﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Soner Özçelik | Akademik Kaynak</title>
	<atom:link href="https://www.akademikkaynak.com/yazar/communche/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<description>Akademik Düşünce Enstitüsü yayın organı akademikkaynak.com - bilimin ışığıyla.</description>
	<lastBuildDate>Tue, 22 Oct 2019 07:23:24 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=7.1</generator>

<image>
	<url>https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/04/cropped-akademikkaynak-fovicon-32x32.png</url>
	<title>Soner Özçelik | Akademik Kaynak</title>
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Barış Pınarı Harekatını Anlamak</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/baris-pinari-harekatini-anlamak.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Özçelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 21 Oct 2019 18:26:17 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[51. madde]]></category>
		<category><![CDATA[barış pınarı]]></category>
		<category><![CDATA[bölgesel güç]]></category>
		<category><![CDATA[denge politikası]]></category>
		<category><![CDATA[egemenlik]]></category>
		<category><![CDATA[Rusya]]></category>
		<category><![CDATA[sınır ötesi]]></category>
		<category><![CDATA[suriye]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[türkiye-abd ilişkilerinde suriye]]></category>
		<category><![CDATA[uluslarası hukuk]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=8961</guid>

					<description><![CDATA[<p>Barış Pınarı Harekatını Anlamak Fransız ve Sanayi devrimleri ile birlikte artan milliyetçilik imparatorluk çağının kapanmakta olduğunu göstermekteydi. Afrika, Asya ve Avrupa gibi üç coğrafyada oldukça geniş bir alanda birbirinden farklı hem etnik hem de dini birçok unsuru içinde barındıran Osmanlı İmparatorluğu da bu akımdan nasibini almıştı. Ana yönetimden ayrılıklar başlamış: özellikle Avrupa kökenli toplumlar ilk [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/baris-pinari-harekatini-anlamak.html">Barış Pınarı Harekatını Anlamak</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000;font-size: 16px"><strong>Barış Pınarı Harekatını Anlamak</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Fransız ve Sanayi devrimleri ile birlikte artan milliyetçilik imparatorluk çağının kapanmakta olduğunu göstermekteydi. Afrika, Asya ve Avrupa gibi üç coğrafyada oldukça geniş bir alanda birbirinden farklı hem etnik hem de dini birçok unsuru içinde barındıran Osmanlı İmparatorluğu da bu akımdan nasibini almıştı. Ana yönetimden ayrılıklar başlamış: özellikle Avrupa kökenli toplumlar ilk ayaklanmaları çıkarmış ve Osmanlı yönetimine ciddi zararlar vererek bağımsızlıklarını bir bir ilan etmişlerdi. Diğer taraftan aynı dini duyguların paylaşıldığı Ortadoğu coğrafyasında bulunan milletler, 19. yy ve I. Dünya Savaşı sonrasında bölgeye giren uluslararası aktörlerin çizdiği haritalarda kendilerine yer bulmuşlardı. Self-determinasyon ilkesi doğrultusunda her millet kendi kaderini çizme arzusunu milliyetçilik duygularıyla harmanlamış ve ona göre eylemlerde bulunmuştu.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Elbette kabilecilik anlayışı çerçevesinde şekillenen Ortadoğu’da, özgürlüklerini kurulan ulus-devletlere teslim etmiş olsalar da kemikleşmiş yönetimlerde refah ve sosyal adaletten uzak, sadece içeride değil diğer devletlerle de sürekli sorun ve çatışmalar yaşama gerçeği demokratik sürecin olgunlaşmadığını ve bilinç olarak yerleşmediğini göstermektedir. Özellikle Arap Baharı ile tüm bu coğrafyayı saran, yönetimden memnun olmayan kitlelerin kolektif bir yapıya bürünerek nasıl bir akım ortaya çıkardığını geçtiğimiz son on yılda küresel gözler olarak da gördük. Rejimsel sıkıntılar, ülkelerin yönetimlerinde darbeleri ve halkların daha önceki yönetimlerin tasarruflarından daha kötü şartlarda yaşadıklarını da dünya kamuoyuna şahitlik ettirdi. Savaşın geride bıraktığı yurtlarından edilerek mülteci konumuna düşmüş milyonlarca sivil; bir o kadar da hayatları, özgürlükleri, umutları kayıp gidenler. </span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Suriye de bu bahardan nasibini alanlar arasına girmiştir. Esed yönetiminden memnun olmayan muhalif gruplar ve bu grupları çevreleyen daha yaşanabilir bir hayat arzusu bir yandan arayışları arttırmış diğer taraftan ise bu arayış sonucu ortaya bir çatışma alanı yaratmıştır. Tıpkı Irak&#8217;ta da olduğu gibi bölgede terörize olmuş gruplar kendilerine hakimiyet alanları çizmiştir. Suriye&#8217;nin kuzeyinde kurulmuş ve bölgede konuşlanmış terör örgütü PYD/YPG&#8217;nin, Irak&#8217;ta olduğu gibi bölgesel bir yönetim kurarak konfedarelizm arzusu karşında Türkiye, hem sınır komşusu olması hem de bu yapılanmanın PKK ile bağlantısı ve birlikte gerçekleştirdikleri eylemler bakımdan konuya müdahil oldu ve yapılan görüşmeler neticesinde milyonlarca mülteciye kapılarını açtı. Mamafih kendi milli birlik ve beraberliği ile vatanın bölünmezliğini 40 yıldır tehdit eden bir terör örgütüne karşı olarak yorumlamak gerekiyor. Jean Bodin’in egemenlik kavramı üzerinde yola çıkılacak olursak Türkiye’nin ne ilk ne de son sınır ötesi harekâtı olacaktır bu. Egemenlik mutlaktır, parçalanamaz. Bu bağlamda Birleşmiş Milletler Antlaşması gereğince 51. Madde’yi uygulama zorunluluğu içerisindedir. 26 Haziran 1945 tarihinde San Francisco’da imzalanmış ve 110. maddeye uygun olarak 24 Ekim 1945’de yürürlüğe girmiştir. Türkiye Antlaşmayı Milletlerarası Adalet Divanı Statüsü ile birlikte 15 Ağustos 1945’te onaylanmıştır. 4801 Sayılı Onay Kanunu 24 Ağustos 1945 gün ve 6902 Sayılı Resmi Gazete’de yayınlaşmıştır<a style="color: #000000" href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>. Özellikle “Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırı Eylemi Durumunda Alınacak Önlemler” başlıklı VII. Bölüm’de dile getirilmiş ve taraflarca kabul edilmiştir<a style="color: #000000" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>. 11 Eylül saldırısı sonrasında ABD bu hakkı Afganistan’da ve Irak’ta kullanarak yakın tarihe ışık tutuyor. Bilanço milyonlarca ölüm, yurtlarından edilmiş ve zor şartlar altında yaşamak durumunda kalan diğer milyonlar ve tabii ki dünyanın gelişmesinde kullanılabilecek ama kurşun olarak harcanan ekonomiler: savaşın geride bıraktığı viran şehirler… Bu bağlamda Türkiye’nin hukuki dayanağı, Suriye’de konuşlanmış terör örgütleri PKK/PYD/YPG/İŞİD/DAEŞ gerçeğinin sunduğu argümanlar ve eylemlerle meşrulaşmış oluyor. Kısacası “Suriye çölleri ile Paris, Londra, Pekin, Berlin, New York, Tokyo ve diğer dünya şehirlerinin güvenliği birbirine bağlanırken; bölgesel ve küresel dinamikler yeniden hareketlenmiş vaziyetteler.<a style="color: #000000" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>”</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000"><span style="font-size: 16px">Türkiye’nin endişeleri bölgede bulunan ulus-devletlerin toprak bütünlüğüne karşı tehditler değil sadece. Bir diğer etken, iç siyasette hükümeti zor durumunda bırakan mülteci sorunu ve halkın zaten bunalımda olan ekonomide ferahlık için bu sorundan kurtulmak istemesi. Türkiye, Suriye’ye başlattığı bu operasyonlar çerçevesinde maddi-manevi kayıplar verecektir elbette. Bunu minimize etmek için elinden geleni de yapacaktır. Suriyeli mülteciler konusu içeride oldukça büyük baskı oluşturacaktır, sonuçta yıllardır bu gerçeği yaşayan Türkiye vatandaşlarının büyük bir çoğunluğu bu nüfusu hele de böylesi bir operasyon varken istemiyor. İşin insani boyutu ayrı; ancak “vatan, millet, Sakarya” anlayışı çerçevesinde birleşen ve kanının son damlasına kadar savaşan bir milletin ne kadar daha göz yumacağı soru işareti. Bir başka deyişle Türkiye, ülke içerisinde dört bir köşeye dağılmış Suriyeli mültecilerin bir an evvel güvenli bir şekilde kendi</span><span style="font-size: 16px"><span style="color: #000000"> vatanlarına dönmesini istemektedir.  Barış Pınarı Harekatını kınayan </span><span style="color: #000000">ülkelerin mülteciler hakkındaki çözümü Türkiye sınırları içerisinde. Bu da demografik yıkımın habercisi. Kınayan ülkelerin çözüm üretmekten ziyade sorunları Türkiye’de kalıcı hale getirmeye çalışmaları asli sorun. Mültecilerin güvenli bölgelere sevki bu bağlamda zaruridir.