﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Edebiyat | Akademik Kaynak</title>
	<atom:link href="https://www.akademikkaynak.com/sosyalbilimler/edebiyat/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<description>Akademik Düşünce Enstitüsü yayın organı akademikkaynak.com - bilimin ışığıyla.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 18 Aug 2020 09:15:44 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/04/cropped-akademikkaynak-fovicon-32x32.png</url>
	<title>Edebiyat | Akademik Kaynak</title>
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İçimizdeki Şeytan&#8217;ın Tahlili</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/icimizdeki-seytanin-tahlili.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Aydın Akpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 May 2020 06:56:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10526</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazının amacı, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan adlı romanının tahlilini yaparken romandan yapılan çıkarımlar vesilesiyle irade hakkında birtakım mülahazalarda bulunmaktır. Yapılan tahlil, romanın akışı ve romandan yapılan çıkarım üzerine inşa edilmiştir. Bu yazının kaleme alınmasının amacı, romanın okurlarında açacağı ufuklara rehberlik etmek ve çıkarılabilecek dersler üzerinden kişinin iradesini terbiye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/icimizdeki-seytanin-tahlili.html">İçimizdeki Şeytan’ın Tahlili</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bu yazının amacı, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan adlı romanının tahlilini yaparken romandan yapılan çıkarımlar vesilesiyle irade hakkında birtakım mülahazalarda bulunmaktır. Yapılan tahlil, romanın akışı ve romandan yapılan çıkarım üzerine inşa edilmiştir.</p>
<p><img title="0000000058246-1 İçimizdeki Şeytan&#039;ın Tahlili  "fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft" src="https://i.dr.com.tr/cache/500x400-0/originals/0000000058246-1.jpg" alt="0000000058246-1 İçimizdeki Şeytan&#039;ın Tahlili  " width="218" height="339" /></p>
<p style="text-align: justify;">Bu yazının kaleme alınmasının amacı, romanın okurlarında açacağı ufuklara rehberlik etmek ve çıkarılabilecek dersler üzerinden kişinin iradesini terbiye etme konusundaki soru işaretlerini azaltmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle romanı genel olarak değerlendirmek gerekirse, karşımıza bütüncül bir eser çıkmaktadır. Başından sonuna kadar içine çeken, bağlayıcı ve sürükleyici bir tadı bulunmaktadır. Özellikle romanın kalbinin -özünün- bulunduğu son sayfalara kadar bir çıkarım yapmak kolay değildir. Yapılan çıkarımlarda ise romanın etkisini hissetmek için biraz demlenmesi beklenebilir. Mekân konusunda betimlemeler yüzeysel olmasına rağmen, İstanbul’u tanıyan, kitap kurdu veya hayal gücü yüksek olan okuyucuların zihninde güzel görüntüler canlandırabilir. Karakter betimlemeleri ise çizim yeteneği olmayan birisine bile bir şeyler karalayabilme umudu veren cinsten.</p>
<p style="text-align: justify;">İçimizdeki Şeytan, Sebahattin Ali’nin okuduğum ikinci romanı oldu. Birincisi, malumunuz, sosyal medyada en çok karşımıza çıkan eseri: Kürk Mantolu Madonna. Sabahattin Ali’nin eserlerinin neden bu kadar popüler olduğunu İçimizdeki Şeytan’ı okuyunca anlamış oldum. Eserlerinde kesinlikle vasat bir Türk aşk dizisi/filmi tadı var. Onlardan farkı, hatta Sabahattin Ali’yi önemli bir yazar yapan farkı, aşkı işlerken hayata dair bir mesaj verebilmesidir. Bu mesaja, eserlerini her okuyan nail olabilirse ne mutlu… Diğer bir farkı ise karakterleri okuyucunun yaratabilmesidir. Ali’nin bu konudaki ustalığı, şahit olduğumuz basit oyunculuklara ve yönetmenlere muhtaç olmamamızı sağlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Romanı tahlil etmeye başlarsak, eser iki ana karakter üzerinde kurulu: Ömer ve Macide. Klasik bir aşk hikayesindeki kadın-erkek gibi görünen bu ikili aslında alternatiflerin bolluğunu ve aynı zamanda yokluğunu yaşayan iki karakterdir. Ömer, memleketi Balıkesir’de nüfuslu bir aileye, İstanbul’da yükseköğretim okuma fırsatına, hesap vermek zorunda olmadığı bir işe, her işe koşulsuz yoldaşlık edebilecek bir arkadaşa, kendisini çok seven bir akrabaya, başı sıkıştığında başvurabileceği bir ağabeye, karşısındaki kişiyi etkisi altına alabilen sivri bir zekaya ve yaşamın en iyi dönemi olan genç yaşlara sahip bir karakterdir. Tüm imkanlara ve bu imkanları değerlendirmeye kadirşinas bir iradeye sahiptir. Hem çevresinin (arkadaş, akraba, nüfuslu insanlar gibi) hem kendisinin (yakışıklılığı, zekâsı, ağzının laf yapması, olgun düşünebilmesi gibi) sahip olduğu hem içten gelen hem de çevresindeki imkanlar, Ömer’e hayatta her şeyi deneyimleme ve gerçekleştirme fırsatı vermektedir. Ömer’in hayatındaki tek eksik şey aşktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Macide ise Ömer’in tam aksine alternatifleri kısıtlı güzel ve yetenekli bir genç kadındır. Babası vefat etmiş, ailesinden bir hayır gelmeyen/beklemeyen, akrabalarının (babasının vefatı ile) yüz çevirdiği, sadece bir bavulu ve kendisini kısa süre idare edebilecek bir miktar paraya sahip İstanbul’da kimsesiz biridir. Tutunacağı tek şeyi aşk olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer ve Macide’nin hayatları bir noktada kesişir ve tüm hikâye burada başlar. Hayatlarında kısa sürede birbirlerinin en çok istediği, uzun sürede en çok istemediği kişiler oluverirler. Bu duruma mahal veren şey ise karakterlerin içindeki şeytandır. Yani birbirlerinin hayatlarına girdikten sonra sahip oldukları iradeleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer, Macide’yi sahip olmak istediği ve hayatından çıkaramayacağı tek kişi olarak görür, Macide ise Ömer’i tek tutunabileceği kişi. Hayatta herkesin çok arzu ettiği şeyler vardır. Bu kişinin karakteri ve niyeti her ne olursa olsun normaldir. Önemli olan bu arzu gerçekleştikten sonra ona olan bağımlılığımızdır. Nietzsche’nin belirttiği gibi &#8220;bazen bir şeyin değeri, ona ulaşıldığında ne kazanıldığıyla değil; ona ulaşılmaya çalışırken nelerden taviz verildiğiyle belirlenir&#8221;. Ömer’in Macide’ye ulaşması, Macide’nin içinde bulunduğu durum nedeniyle çok zor olmamıştır ancak Macide’yi elde ettikten sonraki tercihleri onu içinden çıkılmaz bir halin içine sokmuştur. Nietzsche’nin sözünü “bir şeyin değeri, ona ulaşırken değil; ona ulaştıktan sonra nelerden taviz verildiğiyle belirlenir&#8221; şeklinde değiştirirsek, bu ifadesi romanı özetleyen tek cümle olabilir.  Yazarın vermek istediği mesaj budur. Bir tarafta her türlü imkana sahip Ömer, diğer yanda hiçbir imkânı olmayan Macide. İkisinin de birbirlerini beğeniyor ve seviyor olması yazarın vermek istediği mesajın önündeki pürüzleri kaldırıyor. Bir yandan da &#8220;kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” tespitini sorgulatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer, Macide ile birbirlerine bağlandıktan sonra ilk günde içindeki şeytana hâkim olamamaya başlar ve bunun farkındadır. Macide ise tutunacağı tek dalı gördüğü Ömer’e her durumda ihtiyatla yaklaşır. Ancak Ömer ne arkadaş çevresinden ne anlamsız meşguliyetlerinden ne de zevklerinden vazgeçer. İçindeki şeytanı harekete geçiren dış çevresi bir gün kendisinin tutuklanmasına neden olur. Bu süreçte yaptığı iç hesaplaşmalar hayatında olmamasını tahayyül dahi edemediği Macide’den vazgeçmesine neden olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Macide de Ömer’den vazgeçer. Ancak Macide’nin vazgeçişi Ömer gibi ‘ya o ya da diğeri’ mantığından ziyade evet ya da hayır şeklinde yani ‘ya hep ya da hiç’ şeklindedir. ‘Ya hep ya da hiç’in bedeli her zaman daha ağırdır. Haliyle Macide’nin aldığı her kararın bedeli ağır olmuştur. Bu bedel, koyduğu nokta ile ilgili değil başlayan yeni cümle ile ilgilidir. Macide’nin ailesinden vazgeçişi akrabalarına, akrabalarından vazgeçişi Ömer’e, Ömer’den vazgeçişi ise Bedri’ye tutunma bedelini doğurmuştur. Yukarı da belirtildiği gibi yazar Macide üzerinden &#8220;kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” tespitini de sorgulatıyor. Ömer’le birlikte olmasına ve onu sevmesine rağmen neden Bedri’yi görme arzusu kaplıyordu içini? İmkanlarımız artıp, alternatiflerimiz çoğaldıkça içimizdeki şeytana hâkim olmanın zorlaştığı mesajını verir burada yazar bize.