluslararası alanda BM kadar etkili olan bir kurum daha yoktur. Bununla birlikte hükümet-dışı örgütlerin küresel çapta esas atağa kalktıkları dönem, 1992 yılında Rio de Janeiro’da gerçekleştirilen Çevre ve Kalkınma Konferansı ile beraber başlamıştır. Bu zirveyle beraber hükümet-dışı örgütlerin BM sisteminde etkili bir konum elde etmeleri hız kazanmıştır. Aynı şekilde 1994 yılında Kahire’de düzenlenen Birleşmiş Milletler Nüfus ve Kalkınma Konferansı ve 1995 Kopenhag Sosyal Gelişme Konferası’nda yayınlanan bildirilerde, hükümet-dışı örgütlerin “yenilikçi ve sorun çözme potansiyeli olan yapılar” olduğu vurgulanmıştır. Yine 1995 yılında Pekin’de düzenlenen Birleşmiş Millet 4. Kadın Konferansı’nda “kadının örgütlenmesi ve güçlendirilmesinde hükümet-dışı örgütlerin önemi” vurgulanmıştır. 1996 yılında İstanbul’da gerçekleştirilen Birleşmiş Milletler 2. İnsan Yerleşimleri (Habitat) Konferası’nda da “yönetimlerin hükümet-dışı örgütlerle işbirliği yapma potansiyellerini geliştirmesi” konusunda özel vurgular yapılmıştır. 1950’li ve 1960’lı yıllarda BM ‘nin ve diğer uluslararası örgütlerin düzenlediği zirvelere katılan hükümet-dışı örgütlerin sayısı 150-200 civarındayken, 1996 yılına gelindiğinde bu sayının 1500’lere çıkmış olması (Çaha, 2000: 26-27), bu noktada hükümet-dışı örgütlerin küresel gelişiminde katettiği aşamayı göstermesi açısından son derece önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;"> Giderek prestiji artan küresel hükümet-dışı örgütler, yeni bir aktör olarak kabul edilmenin dışında, Üçüncü Dünya Ülkeleri’nin kalkınmasında yeni bir yaklaşım biçimi olarak da görülmektedir. Bununla birlikte, bu tip örgütlenmeleri kültürel, siyasal, ekonomik, toplumsal değerleri Batı’dan Batı dışı dünyaya taşıyan “emperyalizmin yumuşak ve masum şubeleri” şeklinde tanımlayanlar da vardır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4. ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ (AMNESTY INTERNATIONAL-AI)</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4.1. Kuruluşu ve Faaliyet Alanları</strong></p>
<p style="text-align: justify;">28 Mayıs 1961 yılında, İngiliz avukat Peter Benenson’un kaleme aldığı <em>The Forgotten Prisoners </em>(Unutulmuş Mahkûmlar) isimli makalenin yayınlanmasıyla gelen olumlu cevaplar üzerine kurulma sürecine giren Uluslararası Af Örgütü (UAÖ) (Amnesty International-AI), bugün hem ulaştığı kapsama alanı ve etkinliği hem de tanınırlığı açısından en önde gelen küresel hükümet-dışı örgütlerdendir. UAÖ, bir yandan sömürge altındaki devletlerin bağımsızlaştığı diğer yandan da insan hakları alanında uluslararası düzeyde yoğunlaşan tartışmalar çerçevesinde mevcut devlet sisteminin farklı bakış açılarıyla eleştirildiği bir dönemde kurulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Genel olarak insan hakları alanında faaliyet gösteren UAÖ; fikir, düşünce ve ifade özgürlüğü kapsamında kovuşturmaya uğrayan ve özgürlüğü kısıtlananların haklarını savunmak amacıyla yola çıktı. Fikir suçlularının mahkûmiyetlerinin son bulması ve serbest bırakılmaları yönünde ilerletilen kampanyalarla elde edilen başarılar ve artan destekle, diğer insan hakları ihlalleriyle de ilgilenmeye başlamışlardır. UAÖ bu çerçevede işkence ve kötü muameleye son verilmesi, idam cezasının kaldırılması, şiddete başvurmamış tüm siyasî mahkûmların serbest bırakılması, kadınlara karşı şiddetin ve ayrımcılığın durdurulması, yoksul ve yoksunların haklarının ve onurunun gözetilmesi, göçmenlerin ve sığınmacıların haklarının korunması, küresel silah ticaretinin düzenlenmesi ve terörle mücadelenin adaletten ayrılmadan yürütülmesi, nefret söylemi hariç ifade özgürlüğünün sağlanması gibi konularda aktif kampanyalar yürütmekte, çeşitli hükümetler ve uluslararası örgütler nezdinde baskı ve lobi faaliyetleri yapmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">150’nin üzerindeki ülkeden yaklaşık 2.8 milyon gönüllüsü,destekçisi ve abonesi olan UAÖ’nün, 80 ülkede de büroları bulunmaktadır. Üye sayılarına ve büyüklüklerine göre şube ve yapı olarak anılan bu büroların her biri, UAÖ’nün statüsü ve temel ilkeleri doğrultusunda çalışmak üzere özerk örgütlenmesini oluşturabilmektedir. 1977’de Nobel Barış Ödülü, 1978’de de BM İnsan Hakları Ödülü alan UAÖ, genel olarak da en etkin ve en saygın küresel hükümet-dışı örgütlerden sayılmaktadır. Ayrıca çeşitli uluslararası örgütler, resmî konferanslar gibi platformlarda danışmanlık/gözlemci statüsü de elde etmiştir. Türkiye’den de Prof. Dr. Mümtaz Soysal 1970’li yıllarda örgütün çeşitli uluslararası kademelerinde görev almıştır. Merkezi Londra’dadır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">*</a></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4.2. Örgütlenmesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Her hükümet-dışı örgütte olduğu gibi resmî yapılanmalardan farklı olarak görece esnek ve yatay olarak örgütlenen UAÖ’nün en üst düzey yönetim organı ‘Uluslararası Konsey’dir. İki yılda bir toplanan Konsey hem genel politikaları belirlemekte hem de bir anlamda iç denetim yapmaktadır. Bunun dışında bir de Uluslararası Konsey tarafından seçilen üyelerden oluşan ‘Uluslararası Yürütme Komitesi’ bulunmaktadır. Komite’nin ana amacı tüm faaliyetlerin UAÖ’nün statüsüne, ilkelerine ve Konsey tarafından belirlenen genel politikalara uygun bir şekilde yürütülmesini gözetlemek, denetlemek ve sağlamak olarak belirlenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Örgütün sürekliliğini ve devamlılığını sağlayan kilit organ olan ‘Sekreterya’ ise, Konsey ve Komite’nin günlük rutin işlerini takip etmekle görevlidir. Genel sekreterin başkanlığında yaklaşık 500 profesyonelin çalıştığı Sekreterya, merkezden yürüttüğü çalışmalar çerçevesinde çeşitli kampanyalar, projeler, programlar, araştırmalarla lobi faaliyetlerini yürütmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4.3. Faaliyet Yöntemi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">UAÖ, çalışmalarını belli prosedürler dahilinde yürütmektedir. Buna göre UAÖ, ihlal mağdurları için eylemde bulunmanın gerekli olduğunu saptadığı anda, üyelerini harekete geçirir örgüt gönderdiği uzmanları ihlal mağduru kişilerle görüştürür. Bu uzmanlar ayrıca mahkemelere gözlemci olarak katılırlar, yerel insan hakları savunucuları ve resmî örgütlerle de irtibata geçerler. Örgüt iddia edilen insan hakları ihlali hakkında gerçeğe ulaşabilmek için yüzlerce medya organını izler ve dünyanın her yerindeki güvenilir bilgi kaynakları ile temasa geçer. UAÖ, konu ile ilgili gerçekleri netleştirdikten sonra olay ile ilgili eylemler başlar. Hükümetlerle görüşülür, medya bilgilendirilir ve ayrıntılı raporlar yayımlanır. Konuyla ilgili gerçekler, el ilanları, posterler, web sitesi, bültenler ve el ilanları halka ulaştırılır. Dünyanın her yanındaki destekçiler ve UAÖ çalışanları, hükümetlere ve diğer nüfuzlu kişi ve kurumlara ihlallerin durdurulması doğrultusunda baskı uygulanması için kamuoyunu harekete geçirir. Küresel ve yerel kampanyalarla lobi faaliyetleri de bu etkinliklere dahildir. (Abdülhakimoğulları, 2006: 75)</p>
<p style="text-align: justify;">UAÖ’nün doğrudan protestoyu sağlayan en önemli silahları mektup, faks ve elektronik postalardır. İnsan hakları mağdurları için bu iletiler örgüt tarafından “özgürlüğün anahtarı” olarak değerlendirilir. Hayat kurtarmak için acil eylem gerektiğinde dünyanın dört bir yanındaki gönüllüler haberdar edilir ve birkaç saat içinde olayın vuku bulduğu ülkenin yetkililerine on binlerce mektup, faks ve elektronik posta ulaştırılır. Bu yöntemle UAÖ tarafından geçmişte himaye altına alınan ilk muhalifler, 1966 yılında anti-Sovyet propagandaları sebebiyle hapse mahkum edilmiş iki Rus yazardı. (Leaud, 1994: 126)</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4.4. “Ülke Kuralı”</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Burada UAÖ’yü diğer hükümet-dışı örgütlerde ayıran önemli bir özelliğe dikkat çekmekte yarar var. Bu özellik ‘ülke kuralı’dır. Bu kurala göre örgüt temsilcilikleri, bulundukları ülkede hak ihlaline uğrayanlarla ilgili raporlar yapamamaktadır. İnsan hakları mücadelesinin millî değil ‘uluslararası’ bir sorumluluk olduğundan hareketle getirilen ve idam cezası ile göçmenlerin durumu konusunda istisnası olan bu kuralın iki temel amacı vardır: Yürütülen faaliyetlerin tarafsızlığını teminat altına almak ya da bu manada örgüt içine/dışına teminat vermek ve üyelerle gönüllü-profesyonel tüm çalışanların herhangi bir baskı olmadan çalışmasını garanti altına almak. Öte yandan UAÖ’nün internet sayfasında ve diğer ilgili platformlarda vurguladığı gibi ülke kuralı, çalışanların ve örgütlerin kendi ülkelerinde insan hakları konusunda farkındalığı arttırma, aktivistleri destekleme, insan hakları konusunda genel faaliyetlerde bulunma vb. çalışmalara bir engel teşkil etmemektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>4.5. Uluslararası