</span></span></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Devletler; kendi halkına ve vatanın bütünlüğüne, yani toplumsal yarara aykırı düşen hiçbir sorunu bünyesinde barındırmak istemez. En güzel örneği ise Suriyeli mülteciler konusunda kendi ülkelerinin yararına ters düşeceğine inandığı için birçok Avrupalı devlet ya belli sayılarda ve nitelikte olanları aldı ya da tamamen kapılarını mültecilere kapattı. Diğer taraftan terörizm engellenemez, bir yerden muhakkak patlak verir. Daha öncesinde Enosis, Asala, Pkk, Ypg, İşid, Daeş derken farklı bir isimle ama aynı gayeyle saldıracak, şeklini koruyacaktır. İnsan, Adem’in yasak olanı yapması ile cennetten kovulmuş; Habil ile Kabil’in kardeş kardeşi öldürmesiyle bugünlere gelmiştir. Tarih, savaşlar tarihidir kanla yazılan. Yani insan kötüdür doğası gereği. Başkasının olanı sahiplenmek ister; mücadeleye girer, savaşır ve sonucunda karşısındaki engelleri yok eder. Realist açıdan bakıldığında paylaşmak, kendi çıkarları doğrultusunda vardır. Kazanacağı ata oynar, kazan—kazan ilkesine göre hareket eder. ABD ile Türkiye arasında yaşanan diyaloglar, sanal gönderme ve mektup sonucunda 13 maddelik bir antlaşma<a style="color: #000000" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> kamuoyuna duyurularak 120 saatlik ateşkes durumuna girildi. Böylece her iki ülke birbirlerini anlayarak insani çerçeve doğrultusunda hareket edecek; güvenli bölge terörden arındırılacak, güvenli bölgede TSK’nın kontrolünde olacak ve YPG bu süre zarfında çekildiğinde “Barış Pınarı” durdurulacak… 13 maddelik bu anlaşma da kazan—kazan ilişkisidir. Türkiye ve ABD çıkarları ekseninde ortak bir paydada buluşmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Madalyonun diğer yüzü ise, Türkiye farklı amaçlar doğrultusunda hareket ederken Rusya için Suriye’deki rejimi ayakta tutmaktan ziyade tarihsel süreçte sıcak denizler politikası ve neticesinde Doğu Akdeniz’deki askeri varlığını korumak ve genişletmek olarak görmek yanlış olmayacaktır. Ayrıca askeri varlıkla birlikte ekonomik ve çağımızın olmazlarından enerji paylaşımı ile dağıtımında da söz sahibi olmak istemektedir. Ancak Rusya, Şam yönetiminin düşmesi durumunda bu nüfuzunu kaybedeceğini düşünmüş olsa gerek ABD ile diğer Batılı ülkelerin tepkisiz kalması ile bölgedeki askeri varlığını arttırmış ve olaya müdahil olmuştur. Rusya, ABD’nin aksine bölgesel yönetimler ya da terör örgütleri yerine bölgedeki köklü ülkeler ile işbirliği yoluna gitmeyi seçmesi çözüm süreci açısından önemli bir nokta. Ortaya çıkan sonuç “temelde izlediği Avrasyacılık jeopolitik teorisinde hedef gösterildiği gibi dünyanın birçok bölgesinde ABD’nin temsil ettiği Atlantikçi(NATO ülkeleri, Batı dünyası) blokla mücadele ederek bu bloku saf dışı bırakma, tek kutuplu dünya söylemine son vererek kendisinin de dünyanın en önemli güçlerinden biri olduğu bir sistemi getirme derdinde olan Rusya, bugün Orta Doğu’daki en önemli aktörlerden biridir.<a style="color: #000000" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>” Suriye’deki iç savaş ile birlikte Rusya, bölgede daha etkin olacak şekilde askeri üsler elde etmiştir. Suriye’nin 1946’da Fransa sömürgeliğinden çıkarak bağımsızlığını ilan etmesi sonrasında bölgede denge politikası izlemek adına, daha önceden kavgalı olduğu batı liberal anlayışa karşı Sovyet bloğunda kendine yer edinmiştir. Bu bakımdan Rusya-Suriye ilişkileri perspektifi karşılıklı kazanımlar eşliğinde devam etmiş, ediyor ve edecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000">Türkiye, haklı sebepler ile Suriye&#8217;ye Barış Pınarı Harekatını düzenlemektedir. BM Antlaşması&#8217;nın 51. Maddesi ülkelerin kendini savunma hakkını saklı tutmaktadır. Elbette bu antlaşma, küresel düzenin korunmasını insancıl yollara sevk etmek istese de devletler için terörizm konusu kırmızı çizgisidir. 11 Eylül saldırıları sonrası ABD, sınır komşusu olmamasına rağmen Afganistan&#8217;a ve Irak&#8217;a ya da İsrail&#8217;in 1966-1969&#8217;da Ürdün&#8217;e ve 1969-1970&#8217;te Lübnan&#8217;a askeri müdahaleleri 51. Madde sunularak gerçekleştirilmiştir. Türkiye&#8217;nin bu harekatı düzenlemesi ve 51. Madde&#8217;yi öne sürmesinin haklı sebepleri açıktır. 40 yılı aşkın süredir PKK terör örgütü ile içeride ve sınırlarının dışında mücadele vermekte iken PYD/YPG&#8217;nin Suriye&#8217;de yapılanarak Suriye iç savaşının patlak vermesiyle birlikte örgütün faaliyetleri ve ideolojik düşünceleri Türkiye&#8217;nin Misak-ı Milli&#8217;sine tehdit oluşturmaktadır. Kısacası Türkiye için bu tehdidin ortadan kaldırılması ya da en azından etki alanlarının daraltılması gerekmektedir. </span></p>
<hr />
<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000"><strong>Dipnotlar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Birleşmiş Milletler Antlaşması, 24.08.1945, 6092 Sayılı Resmi Gazete</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Madde – 51: İşbu Antlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler Üyelerinden birinin silahlı bir saldırmaya hedef olması halinde, Güvenlik Meclisi milletlerarası barış ve güvenliğin muhafazası için lüzumlu tedbirleri alıncaya kadar, tabii olan münferit veya müşterek meşru müdafaa hakkına halel getirmez. Bu meşru müdafaa hakkını kullanarak Üyelerin aldığı terbirler derhal Güvenlik Meclisine bildirir ve Meclisin, işbu Antlaşmaya dayanarak milletlerarası barış ve güvenliğin muhafaza veya iadesi için lüzumlu göreceği şekilde her an hareket etmek yetki ve ödevine hiçbir veçhile tesir etmez.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Bağımsızlıktan Arap Baharı’na Suriye: İç ve Dış Politika, Mehmet Akif OKUR-Nuri SALIK, Nobel 1. Basım, 2016.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>   A. Türkiye ve ABD, iki yakın NATO üyesi olarak bu ilişkilerini teyid eder. ABD, Türkiye&#8217;nin güney sınırına dair meşru güvenlik kaygılarını anlar.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">B. Türkiye ve ABD, kuzeydoğu Suriye başta olmak üzere sahadaki gelişmelerin, ortak çıkarlar temelinde daha yakın eşgüdüm gerektirdiğini kabul eder.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">C. Türkiye ve ABD &#8220;hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için&#8221; anlayışıyla, NATO topraklarını ve halklarını tüm tehditlere karşı koruma taahhütlerini muhafaza eder.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Ç. Her iki ülke, insan hayatı, insan hakları ile dini ve etnik toplulukların korunmasına yönelik taahhütlerini yineler.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">D.Türkiye ve ABD, Suriye&#8217;nin kuzeydoğusunda DEAŞ&#8217;la mücadele faaliyetlerinin devamında kararlıdır. Bu, önceden DEAŞ kontrolünde olan alanlarda yaşayıp yerinden edilen şahıslar ile alıkoyma merkezleri hususlarında uygun şekilde gerçekleştirilecek eşgüdümü de içerir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">E. Türkiye ve ABD, terörle mücadele harekatlarının yalnızca terör unsurları ile bu unsurlara ait barınak, sığınak, mevzi, silah, araç ve gereci hedef alması gerektiği üzerine mutabık kalır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">F. Türk tarafı Türk kuvvetleri tarafından kontrol edilen güvenli bölgedeki tüm meskun mahal (güvenli bölge) sakinlerinin dirliği ve güvenliğini sağlayacağını taahhüt eder, sivillerin ve sivil altyapının zarar görmemesi için azami dikkati göstereceğini vurgular.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">G. Her iki ülke Suriye&#8217;nin siyasi birliği ile toprak bütünlüğüne ve Suriye ihtilafını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi&#8217;nin 2254 sayılı kararına uygun şekilde sonlandırmayı hedefleyen, BM öncülüğündeki siyasi sürece olan bağlılıklarını yineler.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">I. Her iki taraf Türkiye&#8217;nin, YPG ağır silahlarının toplanması ve YPG tahkimatları ile tüm muharip mevzilerinin kullanılmaz hale getirilmesi dahil, milli               güvenlik kaygılarının giderilmesini teminen bir güvenli bölge kurulmasının devam eden önemi ve işlevselliğinde mutabık kalır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">İ. Güvenli bölge, evvelemirde Türk Silahlı Kuvvetleri&#8217;nin kontrolünde olacak ve her iki taraf, güvenli bölgenin her veçhesiyle uygulanmasında eşgüdümü artıracaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">J. Türk tarafı Barış Pınarı Harekatı&#8217;na, güvenli bölgeden YPG&#8217;nin 120 saat içinde geri çekilmelerini teminen ara verecektir. Barış Pınarı Harekatı, bu geri çekilmenin tamamlanmasını müteakip durdurulacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">K. Barış Pınarı Harekatı&#8217;na ara verildiğinde ABD, Blocking Property and Suspending Entry of Certain Persons Contributing to the Situation in Syria başlıklı 14 Ekim 2019 tarihli Başkanlık Kararnamesi uyarınca hayata geçirilen yaptırımlara ilavelerini getirmeme ve Kongre nezdinde uygun şekilde çalışmalar ve istişareler yürüterek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi&#8217;nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda Suriye&#8217;de barış ve güvenliğin teminine dönük kaydedilen ilerlemenin altını çizmek hususunda mutabık kalır. Barış Pınarı Harekatı 11. paragraf uyarınca durdurulduğunda, yukarıda bahsigeçen Başkanlık Kararnamesi uyarınca hayata geçirilen mevcut yaptırımlar kaldırılacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">L. Her iki taraf bu açıklamada kaydedilen tüm hedeflerin uygulanması için birlikte çalışma taahhüdünde bulunmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Suriye’nin Jeopolitik Konumu Bağlamında Suriye-Rusya İlişkileri, Hamza AKENGİN-Ayşe YAŞAR, Süleyman Demirel Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi Yıl: 2018/3, Sayı:32, s. 25-57</span></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/baris-pinari-harekatini-anlamak.html">Barış Pınarı Harekatını Anlamak</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>İnsan Kötüdür: Terörizme Boyun Eğmek</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/insan-kotudur-terorizme-boyun-egmek.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Özçelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 11 Jul 2019 20:42:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[etnik terör]]></category>
		<category><![CDATA[terör]]></category>
		<category><![CDATA[terörizm]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası çatışma]]></category>
		<category><![CDATA[uluslararası terör]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=7906</guid>