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam dininde üstünlük ancak takvadadır. Yani kulluk görevini en iyi şekilde yerine getirebilme arzusudur. Bu takva hususunu belirleyici kılan bir faktör mevcuttur. Bu da kişinin günah işlemeye sahip olduğu imkanlar ve günahlardan uzak kalmaya yönelik gösterdiği sabırdır. Kişinin herhangi bir günahı işlemeye ne kadar imkânı yoksa, o günahtan uzak durmasının kıymeti Allah katında o kadar azdır. Yani imkân ile kıymet arasında doğru orantı mevcuttur. Bu durum sadece Allah nezdinde değildir. Hayatımızın her boyutunda bu karşımıza çıkabilmektedir. Arzu ettiğimiz işe, eşe, hayata sahip olabiliriz. Ya sonra? Hayatta herkesin keşfettiği veya keşfedilmeyi bekleyen iyi bir yönü, çekiciliği veya yeteneği vardır. Bunu sahip olduklarımız için mi kullanacağız yoksa arzularımız için mi? İşte bu soruya verdiğimiz cevap içimizdeki şeytana ne kadar hükmedebildiğimizi gösterir. Hayatta en büyük zorluk sahip olmadıklarımızla değil sahip olduklarımızla verilen sınavdır. Ömer ne yazık ki sahip olduklarının sınavını iyi verememiş, Macide’yi bile bile kaybetmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer ve Macide’nin yanı sıra romanda iki karakter daha vardır. Bunlardan biri Ömer’in sığınağı durumdaki ağabeyi olan Hafız Efendi, diğeri ise Macide’nin (hatta Ömer’in de) sığınağı olan Bedri. Hafız Efendi, Ömer’in hesap vermek zorunda olmadan çalıştığı işyerinde görev yapan güvenilir ve işinde gücünde bir adamdır. Fazla vicdan sahibi olması onun içindeki şeytanı canlandırır, kendisine yakışmayan hareketlerde bulunur. Başı beladan eksik olmayan kayınbiraderi için sorumlu olduğu kasadan ciddi bir miktar ödünç çalar. “Belalı bir kişiye yapılan iyilik, kötülük doğurur” misali Hafız Efendi’nin tüm hayatı hem maddi hem de manevi olarak çöküntüye girer. Ömer’in de etrafındaki şeytanların etkisiyle hayatında hiç yapmayacağı bir şey yapar ve buna Ömer’in vesile olduğunu belirtir. Hafız Efendi’den öğrendiğimiz şey, yapılan şeytanlık her ne olursa olsun, çevremizde olup bitenlerin bir bahane sayılmayacağı ve kötülüğümüzü meşru kılmadığıdır. Sahip olduğumuz vicdan sahipliği ya da eksikliği, sonuçları başkalarını da etkileyen kararlarımızda belirleyici faktör değildir. Sadece yapılan iyiliği veya kötülüğü kolaylaştırır. Bu noktada vicdan sahibi olmak içimizdeki şeytanı öldürmekte etkili değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bedri ise romanın en başından beri Macide’ye karşı güzel duygular besleyen bir müzik öğretmenidir. Ancak Macide ile aralarında olabilecek herhangi bir ilişkinin hem kendi sosyal ve mesleki hayatına hem de Macide’nin sosyal ve eğitim hayatına getireceği zararın farkındadır. Yani Bedri, tavır konusunda Hafız Ömer’in tam tersi bir karakterdir. Bedri ile Macide’nin yolları romanın ortalarında kesişir. Bedri, Ömer’in uzun zamandır tanıdığı yakın bir arkadaşıdır. Ömer ile Macide’nin birlikte olduğunu gören Bedri, içinde kıpır kıpır eden vicdanını kararlarına da karıştırmamasıyla Macide’yi kaybettiğini anlamıştır. Başkalarını gözeten her kararın, fazla diğerkâmlığın, arzu ettiğimiz şeyleri kaybetmemize neden olması gibi kötü bir yanı vardır ne yazık ki. Bedri hem bu yönüyle hem de roman boyunca paylaşılan düşünceleriyle erdem sahibi bir bireydir. Özellikle Ömer’in arkadaşları üzerinden bir gayesi olmayan işlerin insanı felakete götüreceğine dair düşünceleri günümüz toplumunda pek çok kişinin durumunu özetlemektedir. Romanda da geçtiği gibi “hayatta büyük ve insanca bir sebep lazımdı”. Kişinin, başkalarının fikirlerini ve düşüncelerini harmanlayarak kendi fikir ve düşünceleri olarak sunmak ne kadar acizce bir davranıştır. Günümüzde tek uğraşı sosyal medya olanlar bu bağlama ne çok yakışır!</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer’in ve arkadaşlarının romanın sonunda içine düştüğü durum da son günlerde önemli bir konudur. Benzer bir konu 2020 yapımı Oscar ödüllü “Parazit” filminde de işlenir. Nihat ve arkadaşlarının kısa yoldan para kazanma sevdası hüsranla sonuçlanır. Sahi ya, kısa yoldan kazanılan paranın hayrını kim görmüş ki?! Parazit filmi de kıvrak zekaya sahip bir ailenin kısa sürede kavuştuğu rahatlığın ve tadını çıkardığı zenginliğin hüsranla sonuçlandığını gösterir izleyicilerine. Emek vermeden elde edilen her şey hüsranla sonuçlanır. Bunun nedenlerinden biri belki de uğruna emek verecek herhangi bir gayesi olmayan kişinin içindeki şeytana daha kolay teslim olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Roman tek solukta okunabilecek cinsten bir eser. Vermek istediği mesajı eserin bütününe yaydığı için okuyucusunu yormaz. Yazar, her karakter üzerinden farklı bir boyutta mesaj vermeyi de ustalıkla başarır. Üzerinden yaklaşık bir asır geçmesine rağmen eserin tesiri, imkanları ve fırsatları artan ve bunu şuursuzca kullanan insanoğlu üzerinde daha çarpıcı bir şekilde hissediliyor. Aradığımızı bulduktan sonra ona sımsıkı sarılmamanın bedelinin onu kendi ellerinle teslim etmek anlamına geldiğini ya da bunun öncesinde insani bir gayemizin olmamasının içimizdeki şeytanı nasıl harekete geçirdiğini anlamak isteyen herkes bu kitabı mutlaka okumalıdır.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/icimizdeki-seytanin-tahlili.html">İçimizdeki Şeytan’ın Tahlili</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Huzur&#8217;un Tahlili</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/huzurun-tahlili.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Aydın Akpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 17 May 2020 11:37:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10409</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazının amacı, huzur üzerine bir tahlil yapmaktır. Huzur, burada iki anlam ifade etmektedir. Biri ve başlıca olanı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanıdır, diğeri ise huzur denildiğinde akıllara ilk gelen gönül rahatlığı anlamıdır. Yapılan tahlil, romanın akışı ve romandan yapılan çıkarım üzerine inşa edilmiştir. Bu yazının böyle bir mecrada kaleme alınmasının iki sebebi bulunmaktadır. Birincisi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/huzurun-tahlili.html">Huzur’un Tahlili</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Bu yazının amacı, huzur üzerine bir tahlil yapmaktır. Huzur, burada iki anlam ifade etmektedir. Biri ve başlıca olanı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanıdır, diğeri ise huzur denildiğinde akıllara ilk gelen gönül rahatlığı anlamıdır. Yapılan tahlil, romanın akışı ve romandan yapılan çıkarım üzerine inşa edilmiştir.</p>
<p><img title="DI95YLsWsAATTid-300x276 Huzur&#039;un Tahlili  "decoding="async" class="wp-image-10410 alignleft" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-300x276.jpg" alt="DI95YLsWsAATTid-300x276 Huzur&#039;un Tahlili  " width="328" height="302" srcset="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-300x276.jpg 300w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-1024x943.jpg 1024w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-768x707.jpg 768w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-1536x1414.jpg 1536w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-2048x1886.jpg 2048w" sizes="(max-width: 328px) 100vw, 328px" /></p>
<p style="text-align: justify">Bu yazının böyle bir mecrada kaleme alınmasının iki sebebi bulunmaktadır. Birincisi hem Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hem de romanın ana karakteri olan Mümtaz’ın akademisyen olması, ikincisi ise romanın, dönemin İstanbul’unu ve dünyasını anlamakta bizlere bir ufuk sunan estetik, medeniyet ve sosyal meseleler üzerine tahlil yapmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify">Öncelikle Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında bir şeyler söylemek gerekirse, kendisi çok gezmiş ve görmüş birisidir. Hayat şartları ona yüklü bir tecrübeyi miras bırakmıştır ve bu miras eserlerine de yansımıştır. Eserlerinde yalnızca güzel Türkçesini okurlarına sunmakla kalmaz, işlediği konuyu ve vermek istediği mesajı derinlemesine ele alır. Kitabın sadece son sayfasını kapattığınızda değil her sayfada -her ne kadar biraz karamsarlık içerse de- insanı düşünmeye sevk eder. Sahnenin Dışındakiler eserinde ‘masalı olan bir adamım’ der kendisi için. Eserlerinde karamsarlık tadı bırakması belki de onu herkesten farkı kılan bir masalının olmasıdır. Farklı bir masala haiz olmak, kişinin dünyayı dışarıdan seyredebilmesi için en önemli hususlardan birisidir. Tanpınar’la ilgili söylenebilecek diğer bir husus, eserlerine girmenin, karakterlerle bütünleşmenin başta