Af Örgütü’ne Yönelik Eleştiriler</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Genel olarak hükümet-dışı örgütlere yöneltilen eleştiriler bir yana, UAÖ’ye gelen spesifik eleştiriler de bulunmaktadır. Batılı devletlerin Marksist/sosyalist kökenleri olduğu gerekçesine dayanan itirazları, UAÖ’nün ABD ve İsrail başta olmak üzere Batılı devletlerin dış politika uygulamalarına, askerî-sivil müdahalelerine ve bu bağlamda ortaya çıkan insan hakları ihlallerine oransal olarak daha fazla eğildiği noktasında yoğunlaşmaktadır. Buna göre demokratik sistemleri gereği, ihlal iddialarının gündeme gelmesine karşı baskıcı ve sansürcü bir anlayış sergilemediği için açık toplumlar olan Batılı devletlerin en küçük ihlalleri bile etkin ifade ve şikâyet mekanizmalarıyla hemen gündeme gelebilmekte, bu durum ise sanki Batılı devletler daha çok sayıda ihlal yapıyormuş gibi bir durum ortaya çıkarmaktadır. Oysa özellikle de kapalı toplumlarda çok daha fazla ve yaygın olan ihlallerin bu kadar kolay gündeme gelmemesi, sanki ortada oransal olarak farklı bir durum varmış izlenimini yaratmaktadır. Öte yandan Batılı devletlerden gelen bu itirazların anlamsız olduğunu, tüm ihlallerin gündeme getirildiğini ve UAÖ’nün Batı-dışı dünyada –en azından aktivistler nezdinde- görece saygın bir imaja sahip olmasının tam da bu duruşundan kaynaklandığını dile getirenler de vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine bazı devletler de insan haklarına ve insan hakları örgütlerine genel yaklaşımları çerçevesinde evrensel insan hakları kategorileri konusunda itirazlar dile getirmekte ve kültürel/yerel değerlere ve anlayışlara dikkat edilmediği eleştirisini yapmaktadır. Bu durum her ne kadar Batılı olmayan devletlerle anılsa da, bu eleştiriye aslında Batı içinde de rastlanılmaktadır. Bu bağlamda özellikle de Katolik Kilisesi ve Vatikan’ın sıkça gündeme getirdiği kürtaj, eşcinsellik vb. konularda insan hakları söyleminin içi boş evrensel değerler olarak dayatıldığı yönündeki eleştirilerden bahsedilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>5. ULUSLARARASI AF ÖRGÜTÜ’NÜN KÜRESEL SİYASETTEKİ ETKİLERİ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Benenson’un makalesi yayınladığı anda ciddi bir çelişkiyi ortaya çıkardı. Bir yanda devletlerin İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ne resmî bağlılıkları, diğer yanda ise yine çok sayıda devletin bizzat korumaları beklenen hak ve özgürlükleri hiçe saymaları söz konusuydu. Benenson makalesinde “dünyada mevcut düzene uymayanların hapsedilmelerinin gerçek nedenlerinin gizlenmesi, gittikçe büyüyen bir eğilimdir” diyordu. Arkadaşlarıyla UAÖ’yü kurarken şunu açıkça belirtmişlerdir: Totaliter rejimlerde, insan haklarına yönelik saldırılar bu rejimlerin muhaliflerini hedef almaktadır. Bu konuda ise bizzat uluslararası kamuoyuna seslenilmelidir. Böylesi bir seferberlik şunları gerektirmektedir; kampanyaların olabildiğince çok sayıda ülkede yürütülmesi, siyasal ve ideolojik düşüncelerle gölgelenmemesi ve farklı fikirleri de savunsalar ideoloji, din ya da ırk kökenli devlet şiddetine muhalefet ve özgürlük sevgisi temelinde birleşebilen erkek ve kadınların bir araya getirilmesi. (Leaud, 1994: 10-14)</p>
<p style="text-align: justify;">Birleşmiş Milletler Antlaşması’nın birinci maddesinin üçüncü fıkrasında BM’nin amacı “ekonomik, sosyal, kültürel ve insancıl nitelikteki uluslararası sorunları çözmede ırk, cinsiyet, dil ya da din ayrımı gözetmeksizin herkesin insan haklarına ve ana özgürlüklerine saygının geliştirilip güçlendirilmesinde uluslararası işbirliğini sağlamak”<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">*</a> olarak belirlenmiştir. Ancak BM’ye üye olmasına rağmen bu hakları ihlal eden devletlerin bulunması, BM’nin bu hakların korunması ve geliştirilmesi konusunda tek başına yeterli olmadığını göstermektedir. İşte UAÖ de, hem ulusal seviyede hükümetler nezdinde hem de uluslararası seviyede hükümetler arası örgütler nezdinde bu amacı gerçekleştirecek bir çabanın ürünü olarak ortaya çıkmıştır. Bu maksatla UAÖ AB, Avrupa Konseyi, Amerikan Devletleri Örgütü, Afrika Birliği Örgütü gibi örgütlerle ortak çalışmalar yürütmektedir. Ama en çok etkileşim içinde bulunduğu örgütler BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) ile Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO)’dür.</p>
<p style="text-align: justify;">UAÖ’nün etkin bir küresel hükümet-dışı örgüt olarak faaliyetlerine bakacak olursak, işkencenin önlenmesi konusunda 1970’li yılların başlarında başlattığı etkin ve ses getiren kampanyalar sonucu oluşan ciddi kamuoyu sebebiyle, 1973 yılında BM Genel Kurulu soruna eğilmiş, ardından BM İnsan Hakları Komisyonu’na işkencenin önlenmesi konusunda bağlayıcı bir sözleşme hazırlanması için görev verilmiştir. (Başlar, 2005: 24)</p>
<p style="text-align: justify;">Yine işkence ile ilgili olarak UAÖ’nün 2000 yılında 190 ülkede görülen yaklaşık75 işkence yöntemini bildiren bir kampanya başlatmasının ardından bu eksiklik, 2002 yılının sonunda hazırlanan BM Ek Protokolü ile giderilmiştir. Ayrıca UAÖ, 1993 yılında yapılan Dünya İnsan Hakları Konferansı’nda, BM’ye bağlı İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin kurulması için de yoğun çaba sarf etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">UAÖ’nün küresel çapta yürüttüğü kampanyalar ise kadına yönelik şiddetin önlenmesi, silahlanmanın kontrolü, işkencenin önlenmesi, idam cezasının kaldırılması ve çocukların silahlı çatışmalarda kullanılmasının önlenmesidir. Bu amaçla yürütülen faaliyetlere 12 Şubat 2002 tarihinde yürürlüğe giren silahlı çatışmalarda yer alan çocuklar konusundaki Çocuk Hakları Sözleşmesi’nin Seçimlik Protokolü’nün devletler tarafından onaylanmasına ilişkin çabası ve BM bünyesinde oluşturulan İnsan Hakları Konseyi’nin 19-30 Haziran 2006 tarihleri arasında yaptığı ilk oturumu sonrasında BM’nin insan hakları alanında daha etkili bir politik yapı olmasının desteklenmesi kapsamındaki faaliyetleri örnek gösterilebilir. (Abdülhakimoğulları, 2006: 76)</p>
<p style="text-align: justify;">Görüldüğü üzere UAÖ, doğrudan devletlere karşı çıkmak yerine insanların haklarının korunması için devletler ve devletlerarası örgütlerle işbirliğine gitme yolunu tercih etmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>6. SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Devletler, yüzyıllardır taşıdığı birikimle ortaya çıkan sorunları kendisi çözmeye çalışmış ancak 1980’lerden sonra daha da yoğunlaşarak görüldüğü üzere devletler sadece sorun çözmedeki başarısızlıklarıyla kalmamış, üstüne bizzat kendisi sorun yaratan bir yapıya bürünmüştür. Devletlerin taşıdığı merkezî ve hantal yapılar bunun en önemli sebebidir. Bunun en önemli göstergesi de iki dünya savaşıdır. Bu savaşlar devletlerarası mücadeleye tekabül etmiş ancak sonuçları itibariyle çok daha yeni sonuçlar ortaya çıkmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yine 1980’lerden sonra bilgi ve iletişim teknolojisinin gelişmesi başta olmak üzere, yaşanan değişimler ve dönüşümler bütüncül bir bakış açısıyla, “küreselleşme” kavramının yardımıyla açıklanmaya çalışılmıştır. Bu dönemden sonra bireyler ve toplumlar daha duyarlı hale gelmiş, bu da devletten bağımsız olan –siyasal alana karşı- sivil alanın küresel bir şekle bürünmesine yol açmıştır. Küreselleşen sivil toplum/hükümet-dışı kuruluşlar çevreden insan haklarına, silahlanmadan işkence ve kötü muameleye kadar tüm konularla ilgili olmaya başlamıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Küresel bir nitelik kazanan Uluslararası Af Örgütü de insan hakları alanında sivil/hükümet-dışı bir mücadele vermiş ve küresel siyasal karar alımlarında ve norm yapımlarında gözle görülür etkiler yaratmıştır. UAÖ her ne kadar yürüttüğü kampanyalarda devlete ve devletlerarası kuruluşlara doğrudan karşı çıkmak yerine onlarla uzlaşma yoluna gitmeyi amaçlasa da, ortaya çıkışından yürüttüğü kampanyalara kadar maddî ve manevî anlamda hükümet-dışı bir gayeyle hareket etmektedir. Bu tür küresel hükümet-dışı örgütlerin  ülkesinin imajına vereceği tahribattan korkan devletler de bunları mutlak surette ciddiye almakta, başarılı olarak yürütülen bir kampanyayı göz ardı edememektedir.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">*</a> Bilgiler http//www.amnesty.org.tr adresinden alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">*</a> BM Antlaşması, Ankara, BM Enformasyon Merkezi, 1997, s. 5</p>
<p>Abdülhakimoğulları, E. ve U. Kedikli, “Bir Hükümet Dışı Kuruluş Modeli Olarak Uluslararası Af Örgütü ve İnsan Haklarının Gelişimine Katkısı”, <em>Erzincan Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, </em>2006/10, (3-4), ss. 70-80</p>
<p>Amnesty International, http//www.amnesty.org.tr (07.11.2017)</p>
<p>Başlar, K., (2005), Uluslararası Hukukta Hükümet Dışı Kuruluşlar, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara</p>