					<description><![CDATA[<p>İnsan Kötüdür: Terörizme Boyun Eğmek  Önsöz Hayat, oldukça karmaşık… Bir yandan insan, bu kısa oyunda figüran olmaktan öteye gidemiyor; diğer yandan ise her şeyin merkezinde sanıyor kendini. Bir çıkmaz sokak misali bu paradoksu an be an yaşıyor. Aslında mutlu olmak için yapıyor her şeyi; mutlu olmak için diğer bireylerin çıkarlarıyla çatışıyor. Hâlbuki insan olmak, sevgi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/insan-kotudur-terorizme-boyun-egmek.html">İnsan Kötüdür: Terörizme Boyun Eğmek</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>İnsan Kötüdür: </strong><strong>Terörizme Boyun Eğmek</strong><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>Önsöz</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Hayat, oldukça karmaşık… Bir yandan insan, bu kısa oyunda figüran olmaktan öteye gidemiyor; diğer yandan ise her şeyin merkezinde sanıyor kendini. Bir çıkmaz sokak misali bu paradoksu an be an yaşıyor. Aslında mutlu olmak için yapıyor her şeyi; mutlu olmak için diğer bireylerin çıkarlarıyla çatışıyor. Hâlbuki insan olmak, sevgi ve saygı ile başlar; hoşgörüyle taçlandırılır ve sonunda toplumsal refah vücut bulur. Âdem ve Havva ile başlayan bu serüven gerçekte insanın doğasının kötülükle zehirlendiğinin kanıtıdır bir noktada. Kötülük böyle hayat bulur: sonuçta yasak olanı yapmak, bir başkaldırıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Geçmişten günümüze tarihi hep savaşlardan ibaret saymaktı belki de hatamız ilkin. Kazanmayı bir onur, kaybetmeyi ise hüsran kabul etmekti. Lakin kazanan ya da kaybeden olarak ayrılmasaydık her şey daha farklı olabilirdi. Tarihi değerlendirirken sebep-sonuç ilişkilerine, taraflar arasında geçen diyaloğa bakmaktan öteye geçebilseydik keşke. Elbette bunlar önemli; ama bütünsel anlamda Yaradan’ı görmemek, O’nun emir ve yasaklarına uymamaktan dolayı sistemli ya da sistemsiz bir yok oluşa doğru gidiyoruz göremediğimiz veya görsek de görmek istemediğimiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="font-size: 14px;"><strong>Başlangıç: </strong></span><span style="font-size: 14px;"><strong>Aile ve Devlet</strong></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Dünya siyasi tarihini ele aldığımızda ise halkların yönetimi konusunda farklı alternatifler, birbirinden ayrı yönetim şekilleri aile ile başlamıştır aslında. Ataerkil aile yapısı da günümüz devlet anlayışının temel prensiplerini içerisinde barındırmaktadır. Bir aile; anne, baba ve çocuklardan oluşur. Baba; ailede birlik ve beraberliği sağlamak, ekonomik kalkınmayı ve refahı tahsis etmek ve ailesini koruyacak ve ailenin devamını, gelecek nesillere ulaştırmak adına atılacak adımları—yani geleceği inşa etmek için yönetim tasarrufunda bulunur. Günümüzde devletin yaptığı da gerçekte budur; olması gereken de…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Devlet halkı için—çekirdek aile örneğimizdeki aile fertleri için babanın yüklendiği görev ve ödevleri üstlenmektedir. Özellikle güvenlik ve istikrar bu konuda çok önemlidir. Bir baba, ailesine dışarıdan gelebilecek tehditlere ve saldırılara karşı koruyucu kalkan görevi üstlenmekte ve bütün olumsuzlukları bertaraf etmek üzere gereken hamleleri yapmaktadır. Şu anki mevcut devlet sistemi aileye işaret etmekte. Özü itibariyle devlet, bütün kurumları ve mekanizmalarını kullanır; kamu yararını düşünür, iç veya dış tehditlere—terörizme karşı hazırlıklı olur. Terörizm, aile yapısını bozduğu gibi devletin işlevselliğini de sekteye uğratmaktadır. Eğitim, sağlık, ekonomi vb. alanlara aktarılacak fonlar, moral ve enerji terörizm karşısında erir gider.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>A. Korkudan Titreyiş</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">İnsanoğlu, tarihi boyunca başta bireysel daha sonra ise yapılanmanın verdiği şekliyle kolektif bir güvenlik çemberi oluşturmak adına sınırlar belirlemiştir. Bu güvenlik çemberi içerisindeki insan, dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı kendisini doğal olarak daha çok güvende hissetmiştir. Önceleri doğaya karşı bir savaşım veren birey, zamanla diğer insanları ve onların eylemlerini kendisine tehdit olarak algılamış ve buna göre hareket ederek kırmızı çizgilerini çizmiştir. Kurumsallaşma, diğer bir ifade ile devletleşme hareketleri içerisinde yaprak misali savrulurken birey, kolektif bu çatı altında ortak duygular ve amaçlar taşıyan diğer insanlarla bu güvenlik çemberini koyultmuş, genişletmiştir. Fakat günümüzde küreselleşmenin sonucu olarak bireyin kırmızı çizgilerini dahi ortadan kaldırabilecek seviyeye gelmiştir. Çünkü tehdidin nereden, nasıl, ne zaman ve kim tarafından geleceği muğlâklaşmıştır. Bu durum günümüz insanını, kimseye güvenmeyen, “ben” kimlikli birer bireyler haline sokmuştur. <em>Korkudan titreyiş</em> ise en büyük güvenlik sorununu teşkil etmekte ve terörizmin pençesinde insanlar nasıl yaşayacağını algılamaktan aciz kalmaktadır. Terörizmin de istediği bu değil midir zaten?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>B. Terörizmin Doğası</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Türkiye coğrafyası, dünyada bulunan ender bölgelerden sadece bir tanesi ve jeopolitik bir öneme sahip. Tarihin şekillenmesi ile beraber bu coğrafyada sayısız medeniyetler kurulmuş, sayısız savaşlar yapılmış, sayısız el değiştirmeler yaşanmış… Medeniyetler çatışmasının ortasında kalmıştır hep. Birçok dinsel öğretiyi de bünyesinde barındırmıştır bu bağlamda.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Lakin “terörizm insanoğlunun ilk varoluşundan; Hz. Âdem’in oğullarından Kabil’in, kardeşi Habil’i öldürmesinden bu yana çeşitli şekillerde var olmuştur. Tarihsel kökenleri çok eskiye dayanan terörizm, adaletin sağlanmasında takip edilecek bir yol olarak tanımlanmıştır.  Romalıların genellikle zorbaları öldürenleri alkışladığı ifade edilir. Çiçero ayrıca İmparatoru öldüren suikastçıların tüm suçlarından aklanması ve af yasası çıkarılması talebinde bulunmuştur. Yine Seneca’nın “Bir müstebid<span style="color: #000000;">in<a style="color: #000000;" href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> </span>kanından fazla hiçbir kan Tanrı’nın hoşuna gitmez” sözünü söylediği iddia edilmektedir. Ayrıca “Hükümdarın görevi adaleti tahsis etmektedir, aksini yapıyorsa öldürülmelidir” fikri kendisine geniş bir taban bulmuş ve Schiller’in “Hayır, istibdadın da bir sınırı vardır ve son çare olarak başka bir şey işi halletmiyorsa insanın kılıcı vardır” sözü zorbalığa karşı şiddete başvuranların referansı olmuştur. İmparatorun Brütüs tarafından öldürülmesi, I. Dünya Savaşı’nı başlatan sebep olarak gösterilen Avusturya Arşidükü’ Veliaht Ferdinand’ın bir Sırp milliyetçisi tarafından öldürülmesi olayları da tarihte zorbalığa ve/veya mevcut yönetime karşı şiddet kullanmanın (günümüzde bu tür olaylar terörizm olarak ifade edilmekte) somut örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Platon ve Aristo, baskıcı yönetimleri bir sapma, sapıklık ve en sonunda en kötü hükümet şekli olarak tanımlamışlardır. Bu yüzden eski Yunanda zorbaları öldürenler milli kahramanlar olarak kabul görmüşlerdir”.<span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> Tarihsel açıdan bakıldığında değerlendirilmesi gereken önemli bir diğer konu da, XІ. Yüzyılda İran’da faaliyet gösteren Haşhaşi milit</span>anlarıdır. Şii mezhebine mensup olup, gerçek İslam’ı yozlaştırdıkları gerekçesiyle suçlu buldukları Müslüman devlet yöneticileri ve liderlerine yönelik suikast düzenlemişlerdir. Haşhaşiler eylem coğrafyası olarak İran, Mısır ve Suriye’de faaliyet göstermişlerdir. Aynı zamanda İslam’a karşı saldırı ve işgal faaliyeti ile suçladıkları Hristiyan yöneticilere de saldırıda bulunmuşlardır. Kudüs Kral’ı <em>Conrad de Manferrat’ı</em> suikastla öldürmüşlerdir. Örgüt ilk olarak İran’da üslenmiş sonraları ise Suriye’ye de yayılmıştır. Örgüt’ün kurucusu <em>siyasal terörü ilk olarak kurumsallaştıran kişi</em> olan, Şeyh El Cebel olarak ta bilinen Hasan Sabb<span style="color: #000000;">ah<a style="color: #000000;" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></span><span style="color: #000000;"> (1049-1134)’tır. İngilizce’deki “assasin” kelimesi de buradan gelmektedir. Assasin kelimesi Arapça kökenli olup “haşhaş yiyicisi” ya d</span>a “haşhaş bağımlısı” anlamına gelmektedir. Hasan Sabbah’ın gizli ve sahte bir cennet kurduğu ve militanlarına eğer söylediği kişileri öldürürse burada ebedi kalabileceklerini söylediği ve böylece kendisine tam bağımlı fedailer edindiği bilinmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Bu etimolojik ve tarihsel süreçlerin ardından geniş tanımıyla terörizm; <em>“Savaş ve   diplomasi ile kazanılmayan sonuçları elde etmek, korkutmak ve itaat ettirmek için bir teoriye, felsefeye  ve ideolojiye  dayanılarak  siyasi  maksatlarla, iradi olarak  terör ve şiddetin  sistemli ve  hesaplı bir şekilde kullanılmasıd<span style="color: #000000;">ır”.</span></em><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> D</span>ar anlamda bakıldığında, International Encylopedia of Social Sciences’de; <em>&#8220;önceden belirlenmiş hedefleri elde etmek için şiddet kullanan, şiddete başvuran bir grubun veya partinin kullandığı metod&#8221;</em>, Meydan Larousse’da; <em>&#8220;ihtilalci grupların giriştiği şiddet eylemlerinin tümü, tedhişçilik, bir hükümet tarafından uygulanan şiddet rejimi&#8221;, </em>Ana Britannica&#8217;da; <em>&#8220;siyasal bir hedefe ulaşmak amacıyla devlete, halka ya da bireylere karşı sistemli şiddet eylemlerine başvurma&#8221; şeklinde tanımlandığı görülmektedir.</em> Ceza Hukukçusu Ordinaryüs Prof. Dr. Sulhi DÖNMEZER göre ise <em>&#8220;…şiddetin, sosyal, ulusal, ırki, dinsel, fesat çıkarıcı ve diğer maksatlarla ve sosyal sınıflar arasında çatışma ve savaşı tahrik etmek üzere planlı ve hukuk dışı olarak kullanılması…&#8221;</em> şeklinde bir tanım vermiştir. Bir önceki bölümde de vurgulandığı üzere terörizm kavramını “şiddet”ten ya da terörizmin eylemleşmiş hali olan “terör”den uzak düşünmek imkânsızdır literatürde. Bu bağlamda terörizmi anlatırken terör ve şiddet tanımlarına yer vermemiz normal karşılanmalıdır. Terör ise; <em>cebir ve şiddet kullanarak; baskı, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden biriyle, Anayasada belirtilen Cumhuriyetin niteliklerini, siyasî, hukukî, sosyal, laik, ekonomik düzeni değiştirmek, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, Devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin iç ve dış güvenliğini, kam<span style="color: #000000;">u düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü suç teşkil eden eylemlerdir.