biraz zorluyor olmasıdır. Eserlerini okumak biraz sabır ister. Ancak bu zorluk geçince hiç bitmesini istemeyeceğiniz bir dünyada bulabilirsiniz kendinizi. Eserlerini okurken sabrınızı koruduğunuz sürece Tanpınar’ın, betimleme ve açıklama dengesini ustalıkla koruduğunu hissedebilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify">Huzur üzerine tahlillere başlamadan önce romanın dünya klasikleri arasında yer alan Milan Kundera tarafından kaleme alınan ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ adlı eserin ikiz kardeşi olduğunu belirtebiliriz. Filme uyarlanan bu romanın da dört karakteri vardır. Yazar, bu karakterler üzerinden varoluşçuluk, geleneksellik, aile, kadın erkek ilişkileri, siyasi otorite kavramlarını irdeler. Yaşanan olayların 1968 öncesi Prag Baharı ve 1968 sonrası Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgal ettiği dönemde geçmesi, Huzur romanının ise Birinci Dünya Savaşı’nın etkilerini henüz üzerinden atlatamamış ve İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde olan Türkiye’sinde geçmesi, iki romanı oldukça benzer kılmaktadır. Yine tıpkı Huzur romanında olduğu gibi Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanında da iç konuşmalar ve tartışmalar çok fazla ve derindir. Huzur’un daha erken yıllarda kaleme alınmasına rağmen Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği dünya edebiyatında daha fazla ses getirmiş ve filme uyarlanmıştır. İstanbul’un güzellikleri içerisinde geçen böyle bir eserin hala ses getirmemesi hayret vericidir.</p>
<p><img title="1528037161839 Huzur&#039;un Tahlili  "alt="1528037161839 Huzur&#039;un Tahlili  "decoding="async" class="alignright" src="https://ia.tmgrup.com.tr/eed5bf/0/0/0/0/660/494?u=https://i.tmgrup.com.tr/fikriyat/2018/06/03/1528037161839.jpg" width="347" height="260" /></p>
<p style="text-align: justify">Roman, 1937 yılının sonbaharından 1939 yılının sonbaharına uzanan iki yıllık bir zaman aralığında İstanbul’un tarihi ve doğal güzellikleri arasında işlenmektedir. İlk sayfa ve son sayfa arasında yaşananlar ise yalnızca iki gündür. Eser, dört ana karakter ve dört bölümden oluşmaktadır. Her bölüm karakterlerin isimleri başlığı altında sunulmuştur; İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz. Bu başlıklar altında işlenenler aslında karakterler değildir. İhsan, aile hayatı; Nuran, aşk hayatı; Suat, sosyal hayatı ve Mümtaz, iç dünyası üzerinde durduğu bölümlerdir. Ancak bu bölümler birbirinden ayrı değildir. Her bölüm birbirine girift bir şekilde işlenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">Aileden başlamak gerekirse… Romanın ilk sayfalarında öncelikle bir ailenin varlığının kıymeti üzerinde durulur. Mümtaz, anne ve babasını çocuk yaşta kaybetmiştir. Daha sonra İhsan abisini (kuzenini) ve onun ailesini aile olarak edinir kendisine. Aile, insanın ekildiği toprak gibidir. İhsan abisi, Mümtaz’ın iyi bir eğitim almasına ve entelektüel bir kişi olmasına vesile olan kişidir. Kendisini her konu hakkında yetiştirmiştir. Ancak İhsan’ın hastalığı Mümtaz’ı huzursuz kılmaktadır. Ailede içinde her şeyin mükemmel olması oldukça güç bir ihtimaldir. Ancak beraber yaşama zorunluluğu ve/veya ihtiyacı birçok şeyi katlanılabilir hale getirebilir. Fakat söz konusu sağlık ise bunun katlanılabilir bir yanı yoktur. Zaten romanın devam eden kısmında çoğu yerde sağlık vurgusu yapılır.</p>
<p style="text-align: justify">Aile faktörünün kişinin etkisi üzerindeki önemi yadsınamaz. Ancak burada farklı bir pencere açmak istiyorum: Aileden ayrı yaşama faktörü. Kişinin aileden uzaklaştıkça huzuru artar mı? Mükemmel bir ailenin varlığının güç olduğuna tekrar değinerek sorumluluk ve metanet gerektiren sorunların mevcut olduğunun altını çizmeliyim. Aileden uzaklaşmak, bu sorunlardan kaçmak ya da aile kurma fikrinden uzaklaşmak insanı gerçekten daha huzurlu kılar mı? Hayatımızdan baş etmemiz gereken sorunları çıkarırsak özgürleşmiş ya da huzura kavuşmuş olur muyuz? Tanpınar bu tartışmayı Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı eserinde de yapar.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Tanpınar’ın özgürlüğe bakış açısı ve onu ele alışı uzun uzun üzerine düşünülmesi gereken bir bağlamdadır. Huzur gerçekten yalnız kalabilmekte midir? Benim buna cevabım keskin bir şekilde <em>hayır</em>dır. Bizler hayata gelmeden önce oluşmuş, bize ait olan şeyleri bir kenara geçip seyretmek veya onlara karşı kayıtsız kalmak bizleri huzurlu ve özgür kılmaz. Fiziksel olarak düşünelim. Tehlikenin varlığını hissettiğimiz bir odada arkamızı kollamak adına duvara yaslanmak etki alanımızı 360 dereceden 180 dereceye düşürür. Bu durum diğer yarımızı güvence altına alır ancak muhtemel güzelliklerin de dışında kalmamıza neden olur. Hayatta uğruna mücadele edeceğimiz, güzelleştirmek için çabalayacağımız, uğruna emek verdiğimiz şeyler olmalı… Olmalı ki hayata kök salabilmek için bir nedenimiz olsun. Aile, insanın ekildiği toprak gibidir demiştik. Haliyle ilk kök salacağımız yer aile olmalıdır. Kader, gayrete aşıktır. Gayreti olmayanın kaderini güzelleştirme imkanı var mıdır? Aileden vazgeçiş, insanın ilk vazgeçişi olmaz mı?</p>
<p style="text-align: justify">Psikoloji ve sağlık alanında yayın yapan saygın bir dergide yayınlanan bir makale<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>, her sabah kalktıktan sonra yatak yapmanın insan üzerindeki olumlu psikolojik etkisinden bahseder. Makale özetle, insanın uyandıktan sonra yatağını yapmasının günün devam eden kısmında sahip olduğu sorumlulukları ve görevleri yerine getirmesi bakımından iyi bir başlangıç olduğunu belirtir. Her günün yeni doğum olduğunu varsayarsak, insanın içinden doğduğu yatağını düzeltmesi, günün devam eden kısmında tıpkı bir domino taşı etkisi yaratarak mevcut sorumluluklarını ve yeni hedeflerini gerçekleştirmeye vesile oluyor. Bir günü bir hayata yayarsak eğer içinden doğduğumuz şey ailedir. Aileye dair sorunları gidermek ve sorumlulukları gerçekleştirmek hayatın diğer boyutlarında olumlu etki yapabilir ve bu olumlu etkinin son taşı huzur olur. Bu huzurun nedeni de özgürlük olur. Tanpınar’ın da belirttiği gibi; “İnsan birdir. Çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur, iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur.” Bu mesuliyet, kendini buluş aşk hayatında da sosyal hayatta da geçerlidir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p style="text-align: justify">Biz hayata gelmeden önce oluşan şeylerin yanı sıra bizim de oluşturduğumuz şeyler vardır. Bunların başında hiç kuşkusuz ki bir hayat arkadaşı gelir. Bu hayat arkadaşı öyle biri olmalıdır ki kişinin tüm arzularını ve beklentilerini karşılayabilsin. Nuran, böyle bir kadındır. Müzik, sanat, siyaset, edebiyat… Mümtaz’ın ilgilendiği her konuda konuşabildiği, anlaşabildiği biridir Nuran. Hepsinden önemlisi bu karşılıklıdır. Aşkın doğuşuna da vesile olan budur. Ancak bu roman içinde alevlenen ve sönen bir aşktır. Bu aşkın bitmesinin Mümtaz’dan ve Nuran’dan kaynaklanan sebepleri vardır. Birincisi Mümtaz’ın bu aşka dair karamsarlığı ikinci ise Nuran’ın Mümtaz’ın hayatına girmeden önce sahip olduklarıdır. Aslında Mümtaz’ın karamsarlığı Nuran’ın beraberinde getirdikleridir: Nuran’a platonik olan ve bunu dile getirmeyi esirgemeyen Suat ve eski eşi Fahir… Mümtaz’ın hem Suat hem de Fahir dolayısıyla sahip olduğu huzursuzluk tüm esere yansımıştır. Peki bizi tüm yönleriyle huzura kavuşturan birini bulmak mümkün müdür? Ne yazık ki zordur. İnsanın veya diğer tarafın yaşanmışlıkları tüm hayatına etki eden bir iz bırakır. Nihayetinde Mümtaz’ı huzursuz eden şeyler de mutsuz olmasına neden olur. Peki, Suat ve Fahir olmasaydı Mümtaz huzura kavuşur muydu? Bu soruya olumlu bir cevap vermek oldukça zordur. Çünkü roman içinde geçtiği gibi ‘sonbaharda yağan yağmura bile üzülen’ biri olarak kendisini huzursuz edecek hususlar bulması muhtemel olurdu. Buradan çıkarılacak ders, insanın kimseyi hayatın merkezine almadan, uğruna inandığı değerler için çabalarken bir yol arkadaşı edinmesidir. “Sevgi insanın hürriyetine tecavüz olmamalıdır.” Böylesine bir sevgi mutlak huzura kavuşturur mu? Yazının devam eden kısmında açıklamaya çalışılacak hakikate bağlıdır.</p>
<p style="text-align: justify">Nuran, romanın en uzun ve aşka dair güzellemelerin yapıldığı bölümdür. Bu bölüm, okurlarının damağında aşka, İstanbul’a, sanata ve musikiye dair tatlı tatlar bırakabilir. Yine betimlemelerin en yoğun olduğu bölümdür. Bu betimlemeler, okuyucuya eser içerisinde güzel tablolar anımsatabilir.</p>