<p>Çaha, Ö., (2000), Aşkın Devletten Sivil Topluma, Gendaş Yayınları, İstanbul</p>
<p>Özen, Çınar ve Ö. Tonus (2014), Uluslararası Örgütler, Anadolu Üniversitesi Yayınları, Eskişehir</p>
<p>Hasgüller, M. ve Uludağ, M., (2007), Devletlerarası ve Hükümet-Dışı Uluslararası Örgütler: Tarihçe, Organlar, Belgeler, Politikalar, Alfa Yayınları, İstanbul</p>
<p>Keyman, F., (2005), Globalleşme, Katılımcı Demokrasi, Haklar ve Sorumluluklar, (Toplumsal Katılım ve Gelişim Vakfı, İstanbul</p>
<p>Leaud, A. (1994), Uluslararası Af Örgütü, İletişim Yayınları, İstanbul</p>
<p>Yıldız, O., (2006) <em>Küreselleşme SürecindeSivil Toplum Kuruluşlarının Dünya Politikasında Artan Rolü: Uluslararası Kuruluşar Açısından Bir Değerlendirme</em>, (yayınlanmamış doktora tezi), İstanbul Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Anabilim Dalı, İstanbul (Türkiye)</p>
<p>Görsel: https://www.amnesty.org.tr/</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kuresel-hukumet-disi-orgutlerin-kuresel-siyasetteki-etkisi-uluslararasi-af-orgutu-ornegi.html">Küresel Hükümet-Dışı Örgütlerin Küresel Siyasetteki Etkisi: Uluslararası Af Örgütü Örneği</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Önerisi: Türkiye&#8217;de Devlet ve Sınıflar</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/turkiyede-devlet-ve-siniflar.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Oğuzhan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 24 Jun 2018 14:30:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[DEVLET]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomipolitik]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[sınıf]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal sınıf]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=5368</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘… Metodolojik tercihimi bir daha tekrarlamak istiyorum: Dünya sistemi ülke düzeyindeki sınıf mücadelesinin hangi bağlamda ve hangi kısıtlar içinde süreceğini belirler. Yeni kısıtların ortaya çıktığı ve dışarıdaki gelişmelerin ülkeye uyarlanmasının gündeme geldiği dünya düzenindeki dönüm noktaları ile ülke içi güçler dengesindeki radikal değişmeler birbiriyle çakışır.’ (s. 12) 1989 yılında İletişim Yayınları’ndan yayınlanan ‘Türkiye’de Devlet ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/turkiyede-devlet-ve-siniflar.html">Kitap Önerisi: Türkiye’de Devlet ve Sınıflar</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><em>‘… Metodolojik tercihimi bir daha tekrarlamak istiyorum: Dünya sistemi ülke düzeyindeki sınıf mücadelesinin hangi bağlamda ve hangi kısıtlar içinde süreceğini belirler. Yeni kısıtların ortaya çıktığı ve dışarıdaki gelişmelerin ülkeye uyarlanmasının gündeme geldiği dünya düzenindeki dönüm noktaları ile ülke içi güçler dengesindeki radikal değişmeler birbiriyle çakışır.’ (s. 12)</em></p>
<p style="text-align: justify;">1989 yılında İletişim Yayınları’ndan yayınlanan ‘Türkiye’de Devlet ve Sınıflar’ adlı eser, siyaset sosyolojisi, tarih ve ekonomi-politik disiplinleri arası bir çalışma olarak kabul edilir. Osmanlı/Türk ekonomi-politiğini toplumsal sınıf dinamikleri açısından ele alan Çağlar Keyder, bu eseriyle, Türkiye siyaseti literatürüne eşsiz bir katkı yapmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">1947 yılında İstanbul’da doğan kitabın yazarı Çağlar Keyder, ilk ve orta öğrenimini burada yaptıktan sonra ABD’de yüksek lisans ve doktorasını tamamladı. 1969 yılında ODTÜ Ekonomi Bölümü’ne asistan olarak girdi. 1982’ye kadar bu görevine devam ettikten sonra bu tarihten itibaren New York Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyesi oldu. Halen burada ve Boğaziçi Üniversitesi’nde Sosyoloji Bölümü’nde öğretim üyeliği yapmaktadır. Bunlar haricinde Oxford, Chicago, Washington ve California Üniversitelerinde dersler verdi. Keyder’in ilk kitabı 1976 yılında Birikim Yayınları’ndan yayınlanan <em>Azgelişmişlik, Emperyalizm ve Türkiye’</em>dir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabın bölümleri sırasıyla <em>Kapitalizm Gelmeden Önce, Periferileşme Süreci, Jön Türkler, Kayıp Burjuvazi Aranıyor, Devlet ve Sermaye, Popülizm ve Demokrasi, İthal İkameci Sanayileşmenin Ekonomi Politiği, Krizin Dinamiği </em>ve <em>Burjuva İdeolojisi Neden Yükselemedi?’</em>dir. Osmanlı’yı klasik dönem sosyoekonomik yapısal özelliklerinden itibaren analiz etmeye başlayan Çağlar Keyder’in analizlerini yaparken üzerinde en çok durduğu nokta <em>‘artığa el koyma süreci ve yöntemi’</em>dir. Klasik dönemden reform dönemi olan 17. Yüzyıla kadar saray bürokrasisinin üretimsel/tarımsal artığa ideolojik yöntemler ve ceza uygulamaları ile rahatça el koyabildiğini belirten Keyder, 17. Yüzyıldan itibaren değişen ve dönüşen uluslararası kapitalist üretim ilişkileriyle beraber Osmanlı içindeki dengelerin de yavaş yavaş değişmeye başladığını belirtir. (s. 20-32) Buna göre öncelikle artığa el koyan sınıf yavaş yavaş saray bürokrasisinden çıkmaya başlamış ve bürokrasinin sivil kanadına geçmiştir. Ardından 19. Yüzyıla doğru Jön Türk geleneğinin yerleşmeye başlamasıyla beraber Almanya&#8217;nın da yardımlarıyla Müslüman burjuvazi yaratılmaya başlanmış ve artığa el koyanlara yerel eşrafı temsil eden yerel burjuvazi de eklenmeye başlamıştır. Dolayısıyla köylünün çektiği sıkıntılar hem merkezdeki bürokrasiye hem de yerel eşrafa ayrı ayrı vergiler ödemek suretiyle katlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Verilen Milli Mücadele’nin ardından ekonomide liberal politikalar öngörülmüştür. Ancak uluslararası siyasal sistemin de yardımıyla Osmanlı’da sermaye birikimini gerçekleştirebilen ve kemik burjuva kadrosunu temsil eden Rumlar mübadele ile, Ermeniler de zorunlu tehcirle ülkeden gönderilince, liberal ekonomi politikasını izleyebilecek bir burjuva sınıfı bulunamamıştır. Bu yüzden bir yandan yerli ve milli bir burjuva yaratılmaya çalışılırken, diğer yandan da ülkeyi atağa kaldıracak yatırımlar devlet eliyle gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. (s. 98-110) Çok partili hayata geçilmesiyle beraber toplumsal muhalefet, yani ideolojik ve kültürel sebeplerden dolayı geleneksel yerel eşrafı temsil eden Demokrat Partililer iktidara gelince, liberal ekonomi, Amerikan yardımlarının da desteğiyle nispeten hayata geçirilebilmiştir. DP’nin iktidar olduğu yıllarda izlenen politikalar kentlere akıl almaz bir göç yaşatmış ve bu durum benzeri daha önce görülmemiş toplumsal değişimlere yol açmıştır. Türkiye’de artık ‘kent’ kavramı sosyal bir gerçekliktir. (s. 153-155)</p>
<p style="text-align: justify;">1960-80 arası izlenen ‘ithal ikameci’ sanayi politikaları da Türkiye sosyolojisi üzerinde köklü etkiler yapmıştır. Kitapta bu dönemin sosyolojik ve ekonomi-politik etkileri de detaylıca tahlil edilmiştir. Kitabın sonunda ise ‘Türkiye’de burjuva düşüncelerinin ve sembollerinin neden yükselemediği ve topluma kendini kabul ettiremediği’ de irdelenmiştir.</p>
<hr />
<p>Görsel: https://www.iletisim.com.tr/kitap/turkiyede-devlet-ve-siniflar</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/turkiyede-devlet-ve-siniflar.html">Kitap Önerisi: Türkiye’de Devlet ve Sınıflar</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Özeti: Aleviliğin Politikleşme Süreci</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/aleviligin-politiklesme-sureci-kitap-incelemesi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Oğuzhan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 10 Jun 2018 14:44:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Aleviler]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[kimlik siyaseti]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[sol]]></category>
		<category><![CDATA[Türk siyasal hayatı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=5285</guid>

					<description><![CDATA[<p>Düzce Üniversitesi Öğretim Üyesi Mehmet Ertan’ın kaleme aldığı Aleviliğin Politikleşme Süreci: Kimlik Siyasetinin Kısıtlılıkları ve İmkânları isimli bu kitap, İletişim Yayınları’ndan 2017 yılında çıkmış çok yeni bir kitaptır. Kitabında Alevilerin politikleşmesini 1960’lı yıllardan başlatan Ertan, 1960-1980 yılları arasındaki politikleşmeyi “örtük politikleşme” olarak ifade ediyor. Buna göre 1950’li ve 1960’lı yıllarda yaşanan hızlı göçlerle beraber kentlere akan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/aleviligin-politiklesme-sureci-kitap-incelemesi.html">Kitap Özeti: Aleviliğin Politikleşme Süreci</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Düzce Üniversitesi Öğretim Üyesi Mehmet Ertan’ın kaleme aldığı <strong><em>Aleviliğin Politikleşme Süreci: Kimlik Siyasetinin Kısıtlılıkları ve İmkânları </em></strong>isimli bu kitap, İletişim Yayınları’ndan 2017 yılında çıkmış çok yeni bir kitaptır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabında Alevilerin politikleşmesini 1960’lı yıllardan başlatan Ertan, 1960-1980 yılları arasındaki politikleşmeyi <strong><em>“örtük politikleşme”</em></strong> olarak ifade ediyor. Buna göre 1950’li ve 1960’lı yıllarda yaşanan hızlı göçlerle beraber kentlere akan Aleviler, tarihlerinde ilk defa Alevi olmayanlar ile yan yana yaşamaya bu dönemde başlamışlardır. Bu döneme kadar Aleviler, yüzyıllardır, geleneksel bir formda, yüz yüze ilişkilerin hakim olduğu kırsal alanlarda yaşamışlardır. Kente akan Aleviler, kentleşme dinamiğiyle beraber kırsaldaki toplumsal değerlerinde ve kurumlarında aşınmalar meydana geldiğini fark etmiştir. Bunun sonucunda da “örtük” olarak ifade edilen politikleşme süreci başlamıştır. Örtük politikleşme ifadesinden kasıt, Alevilerin, sahip olduğu <strong><em>“Alevilik”</em></strong> kimliği bağlamında değil, bireysel olarak tek tek tüm Alevilerin “sol siyaset” üzerinden politikleşmeye başlamasıdır (s. 27).</p>