</span></em><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> Kısacası terör, Terörizm kavramının eyleme dönüşmüş şeklidir. “…eylemler bütünüdür.” formatındaki tanım da, terörizm olgusunu terör olayından ayıran faktör olacaktır. Bütün bunlarla beraber terörizm; <em>rastgele seçilmiş ya da sembolik değeri olan kurbanların, şiddetin aracı olarak seçildikleri bir savaş yöntemidir. Bu araçsal kurbanların kurbanlaştırılması, mensup oldukları grup ya da sınıf içerisindeki yerlerine bağlıdır. Böylece, söz konusu grup ya da sınıfa mensup diğer bireyler de, kronik bir terör korkusunun içine itilmiş olurlar.</em> <a style="color: #000000;" href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="color: #000000;">Terörizm tanımlamalarındaki ortak özellikler Prof. Dr. Mesut H. CAŞIN <a style="color: #000000;" href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> tarafından şu şekilde sıralan</span>maktadır:</span></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Şiddet olaylarının bulunması,</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"> Siyasi bir motifin bulunması,</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Terör ve korkunun organize olarak toplumu ve devleti hedef alması,</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Halkta güvensizlik ve öngörüsüzlük,</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Sembolik hedeflerin kullanılması,</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"> İnsanlıktan uzak ve acımasız metotlar uygulaması,</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"> Halkta çaresizlik duygusu yaymak,</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"> Halkın dikkatini çekmek ve reklam yapmak, bunu şiddet stratejisinin bir parçası olarak kullanması,</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"> Gizli planlama ve eylemlerin uygulanması,</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"> Grup ya da topluca eylemlerde bulunması,</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Gelişmiş silahların mümkün olduğunca kullanılması.<a style="color: #000000;" href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a></span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Bütün bu ortak özelliklerin nihayetinde terörizm; ekonomik, kültürel, sosyal, teknolojik gelişmelerin önündeki en büyük tehdit olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki PKK’nın ilk olarak Eruh’ta başlattığı ve halen günümüzde de devam eden fiilleri, 40 yılı aşkın geçmişiyle Türkiye’nin her türlü gelişmesinin önüne engel teşkil etmiştir. Maddi bazda, 300 milyar dolar kadar büyük miktardaki para gelişmeye ayrılabilecekken terörle mücadeleye aktarılmıştır. Bu da, terörizme harcanan para karşısında ilerlemenin önüne ne denli büyük çapta engel teşkil ettiğini gözler önüne seriyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>C. Şiddet Tarihi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Diğer taraftan şiddeti tanımlamadan önce, <strong>“insanlık tarihi aynı zaman da şiddetin tarihidir”</strong> önermesinin son derece doğru olduğunu söyleyebiliriz. Ama bugünün dünden bir farkı var: Şiddet artık kitle iletişim araçları vasıtasıyla herkese, her haneye servis edilmekte, bu da şiddetin meşrulaşmasını ve yaygınlaşmasını sağlamakta; şiddetin kanıksanmasına yol açmaktadır<span style="color: #000000;">.<a style="color: #000000;" href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>  Kü</span>reselleşme sonucunda, şiddetin kitlesel etki göstermesi artık olağan bir durumdur. Şiddet, güç ve baskı uygulayarak insanların bedensel veya ruhsal açıdan zarar görmesine neden olan bireysel veya toplu hareketlerin tümüdür. Önüne birçok sıfat alabilen bu nosyonun tam bir tanımını yapmak çok kolay değildir Daha geniş anlamda şiddet, sözel ve psikolojik tacizi de içeren fiziksel şiddetin yanı sıra kabadayılık, bedenini kullanarak birine bilerek rahatsızlık veya fiziki olarak zarar vermek de bu kavram içinde yer almaktadır  Son bir yıl içerisinde fiziksel bir kavga içinde yer alma; yaşamı boyunca bir kez dahi bir silah taşıma veya ateşli silah dışındaki çakı, bıçak, jilet gibi kesici aletler taşımak da şiddet davranışı kapsamında değerlendirilmelidir  Şiddet içerikli davranışlar arasında öfke patlamaları, vurmak, tekmelemek, itmek, yaralamak, kavga etmek, başkaları ile ilgili tehditler savurmak ya da yaralamaya çalışmak, hayvanlara yönelik acımasız davranışlar, yangın çıkarmaya teşebbüs etmek ve eşyalara bilerek zarar vermek sayılabilir. Ege Üniversitesi (EÜ)  Psikiyatri Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve Psikiyatri Derneği İzmir Şube Başkanı  Doç. Dr. Şebnem Pırıldar, <em>“Toplumda şiddet davranışı şiddeti doğruyor. Şiddet  olayları artıkça kişiler duyarsızlaşıyor”</em>  ve bununla birlikte<em>  </em><em>“Bir kişinin diğer kişilere grup içi otoriteyi sağlamak ya da  karşı tarafın varlığını sindirmek amacıyla zarar vermeye yönelik bilinçli yapılan  fiziksel ve psikolojik davranışlar”</em> olarak tanımlanabileceğini dile getirmektedir. İşte bu son yargıda, şiddetin Terörizm ile olan bağlantısını görebilmekteyiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Söylenmesi gereken bir diğer konu ise bunca faaliyetin gerçekleşmesini ve devamını sağlayan finansal kaynaklarıdır. Bunları dış yardımlar, uyuşturucu ticareti, insan kaçakçılığı, büyük çaplı soygunlar, haraçlar, zorunlu olan ve olmayan bağışlar, diğer her türlü kaçakçılık ve diğer gönüllü katkılar olarak sıralayabiliriz. Öyle ki arzu duyulan duruma ulaşmak için sadece gönül bağları günümüz küresel ve kapitalist düşünce yapısında imkânsızdır.  Bunun için de yukarıda belirtilen kaynaklar en verimli haliyle kullanılmaya çalışılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>D. Taraflar Kim?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">Bir kere, terörizme bir de hangi taraftan bakmak gerektiği, daha doğrusu hangi tarafta bulunduğunuzun farkında olmak ve ona göre eylemlerde bulunmak önemlidir. Aynı kişinin aynı fiilden dolayı bir devlete, gruba ya da aktöre göre özgürlük savaşçısı diğer taraftan ise en affedilmez suçları işleyen bir hain olarak nitelendiriliyor olması da en büyük handikap olarak göze çarpar. Bu durum, haliyle bir çıkmazı, karmaşayı veya kaosu ortaya çıkartmaktadır. Ancak ortak kanı, bu tür eylemler kesin olarak taraflara zarar vermektedir. Bu zarar en küçük şiddetten başlayıp insanoğlunun temel ve dokunulmaması gereken “hakkı” olan “yaşama hakkı”nı dahi almaya kadar gidebilmektedir. Yaşama hakkı, sadece insanoğlunun dünyevi ceza-i müeyyidelerinde mevcut değildir. Yani başta “Kutsal Kitaplar”da ve dini vecibelerde insan canına kıymanın cezasız kalmayacağı belirtilmekte ve sonsuz tinsel yaşamlarımızda da “cehennem” kavramını tadacağımızı bi<span style="color: #000000;">lmekteyiz<a style="color: #000000;" href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a>. Öbür taraftan, “Şehitlik” kavramı üzerinden de bu tür eylemler kullanılmaktadır. Öyle ki! Hasan Sabbah’ı düşündüğümü</span>zde, Haşhaşiler olarak adlandırılanlar “Cennet” ile ödüllendirileceklerini düşünmüşlerdir. Günümüzde ise İslam Terörizmi olarak algılanan ve Sovyet tehdidinin 1990&#8217;larla birlikte yerini “Yeşil Tehdit”e bıraktığını düşünenlerin sayısı ise azımsanamayacak kadar çoktur. Bu durum, Batılılarca lanse edilmekte; Batılılar, bu tehdide karşı hem siyasi hem ekonomik hem de kültürel bir savaşım içerisindedir. İslam açısından ise şehitlik önemlidir, Allah katına ulaşmaktır ve “Cihad” yolunda atılmış bir adımın sonucudur. “Ölmek ya da ölmemek, bütün mesele bu!” Lafın kısası, hem İslami anlamda cana kıymak cezalandırılmakta hem de Allah yolunda ölmek-şehit olmak ödüllendirilmektedir. Buradaki ince çizgi asla ama asla karıştırılmamalı, yanlış yorumlamalar yapılmamalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>E. Son Söz</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;">“Tarih, tekerrürden ibaret!” ve tarih göstermektedir ki ne kadar taviz verilirse verilsin ya da açık kapı bırakılsın,  terörizm asla bitmeyecektir. Bu kısır döngüde insanoğlu, güvenlik çemberinde yaşamaya devam ederken diğer sınırların farkında olmaktan ya da olabilmekten uzak kalacaktır. Empati yoluyla çözümlerin ya da orta yolun ne kadar yakın olduğu bilinse de insan, klişe bir tabirle, doğası gereği hep fazlasını isteyecek ve kötü karakterini canlandırmaya her fırsatta başvuracaktır. Üstad T. Hobbes’un, “İnsanlık durumu herkesin herkese karşı savaş durumudur. Bu durumda herkes kendi aklıyla yönetilir ve kendi yaşamını düşmana karşı korumakta her şeyi kullanır. Bundan, böyle bir durumda, herkesin her şey, hatta bir başkasının bedeni üstünde hakkı olduğu sonucu çıkar. Bu yüzden, herkesin her şey üzerindeki bu doğal hakkı devam ettiği sürece, ne kadar güçlü, akıllı ya da başka ne olursa olsun hiçbir kimse için, doğanın olağan olarak insanların canlı kalmalarına izin verdiği zaman boyunca yaşamak konusunda güvenlik olamaz. Bundan da, aklın genel bir kuralı olan, herkes, barış elde etme umudu oldukça, onu sağlamaya çalışmalıdır; elde edemezse, o zaman savaşın yardım ve yararlarını arayıp kullanabilir” görüşü bu kaosu desteklemektedir. Diğer bir ifade ile insanın içindeki rekabet, güvensizlik, şan ve şeref tutkusu ile bunlara ulaşmadaki azim ve kararlılığı beraberinde korkuyu, bu korku da çatışmayı tetiklemektedir. Bu bakımdan “insan, insanın kurdudur” ve “insan, özü itibariyle kötüdür” önermeleri sağlam temeller üzerine kurulmuştur. Kendi kırmızıçizgilerinde var olan birey, grup veya aktör için bu hudut, Kurtuluş Savaşı’nda ulaşılmak istenen Misak-i Milli gibidir. Ödün vermek, onu kaybetmek ya da kendi sınırlarında misafir gibi yaşamak kabul edilemez görülmektedir. Bu durum her aktör için geçerlidir ve bunun sonucunda herkesin de bir “Misak-i Milli”si bulunmaktadır…</span></p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>Dipnotlar ve Kaynakça</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Tiran, Diktatör.