<p style="text-align: justify">Üçüncü bölüm Suat üzerinedir. Suat, Mümtaz’ın hayatı ve karakterini tasvip etmediği birisidir. Aslında Suat üzerinden insanın etrafında bulunan tüm kötü karakterlere, kötülüklere ve sosyal sorunlara değinir burada yazar. Etrafımızda kötü insanlar hep var. Kötü olmasa da kendi çıkarını düşünen insanlar. Onlarla bir şekilde yaşamayı öğrenmeliyiz. Aksi halde gördüğümüz her kötülük, huzursuzluk kat sayımızı arttıran bir hadise haline gelir. Bu konuda İslam öğretilerine kadar gidebiliriz. Bu noktada ‘güzel bakmak sevaptır’ ilkesi benimsenebilir belki. Kötü insanlarla yaşamaya alışmak. İnsan bile bile zarar görmeye veya hakkının yenilmesine nasıl göz yumabilir? Göz yumsa bile nasıl huzur bulabilir? “Herkes az çok bir veya birkaç insan yüzünden kötüdür” der Tanpınar. İyi insan-kötü insan tartışmasına dair Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eserde güzel bir tartışma vardır. Eserin bir bölümünde Habil ile Kabil’e değinilir. Hâbil, zayıf ruhlu ve iradesiz bir kişilik olarak sunulur, her şeyden korktuğu, herkese boyun eğdiği ve bütün iyilikleri yukarıdan beklediği belirtilir. Çok sağlam bir ahlâka sahip olmasına rağmen sevimsiz ve sıkıcı bir kişilik olarak tanıtılır. Kâbil ise sert yaradılışlı, düşünce ve davranışlarıyla tam bir zalim olarak tanıtılır. Hâbil gibi zayıf ve güçsüz bir kardeşin varlığına dayanamaz, yüreğinin ve iradesinin zayıflığından dolayı kardeşini aşağılar, sonunda dayanamayıp onu öldürür. Özetle Kabil’in kötü olmadığı, hepimizin tarafından iyi bilinen Habil tarafından kötü olduğunu anlatır. Nihayetinde istesek de istemesek de kötü biri olacağız, huzuru nasıl bulacağız? Burada da nihilizme kadar gidebiliriz. Ancak belirtmek gerekir ki bizim varlığında rol oynamadığımız şeylerin özelliklerinden şikayet etmek, limon neden ekşidir diyerek dertlenmeye benzer.</p>
<p style="text-align: justify">Mümtaz sadece kendi yakın çevresini düşünmez. Sokaktaki bir hamalı ve savaşa çağırılacak diğer insanları da düşünür. Onlar için de huzursuzlanır. Bu noktada da kıyaslamaya başlar. Bilenle bilmeyen üzerine dertlenir. Elbette bilenle bilmeyen bir olmaz. Zaten bu konu Antik Yunan’dan Aysun Kayacı’ya süregelen bir tartışmadır: “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi!?” İnsana insan olarak bakabilmek, hamal olarak değil insan olarak. İşte son bölümde yazar, Mümtaz’ın kendi iç hesaplaşmasını yaparken bunu tartışır. Her şeyi kendi başına görmek. Bunu başardığı zaman hakikati görmeye başladığını aktarır. Bunun üzerinden bir çıkarım yaparsak eğer huzur, hakikati görebilmektedir. Hakikat ise her şeyi tek tek, olduğu gibi görüp anlamaktır. Kıyaslama yapmamaktır. Kendimizi, ailemizi, eşimizi, çevremizi, ülkemizi ve dünyamızı, aralarında hiçbir bağlantı kurmadan, hiçbir beklenti içerisine girmeden kabul etmektir. Romanda da geçtiği gibi ‘çünkü istediği şey olmazsa kaybı iki misli olacaktı’. Mümtaz’ın kaybı çok büyüktür. Hayatında istemediği her şey olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify">Bu psikolojik tahlillerin yanı sıra İstanbul, Türkiye ve medeniyet hakkında da güzel tartışmalara yer verir Tanpınar. Bir noktada İstanbul’un küresel ölçekteki durumunu tartışır. İstanbul’un -bir zamanlar şehrin ünlü bostanlarından olsa gerek- sadece marul yetiştiren bir memleket olarak kalmayacağını belirtir. Buradan tüm vatanın bir istihsal (üretim) programına ihtiyacı olduğunu belirtir. Hem bir devlet adamı hem de bir bilim insanı olarak ülkenin halini iyi analiz eder. Prens Sebahattin’in, Şevket Süreyya Aydemir’in ülkenin ihya edilmesine yönelik savlarını kendisi de kullanır. Girişimci insan yetiştirmenin eksikliğini vurgulaması dikkat çeken noktalardan biridir. Üniversitelerin memur yetiştiren bir sistemle çalıştığını ifade eder. Ne yazık ki eserin kaleme almasının üzerinden seksen yıl geçmesine rağmen çok da bir şey değişmemiştir. İnsanlar hala memur alma hayaliyle üniversite okumaktadır. Bunun bir sebebi belki de bir Şark toplumu olmamızdır. Tanpınar, romanda sık sık Batı ile Şarkı karşılaştırır. Şarkın, geleneklerinin ve öğretilerinin hakikati görmekte daha iyi olduğunu, Türkiye’nin de Batı ile Şark arasında sıkışıp kaldığını anlatır. Şark’ın gelenekleri ve öğretileri yüzeysel bir şekilde anlaşılmaz. Yüzeysel olarak kalırsa Türkiye gibi müthiş potansiyele sahip ancak bunu harekete geçiremeyen bir toplum yaratır. Batı’nın iyi yönlerini alıp hakikati anlamak için çabalamak ne kadar zor olabilir ki? “Hem şifasız hastalığımız hem de tükenmez kudretimiz” olarak betimeler Şarkı Tanpınar. Maalesef bu iki çark arasında sıkışmış durumdayız. Yazarın da belirttiği gibi “yeniye şüpheyle eskiye işe yaramaz” olarak bakmamak gerekir. Asıl potansiyel içimizdedir. “Halkımıza ve hayatımıza ne kadar yaklaşırsak o kadar mesut olacağız.” Yerli ve milli olana sarılmak gerekir. Medeniyetimiz adına işler kötü gidebilir. Hatta bu nesiller boyu sürebilir. Ne tanrılara ne de bu durumu yaratanlar kızmak lazım, hayat devam eder ve insanlığın bir mesuliyete ihtiyacı vardır. Tecrübe sadece bireysel olan bir şey değildir, aynı zamanda toplumsaldır da. “Herkes bir şey yapmaya mecbur.”</p>
<p style="text-align: justify">Sonuç olarak kitaba dair diğer tahlillerde de görebileceğimiz üzere aslında Tanpınar’ın, ana karakterin huzurunu değil huzursuzluklarını dile getirdiğini anlıyoruz. Bunu yaparken iç dünyasından ailesine, sevdiği kadından ülkesine, sokaktaki hamaldan uluslararası gelişmelere kadar pek çok şeye değindiğine şahit oluyoruz. Yani huzur ile ilgili her şey…</p>
<p style="text-align: justify">Huzur, derinliğinin anlaşılması durumunda okurlarında geniş ufuklar açan türden bir eserdir. Hayatın her boyutunda, dert edindiğimiz ve bizleri huzursuz eden şeyleri yeniden sorgulamamızı sağlayan bir roman. Yarattığı etkiye bağlı olarak, bizleri huzuruz eden veya özgürlüğümüzü kısıtladığını düşündüğümüz şeylere sarılmamızı, onlardan zevk almamızı sağlayabilir. Bunun yanı sıra İstanbul’un saf güzelliğini hissetmemizi, aşkın insan üzerindeki tatlı etkisini, dönemin dünya siyasi şartlarını ve erken Cumhuriyet dönemi Türkiye’sini anlamamıza yardımcı olur. Bütün bunları da kişinin mesuliyetine bağlar. Unutmamalıdır ki: “Ne ölüm var ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde”.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>Faydalı Linkler</strong></p>
<p style="text-align: justify">Müzikler için; http://www.tanpinarmerkezi.com/huzurdan-muzikler/</p>
<p style="text-align: justify">Mekanlar için; http://www.tanpinarmerkezi.com/roman-haritalari/</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Aynı yazarın farklı eserlerinde birbirleriyle bulunan ilişki ‘nehir roman’ olarak ifade edilir. Yine bu kitabın ana karakterlerinden biri olan Nuran’ın Mahur Beste adlı eserinde geçtiğini görmek mümkündür. Bknz. http://www.tanpinarmerkezi.com/iliskiler-semasi/</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bknz. Crowther, D., Wilkinson, T., Biddulph, P. et al. A simple model for predicting the effect of hygrothermal conditions on populations of house dust mite Dermatophagoides pteronyssinus (Acari: Pyroglyphidae). Exp Appl Acarol 39, 127–148 (2006). https://doi.org/10.1007/s10493-006-9003-8.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> 4 sezonluk Good Place dizisi mesuliyet konusunda ufuk açıcı bir dizidir.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/huzurun-tahlili.html">Huzur’un Tahlili</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Sinema Şiir İlişkisi Bağlamında Halit Refiğ Sineması ve Haydar Ergülen&#8217;in &#8220;Gurbet Kuşları&#8221; Şiiri</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/sinema-siir-iliskisi-baglaminda-halit-refig-sinemasi-ve-haydar-ergulenin-gurbet-kuslari-siiri.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Akkayagil]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 25 Sep 2019 21:59:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=8848</guid>