<p style="text-align: justify;">Batı’da daha erken olmak üzere Türkiye’de 1990’lı yıllarda siyasetin <strong><em>kültürel</em></strong> bir dönüşümünden bahseden Ertan, bunun sonucunda 1990’lı yıllarda oluşan Alevi politikleşmesini ise <strong><em>“kimlik siyaseti”</em></strong> bağlamında değerlendirmektedir. Buna göre 1980 sonrasında tüm dünyada siyaset, sosyo-ekonomik bağlamda dönüşmüş, bunda 1990’lı yıllarda Sovyetlerin dağılması da önemli bir etkide bulunmuş, böylece tüm dünyada genelde sol düşüncenin özelde ise sınıf siyasetinin çökmesiyle beraber siyaset kültürel bir dönüşüm yaşamıştır. Bunun sonucunda da yaşadıkları problemleri <strong><em>“Alevi oldukları için yaşadıklarını”</em></strong> düşünen Aleviler, bu dönemde ilk kez kimlikleri üzerinden politikleşmeyi tercih etmişlerdir (s. 15-16).</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabın bölümlerine bakacak olursak, birinci bölümde bir giriş yapan Ertan, ikinci bölümde 1960’lı yıllarda ilk kez politikleşmeye başlayan Alevilerin bu dönemde politikleşmesinin yapısal ve tarihsel arka planlarına bakarak Alevilerin neden bu dönemde özellikle sol siyasetler üzerinden politikleştiğini açıklamaya çalışıyor. Bunu açıklarken de Alevi partisi olarak bu dönemde kurulan <strong><em>(Türkiye) Birlik Partisi</em></strong> üzerinden analiz etmeye çalışıyor. Alevilerin sol ile ilişkisi, Alevilerin CHP ile ilişkisi, Parti’nin ideolojik konumlanışı ve programı gibi hususlara bu bölümde değiniliyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü bölümde Ertan, 1990’lı yıllarda Alevilerin kimlik eksenli politikleşmesini ele alıyor. Bu bölümde önce siyasette tüm dünyada nasıl bir –kültürel-dönüşümün meydana geldiğini açıklayan Ertan, bunu, Alevi kimliğine sabitlik kazandıran iki unsur olarak açıkladığı <strong><em>“Alevi kimliğinin müphemliği”</em></strong> ve <strong><em>“Alevi katliamları”</em></strong> üzerinden değerlendiriyor. Yine bu yıllarda Avrupa’da dinsel özgürlükler bağlamında hareket alanı bulan ve örgütlenmeye başlayan Alevilerin Türkiye’deki Alevilerle olan ilişkisine ve Madımak ve Gazi olaylarının basında sunuluşuna değinen Ertan, bu bölümü Alevi araştırmacı-yazarlar ve onların konumlanışlarıyla bitiriyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Dördüncü bölüm ise,  yukarıda Alevi kimliğine sabitlik kazandıran unsurlardan biri olarka anılan “Alevi katliamları”na ayrılmış. Kitabıyla ilgili gerçekleştirilen bir programda Alevi katliamlarına sahaya inmeden önce tahmin ettiği yerden çok daha fazla yer verdiğini çünkü Alevi katliamlarının Alevilerde tahmin ettiğinden çok daha büyük travmalara yol açtığını belirten Ertan, dördüncü bölümde, Madımak ve Gazi olaylarını, 16. Yüzyıldan itibaren Alevilerin Osmanlı Devleti’nde uğradığı kıyımları, Dersim olaylarını, 1970’li yıllarda Sivas, Malatya, Maraş, Çorum gibi şehirlerde Alevilere yönelik büyük saldırıları ayrı ayrı bölümlerde ele alıyor. 1990’lı yıllarda Alevilerin neden bir Alevi partisi olan Barış Partisi’ne değil de farklı partilere oy verdiğini ise, yaşadıkları katliamlar yüzünden büyük bir korku ve travmaya uğrayan Alevilerin, kamusal alanda daha fazla görünür olup dikkat çekmemek ve yeni katliamlara maruz kalmamak amacıyla olduğunu belirtiyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Beşinci bölüm, Alevi politikleşmesinin çekirdeğini oluşturan ve kentlerde Alevilerin bir arada kalmasını ve toplumsallaşmasını sağlayan <strong><em>“Alevi dernekleri”</em></strong> üzerine yoğunlaşıyor. Alevi dernekleri hususunda ağırlık noktası, Aleviliğin iki farklı yorumunu yapan <strong><em>Cem Vakfı</em></strong> ve <strong><em>Pir Sultan Abdal Kültür Derneği</em></strong> (PSAKD) arasındaki görüş ayrılıkları. Cem Vakfı, mevcut din-devlet ilişkileri ağına Alevileri de katarak <strong><em>olumlayıcı</em></strong> bir pozisyon alıyor. Buna göre Diyanet İşleri Başkanlığı’nda bir Alevilik şubesi açılmasıyla, zorunlu din dersleri kaldırılmadan bu derslerin seçmeli hale getirilmesi ve bu derslere Aleviliğin de eklenmesiyle, Cem evlerine ibadethane statüsü verilmesi ve Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan kaynak aktarılmasıyla vb. Alevilerin problemlerinin büyük ölçüde çözülebileceğini ileri sürüyor. PSAKD ise mevcut din-devlet-toplum ilişkilerini <strong><em>dönüştürücü</em></strong> bir tavır takınıyor. Buna göre Diyanet İşleri Başkanlığı ve zorunlu din dersleri kaldırılmadan, Cem evleri tamamen bağımsız bir statü elde etmeden Alevilerin problemleri sürekli olarak yeniden üretilecektir. Bu görüş ayrılığının siyasete yansımalarından birine bakacak olursak; Cem Vakfı taleplerini yerine getirecek sağ veya sol tüm partilerle diyaloğa açık ike PSAKD kesinlikle sol bir partiye destek verilmesi taraftarıdır. İşte bu bölümde bu görüş ayrılıklarına bağlı olarak Alevi tarihinin, Alevi coğrafyasının, Aleviliğin ne olduğunun, laikliğe bakış açısının ve siyaset ve devlet ile olan ilişkilenme biçimlerinin nasıl da farklılaştığı üzerinde durulmaktadır. Bölümün sonunda ise AB ile müzakere sürecinin Aleviler’e olan etkisinden bahsedilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Altıncı ve son bölüm ise 1990’lı yıllarda kurulan Barış Partisi’ni konu ediniyor. Bu partinin kurulmasında Alevi örgütlenmelerinin oynadığı rolden bahsedilerek bir önceki bölümdeki görüş ayrılığının Barış Partisi’nin kuruluşuna ve programına nasıl yansıdığından ve neden bu partinin Aleviler tarafından rağbet görmediğinden bahsedilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu yazıda, kitapta Aleviler ile ilgili olarak anlatılanlardan yalnızca küçük bir bölümden bahsedilebilmiştir. Toplumsal bir hareket olarak Alevilikle ilgili merak edilen birçok soruya cevap verilmiş, kitabın konusunu aşan yerlerde ise konuyla ilgili literatüre göndermelerde bulunulmuştur. Ben de, ülkemizde 90’lı yıllardan sonra bir yayın patlaması yaşasa da akademik anlamda Alevilik literatürünün hala tam olarak gelişmediği bir ortamda, bu kitabı, literatürümüze mütevazı ve güzide bir katkı olarak değerlendiriyorum. Keyifli okumalar…</p>
<hr />
<p>Görsel: https://www.iletisim.com.tr/</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/aleviligin-politiklesme-sureci-kitap-incelemesi.html">Kitap Özeti: Aleviliğin Politikleşme Süreci</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Özgürlük Nedir: Liberal, Marksist ve Feminist Bakış Açılarında Özgürlük</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/ozgurluk-nedir.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Oğuzhan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 02 Jun 2018 13:22:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[feminizm]]></category>
		<category><![CDATA[liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[marksizm]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlük]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=5178</guid>