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> www.turksam.org</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Hasan Sabbah, dönemindeki önemli şahıslar olan Selçuklu Veziri Nizamülmülk ve ünlü düşünür Ömer Hayyam ile aynı zamanı paylaşmışlar ve ilişkiler sarmalına girmişlerdir. Öyle ki aralarında arkadaşlık bağları geliştiren üçlü Amin Maaluf’un Semerkant eserinde romanlaştırılarak çağlarına damga vurmuşlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> <a style="color: #000000;" href="http://www.egm.gov.tr">www.egm.gov.tr</a> </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> 3713 Sayılı Terörle Mücadele Kanunu, 1. Madde, Tanımı,  10.07.2003</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Ann Weil, Disasters: Terorism, What is Terorism?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Yeditepe Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkan Yrd.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Mesut H. Çaşın, Uluslararası Terörizm, Nobel Yayınevi, s. 102, Şubat 2008 , ISBN:, 9786053950684.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> <a style="color: #000000;" href="http://www.nuveforum.net/1474-arhavili-parpali/215327-siddet-nedir/">http://www.nuveforum.net/1474-arhavili-parpali/215327-siddet-nedir/</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Kuran-i Kerim, Nisa Suresi, 93. ayet: “Kim bir mümini kasten öldürürse, cezası, içinde ebedi olarak kalacağı cehennemdir. Allah ona gazab ve lanet etmiş ve onun için büyük bir azab hazırlamıştır.” </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Tevrat, lev.24:17 cik.21:12: “Adam öldüren kesinlikle öldürülecektir.”</span></p>
<p style="text-align: justify;">Kapak Görseli: https://kocschooluluslararasi.wordpress.com/uluslararasi-terorizm/ adresinden alınmıştır.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/insan-kotudur-terorizme-boyun-egmek.html">İnsan Kötüdür: Terörizme Boyun Eğmek</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toplumsal Hareketler: Bir Model Olarak Arap Baharı</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/toplumsal-hareketler-bir-model-olarak-arap-bahari.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Özçelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 13 Jun 2019 20:54:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[arap baharı]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[katılım]]></category>
		<category><![CDATA[liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[lider]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal hareketler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=7987</guid>

					<description><![CDATA[<p>Toplumsal Hareketler: Bir Model Olarak Arap Baharı A. GİRİŞ Bu makale ilk olarak &#8220;Akademik Analiz Online Dergisi&#8221;nin Mart-2012 tarihli 1. yıl, 2. sayısında yayınlanmıştır. Günümüz Arap dünyasında yaşanan gelişmeler, toplumsal hareketler üzerinden yorumlanmıştır.[1] Toplumsal hareketler, en bariz tanımı itibariyle, bir grup insanın ortak bir amaç etrafında uzun ya da kısa vadede bir araya gelerek kolektif [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/toplumsal-hareketler-bir-model-olarak-arap-bahari.html">Toplumsal Hareketler: Bir Model Olarak Arap Baharı</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><strong>Toplumsal Hareketler</strong><strong>: Bir Model Olarak Arap Baharı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><strong>A. GİRİŞ</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;">Bu makale ilk olarak &#8220;Akademik Analiz Online D<span style="color: #000000;">ergisi&#8221;nin Mart-2012 tarihli 1. yıl, 2. sayısında yayınlanmıştır. Günümüz Arap dünyasında yaşanan gelişmeler, toplumsal hareketler üzerinden yorumlanmıştır.<a style="color: #000000;" href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;">Toplumsal hareketler, en bariz tanımı itibariyle, bir grup insanın ortak bir amaç etrafında uzun ya da kısa vadede bir araya gelerek kolektif eylem ve kimlik oluşturma çabalarının bütünüdür. Hak ve özgürlüklerin kazanılması, sürdürülmesi ve daha iyi şekle kavuşturulması bağlamında düşünüldüğünde, Fransız Ağacın, liberal dallarının dünya uluslarına aşı niteliğinde sunulması özellikle 19. yy’da demokrasinin kurumsallaşmaya başladığı bir dönem itibariyle toplumsal hareketlerin politikayı ve demokrasiyi yoğun olarak etkilemesinin önünü açmıştır. Toplumsal hareket, bir ses duyurma işidir aslında. Birey, kendi hak ve özgürlüklerini korumada yeterli olmadığını hissettiğinde kolektif bir yapıya girer çoğu zaman. Bu yapıya girişiyle birlikte yeni bir hava karşılar onu, sessiz kalan çığlıkları önce bu yapının sınırsız duvarlarında yankılanır ve daha sonra büyük bir çanak olur bireyin gözünde “olması gerekenleri” duyurmak ve gerçekleştirmek için&#8230; Parantez açmak gerekirse son yargı, “Sivil Toplum ile İktidar” arasındaki çıkar çatışmalarının giderilmesi gayesiyle “Ortak Eylem”e varış çizgisidir. Bu bakımdan toplumsal hareketler, söz ve güç sahibi olmaktır: gücü elinde bulunduranların, <em>var olma sebepleri</em> olan toplumun sesine kulak vermesi sonucu mümkün kılınacakları bir kalemde anlatır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;">Bu yazında ise Arap Dünyası’nı, Aralık 2010 tarihi itibariyle kuşatan ve 2011 yılı boyunca “baharın” popüler kültürde yer edinen; diğer bir anlatım ile Sivil Toplum’un <strong><em>kemikleşmiş iktidara<a style="color: #000000;" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></em></strong> ve bu iktidarların sahip olup halkın sahip olamadıkları haklara karşı çıkışın birer simgesidir. Haklar konusunda parantezi açarsak, başta işsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü, usulsüzlükler, kötü yaşam koşulları vb nedenleri sıralamak bir zorunluluktur. Mamafih, bu baharın daha iyi anlaşılabilmesi için Arap ülkelerinin sosyo-ekonomik ve politik yaşantısını bilmek durumundayız. Yani bugünü anlamak için geçmişte yolculuk etmek ve neticesinde neden—sonuç ilişkisini kurarak sağlam zemin üstüne binamızı inşa etmeliyiz. Aksi takdirde etüt çalışması olmadan geleceğe olumlu manada yön vermek imkânsızlaşır. Diğer taraftan “olaylar”dan çok “olgular”a değinilecektir. Kısacası şu tarihte, şu ülkede çıkan ayaklanmalar değil; bu kolektif yapının iktidara karşı gelişindeki sebepsel süreçler ile bu zaman diliminin sonuçsal verilerini bir araya getirerek başta Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler literatürünün çizdiği yolda ilerlenecek ve haliyle <em>liberal eğitimin</em> bizlere sunduğu gereçlerle yazını temellendirme, güçlendirme amacı doğrultusunda hareket edilecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;"><strong>B. Arap Baharına Giriş</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;">Arap Dünyası, büyük bir medeniyete sahip olmasına rağmen 1789 Fransız Devrimi sonrası süreci değerlendirememiş, küreselleşme ve milenyum çağına adapte olmakta zorlanmıştır. Bu durumu toplumsal, ekonomik ve siyasi bakımlardan irdelemek aşikârdır. Yüzyıllardır devam eden kabilecilik anlayışı demokratik düzlemin oluşmasına engel olmuş ya da demokratik araçlara sahip olsalar bile aktif ve verimli kullanmaktan yoksun olarak eski siyasi kimliklerine ket vurmaktan öteye geçememişlerdir. Günümüzde halen çoğu Arap ülkesinde otokrat yönetim<a style="color: #000000;" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> sürerken buna bağlı olarak halk köle zihniyetini değiştirememiştir. Diğer yandan bu rejim söz konusu değilken bile ülkelerin başlarında devrimle veya seçimle başa geçmiş olan liderlerin, zamanında kullandıkları karizmatik<a style="color: #000000;" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> özellikleri bu süre zarfında halkı bir nevi istibdat dönemine sokmuş; bireyler, hak ve özgürlüklerini savunamaz hale gelmişlerdir. Bu liderin misyonu ne olursa olsun halk, ona ve düşüncelerine sıkı sıkıya bağlı ve inanç sistemlerinde yer vermiştir. Fakat Arap Baharı’na neden olan liderlerin gözden kaçırmaması gereken tek ayrıntı, halkı maddi—manevi bunalıma sokmayan bir yönetim sergilemek olmalıydı. Sivil Toplum’un güçlenmesi bu yasaklayıcı mantaliteye karşı, refah düzeyinin toplumu sınıflara ayrıştırması ve bu sınıflar arasındaki refah uçurumunun hat safhada olması sonucu, güçlenmesi içten bile değildi. Nasıl ki, ülke yönetimini elinde bulunduran elit tabakanın kazançlarının (yurtiçi ve yurtdışındaki taşınır—taşınmaz malların) küçük bir yüzdelik dilimini, diğer bireylerin ömürleri boyunca elde edecekleri gelire karşılık geleceği ispatlanmıştır. İşin ilginç tarafı OPEC olarak adlandırılan yapıdaki bazı Arap ülkelerinde kaynakların dağıtımı konusunda eşitsizliğin görülmemesi yok denecek kadar azdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;">Arap Baharı; Tunus, Mısır, Libya, Suriye, Bahreyn, Cezayir, Ürdün ve Yemen’de büyük çapta etkiler göstermiştir. Moritanya, Suudi Arabistan, Umman, Irak, Lübnan ve Fas’ta ise daha küçük ölçekte kalmıştır. Bütün Arap Dünyasında baş gösteren mitingler, protestolar ve halk ayaklanmaları ile siyasi gücün aldığı askeri