					<description><![CDATA[<p>SİNEMA ŞİİR İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA HALİT REFİĞ SİNEMASI VE HAYDAR ERGÜLEN’İN “GURBET KUŞLARI” ŞİİRİ Özet En güçlü ilişkisini edebiyatla kuran sinema başta roman olmak üzere edebi türlerden oldukça faydalanmıştır. Romanlar sinema için malzeme niteliğindedir. Vermek istediği anlamı sinema ile doğrudan veren yönetmen, edebi türlerin özellikle de şiirin anlamı kolaylıkla vermediğini görmüştür. Şiir, okuyucuyu bilinmezliğe sokup hayal [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/sinema-siir-iliskisi-baglaminda-halit-refig-sinemasi-ve-haydar-ergulenin-gurbet-kuslari-siiri.html">Sinema Şiir İlişkisi Bağlamında Halit Refiğ Sineması ve Haydar Ergülen’in “Gurbet Kuşları” Şiiri</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 20px;"><strong>SİNEMA ŞİİR İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA HALİT REFİĞ SİNEMASI VE HAYDAR ERGÜLEN’İN “GURBET KUŞLARI” ŞİİRİ</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><strong>Özet</strong></p>
<p style="text-align: justify;">En güçlü ilişkisini edebiyatla kuran sinema başta roman olmak üzere edebi türlerden oldukça faydalanmıştır. Romanlar sinema için malzeme niteliğindedir. Vermek istediği anlamı sinema ile doğrudan veren yönetmen, edebi türlerin özellikle de şiirin anlamı kolaylıkla vermediğini görmüştür. Şiir, okuyucuyu bilinmezliğe sokup hayal gücü ile baş başa bırakır. Sinema ise vermek istediği anlamı izleyiciye doğrudan vermektedir. Halit Refiğ’in yönetmenliğini yaptığı Gurbet Kuşları filmi, Orhan Kemal’in aynı adlı eserinden çağrışımlarla yazılmıştır. Görülüyor ki sinema kaynağını bir edebi türden almıştır. Haydar Ergülen ise Gurbet Kuşları şiirini Refiğ’in filmini izledikten sonra kaleme almıştır. Diyebiliriz ki edebi bir eser sinemayı, sinema da bir şiiri oluşturabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Sinema, Edebiyat, Gurbet Kuşları, Halit Refiğ, Haydar Ergülen</p>
<div class="ead-preview"><div class="ead-document" style="position: relative;padding-top: 90%;"><iframe src="//view.officeapps.live.com/op/embed.aspx?src=https%3A%2F%2Fwww.akademikkaynak.com%2Fwp-content%2Fuploads%2F2019%2F09%2FSinema-%C5%9Eiir-%C4%B0li%C5%9Fkisi-Ba%C4%9Flam%C4%B1nda-Halit-Refi%C4%9F-Sinemas%C4%B1-ve-Haydar-Erg%C3%BClenin-Gurbet-Ku%C5%9Flar%C4%B1-%C5%9Eiiri.docx" title="Embedded Document" class="ead-iframe" style="width: 100%;height: 100%;border: none;position: absolute;left: 0;top: 0;"></iframe></div></div>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/sinema-siir-iliskisi-baglaminda-halit-refig-sinemasi-ve-haydar-ergulenin-gurbet-kuslari-siiri.html">Sinema Şiir İlişkisi Bağlamında Halit Refiğ Sineması ve Haydar Ergülen’in “Gurbet Kuşları” Şiiri</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Hermeneutik Yöntem: Heidegger ve Gadamer</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/hermeneutik-yontem-heidegger-ve-gadamer.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Akkayagil]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 22 Aug 2019 20:24:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat ve insan]]></category>
		<category><![CDATA[Gadamer]]></category>
		<category><![CDATA[Heidegger]]></category>
		<category><![CDATA[Hermeneutik]]></category>
		<category><![CDATA[insan ve toplum]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=8729</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="ead-preview"><div class="ead-document" style="position: relative;padding-top: 90%;"><iframe src="//view.officeapps.live.com/op/embed.aspx?src=https%3A%2F%2Fwww.akademikkaynak.com%2Fwp-content%2Fuploads%2F2019%2F08%2FHERMENEUT%C4%B0K.docx" title="Embedded Document" class="ead-iframe" style="width: 100%;height: 100%;border: none;position: absolute;left: 0;top: 0;"></iframe></div></div>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/hermeneutik-yontem-heidegger-ve-gadamer.html">Hermeneutik Yöntem: Heidegger ve Gadamer</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İki Şair Bir Şehir: Enis Batur, Haydar Ergülen ve Eskişehir</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/iki-sair-bir-sehir-enis-batur-haydar-ergulen-ve-eskisehir.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Ayşegül Akkayagil]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 23 Jul 2019 10:59:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkarılmış İçerik]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=8408</guid>

					<description><![CDATA[]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<div class="ead-preview"><div class="ead-document" style="position: relative;padding-top: 90%;"><iframe src="//view.officeapps.live.com/op/embed.aspx?src=https%3A%2F%2Fwww.akademikkaynak.com%2Fwp-content%2Fuploads%2F2019%2F07%2F%C4%B0K%C4%B0-%C5%9EA%C4%B0R-B%C4%B0R-%C5%9EEH%C4%B0R-EN%C4%B0S-BATUR-HAYDAR-ERG%C3%9CLEN-VE-ESK%C4%B0%C5%9EEH%C4%B0R.docx" title="Embedded Document" class="ead-iframe" style="width: 100%;height: 100%;border: none;position: absolute;left: 0;top: 0;"></iframe></div></div>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/iki-sair-bir-sehir-enis-batur-haydar-ergulen-ve-eskisehir.html">İki Şair Bir Şehir: Enis Batur, Haydar Ergülen ve Eskişehir</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Evliya Çelebi ve Seyahatname&#8217;si Üzerine Bir Değerlendirme</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/evliya-celebi-ve-seyahatnamesi-uzerine-bir-degerlendirme.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özdemir Karabulut]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 08 Jan 2019 13:21:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Evliya Çelebi]]></category>
		<category><![CDATA[Seyahatname]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=7039</guid>

					<description><![CDATA[<p>&#160; 1- Evliya Çelebi Üzerine Evliya Çelebi’nin hakkında bilinenler yazdığı 10 ciltlik ‘‘Seyahatname’’de kendisi hakkında verdiği bilgilere dayanır. Tam ve gerçek adı bilinmemekle birlikte Evliya Çelebi ismi, hocası İmam Evliya Mehmed Efendi’den alınmış olmalıdır. İstanbul Unkapanı’nda 25 Mart 1611 yılında dünyaya gelmiştir ancak aslen Kütahyalılardır. Fetihten sonra İstanbul’a yerleşmişlerdir. Babası Sarây-ı Âmire kuyumcubaşısı Mehmed Zıllî [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/evliya-celebi-ve-seyahatnamesi-uzerine-bir-degerlendirme.html">Evliya Çelebi ve Seyahatname’si Üzerine Bir Değerlendirme</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify;">1- Evliya Çelebi Üzerine</p>
<p style="text-align: justify;">Evliya Çelebi’nin hakkında bilinenler yazdığı 10 ciltlik ‘‘Seyahatname’’de kendisi hakkında verdiği bilgilere dayanır. Tam ve gerçek adı bilinmemekle birlikte Evliya Çelebi ismi, hocası İmam Evliya Mehmed Efendi’den alınmış olmalıdır. İstanbul Unkapanı’nda 25 Mart 1611 yılında dünyaya gelmiştir ancak aslen Kütahyalılardır. Fetihten sonra İstanbul’a yerleşmişlerdir. Babası Sarây-ı Âmire kuyumcubaşısı Mehmed Zıllî Efendi’dir.  Mehmed Zıllî, Kanuni Sultan Süleyman’ın birçok seferinde ve II. Selim dönemindeki Kıbrıs fethinde hazır bulunmuş, Magosa’nın anahtarını sultana takdim etmiştir. I. Ahmed döneminde eliyle yaptığı Kâbe’nin altın oluklarını sürre emanetiyle Hicaz’a götürmüş ve Sultan Ahmed Camisi’nin tezyinat işlerinde çalışmıştır. Hizmet ettiği padişahların musahipliğine kadar yükselmiştir. Evliya Çelebi de eserinde, evlerinde yetmiş kadar ulemâ ve meşâyih bulunduğundan ve onların yardımlarından bahseder. Bu mübalağalı anlatım babası Mehmed Zıllî Efendi’nin tanınmış bir şahsiyet olduğunu göstermek için olabilir. Evliya Çelebi’nin bir erkek kardeşi ve birkaç kız kardeşi vardır ancak eserinde yalnızca ‘‘İnal’’dan bahsetmiştir. Ayrıca Evliya Çelebi anne tarafından da saraylıdır. Annesi I. Ahmed zamanında görev yapan Melek Ahmed Paşa’nın annesiyle akrabadır. Defterzade Mehmed ve İpşir Mustafa Paşa ile akrabalığı vardır. Bunun yanında kız kardeşi İnal, 1632 yılında devlete isyan suçundan idam olunan Balıkesirli İlyas Paşa ile evlenmiştir.<br />
Evliya ilk eğitimini babasının yanında hat, nakış ve tezhip sanatlarını öğrenerek alır. Sonrasında ise Unkapanı’ndaki Fil Yokuşu’nda Şeyhülislâm Hamid Efendi Medresesi’nde yedi yıl süre ile ders aldı, hocası Evliya Mehmed Efendi’den hıfza çalıştı. Ardından enderunda eğitimini sürdüren Evliya Çelebi güzel bir sese sahipti ve Derviş Ömer Efendi’den musiki eğitimi de aldı. 1635 yılında Ayasofya’da IV. Murad’ın huzuruna çıkarıldı ve kendisine Has Kiler’de vazife verildi. IV. Murad’da bıraktığı etki nedeniyle bundan sonra birçok defa padişahın huzuruna çıktığını eserinde belirtmiştir. Sarayda dört yıl kaldıktan sonra çırağ edilerek 40 akçe maaşla sipahiler zümresine girdi.</p>