					<description><![CDATA[<p>Özgürlük, genel anlamda herhangi bir kısıtlamaya bağlı olmaksızın düşünme, herhangi bir şarta bağlı olmama ya da her türlü dış etkenden bağımsız olarak bireyin –ya da grubun- kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar ver(ebil)mesi durumudur. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın düşüncesine dayanarak karar vermesi olan seçme özgürlüğü bu kavramın özü niteliğindedir. Özgürlüğün kavramsallaştırılabilirliği ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/ozgurluk-nedir.html">Özgürlük Nedir: Liberal, Marksist ve Feminist Bakış Açılarında Özgürlük</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Özgürlük, genel anlamda herhangi bir kısıtlamaya bağlı olmaksızın düşünme, herhangi bir şarta bağlı olmama ya da her türlü dış etkenden bağımsız olarak bireyin –ya da grubun- kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar ver(ebil)mesi durumudur. Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın düşüncesine dayanarak karar vermesi olan seçme özgürlüğü bu kavramın özü niteliğindedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Özgürlüğün kavramsallaştırılabilirliği ve gerçekleş(tiril)ebilirliği varlık nedenini oluşturan çelişkilere bağımlıdır. Özgürlük kavramının teori ile pratik, içsel ile dışsal, birey ile toplum ve özne ile kolektif olan, arasındaki indirgenmeye müsaade etmeyen çelişkilerden kaynaklanan belirsizlikleri, ona belli bir tanım vermeyi zorlaştırır. Nitekim Heywood da özgürlüğün tartışılması zor bir kavram olduğunu belirtir (Heywood, 2014: 310). Ancak özgürlüğü sorunsal ve dolayısıyla da kavramsal kılan şeyin bu temel çelişkiler ve beraberinde getirdiği belirsizlikler olduğu da özellikle belirtilmelidir. Özgürlüğün sahip olduğu belirsizlikler, bir yandan tanım güçlüğü yaratan gerilim uğrakları olarak işlev görürken, diğer yandan da mümkün bir özgürlük tanımının dolayımlarını oluşturur. Başka bir deyişle, özgürlüğü belirsiz kılan çelişkiler, aynı zamanda özgürlüğü mümkün kılan dolayımlardır (İnce, 2008: 36)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Her özgürlük tasavvuru ya da özgürlük felsefesi, işe özgür olmama durumunu merkeze alan bir akıl yürütme ile başlamak zorundadır. Çünkü her özgürlük düşüncesi ya da özgürlük felsefesi, özgürlükten neden mahrum olunduğuna ve bu mahrumiyet durumunun ortadan nasıl kaldırılacağına ilişkin bir tür çıkış yolu gösterir. Öte yandan ideolojilerin varlık nedeni de bir tür iyi toplum ve gelecek tasavvurudur. Dikkat edilirse, ideolojilerin tamamı bu iyi toplum ve iyi gelecek tasavvurlarını oluştururken bireyleri ve toplumu da ‘özgürleştireceklerinden’ bahsederler. Yalnızca, bu tasarımlarını gerçekleştirecekleri projelerin çerçevesi ve bu projeleri gerçekleştirme yöntemleri farklılık gösterir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Bu çalışmada da sırasıyla liberal, Marksist ve feminist bakış açılarında kısaca özgürlüğün konumundan bahsedilecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;"><strong>1.Liberal Bakış Açısında Özgürlük</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Yinelemek gerekirse, komünizmden faşizme kadar tüm siyasal ideolojiler bir ‘özgürlük’ söylemine sahiptir. Ancak incelendiği zaman, hiçbir düşüncenin düşünürlerinin liberalizm düşünürleri kadar özgürlük mefhumunu işlediği görülemeyecektir. Gerçekten, John Locke’tan Ludwig von Mises’a, İskoç aydınlanmacılarından F. A. Hayek’e, Isiah Berlin’den Milton Friedman’a, Ayn Rand’a, John Rawls’a, Robert Nozick’e kadar istisnasız tüm liberal düşünürler çalışmalarında özgürlüğe geniş bir yer ayırmışlardır(Erdoğan, 2006: 145-6).</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Liberalizm, özü itibariyle bir özgürlük düşüncesidir (Yayla, 2015: 165) Özgürlük, liberalizmde en fazla kıymet verilen kavramdır. Yukarıda arka arkaya anılan düşünürlerin büyük bir çoğunluğunun çalışmalarında özgürlük kavramını bir kalkış noktası olarak kullanmaları, bunun bir göstergesi olarak kabul edilebilir. Liberal bakış açısındaki özgürlük yaklaşımı, büyük ölçüde pozitif özgürlük-negatif özgürlük ayrımına dayanır. Klasik liberal bakış açısı, daha doğrusu bir bütün olarak ele alındığında liberal bakış açısı büyük ölçüde negatif özgürlük terimine daha yakın dursa da, özellikle 2. Dünya Savaşı’ndan sonra devleti irileştiren ve bireyin hayatına daha fazla müdahale etmesi gerektiğini savunan sosyal liberal bakış açısının gelişmesi, pozitif özgürlüğü de anmayı gerektirmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Pozitif ve negatif özgürlük ayrımı sistematik olarak ilk kez İngiliz filozof T. H. Green tarafından kavramsallaştırılmıştır (Berlin’den aktaran Yayla, 2015: 169). Negatif özgürlük, insanın herhangi bir baskı ve zorlama altında kalmadan karar verebilmesi durumu olarak ifade edilebilir. Bu bağlamda yaşam, mülkiyet, seyahat gibi haklar, liberal bakış açısına göre başta devlet olmak üzere herhangi bir unsur tarafından müdahale edilmemesi gereken negatif haklardan bazılarıdır. F. A. Hayek’in veciz ifadesiyle, negatif özgürlük anlayışı “bir şeyden özgürlüktür” (freedom from); “bir şeye özgürlük” (freedom to) değildir (Hayek, 2014: 224) Özgürlükte esas olan bireye bir şey sağlanması değil, onun dış baskı ve zorlamalara maruz bırakılmamasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Pozitif özgürlük ise, klasik liberallere karşı daha çok sosyal liberaller tarafından kullanılmaktadır. Sosyal liberallere göre, devletin klasik liberal bakış açısındaki gibi yalnızca çok küçük bir görev üstlenmesi, bazı olumsuz sonuçlar doğurmuştur. Sosyal liberal bakış açısında yine özgürlüğe ve bireyci bakış açısına sadık kalınmış ancak devletin, toplumsal hayatın düzene girmesinde daha aktif rol oynaması gerektiği düşünülmüştür. Buna göre devlet, eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, çalışma gibi hakları piyasa koşullarına bırakmamalı, bu hususlara müdahale ederek toplumsal yaşamı istikrara kavuşturmalıdır. Hatta sosyal liberaller devletin bunu insanları özgürleştirmek için yapması gerektiğini ifade ederler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;"><strong>2.Marksist Bakış Açısında Özgürlük</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Bilindiği üzere Karl Marx, çözümlemelerini yaparken üretim ilişkilerinden yola çıkmış ve toplumsal meseleleri analiz ederken tarihsel/diyalektik bir bakış açısı getirmiştir. Buna göre altyapıdaki –kapitalist- üretim ilişkileri, üstyapı unsurları olan siyaset, devlet, hukuk, aile, toplum gibi yapıları büyük ölçüde belirlemiştir. Devlet, sermaye birikimini elinde tutan ve sömürüyü gerçekleştiren burjuva tarafından oluşturulmuş bir çatı olarak sömürüyü yeniden üretmektedir. İşte marksizme göre özgürlük de bir üstyapı unsuru olarak kapitalist üretim ilişkilerinin izin verdiği ölçüde yaşanmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Daha detaylı bakacak olursak, marksist bakış açısının özgürlük anlayışı, liberal bakış açısından farklı olarak bireysel anlamda değil toplumsal (kolektif) anlamda düşünülmektedir. Çünkü Marx’a göre “kendini gerçekleştirme” olarak özgürlüğün önündeki engellerin aşılması kolektif bir nitelik taşır (Yıldız, 2017: 45). Bireysel anlamdaki özgürleşmeyi, devrimci ruha yaklaşmadaki rolü nedeniyle olumlar, diğer bir deyişle diyalektik ilkesi gereği bireysel özgürlüğü, toplumsal özgürlüğe giden yolda “zorunlu ve olumsuz” bir değer yükler ancak son tahlilde gerçek özgürlüğün bütünün/toplumun özgürlüğü olduğunu vurgular (İnce, 2008:17)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Marksist özgürlük anlayışı, insanın kendi yolunu çizebilen, kendini ancak başkalarıyla bir topluluk halinde ve karşılıklı ilişkiler içinde gerçekleştirmeyi başarabilen bir varlık olduğu görüşündedir. Bunun önemi, bu bakış açısının liberal özgürlük anlayışıyla taşıdığı bir ortak noktası olmasıdır. Şöyle ki, İngiliz liberal filozof John Stuart Mill’in formüle ettiği özgürlük anlayışına göre özgürlük, kişi, başkalarına zarar vermediği sürece bağımsız olarak istediği gibi yaşayabilmesi demektir. Marksist ve liberal özgürlük anlayışlarının ortak noktası ise, ikisinin de “dışsal özgürlük” karakteri taşımasındadır. Dışsal özgürlük, kişinin dış dünya ile kurduğu eylemsel ilişki aracılığıyla kavramsallaştırılır. Bakıldığında, hem marksist hem de liberal bakış açılarındaki özgürlük anlayışları, gerçekten dışsal, yani kişinin dış dünya ile kurduğu ilişki yoluyla özgürlüğü açıklamaya çalışır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Marksist bakış açısına göre, kapitalist devlet varlığını koruduğu, sömürü devam ettiği sürece gerçek özgürlükten bahsedilemez. Kapitalist devlet yıkıldığında, sınıflar ve sömürü ortadan kalktığında, ancak o zaman gerçek anlamda özgürlük gelecektir. Marx’a göre bu aşama, sosyalist devletten sonra geçilecek olan komünizmle beraber hayat bulacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.Feminist Bakış Açısında Özgürlük</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Feminizm, 18. yüzyılda İngiltere’de cinsiyet ayrımcılığına karşı çıkarak, cinsler arasındaki siyasal, toplumsal, ekonomik vb. eşitliği, kadın haklarının genişletilmesi yoluyla sağlamak isteyen bir siyasal harekettir. Feminizm, 1789 Fransız Devrimi’nin gerçekleşmesi ve devrimin devam eden süreci içerisinde kadın özgürlüğünün, kadınların seçme ve seçilme, mülkiyet, ücret gibi haklarının savunulması biçiminde kendini gösterdi. Feminizm kavramı ilk ortaya çıktığında, 1890’larda, özellikle kadınlara oy hakkı verilmesi, kadınların eğitim ve çalışma haklarına sahip olmaları için kampanya yürüten insanlar için kullanılıyordu. Feminist bakış açısı içinde bu dönemden 1968’li yıllara kadar olan döneme “birinci dalga feminizm”, 1968’den 1990’lı yıllara kadar olan döneme “ikinci dalga feminizm”, 1990 sonrası döneme ise “üçüncü dalga feminizm” denmektedir (Özsöz, 2008:51) Feminizm bunun yanında tarihsel olarak değil, yakınlık kurduğu diğer bakış açıları ile beraber de değerlendirilebilir: liberal feminizm, marksist feminizm, radikal feminizm, varoluşcu feminizm, Freudcu feminizm gibi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Feminizm, yaygın olarak bilindiğinin aksine bir tür “erkek karşıtlığı/düşmanlığı” değil, cinsiyetler arası eşit muamelenin sağlanması çabasıdır. Bu eşitsizliği ortaya çıkaran iktidar ise iktidarla, devlet ise devletle, kültür ise kültürle, üretim ilişkileri ise üretim ilişkileriyle mücadele etmek feministlerin kalkış noktasını oluşturmuştur. İlk feminist çalışma ve hareketlerin başladığı günden bugüne kadar amaç, erkeklerin sahip olduklarıyla mücadele ederek bir çatışma ortaya çıkarmak değil, erkeklerin sahip olduklarıyla (haklar, mülkler, ücretler vs.) aynı şeylere, aynı düzeyde sahip olmak olmuştur. Örneğin birinci dalga feminizmin ortaya çıktığı koşullarda aynı işte çalışan bir kadın bir erkekten daha az ücret alıyordu. Dolayısıyla birinci dalga feminizmin önemli söylemlerinden biri “eşit işe eşit ücret” şeklinde olmuştur. Bir diğer söylem, soylu kadınlar için dahi geçerli olmak üzere, kadınların asla oy kullanamıyor olmaları dolayısıyla “oy hakkı” elde etmeye yönelikti.