önlemler neticesinde dökülen kanlar 18 Aralık 2010’dan bugüne hem Türkiye hem de dünya medyasında gündem oluşturmuştur. Domino Etkisi’nin<a style="color: #000000;" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> ilk taşı olan Tunus’ta Mohamed Bouazizi adlı vatandaşın sokakta kendisini yakmasıyla ateşlenen hayat pahalılığı şikayetleri ayaklanma olarak vuku bulmuştur. Yasemin Devrimi<a style="color: #000000;" href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> olarak adlandırılan bu süreç sonunda 1987-2011 Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali ile 1989-2011 yılları arasında kısa süreli Cumhurbaşkanlığı, 12 yıllık Başbakanlık ve 10 yıl kadar da hükümette çeşitli görevler üstlenmiş olan Muhammed Gannuşi ülkeyi terk etmişler; iktidar partisi ve politik polis dağıtılmıştır. Ayrıca siyasi suçluların salıverilmesi sağlanarak ifade özgürlüğü bağlamında büyük bir adım atılmıştır. İlk kıvılcım olması bakımından Yasemin Devrimi dikkat edilmesi gereken bir husustur. Diğer ülkelerde yarattığı domino etkisi yine aynı toplumsal eksiklikler ve eşitsizliklerden kaynaklanmaktadır. Birçok Arap ülkesinde gerçekleşmesinden dolayı Dünya Medyası bu olaya Arap Baharı (Arabian Spring) adı yakıştırılmıştır. Uluslararası İlişkilerci gözüyle baktığımızda, Prag Baharı(1968) ile özdeşleştirilmekte olup Arap Dünyasının liberalleşmesi, basının özgürleştirilmesi, tüketim maddelerine önem verilmesi ve daha demokratik çok partili hükümet kurulması gibi değişik ve önem arz eden düzenleme taleplerini içerir. Otokrat ve kemikleşmiş iktidarın cevap veremediği alanların çokluğu ve halkın ihtiyaç taleplerini karşılayamadığından dolayı bu sistemden sıkılmış olan halkın kolektif bir yapı çerçevesinde hareket etmesidir. Bahar ise güzel günleri çağrıştırdığı, doğanın canlanması ile hayatın da canlandığı inancına(bizdeki Nevruz gibi) dayandığı için isim tamlamasında kendisine yer edinmiştir. Sonuç itibariyle güzel olan her şey liberalizmde mevcuttur; ancak uygulamada bu güzelliği pek görememekteyiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;">İkinci ülke olarak Cezayir’de gerçekleşen büyük protestolar ve isyanlar sonucu 19 yıllık “olağanüstü hal”in kaldırılması sağlanmıştır. Bilindiği üzere olağanüstü haller neticesinde bir ülkede hayat durma noktasına gelir. Nasıl ki bir ülkeyi darbeler geriletiyorsa olağanüstü haller neticesinde oluşabilecek muhtemel rizikolar karşısında halkın eli kolu bağlı kalacak ve sadece yönetimden gelenlerle ya da gelmeyenlerle hayatını idame ettirecektir. Bu kadar uzun süreli bir olağanüstü halin maddi—manevi külfetini, hele bir de Fransız sömürgesi olup bir de aynı ülkece soykırıma tabi tutulmasını da eklersek Cezayir’de normal hayatın ne kadar zor olduğunu yaşamadığımız için tahmin edebiliriz. Ürdün’de ise Arap Baharı, Başbakan Ritai ve kabinesine Kral Abdullah Bin Abdül Aziz tarafından çizik çekilerek geçiştirildi.  Sudan’da Başkan Bashir 2015 seçimlerine aday olmayacağını açıklarken Umman, Yemen ve Kuveyt’te hükümetlerde yenilemeye gidildi. Sınır komşumuz Suriye’de ülke çapındaki gösteriler ve devlet binalarına saldırılar sonucu Esad yönetimi çeşitli önlemler almak zorunda kaldı. Bunlardan ilki siyasi suçlular serbest bırakıldı, bölgesel valilerin görevine son verilirken bazı vekiller ve hükümetten istifalar ortaya çıktı. Ancak bu süre zarfında ölen Suriye vatandaşı sayısı 7,000’i geçmiş ve halen ara ara çatışmalar meydana gelmektedir. En ilginç ve cesur olanı ise Cubuti’de olanlar gibi gözüküyor: muhalif liderler tutuklandı ve uluslararası gözlemciler sınır dışı edilmiştir. Elbette buna İran’ı da eklemek lazım: muhalif liderlerin tutuklanması gerçekleştirilmiştir. Diğer taraftan Fas ve Bahreyn’de sırasıyla Kral Muhammet VI ve Kral Hamad İbn İsa Al Khalifa tarafından ekonomik imtiyazlar verildi. Ayrıca Fas’ta referandum kararlaştırıldı ve yolsuzlukları önlemek için adımlar atıldı. Bahreyn’de Kral Hamad, politik suçluların serbest bırakılmasını sağladı ve bazı başkanların görevine son verdi. Irak’ta Başbakan Maliki seçimlere aday olmayacağını açıkladı ve valiler ile yerel yöneticilerin istifaları bunu takip etti. Mısır’da ise ülke çapında protestolar, kamu alanlarının işgali, binaların yıkılması ve hapishane baskınları gibi mücbir sebeplerden dolayı Hüsnü Mübarek ve Ahmet Şefik istifa etti. Silahlı kuvvetler gücü eline aldı; parlamento dağıtılarak konsey askıya alındı. Devlet Güvenlik Soruşturma Servisi kapatıldı. Bunlarla birlikte iktidar partisi dağıtıldı. Devrilen hükümet kategorisine giren üç ülkeden sonuncusu olarak Libya’yı görmekteyiz. Fakat Libya’nın farklı bir şekilde analizi olmalıdır. Sonuçta Muammer Kaddafi yargılama sürecine dahi gitmeden muhaliflerce katledilmiştir. Muhalifler tarafından ülke yönetimi ele geçirmiş, Geçici Ulusal Konsey<a style="color: #000000;" href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> kurulmuş ve bu süre zarfında NATO tarafından düzenlenen operasyonların da yardımı 25,000’den fazla kişi ölmüştür. Arap Baharı’nın 13. Cuma’sıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;"><strong>C. Arap Baharı: Bir Liberalizasyon Öyküsü</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="font-size: 14px;">“<em>Özgür bir toplumu özgür olmayan toplumdan ayıran, birincisinde, her bireyin tanınmış ve geniş bir alana, ikincisinde ise hükümet otoritesinin müdahale etmediği korunmuş bir saha (protected domain)’ya sahip olmasıdır.” (</em></span><span style="font-size: 14px;">Friedrich August von Hayek)</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="font-size: 14px;">İnsan hayatı boyunca belli arayışlar içinde olmuştur en iyiyi bulmak ve yaşamak için: çeşitli ideolojiler üretmiştir kendine… Bunların doğrultusunda “liberalizm” de kendine yer edinmiştir insan hayatında, diğerleri gibi. </span><span style="font-size: 14px;">Kısaca tanımını yapmak gerekirse, liberalizm, temelinde özgürlüklerin yattığı bir ideolojidir ve bireyin, din, devlet ve kurumlarınca kısıtlanmaması için uğraş veren bir akımdır. Esasen, liberalizmde, düşüncenin serbest bir şekilde yer edinmesini, “özel teşebbüs” imkânı sağlayan “serbest ekonomi piyasası”nı destekleyen ve hukukun üstünlüğünün olduğu bir devlet modelini ve sonucunda toplumsal hayat düzenine giden yolun açılmış olacağına inanılır. Devlet modeli için en iyi rejim olarak “liberal demokrasi<a style="color: #000000;" href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a>” yi benimserken, açık ve adil bir seçim sistemi ile bütün bireylerin kanun önünde “eşit” olduğu ve “fırsat eşitliğinin” son derece gerekli kılınması gerekliliğinin savunulduğu bir modeldir. Mutlak monarşiye, veraset sistemine, devlet dini gibi “eski” teorilere ve bunların temelinde yatan her şeye şiddetle karşı çıkarken, tüm bireylerin yaşama ve mülkiyet hakkı ile özgürlüğünü kabul eder ve destekler. Ancak toplumsal refahın sağlanması için ufak da olsa kısıtlayıcı faktörlerin olması gerektiğini düşünerek “klasik” liberalizmden farklılığını ortaya çıkarmaktadır; ama bu kısıtlayıcılık bireyin üzerinde en aza indirgenerek yapılmalıdır.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;">Liberalizmin ögelerini düşündüğümüzde Arap Baharı’nın arkasında yatan gerçekleri görmek hiç de zor olmayacaktır. İnsanoğlu, ilk çağlardan bu yana içindeki egosunu yenememekte; küreselleşmeyle birlikte kendisini tatmin etmekten oldukça uzaklaşmaktadır. Bu duruma tezat biçimde refahını arttırmak için var gücüyle çalışmaktadır. Arap Baharı’nda da durum aslında insanların kendi egolarını tatmin etmek amacıyla eylemlerde bulunmasından başka bir şey değildir. Diğer taraftan liberalizmin öğeleri arasında ufak bir yolculuk yapmak konuyu daha iyi kavramak adına mühimdir. Birincisi “küçük devlet, büyük birey” sloganı etrafında toplanır. Ancak Arap ülkelerinde bu durum tam tersidir. Önemli olan devlettir; devletin çıkarlarıdır. Bir de bireyleri için kararlar alabilmekte, sonuçlarının sorgulanması men edilmiştir. Sonuç olarak devletin iyi—kötü ayrımı, karizmatik liderde olduğu gibi zaten bireylerin çıkarınadır. Devlet elinin her yere uzanması insanlar üzerinde olağanüstü olumsuz etkiler bırakacağı açıktır. Sonuçta devletin varoluş sebebi kendi özü değil; vatandaşlarıdır. Yani bireydir. Bireyin hem ulusal hem uluslar arası platformda kendi sesini duyurma ihtiyacı vardır. Bu ise ancak ve ancak demokrasi olgusunun yerleşmesiyle mümkündür. Arap Dünyası’nın ilk eksikliği rejimsel kaynaklıdır anlaşılacağı üzere. Otokrat sistemlerin zamanla despotluk, tiranlık ya da diktatörlüğe uzanması içten bile değildir. Mamafih, yöneten—yönetilen ilişkisinde çoğunluğun azınlık tarafından ezilmesi söz konusudur ve sistemde tartışmasız, mutlak bir sınırın varlığı bir noktada Hindistan’daki Kast Sistemi ile örtüşmektedir. Arap ülkelerinde ise hem kabilecilik anlayışı halen devam etmekte hem zengin—fakir arasındaki uçurum artmakta hem de orta sınıf olgusunun gelişim gösteremediği gözlemlenmektedir. Avrupa’nın gelişiminde çok önemli bir konuma sahip olan burjuva, diğer adıyla “orta sınıf”, ülke ekonomisinin kalkınmasına fayda sağlarken gelir dağılımındaki büyük farkların önüne olası istihdamlarla bir nebze de olsa set çekmektedir. Orta sınıf denildiğine göre, liberalizmdeki bir diğer nokta ise serbest ekonomi piyasasına değinmek gerekir. Serbest ekonomi piyasası, ekonomik faaliyetlerin tam rekabet ortamında serbestçe yapıldığı, eğer bir sorun varsa bu sorunun devlet tarafından değil de fiyat mekanizması tarafından çözümlenmesi gerektiğine inanırken, arz ve talebin temel belirleyici olması gerektiğine atıfta bulunur. Özel teşebbüs(girişim) özgürlüğü ise belirli mal ve hizmetlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli nitelik ve nicelikteki araçların bir araya getirilmesi ve eşgüdümlü şekilde çalışmalarını sağlamaktır. Bu bağlamda, liberalizm, ekonomik özgürlük sonucu ekonomik refahın sağlanacağını düşünür. Tunus’ta ilk kıvılcımı çıkaran girişimci gencin ekonomik özgürlüğünün kısıtlanması zaten var olan ekonomik darboğaza diğerlerinin katılımını ve tüm Arap Dünyası’nı saran olaylar zincirini tetiklemiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;">Bütün bunların yanında bireyi temel hak ve özgürlükleri olmadan düşünmek imkânsızdır. 