<p style="text-align: justify;">Evliya Çelebi soy kütüğü hakkında bilgi verirken dedesini Kara Ahmed, dedesinin babasını Demircioğlu Şehit Kara Mustafa Paşa, dedesinin dedesini Turhan Bala olarak göstermektedir. Turhan Bala’nın babası olarak da Yavuz Er’i göstermektedir. Yavuz Er’in babası olarak Ece Yakub’u ve dedesi olarak da Allahverdi Akay’ı göstermesine rağmen Hüseyin N. Atsız bunların gerçekliğini kabul etmemektedir. Bunun yanında Allahverdi Akay’ın dedesinin Hoca Ahmed Yesevî olduğu hakkındaki iddiaları da reddetmektedir.<br />
İlk seyahat heyecanını babasının sohbetlerinden alan Evliya Çelebi, geniş bir merak ve bilgi birikimine sahip bir insandır. Eserinde seyahatlerinin sebebini ise şu şekilde açıklar: ‘‘<strong>Ben bu değersiz yani Derviş Mehmed Zıllî oğlu Evliya, doğduğum şehir olan İstanbul’da 1040 yılı Muharreminin âşûrâ gecesi rüyada kendimi Yemiş iskelesi civarında helâl mal ile yapılmış Ahı Çelebi Camisi’nde gördüm… Peygamber hazretleri yeşil bayrağı dibinde, yüzünde nikabı, elinde asası, belinde kılıcı ile sağında Hasan, solunda Hüseyn ortaya çıkınca sağ ayağı ile camiye Bismillâh ile girip mübarek yüzünden örtüsünü açıp esselâmü aleyke yâ ümmeti buyurdular… Hazret mihraptan ayağa kalkarken Sa’d İbni Ebî Vakkâs elimden tutup Hazretin huzuruna götürdü: Sâdık aşıklarından ve iştiyaklı ümmetinden Evliya kulun şefaatini rica eder diyip bana da mübarek elini öp diyince ağlayarak mübarek elini küstahça öpüp heybetinden şaşırarak şefaat yâ Resûlullah diyecek yerde seyahat yâ Resûlullah demişim…</strong>’’. Hazreti Peygamber de bunun karşısında şefaati ve seyahati Evliya Çelebi’ye müjdeler. Evliya Çelebi de önce doğduğu ve yaşadığı şehir olan İstanbul’u gezmeye ve gördüklerini yazmaya karar verir. Bundan sonraki ilk seyahati ise yaklaşık on yıl sonra Bursa’ya olacaktır. Bu on yıl içerisinde İstanbul’u karış karış gezerek bilgiler toplar, çeşitli sohbetlerde bulunur ve bunları not alır. Artık Evliya Çelebi’nin müthiş eseri Seyahatname’nin ortaya çıkış serüveni başlamıştır. Evliya artık bir seyyahtır. Bundan sonra meşhur seyahatleri başlar.</p>
<p style="text-align: justify;">
2- Seyahatname’nin Muhtevası Üzerine</p>
<p style="text-align: justify;">Halil İnalcık Evliya Çelebi’yi seyyah-ı âlem ve nedim-i beni âdem olarak niteler. Ona göre Evliya Çelebi bir nedim ve musahibtir, yani bir yol arkadaşıdır. Nitekim Seyahatname’nin ortaya çıkış sürecini de incelediğimizde gerçekten Evliya Çelebi’nin bir yol arkadaşı, bir sohbet arkadaşı olduğunu görüyoruz. Çünkü seyahatlerinin neredeyse tamamını devlet görevi niteliğinde(resmi bir görevli olmasa dahi devlet görevlilerinin yanında bulunan bir yol arkadaşı niteliğinde) gerçekleştirir. Nedim, iyi bir dinleyici, iyi bir hikaye anlatıcısı ve toplayıcısı olması bu işi yapabilmesini kolaylaştırmıştır.<br />
Yukarıda kısaca değindiğimiz gibi Evliya Çelebi ilk olarak İstanbul’u gezip görmeye başlamıştır, şehir hakkında bilgi toplamış ve bu bilgiler on ciltlik Seyahatname’nin ilk cildini oluşturmuştur. Bu ciltte İstanbul’un isminin nereden geldiği, terihi yapıları, semtleri, madenleri, suları, hamamları, yiyecek ve içecekleri ve daha birçok konuda bilgi verir. İstanbul’un ve fetihten sonra Osmanlı Devleti’nin tarihini yazar. Örneğin şu bölüm Fatih Sultan Mehmed Han ile ilgili verdiği ayrıntılı bilgiler neticesi ile ilginçtir: ‘‘<strong>…Fetihten sonra Sultan Mehmed Han Tersane Bahçesi’ne gelip üç gün üç gece bütün müslüman gazilere ziyafetler verip bizzat kendileri hizmet edip çeşnicibaşı gibi kemerinde peştamal ile bütün gazilere ekmek, tuz, yemek gerek dahi ne gerek diye beyaz ekmek dağıtıp yemekten sonra işbaşında olan bilginlerin ellerine ibrik ile su döktü. Tâ bu derece nefsini kırıp üç gün üç gece hizmet eyledi…</strong>’’. Devletin o günkü eyalet sistemi ile sancakları, köyleri, timarları, gelirleri, padişahları, vezirleri, alimleri ve daha birçok kişi ve kurum hakkında ayrıntılı bilgiler verir. İstanbul’daki esnaflar hakkındaki bölümü bizim için o günün sosyo-ekonomik göstergeleri açısından büyük bir kaynak niteliğindedir.<br />
Seyahatname’nin ikinci cildini ise Bursa, Trabzon, Bolu, Amasra, Sinop, Girit, Kafkasya, Samsun, Girit, Erzurum ve Azerbeycan oluşturur. Bursa gezisine babasından izinsiz çıkmıştır ve sonuçta azar işitmiştir ancak sonunda babası tarafından seyahat izni alan Evliya Çelebi’ye babası bir de öğüt verir: ‘‘<strong>&#8230;Gezip dolaştığın yerde iki yerden gayret kuşağını beline bağlayıp kendini daima koru. Su uyur, hizmetkâr, gaddar ve hain düşmanlar uyumaz. Büyük velileri ziyaret et. Bütün ziyaretgâhları, her diyarda olan ovaları, çölleri, yüce dağları ve taşları, ağaçları ve yöreleri özellikleriyle kaydet; havası ve suyunu, görmeye değer eserleri ve kalelerini, fatihleri, yapıcıları ve büyüklükleriyle yazıp Seyahatname adıyla bir kitap telif eyle…</strong>’’. Bursalı’lar hakkındaki izlenimlerinden ise eserinde şöyle bahsetmiştir: ‘‘<strong>Nice bin samur kürklü, muhteşem, çok zengin tüccarları ve bilginleri vardır… Bütün halkı yabancı dostu, gezmeyi sever, hoş konuşan adamlardır. Çok defa kazançları ipektendir. Güzel erkek ve kadınları çoktur…</strong>’’. Evliya Çelebi’nin ilk olarak uzak memleketlere seyahati ise Ketenci Ömer Paşa’nın Trabzon’a vali tayin edilmesi ile olur. Bursa’nın ardından Ömer Paşa’nın yanında Trabzona ve oradan da Anapa’ya gider, Azak kalesinin Rus Kazaklarından geri alınması için yapılan sefere katılır ancak sefer neticesiz kalınca Kırım’a geçer ve Kırım Hanı Bahadır Kirey Han’a konuk olur, onun yanında kışı geçirdikten sonra, bahar gelince Azak fethine tekrar katılır ve Kırım’dan İstanbul’a gemi yoluyla döner ancak şiddetli fırtına sonucu gemi batma tehlikesi geçirdiği için İstanbul’a döndükten sonra dört yıl kadar seyahate çıkmaz. 1645 yılında tekrar seyahate çıkan Evliya Çelebi Girit seferine katılır ve İstanbul’a tekrar döner. 1646 yılında Defterzade Mehmed Paşa’nın Erzurum beylerbeyliğine tayini ile Erzurum’a gider, bunun yanında bazı Anadolu şehirlerini ve Gürcistan, Azerbaycan’ı gezer. Eserin ikinci cildini oluşturan bu yerlerde tecrübe ettiklerini aktaran Evliya Çelebi örneğin Yûsuf Paşa’nın katledilmesi olayını şöyle aktarır: ‘‘<strong>Kin güdücü ve çekemeyen iki yüzlüler Yûsuf Paşa’yı padişaha şikayet edip: Padişahım Yûsuf Paşa lalan Hanya hazinesinden üç husravanî küp altın, üç milyon Kârûn malı ve bir keçelerle sarılmış altın direk aldı, padişahıma denizde damla ve güneşte zerre vermeyip onu gizledi dediler…</strong>’’. Bu dönemde Evliya Çelebi Kars’a tayinini kabul etmeyip İstanbul’a geri dönen Mehmed Paşa’ya katıldı ve onun mektuplarını getirip götürdü. Bu görevi sırasında Celalîler’den Kara Haydaroğlu ve Katırcıoğlu ile tanıştı. İşte eserin ikinci cildini tüm bu geziler ve tanıklıklar oluşturmaktadır.<br />
Eserin üçüncü cildini Konya, Kayseri, Antakya, Şam, Urfa, Maraş, Sivas, Gazze, Sofya, Şumnu ve Edirne oluşturmaktadır. 1648 yılında beylerbeyi tayin edilen Murtaza Paşa ile Şam’a giden Evliya Çelebi buradan Suriye ve Filistin’i görevli olarak gezme imkânını buldu. Murtaza Paşa’nın Sivas’a tayini ile de Doğu ve Orta Anadolu şehirlerini dolaşma imkanı buldu. Bu eserin içeriği de bu şekilde oluşmuş oldu.<br />
Evliya Çelebi’nin bundan sonra hayatının en önemli dönüm noktalarından biri akrabası olarak belirttiği Melek Ahmed Paşa’nın sadrazam olmasıdır. Böylece Evliya Çelebi sadrazamın en yakın adamlarından biri oldu ve devlet ricaline yakınlığı sayesinde gördüğü, duyduğu ve tanık olduğu olayları eserine aktardı. Bu yönüyle Seyahatname yalnızca bir gezi yazısı değil, tarihi bir başvuru kaynağı niteliğindedir. Ayrıca tanıklıklarını kayda alması saray tarihçiliği geleneğini de akıllara getirmektedir. Bu konuyla ilgili Suraiya Faroqhi de eserin önemini vurgulamıştır. Bir yeniçeri ayaklanmasından sonra Melek Ahmed Paşa’nın Özi beylerbeyliğine tayini çıkmıştır. Onunla beraber Özi’ye giden Evliya Çelebi’nin yine seyahat etme fırsatı doğmuştur. Melek Ahmed Paşa’nın karışıklıklardan dolayı görevden alınıp tekrar görevine iade edilmesi, başka bir bölgeye nakli gibi sebeplerle Evliya Çelebi de sık sık yer değiştirerek gezme ve görme fırsatına sahip oldu. Doğu Anadolu, İran, Bağdad ve Van bunlardan bazılarıdır. 1655 yılında Melek Ahmed Paşa’nın yeniden Özi beylerbeyliğine tayini ile onunla beraber vilayet merkezi olan Silistre’ye gitti. Bir yıl sonra ise Macar Rakoczi üzerine yapılan sefere katıldı. Bu sırada da Kırım Hanı IV. Giray’ın hizmetine girdi. Eyalette birçok yerleri dolaştı, savaşlara katıldı ve yeniden İstanbul’a döndü. Bu seyahatleri de büyük eserinin devam eden ciltlerini oluşturmaktadır. Dördüncü cilt Malatya, Diyarbakır, Mardin, Bitlis, Isfahan, Tebriz, Musul ve Van’dan oluşmaktadır. Beşinci cildi ise Tokat, Sarıkamış ve Avrupa’nın çeşitli eyaletleri hakkında bilgi verir. Dördüncü cildinde Bağdad hakkında ve orada yatan İslam büyükleri hakkında geniş bilgilere yer veren Evliya Çelebi, Kerbela olayına da değinir. Bu bölgenin karmaşık insan yapısını ele alır; Yezidiler, Araplar ve Kürtler hakkında ayrıntılı bilgiler verir.<br />