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Feminist bakış açısındaki sorun, erkeklerle eşit muamele talep etmekten çok erkeklerle olan eşitsizliğin nedenlerinin tespitini yapmakta ve bu eşitsizliği ortadan kaldırmak için izlenmesi gereken yönteme karar vermektedir. Gerçi bu eşitsizlik hususunda tüm feministlerin dayandığı ortak bir neden olarak ataerkil toplum yapısı gösterilebilir ancak feministler, eşitsizliğin sebebinin yalnızca bununla açıklanamayacağını vurgulamaktadırlar. Örneğin aydınlanmacı-liberal feministler ontolojik olarak kadınlarla erkeklerin aynı yapılara sahip olduklarını, ataerkil toplum yapısının kadınları sınırlı/özel bir alana ittiğini ve dolayısıyla eğitim hakkının genelleştirilmesi yoluyla kadınların akıllarını keşfetmeleri sağlanarak ataerkil toplum düzeninin ortadan kaldırılabileceğini düşünürler (Özsöz, 2008:52). Bu varsayım, bilimsel anlamda tüm araştırma birimlerini eşit kabul eden pozitivist bakışa da temel teşkil eder; örneğin radikal feministler, bu bilimsel bakış açısının da ataerkil bir nitelik taşıdığını belirterek bu varsayımın geçersiz olduğunu ileri sürer. Öte yandan marksist feministler ise konunun yalnızca eril-dişil meselesi olarak görülemeyeceğini, kadın-erkek eşitsizliğinin kökeninde ataerkil toplum yapısı ile beraber üretim ilişkilerinin de yattığını, üretim ilişkilerini değiştirmeden ataerkil yapı değişse bile kadın-erkek eşitsizliğinin varlığını başka sınıfsal anlamda devam ettireceğini belirtirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Feminizmin özgürlük ile olan ilişkisine gelecek olursak, son söylediklerimizden hareketle feminizm “biçimi” kadar feminist “özgürlük talebi” olduğunu söylemek abartma olmayacaktır. Marksist veya liberal bakış açısıyla karşılaştırıldığına feministler arasında istikrarlı bir söylem olmadığını, dolayısıyla bütüncül bir özgürlük talebi olmadığını da belirtebiliriz. Örneğin her ne kadar liberal düşünce içinde pozitif-negatif şeklinde farklı özgürlük söylemleri bulunuyor olsa da, bu söylemleri ortaya atan liberaller arasında serbest piyasa, bireycilik, hukukun üstünlüğü gibi konularda derin görüş farklılıkları bulunmamaktadır. Ancak feminist bakış açısını irdelediğimizde, ataerkil toplumsal yapı haricinde feministlerin ortak noktalarda buluşamadığını görmekteyiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Diğer yandan feminizmin diğer ideolojilerde olmadığı kadar net bir “özgürlük talebi” ile ortaya çıktığını da belirtebiliriz. Gerçekten, Sanayi Devrimi döneminden itibaren erkeğin bire bir aynı işi yapan kadından daha fazla ücret alması şeklindeki nedenlerle ortaya çıkan feminizmin, ataerkilliğin de beslediği eşitsizliklere karşı bir mücadele, doğrudan bir özgürlük istenci olduğu da söylenebilir. Durum, bugün de büyük ölçüde değişmemiştir; feminist bakış açısı, daha da karmaşık hale gelen toplumsal yapıda hala “kadınların özgürleşimi” söylemini devam ettirmektedir. Ancak bunun sebebi ve yöntemi konusundaki görüş ayrılıkları da devam etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;"><strong> SONUÇ</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Siyaset bilimciler ve filozoflar tarafından hararetli bir şekilde tartışılmaya devam eden özgürlük kavramı, bir ‘çerçeve’ tanım oluşturması en zor kavramlardan biridir. Kişinin, baktığı pencereye göre çok farklı anlamlar alabilen bu kavram, en basit şekliyle kısıtlama ve zorlamanın olmaması durumunu ifade eder.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;">Her ideolojinin bir özgürlük/özgüleştirme idealine sahip olduğunu biliyoruz. Dolayısıyla liberal, marksist ve feminist bakış açıları da, tarihsel olarak bir özgürlük talebiyle/söylemiyle ortaya çıkmışlardır, denilebilir. Liberal özgürlük, kaynağını ‘doğal haklar’dan alırken marksist özgürlük daha çok ‘özgürleşim’ istemiyle ortaya çıkmış ve bunun yöntemlerini göstermiştir. Keza feminist özgürlük de yaşanan sürecin kadınları dar bir alana ittiğini, ötekileştirdiğini ve bunun kadınların toplumsallaşma sürecine ket vurduğunu öne sürerek ortaya çıkmış, ancak diğer bakış açılarından farklı olarak sorunun ve yöntemin tespiti konusunda kendi aralarında fazlaca dallanıp budaklanmışlardır. Ancak ortak bir nokta olarak özgürlük söylemini şiar edinen tüm feministlerin, sorunun nedeni konusunda ortak nokta olarak ataerkil toplum yapısını hedef tahtasına koydukları söylenebilir.</span></p>
<hr />
<p><span style="font-size: 16px;"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 16px;">Heywood, A. (2014), Siyaset Teorisine Giriş, (6. Baskı), Küre Yayınları, İstanbul</span></p>
<p><span style="font-size: 16px;">İnce, M. (2008), <em>Liberal ve Marksist Özgürlük Anlayışlarının Karşılaştırılması, </em>(yayımlanmamış yüksek lisans tezi), Gazi Üniversitesi, Kamu Yönetimi Anabilim Dalı, Ankara (Türkiye)</span></p>
<p><span style="font-size: 16px;">Erdoğan, M. (2006), Aydınlanma Modernlik ve Liberalizm, (1. Baskı), Orion Yayınevi, Ankara</span></p>
<p><span style="font-size: 16px;">Yayla, A. (2015), Liberalizm, (7. Baskı), Liberte Yayınları, Ankara</span></p>
<p><span style="font-size: 16px;">Hayek, F. A., (2014), Kölelik Yolu, (6. Baskı), Liberte Yayınları, Ankara</span></p>
<p><span style="font-size: 16px;">Yıldız, G. (2017), <em>Liberal Özgürlük Bağlamında İktidar ve İnsan</em>, (yayımlanmamış yüksek lisans tezi), Erciyes Üniversitesi, Felsefe Anabilim Dalı, Kayseri (Türkiye)</span></p>
<p><span style="font-size: 16px;">Özsöz, C., “Kültürel Feminist Teori ve Feminist Teorilere Giriş”, <em>Sosyoloji Notları, </em>2008, ss. 51-56</span></p>
<hr />
<p>Görsel: http://www.kolektif-kozmos.com</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/ozgurluk-nedir.html">Özgürlük Nedir: Liberal, Marksist ve Feminist Bakış Açılarında Özgürlük</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Muhafazakârlık Nedir?</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/muhafazakarlik-nedir.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Oğuzhan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 25 May 2018 16:09:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Conservatism]]></category>
		<category><![CDATA[Muhafazakârlık]]></category>
		<category><![CDATA[Siyasal İdeolojiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=5084</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Das Kapital’in muhafazakâr bir dengi yoktur, ve Tanrı bilir asla da olmayacaktır’ -Muhafazakâr entelektüel Russell Kirk Muhafazakârlık, düşünsel kökenleri itibariyle Roma’lı düşünür Cicero’ya, hatta bir yönüyle Aristoteles’e kadar uzatılabilir. Modern anlamda ise 1789 Fransız Devrimi’nin ortaya çıkardığı siyaset ve devlet anlayışına ve Aydınlanma Felsefesi’nin ortaya koyduğu “insan aklı” projesine olan tepkiyle ortaya çıkmıştır.(Heywood, 2013: 83) [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/muhafazakarlik-nedir.html">Muhafazakârlık Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em>‘<strong>Das Kapital’in muhafazakâr bir dengi yoktur, ve Tanrı bilir asla da olmayacaktır</strong>’ </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">-Muhafazakâr entelektüel Russell Kirk</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Muhafazakârlık, düşünsel kökenleri itibariyle Roma’lı düşünür Cicero’ya, hatta bir yönüyle Aristoteles’e kadar uzatılabilir. Modern anlamda ise 1789 Fransız Devrimi’nin ortaya çıkardığı siyaset ve devlet anlayışına ve Aydınlanma Felsefesi’nin ortaya koyduğu “insan aklı” projesine olan tepkiyle ortaya çıkmıştır.