1948 BM İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, liberalizmin özgürlük öğesine yaptığı vurgu neticesinde birey temelli hak ve özgürlüklerin inşası ve devamı açısından somut kurucu özelliğiyle karşımıza çıkmaktadır. Kime sorulursa sorulsun özgürlük değişilmez bir kavramdır. Liberalizmi temellendiren ve liberalizmin en önemli öğesi olan özgürlük, dış etkenlerden bağımsız olma, dış etkenlerce engellenmeme ve hiçbir zaman için yönlendirilmeme( zorlama ile) olarak günlük dilde tanım olarak yer edinirken; sosyal ve toplumsal alan ile felsefi düzlemde daha karmaşık ve çok fazla tanıma sahiptir. <strong><em>Özgürlük; toplumsal, bireysel, irade, ifade, istenç ve düşünce özgürlükleri olarak dallanır, budaklanır&#8230;</em></strong> İnsan haklarını zor kullanarak ihlal eden iki temel unsur vardır: birey ve devlet. Bireyin başka birey tarafından “güç”e maruz kalmış olması kriminal bir olaydır. Devlet sınırlandırılmamış ve belli kurallara bağlanmamış ise insanın özgürlüğüne en büyük tehdittir. Devletin bireylerin özgürlüklerine kısıtlamalar getirmesi, en başta bireyin kendini ifade etmesine manidir. Bunun için bireyin özgür; başka bireyler ve devletçe müdahaleye maruz kalmayan özel bir alanı olmalı ve devlete bir sınırlama getirilmelidir. Bu noktada üçüncü unsurumuz olan “hukukun üstünlüğü”nü fark etmekteyiz. Liberalizm, hukukun üstünlüğünü temel hak ve özgürlüklere kol kanat germesi açısından benimser. Çünkü önemli olan özgürlüklerdir. Bunları yaparken de bağımsız yargı organlarının olması; yani devlet veya devletin diğer kurumlarınca bu yargı organlarının etkiye maruz bırakılmaması gerekir. Sonuç olarak, hukuk, sadece temel hak ve özgürlükleri korumakla kalmayıp onun sürekliliğini sağlayacaktır. Bu bakımdan Muammer Kaddafi’ye yargısız infaz yapılması da üzerinde ehemmiyetle durulması gereken bir husustur. Başkaca, Kaddafi’nin öldürülmesi muhaliflerin bu bahardaki amaçlarına ters düşmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;">Diğer unutulmaması gereken ise “ekonomi-politik” kavramıdır. Buna göre insanlar arasındaki üretim ilişkilerini: üretim araçlarının mülkiyet şekillerini, üretim içinde bulunan toplumsal grupların durumunu ve onlar arasında var olan ilişkileri, maddi malların üleşim biçimlerini incelerken üretimi ve insan toplumu için maddi malların üretim ve dağıtımını etkileyen yasaları gün ışığına çıkarır. Bu bağlamda ekonomi ve politika birbirinden ayrılmaz bir süreç dahilindedir. Uluslararası ilişkiler disiplininde siyaseti etkileyen en önemli faktör ekonomidir. İnsanoğlunun varoluşundan bu yana ekonomik ilişkiler bir takım yolların, daha doğrusu amaca ulaşmak için bir yöntem—politika izlemeyi zorunlu hale getirmiştir. Arap ülkelerinde çıkan protesto ve ayaklanmaların temelinde işsizlik, ekonomik bunalım(bir orta sınıfın oluşmaması nedeni ile zengin—fakir arasındaki uçurumun derinliği) ve buna bağlı olarak gelir dağılımındaki adaletsizlik, gıda enflasyonu, finansal kaynakların kötü yönetimi, siyasi rejimin bireyi ötelemesi, serbest girişimin engellenmesi, başta ifade olmak üzere özgürlüklerde kısıtlamalara gidilmesi aslında ekonomi politiğe atıfta bulunmaktadır. Sonuç olarak Arap Baharı’nın gerçek amacı bütün bu sıkıntıları aşmak için politikada demokrasi ilkelerini benimseyip insan haklarının savunuculuğunu üstlenmektir. Bu sebep ile halk içinden çıkmış, halk ile beraber ve halk için çalışan, anayasal iktidar düzenini benimsemiş bir sistemi istemesi siyasi iktidarın halka karşı sorumlu olmasını beraberinde getirmiştir. Diğer bir ifade ile Arap Baharı son yüzyılda yaşanmış liberalizasyon çalışmalarından birisi olarak karşımızdadır. II. Dünya Savaşı sonrasında komünist sistemlere, bu baharla beraber ise otokrat yönetimlere karşı bir savaşım veren liberalizm, bu ülkelere de yayılacaktır. Sistem, böyle devam ettikçe de son olacağa benzemiyor.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Kaynakça ve Dipnotlar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Toplumsal Hareketler: Bir Model Olarak Arap Baharı, Soner ÖZÇELİK, Akademik Analiz Online Dergi, 1. yıl, 2. sayı, sayfa 10-17, Mart-2012, <a style="color: #000000;" href="https://issuu.com/akademikanaliz/docs/akademik_analiz_dergisi_mart_2012">https://issuu.com/akademikanaliz/docs/akademik_analiz_dergisi_mart_2012</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Uluslararası İlişkiler literatürünün önemli noktalarından birisi olan Siyaset Bilimi’ne göre bu terim; başına aldığı bu sıfattan anlaşılacağı üzere yıllardır süregelen, yaklaşık olarak değişimden uzak, kendisini sistemin olmazsa olmazı şeklinde lanse eden ve kısaca “koltuk sevdası” olarak adlandırılan bir yapıyı işaret eder. Bireysel örnekler verilebileceği gibi ülkeyi yöneten diktatörlere kadar geniş bir halkayı düşünebiliriz. Mısır’ın Hüsnü Mübarek’i, Libya’nın Muammer Kaddafi’si, krallıkla yönetilen ülkelerin krallarının yanında Türkiye Siyasi Tarihi’nden yıllarıdır ülke yönetiminde kemikleşmiş kişileri(Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan, Alparslan Türkeş, Deniz Baykal) ve bunlardan ayrı bir noktada düşünülmesi gereken parti yapılanmalarını bu şemanın içerisine yerleştirebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Otokrasi: Anayasal sınırlamaları olmayan monorşik yönetim tarzı, Stalinist otokrasi örneğinde olduğu üzere, iktidarın sadece tek bir bireyde toplandığı rejim biçimi. Yönetici bütün siyasi yetkileri kendisinde toplar; monarşiden farkı ise miras yoluyla kalmamış, kişi tarafından ele geçirilmiş olmasıdır. Otokrat(buyurgan) rejimlerin temel özelliği, Demokrat(katılımcı) rejimlerin aksine yönetimlerim halk adına karar vermesi, iyi—doğru—güzelleri dayatması, buna karşın halkın sorunlarını çözümlemeyi de üstlenmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Siyaset Bilimi’nde liderlerin özellerinden bahsedilirken karizma önemli bir yer tutar. Karizmatik Lider, durağan toplumsal yapı ile gelişen kültürel yapı arasındaki çatışmadan doğan uyumsuzluğu değiştiren, kendini tartışmasız kabul ettiren, topluma bir vizyonu zorla değil şüpheye mahal vermeyecek şekilde benimseten, kitleleri peşinden sürükleyebilecek zeka ve cesaret donanımına sahip kişidir. Liderin gerçekleştirmek istediği amacın iyi ya da kötü olması fark etmez: eğer karizmatik lider bu amacı savunuyorsa zaten amaç iyidir, toplum çıkarına hizmet eder. Elbette fikir babası, Max WEBER’i bu konuda unutmamak gerekir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Domino Etkisi: Uluslar arası İlişkiler Litaretüründe, herhangi bir olayın sıçrayarak başka olayları tetiklemesi şeklinde algılanabilir. Bir başka tanıma göre bu teori, domino taşlarının sırayla yanlarındaki taşları da devirmeleri esasına dayalı oyundan esinlenerek ABD’li siyasetçilerin Soğuk Savaş döneminde bir ülkenin komünist idare altına düşmesiyle komşu ülkelere de komünizmin yayılmasına sebebiyet vereceğini varsaymaktadır. Günümüzde bu tanım şekil değil değiştirmiştir. Şöyle ki, artık Yunanistan’daki ekonomik krizin AB ülkelerinde(halen varsayılmakta) ya da Tunus’taki bu hareketin diğer ülkelerde domino etkisi yaratacağı(&#8211;diğer Arap Ülkelerine bu olaylar silsilesi sıçramıştır) sıcak gündemi maddeleridir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> 23 yıldır ülkeyi yöneten Zeynel Abidin Bin Ali’nin ülkeden kaçmasıyla sonuçlanan Tunus’un birçok şehrinde gerçekleşen protesto ve ayaklanma durumunun genel adıdır. İşsizlik, gıda enflasyonu, siyasi yozlaşma, ifade özgürlüğü ve kötü yaşam koşulları sonucu bunalan halka, meyve sebze satıcısı işsiz bir üniversite mezununun, satış arabasına polisin el koymasından sonra kendini ateşe vererek diğer bireylere bu yönde hareket etme ihtiyacı oluşturarak Yasemin Devrimi’nin bir simgesi halini almıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Geçici Ulusal Konsey ya da Ulusal Geçiş Konseyi; Libya’nın şu anki hükümetidir. 27 Şubat 2011’de Bingazi’de ilan edilmiş, 5 Mart’ta “Bütün Libya Tek Temsilcisi” olarak konsey kendisini gösteren bir bildiri yayınlamıştır. Devrimin siyasi kanadıdır ve muhaliflerce kurulmuştur. Bu bildiriden kısa bir süre sonra da konsey tarafından kurulan geçici hükümeti 100’den fazla ülke ve Birleşmiş Milletler tanımıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>“Bugün evrensel düzeyde savunulan insan hak ve özgürlükleri ve çoğulcu demokrasi kavramlarının fikri ve felsefi temelleri liberal doktrinde yeşermiştir. Özetle, demokrasinin temeli liberalizmdir. Liberal ekonomik düzen (libera­lizm) olmadan demokratik düzen (demokrasi) olmaz ve yaşayamaz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="font-size: 12px;">Tarihteki tecrübeler göstermiştir ki, demokrasi adı verilen rejimlerin bir kısmı özgürlükçü değildirler. Marksist demokrasi bunun bir örneğidir. Mark­sist ya da sosyalist denilen rejim aslında demokratik ve özgürlükçü olmayan totaliter bir rejimdir. Yine tarihteki tecrübeler göstermiştir ki liberalizmi uygulamaya çalışan bazı ülkelerde demokratik bir rejim değil otokratik bir rejim söz konusu olabil­mektedir. Singapur ve Güney Kore gibi ülkeler bu konuda örnek olarak gösterilebilir. Sonuç olarak bir kez daha belirtmekte yarar vardır: Demokrasi ve liberalizm birbirlerinin ayrılmaz parçalarıdır. Demokrasi bir siyasal yönetim şeklidir. Liberalizm ise bir ekonomik düzen modelidir. İyi bir toplumsal düzen için liberal piyasa ekonomisine dayalı demokratik bir yöne­tim gereklidir. Bunun adı kısaca ‘liberal demokrasi’dir. (P</span><span style="font-size: 12px;">rof. Dr. C. Can Aktan)</span></span></p>