1659 yılında Boğdan’ın yeni voyvodası Stefanitza’yı memleketine götüren kafile ile birlikte yola çıktı, Edirne’den Romanya’ya doğru gitti. Kırım süvarileriyle birlikte çeşitli akınlara katıldı. Sonrasında Edirne&#8217;ye döndü. 1660 yılında Köse Ali Paşa’nın maiyetinde olarak Varad seferine katıldı. Bu kalenin fetihnamesini Bosna beylerbeyi Melek Ahmed Paşa’ya götürdü ve Bosna’yı da gezme fırsatı buldu, Venedik topraklarına kadar uzandı. Melek Ahmed Paşa yeniden Rumeli beylerbeyi olunca Evliya Çelebi de Sofya’ya gitti ve yine vergi toplamak için birçok yer dolaştı. Bir yıl sonra ise Tımışvar sahrasında Köse Ali Paşa’nın Erdel seferine katıldı, Erdel’i karış karış dolaşma fırsatı buldu. İstanbul’a döndükten sonra 1663 yılında Fazıl Ahmed Paşa ile birlikte Alman(Nemse) seferine çıktı. Venedik sınırındaki hareketlere katıldı, Macaristan’a döndükten sonra Zrinvar ve Raab savaşlarında bulundu. Vasvar barışından sonra Viyana’ya elçi gönderilen Paşa’nın maiyetinde Viyana’ya gitti. Almanya İmparatoru I. Leopold’dan aldığı pasaport ile çevreyi gezdi ve aynı yıl Macaristan’a döndü. Eyalet ve sancaklardaki kaleleri yoklamaya memur edildi. Oradan Erdel, Eflak, Kırım’a gitti. Kırımdan da kara yolu ile Kafkaslara geçerek Dağistan’ı, Hazar kıyılarını ve İdil ırmağını dolaştı. 1668 yılında İstanbul’a geri dönen Evliya Çelebi sonrasında Edirne, Selanik, Tesalya ve Mora’yı dolaştı. Yaklaşık iki sene boyunca Balkan coğrafyasını gezdi. Böylece hacimli ve ihtişamlı seyahatnamenin altıncı, yedinci ve sekizinci ciltleri oluştu. Altıncı cilt ağırlık olarak Macaristan’a aittir. Şehirler, köyler ve kasabalar, katıldığı savaşlar, Nova, Mastar, Zigetvar, İştif, Lofça, Vidin, Erdel, İskenderiye, Hollanda ve Budin gibi birçok vilayete ait bilgiyi bu ciltte bulabilriz. Yedinci cildi ise Kırım, Kafkasya, Ukrayna, Rusya ve Avrupa oluşturur.<br />
Yukarıda değindiğimiz gibi bu bölgelerde pek çok savaşa katılan Evliya Çelebi Kırım ve Kafkasya tarihi hakkında geniş ve ayrıntılı bilgiler verir. Örneğin kaleler hakkında şöyle bir giriş ve kaside yazar: ‘‘<strong>Alman diyârı ve amansız kâfiristan vilayeti, serhaddin sağlam kilidi ve dayanıklı kalesi, İslam Seddi ve güvenli yurt olan Kanije kalesi altından Alman diyarını, Hırvatistan memleketini, İslovin Vilayeti’ni, Ungurus Vilayeti’ni ve Makemorya vilayetlerini yağmalamaya gittiğimiz kaleleri bildirir.</strong><br />
<strong>                                                                </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>                                 <span style="font-size: 14px;">                                                    &#8211;<em>Kasîde-i Münâsib-</em></span></strong></p>
<p><em><span style="font-size: 14px;"><strong>                         Benâm-ı Hâlık u Hayy-ı kâdim-i ferd-i Yezdânî Yaratdı dâr-ı kevneyni kodu cinnile insânı,</strong></span></em><br />
<span style="font-size: 14px;"><em><strong>                         Benî âdem edîm-i arz içinde sâkin oldular, Hemen Hâbil’le Kâbil’den beridir cengin olanı…</strong></em>’’</span></p>
<p>Ayrıca Kandiye fetihnamesini de kendisinin yazdığını belirterek esere ekler. Sekizinci ciltte ise Edirne, Girit, Batı Trakya, Atina ve Arnavutluk bulunur.<br />
Evliya Çelebi İstanbul’a dönüşünün ardından biraz mola verir. Birçok ülke ve şehri karış karış gezerek bilgi hazinesini güçlendirmiş ve yorulmuştur. Nihayetinde hac vazifesini yerine getirmeye karar verir ve böylece eserin dokuzuncu cildini Mekke ve Medine şehirleri oluşturur. Hac yolculuğuna ilk defa kendi oluşturduğu kafilesi ile çıkar ve güzergâhına daha önce görme fırsatı bulamadığı Anadolu şehirlerini de ekler.<br />
Çelebi, hac vazifesinden sonra Mısır hacılarına katıldı ve Mısır’ı gezdi, yaklaşık dokuz yıl kaldı, Habeşistan’ı ve Sudan’ı gezdi. Eserinin onuncu cildini oluşturan Mısır tamamlanmamış bir biçimde birden kesilir. Tahminler hayatını kaybettiği nedeni ile eseri tamamlayamadığı yönündedir ancak nerede ve ne zaman öldüğü ile ilgili kesin bir bilgi yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;">
3- Seyahatname’nin Önemi Üzerine</p>
<p style="text-align: justify;">Seyahatname eseri Evliya Çelebi’nin yaklaşık yarım asırlık seyahatleri sonucunda oluşmuş bir eserdir. Bugünden 17. yüzyıl coğrafyasını, insanlarını, tarihini anlamak için başvurulacak yegâne eserler içerisindedir. Evliya Çelebi’nin biriktirdiği derya deniz bilgilerin günümüz dünyasına ulaşması biz tarihçiler ve diğer birçok bilim insanı tarafından büyük bir şanstır. Çünkü Evliya yalnızca seyahat etmemiş, yaptığı seyahatlerde yörelerin tarihini, özelliklerini, insanlarını, coğrafyasını, ekonomisini, kültürünü ve daha nice bilgisini büyük bir hafıza örneği göstererek eserine nakletmiştir. Özellikle şehir tarihi çalışanlar için eser büyük bir kaynak niteliğindedir. Eser güzel ve akıcı bir üsluba sahiptir. Yazısında dikkat çeken bir unsur da gittiği yörelerin insanlarının konuşma dilini yazı diline aktarması ve dil bilgisi kurallarına gerektiğinde dikkat etmemesidir. Olaylara çok defa alaycı bir tavırla yaklaşan Evliya Çelebi genel olarak mübalağalı bir anlatıma sahiptir. Doğaüstü olay ve kişilere eserinde sıkça yer verir. Acayip ve garip hikâyeler eserin olmazsa olmaz nüktelerindendir. Bahsettiği olayı güçlendirmek amacı ile uydurma haberler vermekten kaçınmaz. Bu nedenlerden ötürü Evliya Çelebi’ye iyi bir hikâye anlatıcısı demek yanlış olmaz. İçinde bulunduğu toplumun âdetlerini, gelenek ve göreneklerini her zaman göz önünde bulunduran Evliya Çelebi her zaman sözlü kültürden beslenen bir kişi olmuştur. Bu anlamda Seyahatname de sözlü kültür geleneğinden beslenen, sözlü kültür özelliklerine sahip bir yazılı yapıttır. Tüm bunlar göz önüne alındığında Seyahatname hem bir gezi yazısı, hem bir tarih metni, hem de iyi bir edebiyat örneğidir. Zeki ve atak bir yapıya sahip olan Evliya Çelebi kendisinin ve başkalarının deneyimini, sağlam ve benzersiz bir tarzda işleyerek hem edebiyat tarihine hem de tarih çalışanlara şahane bir kaynak sunmuştur. 17. Yüzyıl dünyasına kocaman bir kapı aralamak isteyenler için Seyahatname başucu kitapları arasında olmalıdır.<br />
Ayrıca Seyahatnameye ne kendi döneminde ne de Tanzimat’a kadar rastlanmaz. Oryantalist çağdaş tarihçi Joseph Von Hammer’in Seyahatname’yi bilim dünyasına tanıtmasının ardından Seyahatname birçok araştırmaya konu ve kaynak olmuştur.<br />
Seyahatnamenin asıl nüshaları Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’ndedir. İlk sekiz cildi bilinen esas nüshaların yazarın kendisine ait olup olmadığı tartışmalıdır. Eksik olan dokuzuncu cilt için Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde, onuncu cilt için de İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi’nde bulunan nüshaların esas alınabileceği söylenmektedir. Eser Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki yazmalar esas alınarak, karşılaştırmalar yapılarak basılmıştır. Bu nedenle matbu basımlar ve orijinal nüshalar arasında farklılıklar vardır. Son dönemlerde çıkan sadeleştirilmiş, Latin alfabesine çevrilmiş metinler asli kaynak niteliğinde değillerdir. İlmî çalışmalar için eserin orijinalinin göz önünde bulundurulması gerekmektedir.</p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p>Kaynakça</p>
<p>1- Atsız, Hüseyin N., Evliya Çelebi Seyahatnamesinden Seçmeler, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1991.<br />
2- Baysun, M. Cavit, ‘‘Evliyâ Çelebi’ye Dair Notlar’’, Türkiyat Mecmuası 17, 1955.<br />
3- Dağlı, Yücel ve Kahraman, Seyit A., Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi 2. Kitap 1. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, 2011, ss: 184-185.<br />
4- Dağlı, Yücel ve Kahraman, Seyit A., Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, 7. Kitap 1. Cilt, Yapı Kredi Yayınları, 2011.<br />
5- Diniz, Yeliz Ö., Evliyâ Çelebi’nin Acayip ve Garip Dünyası, Yapı Kredi Yayınları, 2017, ss:12-13.<br />
6- İlgürel, Mücteba, ‘‘Evliya Çelebi’’, TDV İslam Ansiklopedisi. C.11.<br />
7- İz, Fahir, ‘‘Evliyâ Çelebi ve Seyahatnâmesi’’, Belleten, C: LIII, S: 207-208, 1989.<br />