(Heywood, 2013: 83) Ortaya çıkışı ve düşünsel temellendirmeleri bazı olaylara karşı gösterdiği reaksiyonlara dayandırılsa da, muhafazakâr düşüncenin tamamiyle reaksiyoner bir nitelik taşıdığı söylenemez. Bu yazıda, kısaca  muhafazakâr düşüncenin üzerinde durduğu ana temalarla ve geçirdiği tarihsel evrimle ilgili bilgiler verilecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">İlk önce muhafazakârlığı diğer siyasî ideolojilerden ayıran bir özellik olarak, onun ülkeden ülkeye değişen algılanma biçimini belirtmek gerekir. Örneğin dünyanın her yerinde birey merkezli toplum, sınırlı devlet, serbest piyasa ekonomisi gibi kavramlar kullanıldığında liberal ideoloji veya toplumsal devrim, üretim araçlarının mülkiyeti, sınıfsız toplum gibi kavramlar kullanıldığında da Marksizm anlaşılırken, muhafazakâr düşünce için her yerde genel-geçerliliği olan kavramlar bulmak zordur. İngiliz muhafazakârlığında özgürlükler ön plandayken, Alman muhafazakârlığı daha otoriter, Fransız muhafazakârlığı ise daha reaksiyoner bir nitelik taşır. Türk muhafazakârlığı ise, biri liberal biri otoriter olmak üzere iki ana damardan beslenmektedir. Ancak yine de, muhafazakâr düşüncenin kendi içindeki akımlar bir kenara bırakıldığında, tüm muhafazakârların üzerinde uzlaştığı dört temel unsurdan bahsedilebilir.(Çaha, 2013: 141)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Birinci unsur <strong><em>insan</em></strong>dır. Aydınlanma Felsefesi, ortaya çıkışı itibariyle insan aklına müthiş bir güven duymuş ve bilimsel bilginin de desteğiyle insan aklının evrenin bilinmeyen tüm sırlarını çözebileceğini ve en mükemmel siyasal/toplumsal yasaları ortaya koyabileceğini, içine doğduğu toplumu dönüştürebileceğini ileri sürmüştür. Muhafazakâr düşünce ise buna şiddetle karşı çıkarak insan denen varlığın ‘sınırlı’ bir varlık olduğunu, aklı ve bilgisi sınırlı olan insanın aklına sonsuz derecede güvenilemeyeceğini ve insanın çevresini değil, çevresinin insanı şekillendirdiğini dile getirmişlerdir. İkinci unsur olarak <em><strong>toplum</strong>, </em>muhafazakârların üzerinde en fazla durduğu husustur. Feminizm için kadın neyse, muhafazakâr düşünce için toplum da odur diyebiliriz. Toplumu bireyin ve hatta devletin üzerinde konumlandıran, kendi içinde canlı ve karmaşık bir yapısı olduğunu ve geçmişten geleceğe uzanan kadim süreçte asla müdahale edilmemesi gerektiğini ileri süren muhafazakârlar, istikrarlı bir düzenin ancak bu şekilde yakalanabileceğini düşünürler. Birey değil ama toplum, sahip olduğu üstün özelliklerden dolayı önüne çıkan tüm problemleri çözebilecek tarihsel tecrübeye sahiptir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Üçüncü unsur <strong><em>düzen</em></strong>dir. Düzen, muhafazakârların en fazla sahip çıktığı ve dikkat ettiği öğedir. İnsan aklının yerine ‘tecrübe’yi ikâme eden muhafazakârlar, toplumun ancak geçmişten gelen tecrübeyi geleceğe aktarmasıyla istikrarlı bir düzen kurabileceğini belirtir. Bu noktada, sosyolojideki tabiriyle ‘ara kurumlar’ çok önemlidir. Din, gelenek, kültür, örf, adet, dil gibi bireyi topluma bağlayan ve yüzyıllar içinde ortaya çıkmış olan tarihî ve kadim ara kurumlar, düzenin oluşmasında anahtar bir role sahiptir. Bu yönüyle ‘kendiliğinden’ ortaya çıkan ara kurumların en ufak şekilde değiştirilmesi, müdahale edilmesi, dönüştürülmeye çalışılması veya tahribatı, düzeni ve toplumu derinden sarsacaktır. Bu da kaçınılmaz olarak istikrarın bozulması anlamına gelecektir. İşte tam da bu yüzden, geçmişten gelen tüm öğretileri, gelenekleri, kültürü; kısacası toplumun uzun bir süreçte ortaya koyduğu tüm ara kurumları yerle bir etmesinden dolayı Fransız Devrimi’ne ve bu türden toplumsal devrimlere şiddetle karşı çıkılır. Bilindiğinin aksine muhafazakârlar değişime karşı falan değildir; muhafazakârlar <strong><em>mevcut</em> <em>düzeni altüst eden radikal değişimlere </em></strong> karşıdır. Onlara göre en iyi düzen, mevcut düzendir. Dördüncü ve son unsur olarak ise <em><strong>otorite/devlet</strong> </em>karşımıza çıkar. Muhafazakârlar otoriteyi/devleti, örgütlü en üstün hiyerarşik yapı olarak görürler ve düzeni korumadaki en önemli öğe olarak ‘önemserler’. Devletin birey veya toplum için olmadığını, devletin ve bireyin/toplumun birbirini bütünleyen yapılar olması gerektiğini savunurlar. Düzeni bozacak türden toplumsal hareketliliklerin önünün kesilmesi için devleti gerekli, zorunlu ve iyi bir yapı sayarlar. Örneğin toplumu bir insan vücuduna benzetecek olursak, vücudun herhangi bir uzvunda çıkan bir kangrenin, vücudun tamamını riske atacak olmasından dolayı derhal o uzvun –devlet tarafından- kesilmesi gerektiğini savunurlar. Ancak bu noktada eğer devlet düzeni bozacak türden, ara kurumları istendik bir yapıya kavuşulması için tahribata uğratacak türden faaliyetler içine girerse, o zaman devlete de karşı çıkarlar. İşte bu yüzden siyaset denen faaliyet, muhafazakârlara göre son derece sınırlı bir faaliyet olmalı ve sadece yönetmekten ibaret olmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Ortaya çıktığı dönem itibariyle muhafazakâr ideoloji, biri <em><strong>‘liberal’</strong></em> diğeri <strong><em>‘otoriter’</em> </strong>olmak üzere iki gelenek üzerinden devam etmiştir (Çetin, 2012: 108). Daha çok Anglo-sakson ülkelerinde uygulama alanı bulan liberal-muhafazakârlık, tedricî değişime ve özgürlüklere daha fazla önem vermiştir. Diğer ismi İngiliz muhafazakârlığı olan liberal-muhafazakârlık, bu yönüyle daha esnek ve yumuşak bir anlayıştadır. Buna karşılık Kıta Avrupası muhafazakârlığı olarak da adlandırılan otoriter-muhafazakârlık ise, Fransız Devrimi’ne olan tepkiden ötürü daha değişime kapalı ve katı bir özelliktedir. Birinci geleneği David Hume ve Edmund Burke temsil ederken, ikincisini Joseph de Maistre ve Louis de Bonald gibi düşünürler temsil etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Bu iki tür, muhafazakâr düşüncenin’klasik’ türünü temsil ederken, muhafazakârlığa yönelik esas ayrım <strong><em>klasik muhafazakârlık-yeni muhafazakârlık</em></strong> şeklindedir (Yayla, 2015: 92) İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra farklı entelektüel akımlardan etkilenen muhafazakârlık, 1970’li yıllardan itibaren Sovyet tehdidine karşı ABD’de liberallerin ve sosyal demokratların geniş bir koalisyonuna dayanan farklı bir politik duruş kazandı. Yeni muhafazakârlık (neo-conservatism) olarak da adlandırılan bu düşünce, 1980’li yıllarda ABD’de Ronald Reagan ve İngiltere’de Margaret Thatcher’ın iktidarları döneminde liberal ideolojinin bazı önermeleriyle de eklemlenerek <strong><em>Yeni Sağ</em> </strong>ismiyle uygulama alanı da buldu. Ancak yeni muhafazakârlığın zirve yaptığı esas dönem ise ABD’de ikinci Bush dönemi olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>SONUÇ</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">&#8220;İnsan, toplum, düzen ve otorite&#8221; kavramları, muhafazakâr düşüncenin ana temaları olarak kabul edilebilir. Bunlara akıl, siyaset, bilim, ekonomi gibi bazı kavramlar da eklenebilir ancak hemen hemen tüm muhafazakârların üzerinde durduğu temel kavramlar, anılan ilk dört kavramdır. Türk muhafazakârlığı ise yazının amacına ve kapsamına dahil değildir ancak aşağıda verilen önerilerden hareketle Türk muhafazakârlığı ile ilgili okumalar da yapılabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;">Muhafazakâr düşünce içindeki &#8220;klasik&#8221; akımlar olarak adlandırılabilecek ayrım, liberal-otoriter muhafazakârlık şeklindedir. Liberal muhafazakârlık daha değişime açıktır ve Anglo-sakson ülkelerinde temsil edilir. Otoriter muhafazakârlık ise Kıta Avrupası muhafazakârlığı olarak adlandırılır ve Fransa menşelidir. Bu muhafazakârlık türü ise Fransız Devrimi&#8217;nin yarattığı yıkıcı etki nedeniyle daha reaksiyonerdir ve değişime çok kapalıdır. Muhafazakârlık içindeki esas ayrım ise klasik-yeni muhafazakârlık şeklindedir. Yeni muhafazakârlık İkinci Dünya Savaşı sonrası ortaya çıkan ve özellikle 1980&#8217;lı yıllardan sonra liberalizmle birleşerek Yeni Sağ adıyla uygulamaya geçen muhafazakârlık türüdür. Margaret Thatcher ve Ronald Reagan en önemli temsilcileridir.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>Kaynakça:</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Heywood, Andrew, Siyasal İdeolojiler: Bir Giriş, Adres Yayınları, 2013</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Çaha, Ömer, Siyasi Düşüncelere Giriş, Dem Yayınları, 2013</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Çetin, Halis, Siyaset Bilimi, Orion Yayınları, 2012</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Yayla, Atilla, Siyaset Bilimi, Adres Yayınları, 2015</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>Kitap Önerileri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Bir hocamın daha önce söylediği gibi <strong><em>“iyi kitaplar iyi kitapları referans gösterir”</em></strong>. Ben de size bu düşünceyle konuyla alakalı birkaç “iyi” kitap önerisinde bulunuyorum. Sizler de bunların referans gösterdiği kaynaklara ulaşarak konuyla ilgili daha fazla “iyi” kitap okuyabilir, bilgi sahibi olabilirsiniz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">-Edmund Burke, <span style="text-decoration: underline;"><em>Fransız Devrimi Üzerine Düşünceler</em></span>, Kadim Yayınları.