8- Kahraman, Seyit A.(sad. ve yay. haz.), Evliya Çelebi Seyahatnamesinden Seçmeler, Yapı Kredi Yayınları, , 2010, ss:44-45.<br />
9- Mülayim, Atilla, Evliya Çelebi, TYB Akademi, Dil, Edebiyat ve Sosyal Bilimler Dergisi, Sayı:2, 2011.<br />
10- Şavk, Ülkü Ç, ‘‘Sorularla Evliya Çelebi’’, Hacettepe Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Enstitüsü, 2011.<br />
11- www.ttk.gov.tr.</p>
<p>Not:Görsel, https://www.google.com/searchq=evliya+%C3%87elebi&amp;source=lnms&amp;tbm=isch&amp;sa=X&amp;ved=0ahUKEwj61OGwot7fAhUJBSwKHfEeBJ0Q_AUIDigB&amp;biw=1366&amp;bih=657#imgrc=Lv94ocF2Zdvz8M: adlı adresten alınmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/evliya-celebi-ve-seyahatnamesi-uzerine-bir-degerlendirme.html">Evliya Çelebi ve Seyahatname’si Üzerine Bir Değerlendirme</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Tehlikeli Oyunlar Kitabı Metin Çözümlemesi</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/tehlikeli-oyunlar-metin-cozumlemesi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Özdemir Karabulut]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Sep 2018 21:31:54 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Oğuz Atay]]></category>
		<category><![CDATA[selim bey]]></category>
		<category><![CDATA[Tehlikeli Oyunlar]]></category>
		<category><![CDATA[tehlikeli oyunlar roman]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=6259</guid>

					<description><![CDATA[<p>‘Tehlikeli Oyunlar’ romanının ana çerçevesi şu şekildedir: Hikmet Benol romanın ana kahramanıdır. Eşinden boşanmış ve yalnız kalmış bir insandır. Boşandıktan sonra çevresini tümüyle bırakarak bir gecekonduya yerleşir. Gecekonduya yerleşmesinin amacı, burjuva hayat standartlarını terk ederek kendi kimliğini bulma çabasıdır. Hikmet’in bu kimlik arayışı yolculuğunda iki adet misafiri vardır. Bunlar komşuları Albay Hüsamettin Tambay ve dul [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/tehlikeli-oyunlar-metin-cozumlemesi.html">Tehlikeli Oyunlar Kitabı Metin Çözümlemesi</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">‘Tehlikeli Oyunlar’ romanının ana çerçevesi şu şekildedir: Hikmet Benol romanın ana kahramanıdır. Eşinden boşanmış ve yalnız kalmış bir insandır. Boşandıktan sonra çevresini tümüyle bırakarak bir gecekonduya yerleşir. Gecekonduya yerleşmesinin amacı, burjuva hayat standartlarını terk ederek kendi kimliğini bulma çabasıdır. Hikmet’in bu kimlik arayışı yolculuğunda iki adet misafiri vardır. Bunlar komşuları Albay Hüsamettin Tambay ve dul kadın Nurhayat Hanım’dır. Hikmet toplumdaki kargaşanın temellerine inmek için ‘oyun’ yolunu seçiyor. Oyun yazan ve hayatı bir oyunmuşçasına algılamaya çalışan Hikmet kendisiyle yüzleşirken bir takım soruların da cevaplarını bulmaya çalışır.</p>
<p style="text-align: justify;">   Türk edebiyatında ‘Tutunamayanlar’ romanı ile üstkurmaca tekniğinin ilk uygulayıcısı Oğuz Atay’dır. ‘Tutunamayanlar’ romanının karmaşık dokusu içerisinde, farklı özelliklerden biri olan üstkurmaca öğesi, ‘Tehlikeli Oyunlar’da ana kurgu öğesi durumundadır. İlk romanında her şeyi anlatma çabası içerisinde olan Atay, ikinci romanını daha bilinçli bir şekilde kaleme almıştır. Yani Türk edebiyatında Üstkurmacayı geniş kapsamda barındıran ilk eser ‘Tehlikeli Oyunlar’dır.(Ecevit, 2014, s. 101) ‘Tutunamayanlar’ romanındaki gibi bu romanın ana kahramanı da kendisiyle hesaplaşan bir kişidir. ‘Tehlikeli Oyunlar’ üstkurmaca ve bireyin kendisiyle hesaplaşması üzerine kurulu bir romandır.</p>
<p style="text-align: justify;">   Atay’ın iki romanı da bir kara anlatı metnidir. Roman kahramanlarının ‘tutunamayan’ bireyler olmaları, toplum içerisinden kendilerini soyutlamaları ve yalnız bir hayat sürmeleri kara anlatının eserleridir. Modern edebiyata kadar geçen süre içerisinde geleneksel edebiyat bu anlatım tarzından uzak durmuş ve topluma iyiyi ve güzeli vermek için uğraşmıştır. Bir bakıma edebiyat olduğu yerde saymıştır. Edebi eserlerde bireyin iç yüzü kendisine bir yer bulamamıştır. Sürekli değişen bir dünya yahut toplum düzeni içerisinde bireyin içsel sorunlarına yer verilmemesi edebiyatın büyük bir eksiklik içerisinde olduğunun göstergesidir. Toplum içerisinde uyuşmazlıkların olduğu ve çoğu bireyin boşluğa düştüğü su götürmez bir gerçektir. Öyleyse olmazsa olmazı ‘insan’ olan edebiyatın, kara anlatı ile beslenip kendini geliştirmesi mümkündür. İnsan, karanlık yönlerini keşfedip onunla yüzleşmelidir. Bu anlatım tarzının ana besini acı, yalnızlık ve aykırılıktır. Bu yönde verilen eserler yazıldığı dönemde çığır açıcı olarak değerlendirilip kimi otoriteler tarafından beğenilirken kimi otoriteler tarafından amansızca eleştirilmişlerdir. Bu anlatım tarzında verilen eserlerin başında şüphesiz ki Franz Kafka’nın yapıtları gelir. Kafka’nın yazdığı eserlerde yalnızlık ön plandadır. Eserleri otobiyografik özellikler taşır. Kahramanlarının yalnız ve acı çeken bireyler olması Kafkayıavangard bir yazar haline getirmiştir: ‘‘<em>Bence sadece bizi bıçaklayan veya yaralayan türden kitapları okumalıyız. Eğer okuduğumuz kitap kafamıza şöyle sağlam bir darbe indirip bizi kendimize getirmiyorsa, onu okumanın ne anlamı var? Böyle bir kitap bizi daha mutlu etmeye mi yarar? Emin olun, eğer kitap diye bir şey olmasaydı, gerçek mutluluk işte o zaman mümkün olurdu. Okuduğumuz zaman bizi mutlu eden kitaplar, yazmak isteseydik kendimizin de yazabileceği türden kitaplardır. Ancak, bizim ihtiyacımız olan kitaplar; okuyunca bizleri bir felakete uğramış gibi sarsan, derin bir hüzne boğan, kendimizden daha çok sevdiğimiz bir kişinin zamansız ölümü gibi kahreden ve herkesten uzak, karanlık ormanlara sürülmüş gibi hissettiren kitaplardır. Bir kitap, insanın içindeki donmuş denizlere vurulan bir balta gibi olmalıdır. Ben buna inanıyorum.</em>’’(Kafka, 2015, s. 7-8) Kafka bu aforizmasında kara anlatı metinlerin olması gerektiğini ve bu metinlerin okunması gerektiğini savunur. İnsanı kendi içiyle yüzleştiren kitapların gerçek kitaplar olduğunu söyler. Atay’ın büyük destek aldığı yazarlardan olan Franz Kafka’nın kara anlatı metinleri Atay’ı etkilemiş ve eserlerinde yön vermiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">   Düşük düzeydeki insanları konu olan bu metinler ile Atay’ın roman kahramanlarının özellikleri birbirleriyle örtüşür. Ancak Atay’ı kara anlatı yazarlarından ayıran en büyük özellik anlatımda ‘ironi’ tekniğini kullanmasıdır. ‘Tutunamayanlar’da büyük bir yeri olan ironi, ‘Tehlikeli Oyunlar’da da varlığını sürdürür. Atay alaycı bir dil kullanmaktan vazgeçmez. Bu özelliği, kara anlatı metinlerinin yumuşamasını sağlar. Roman kahramanları her ne kadar ‘tutunamayan’ birey olsalar da kötü karakterde insan değillerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Üstkurmaca öğesi modern yapıtların olmazsa olmazları arasındadır. Modern yapıda  eserlerde edebiyat kendisini anlatmaya başlamıştır. Bu özellikler neticesinde roman kahramanları reel dünyada değil, metinlerarasıalemde yani metnin sayfaları arasında yaşarlar.(Ecevit, 2011, s. 340) Yazarlar soyut halde bulunan ifadeleri farklı biçimlerle somutlaştırma çabasına girmişlerdir. Netice olarak yazarlar sadece kurgulamıyor, artık nasıl kurguladıklarını da anlatıyorlardır. Bu manada üstkurmaca, kurmacanın kurmacası anlamını taşır. Postmodern başlığı altında kendisini gösteren üstkurmaca, edebiyatı bir oyun olarak görür.( Ecevit, 2014, s.98-99) Edebiyat artık farklı bir bakış açısı içerisindedir.</p>
<p style="text-align: justify;">   ‘Tehlikeli Oyunlar’ın ana kurgu özelliğini taşıyan üstkurmaca, metin içerisinde kendisini oyunlar ile gösterir. Atay’ın roman kahramanları hep ‘yazan’ kişilerden oluşur. Metnin ana dokusuna baktığımızda ‘Tutunamayanlar’ın devamı niteliğinde olduğunu görürüz. Eşinden ayrıldıktan sonra bir gecekonduya yerleşen Hikmet Benol komşusu Hüsamettin Albay ile oyunlar yazar. Hikmet reel dünyayı reddedip kendisini ‘oyunlarla yaşayan’ bir bireye dönüştürür. Bu bakış açısı, Hikmet’in ‘yaşamak’ kavramını da bir oyun olarak gördüğünü gösterir. Romanın çok katmanlı yapısını Yıldız Ecevit üç başlık altında göstermiştir: 1- Reel gerçeklik düzleminde Hikmet somut yaşamı verilir. 2- Kurmaca düzlemde Hikmet ve diğer roman kahramanlarının yazdığı metinler bulunur. 3- Hikmet’in kendisi ile hesaplaştığı iç dünyası.(Ecevit, 2014, s. 102)</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/tehlikeli-oyunlar-metin-cozumlemesi.html">Tehlikeli Oyunlar Kitabı Metin Çözümlemesi</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