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">-Birsen Örs, <span style="text-decoration: underline;"><em>19. Yüzyıldan 20. Yüzyıla Modern Siyasi İdeolojiler </em></span>içinde <span style="text-decoration: underline;"><em>Muhafazakârlık </em></span>bölümü, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">-Andrew Heywood, <span style="text-decoration: underline;"><em>Siyasi İdeolojiler: Bir Giriş</em></span> içinde <span style="text-decoration: underline;"><em>Muhafazakârlık </em></span>bölümü.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">-Tanıl Bora, <span style="text-decoration: underline;"><em>Türk Sağının Üç Hali: İslamcılık, Milliyetçilik, Muhafazakârlık, </em></span>İletişim Yayınları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">-Nuray Mert, <em><span style="text-decoration: underline;">Merkez Sağın Kısa Tarihi</span>, </em>Selis Kitaplar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">-Tanıl Bora, <em><span style="text-decoration: underline;">Modern Türkiye’de Siyasal Düşünc</span>e </em>içinde <span style="text-decoration: underline;"><em>Muhafazakârlık </em></span>cildi, İletişim Yayınları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">-Bekir Berat Özipek, <span style="text-decoration: underline;"><em>Muhafazakârlık: Akıl, Toplum, Siyaset</em></span>, Liberte Yayınları</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">-Hasan Aksakal, <em><span style="text-decoration: underline;">Türk Muhafazakarlığı</span>,</em> Alfa Basım Yayın Dağıtım</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">-Tanıl Bora, <span style="text-decoration: underline;"><em>Cereyanlar</em></span>, İletişim Yayınları</span></p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Görsel: http://blog.milliyet.com.tr/muhafazakarlik-nedir</span></p>
<p style="text-align: justify;">The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/muhafazakarlik-nedir.html">Muhafazakârlık Nedir?</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap İncelemesi: Metin Heper  &#8221;Türkiye&#8217;de Devlet Geleneği&#8221;</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kimetin-heper-turkiyede-devlet-gelenegi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Oğuzhan Koca]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 23 May 2018 21:49:34 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[DEVLET]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=5017</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kitabın Adı: Türkiye&#8217;de Devlet Geleneği Yazar: Metin Heper Yayınevi: Doğu &#8211; Batı Yayınları Sayfa Sayısı: 267 Ortalama Fiyat: 10-15₺ &#8216;‘Devlet yaygın Weberyen tanımına göre belli bir toprak parçası üzerinde meşru fiziksel güç kullanımı tekeline sahip siyasi bir kurumdur. Bu kavramlaştırmada devletin ilk kez Bodin tarafından tanımlanan egemenliğe yahut nihai otoriteye sahip olduğu farz edilir. Bu [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kimetin-heper-turkiyede-devlet-gelenegi.html">Kitap İncelemesi: Metin Heper  ”Türkiye’de Devlet Geleneği”</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><img title="0000000210783-1-193x300 Kitap İncelemesi: Metin Heper  &#039;&#039;Türkiye&#039;de Devlet Geleneği&#039;&#039;  "decoding="async" class=" wp-image-5018 alignright" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/05/0000000210783-1-193x300.jpg" alt="0000000210783-1-193x300 Kitap İncelemesi: Metin Heper  &#039;&#039;Türkiye&#039;de Devlet Geleneği&#039;&#039;  " width="168" height="261" srcset="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/05/0000000210783-1-193x300.jpg 193w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/05/0000000210783-1.jpg 385w" sizes="(max-width: 168px) 100vw, 168px" /></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kitabın Adı:</strong> Türkiye&#8217;de Devlet Geleneği</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yazar:</strong> Metin Heper</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yayınevi:</strong> Doğu &#8211; Batı Yayınları</p>
<p><strong style="text-align: justify;">Sayfa Sayısı:</strong><span style="text-align: justify;"> 267</span></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Ortalama Fiyat:</strong> 10-15₺</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">&#8216;‘Devlet yaygın Weberyen tanımına göre belli bir toprak parçası üzerinde meşru fiziksel güç kullanımı tekeline sahip siyasi bir kurumdur. Bu kavramlaştırmada devletin ilk kez Bodin tarafından tanımlanan egemenliğe yahut nihai otoriteye sahip olduğu farz edilir. Bu şekilde algılanan devlet seçimle işbaşına gelmiş hükümetler tarafından ‘ele geçirilecek’ ve belirli amaçlar için kullanılacak ve kendi haline bırakıldığında da tarafsız olarak faaliyette bulunacak bir araçtır.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">&#8221;Türkiye’nin devlet kültürünün ülkedeki siyasal sorunları ağırlaştıran bir öğe olduğu düşüncesi reddedilmesi olmayan bir tezdir. Fakat sadece devlet kültürü üzerine bina edilmiş bir tez de Türkiye’nin siyasal sorunlarını açıklama noktasında yetersiz kalır. Çünkü Türkiye’nin siyasal hayatında zaman zaman tuhaf siyaset yapma biçimine pek rastlanmayan dönemler de olmuştur. Bundan da önemlisi siyasal kültür bir boşluk içerisinde oluşmaz. Siyasal kültür çerçevesindeki herhangi bir açıklama öncelikle söz konusu kültürel örüntülere hangi etkenlerin yol açtığı sorusuna da yanıt bulmak zorundadır. Dinamik bir perspektiften bakıldığında siyasal kültürün temel bir neden olmaktan çok mevcut durumun daha da olumsuzlaşmasına yardım eden bir etken olduğu söylenebilir.’&#8217;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Uluslararası bilim camiasında tanınmış siyaset bilimcilerimizden Metin Heper, özgün baskısı İngiltere’de yapılan bu kitapta ‘aşkın devlet geleneğinin/anlayışının Türk siyasal hayatını ne şekilde etkilediğini’ incelemiştir. Bu incelemeyle Türkiye’nin siyasal hayatının irdelenmesinde Şerif Mardin tarafından ortaya atılan ve yaygın olarak kullanılan ‘merkez-çevre’ yaklaşımını tamamlayıcı bir bakış açısı ortaya çıkarmıştır Heper. Kitap, 3. Selim’den başlayarak, 12 Eylül darbesine kadar geçen dönemin devlet anlayışını ortaya koymaya çalışmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Heper, kitabın ilk bölümünde yani ‘Giriş’ kısmında önce konuya bütüncül açıdan bakarak genel teorisini ortaya koyuyor. Türk siyasal hayatının “atanmış seçkinlerle seçilmiş seçkinler arasında geçen  mücadele” olduğunu belirten Heper, Türkiye siyasetinin ise zamanla ‘devlet merkezli’ anlayıştan ‘parti merkezli’ anlayışa geçtiğini belirtiyor. ‘Osmanlı Mirası’ adlı ikinci bölümde, 3. Selim döneminden başlanarak bürokrasinin ipleri eline almasının toplumsal-siyasal-ekonomik sebepleri irdeleniyor. ‘Geçici Aşkın Devlet’ isimli üçüncü bölümde Cumhuriyet devrimiyle beraber ortaya çıkan devlet anlayışı ve Atatürk’ün bürokrasi başta olmak üzere yeni devletin ideallerinin neler olduğu üzerinde duruluyor. Atatürk’ün araçsalcı devlet ve araçsalcı bürokrasi anlayışları üzerinde duran Heper ilerleyen bölümlerde Atatürk’ün devlet ve bürokrasi anlayışından ölümüyle beraber ne kadar uzaklaşıldığını daha iyi vurgulayabilmek için bu bölümde Atatürk’ün dünya görüşü üzerinde fazlaca duruyor. ‘Bürokratik Aşkıncılık’ isimli dördüncü bölümde Demokrat Parti iktidarıyla beraber ortaya çıkan anlayış ve daha çok darbeyle beraber 1965-Demirel iktidarına kadar geçen dönemde 61 Anayasasının ortaya çıkardığı devlet anlayışı ortaya koyuluyor. Burada 61 Anayasasının her ne kadar özgürlükçü-liberal bir anlayış ortaya koysa da ortaya çıkan devlet anlayışının katı aşkıncı bir durum yarattığı belirtiliyor. ‘Devlet ve Toplum’ adlı beşinci bölümde koalisyon hükümetlerinin devlete bakış açısı ve ülkeyi darbeye götüren şartlar ele alınıyor. ‘Yeni Aşkın Devlet’ adlı son bölümde ise 12 Eylül ile ortaya çıkan devlet yapılanmasının yapısal özellikleri inceleniyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Neticede Metin Heper, devlet denen mefhumun Türkiye’de klasik Osmanlı döneminden itibaren aşkıncı bir anlayışla ele alındığını, ancak 3. Selim’den itibaren bürokrasinin tepeden inmeci bir yaklaşımla topluma yön vermek istemesiyle beraber bu anlayışın giderek topluma nüfuz ettiğini belirtiyor. Türkiye’de devlet-toplum ilişkileri dendiğinde akla gelen ilk isimlerden biri olan Metin Heper, bu çalışmasıyla akademimizde önemli bir boşluğu dolduruyor, diyebiliriz.</span></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kimetin-heper-turkiyede-devlet-gelenegi.html">Kitap İncelemesi: Metin Heper  ”Türkiye’de Devlet Geleneği”</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