<p style="text-align: justify;">The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/toplumsal-hareketler-bir-model-olarak-arap-bahari.html">Toplumsal Hareketler: Bir Model Olarak Arap Baharı</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Alevilik Üzerine: Amaca Ulaşmak İçin Bir Araç</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/alevilik-uzerine-amaca-ulasmak-icin-bir-arac.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Özçelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 15 May 2019 23:01:11 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Alevilik]]></category>
		<category><![CDATA[din]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[siyasi partiler]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=7951</guid>

					<description><![CDATA[<p>Alevilik Üzerine: Amaca Ulaşmak İçin Bir Araç A. GİRİŞ Siyasal ve sosyo-kültürel sistem içerisinde etkin bir role sahip &#8220;Alevilik&#8221;in tanımlanması ve haklarının tanınması sorunsalı içerisinde; bugüne kadar yazılmış eserlerin, farklı algılamaların ve belli başlı ideolojiler çerçevesinde kolektif yapı oluşturan partiler için &#8220;amaç—araç&#8221; düzleminin dışına taşmayan düşüncelerinin yattığını söyleyebiliriz. Elbette ki Alevilik, &#8220;bir dinsel öğreti midir?&#8221;[1] [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/alevilik-uzerine-amaca-ulasmak-icin-bir-arac.html">Alevilik Üzerine: Amaca Ulaşmak İçin Bir Araç</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><strong style="color: #000000">Alevilik Üzerine: Amaca Ulaşmak İçin Bir Araç</strong></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><strong>A. GİRİŞ</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000;font-size: 16px">Siyasal ve sosyo-kültürel sistem içerisinde etkin bir role sahip &#8220;Alevilik&#8221;in tanımlanması ve haklarının tanınması sorunsalı içerisinde; bugüne kadar yazılmış eserlerin, farklı algılamaların ve belli başlı ideolojiler çerçevesinde kolektif yapı oluşturan partiler için &#8220;amaç—araç&#8221; düzleminin dışına taşmayan düşüncelerinin yattığını söyleyebiliriz. Elbette ki Alevilik, &#8220;bir dinsel öğreti midir?&#8221;<a style="color: #000000" href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> veya &#8220;siyasi partilerin seçim amaçlarına ulaşması için bir araç mıdır?&#8221; ikileminden sıyrılma çabasının sergileneceği bu yazında öncelikle Aleviliğin tanımı üzerinde tarihi perspektif yardımıyla açılımlara gidilecek, farklı algılamalar üzerinde durulacak, ana konu olarak bu ikilemi siyasi partiler ışığında açıklama ve Türkiye modeli yoluyla bir sonuç bölümüne ulaşılacaktır. Mamafih bu yazında temeli oluşturan ve anlatılmak istenen &#8220;<span style="background-color: #ffffff">Aleviliğin araç olarak kullanılmasına&#8221; </span>dikkat çekilecektir. <span style="background-color: #ffffff">Yönetimde mutlak egemenliği sağlamak isteyenlerce dinsel ve ideolojik materyallerin yanında her türlü maddi kaynağı da kullanarak ulaşılmak istenen sonuca kadar  olan eylemler serisi, &#8220;amaç-araç düzlemi&#8221;ni meydana getirmektedir. Machiavelli&#8217;nin iyi sonuçlar için kötü eylemler ironisinin özü de bu düzlemde şekillenmektedir. Aslında Machiavelli, yöneten kişinin(Prensin) sahip olması gereken özellikleri arasında ne olursa olsun halka karşı iyi görünmesi; ama politik sağlam bir yapı oluşturması için de hem bu gücünü koruyabilmesi hem devletin bekasını yurttaşın önünde tutabilmesi hem de etik olmayan her türlü davranışı sergileyebilmesi gerekmektedir. Bu anlamda siyasi aktörlerin yol aracı olarak görülen Alevilik Türkiye siyasi tarihinde önemli bir yer tutmaktadır. </span></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000;font-size: 16px">Türkiye&#8217;de Alevilik tanımının zor yapılmasının sebebi olarak Elise Massicard&#8217;ın &#8220;Türk devletinin kararlı üniterizmi bu topluluğu istatistiki açıdan görünmez ve kavranmaz kılmaktadır&#8221;<a style="color: #000000" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> yaklaşımının ne kadar yerinde olduğunu realist bir bakış açısı dahilinde görmek mümkündür. Öbür taraftan bu yargı, Batı tarih yazımı tarafından sıkça kullanılmış bir terim olarak &#8220;national-building(ulus inşası)&#8221; ideolojisinin—diğer bir ifade ile sonradan kavramsallaşan Kemalizm&#8217;in bir uzantısı şeklinde görülmekte ve algılama farklılığının Türkiye&#8217;de nerede başladığına işaret etmektedir. Bu durum, Aleviliğin Türkiye tarihi boyunca <span style="background-color: #ffffff">amaç—araç düzlemi</span> doğrultusunda ilerlemesine sebep olmuştur. Yalnız daha çok araç olarak sisteme entegre edilen Aleviliğin amaç ayağı farkında olmadan kangren olmuşcasına kesilmeye çalışılmış, amacın sadece yönetimde güç olarak algılanmış ve tanımlamalardaki eksiklikler ile yanlış ve/veya farklı algılamaların önüne geçilememiştir. Özetle, sistem aktörleri(özellikle siyasi partiler) tarafından amaçlara ulaşmak için bir araç  görünümüne bürünmüştür. Diğer taraftan bir toplumun kolektif kimlik tanımlaması yapılırken zaman zaman radikal değişimlere gebedir. Böylece kolektif kimlik, yeniden tanımlama yoluna kendisini oluşturan öğelerin tekrar tartışılması ile gider. “İnanç ve öğreti anlamında eksiklikler yaşadık. Alevi Bektaşi örgütlerinde maalesef bunlar esas alınmamış. Önce inanç ve öğreti merkezinde örgütlenip yaşadığımız kent, doğa ve üretim ilişkisini de göz önünde bulundurarak toplumsal yaşam içerisindeki durumumuzu tespit etmek zorundayız.” diyen Pir Sultan Abdal Dernekleri Başkanı Müslüm Doğan da bu kolektif kimlik karmaşasını çözümlemek gerektiğine  bir yandan vurgu yapmış diğer yandan bir zorunluluk olarak görmüştür. Dahası siyasi partilerce Aleviler birer &#8220;oy&#8221; potansiyeli<a style="color: #000000" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> konumuna getirilmekle kalmamış, onların sorunlarının çözümsüzlüğünü bugüne kadar korumuş ve kimliksel istekleri bu kolektif kimlik sorunsalından ötürü sümen altı edilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><strong>B. Tanımlama ve Tanınma Yolunda Alevilik</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000;font-size: 16px">Konunun en etkin biçimde anlaşılması bağlamında tarihi güzergâhın pekiştirilmesi gerekmektedir—ki neden-sonuç ilişkilerinin kavranması için neden-sonuç faktörlerinin iyi okunması birincil şarttır. Bu kapsamda Aleviliğin tanımını yaparken onun tarihsel deviniminin, sosyo-ekonomik ve sosyo-politik&#8221; alandaki yansımaları ile diğer aktörlerle ilişkilerinin altını çizmekte fayda vardır. İlk söylenmesi gereken nokta ise Alevilik paradigmasının nasıl ve ne zaman oluştuğu olmakla birlikte farklı düşünce disiplinlerinin veya aktörlerin ona nasıl baktığının ve onu ne şekilde gördüğünün vurgulanması <span style="background-color: #ffffff">gerekmektedir.</span> Bu bağlamda Aleviliğin çıkışına iki farklı yorum getirilmiştir. Birincisi, Aleviliği &#8220;Allah, Hz. Muhammed, Hz. Ali kutsallığını kalbinde taşıyan, Hz. Ali&#8217;nin adaletinden ayrılmayan, temelinde insan sevgisi bulunan; her dine, mezhebe, şer inanca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan; dil, din, ırk veya renk ayrımı gözetmeyen; eline diline sahip olma ilkelerini şart koşan; inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren; laik, demokratik, eşitlikçi, katılımcı ve paylaşımcı düşünceyi savunan; zalime ve zulme karşı gelen, mazlumun yanında olan, şeriatın bağnaz kurallarına bağlı olmayan ve onu reddeden; İslam dinini kendine göre ve Sünni inancın dışında yorumlayan&#8230; ve tüm bunları Kırklar Cemi(Cemevi) ile yürüten bir inanç sistemi&#8221;<a style="color: #000000" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> olarak uzun uzadıya tanımlamak mümkündür. Hz. Muhammed&#8217;in vefatı sonrası yaşanan iktidar kavgasının bir sonucu olarak görmek ve <span style="background-color: #ffffff">Aleviliğin,</span> iktidar kavgasının ayaklarından sadece birisini temsil ettiğini bilmek tez-antitez-sentez üçlemesinde tarihin bugünkü biçimini almasına neden olduğunu <span style="background-color: #ffffff">söyleyebiliriz</span>. İşin özü, Hz. Muhammed&#8217;in ölümünden önce, Veda Haccı(632)&#8217;ndan sonra Müslümanlar arasında ihtilaf çıkmaması için halifeliğe Hz. Ali&#8217;nin geçeceğini belirtmesine rağmen Peygamber&#8217;in ölümü ile başlayan halifelik sorunu, Alevilik sürecini <span style="background-color: #ffffff">temellendirmiştir</span>. Ancak Aleviliğin siyasal ve düşünsel boyutu <span style="background-color: #ffffff">Kerbelâ</span> Olayı&#8217;na dayanmaktadır<a style="color: #000000" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>; bu olay olgunlaşma ve yayılma <span style="background-color: #ffffff">sürecinde</span> önemli bir yere sahiptir. Yani Arap olmayan toplumlarda da kendini göstermeye başlamış ve bugünkü durum ortaya çıkmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000;font-size: 16px">İkincisi ise Türkler ile yakından ilintilidir. Bu görüşe göre Orta Asya&#8217;dan göçe başlayan Şaman Türkler, yüzyıllar boyunca karşılaştıkları dinler ve kültürlerle Anadolu&#8217;ya gelmiş; mevcut yerli kültür ve dinlerle etkileşime girmiş ve bir ortak Anadolu sentezi oluşturmuşlardır. Bu ise İslamiyet&#8217;in Şii unsurları ile birlikte Zerdüştlük, Budizm, Mani dini, <span style="background-color: #ffffff">Yahudilik </span>ve çoğunlukla da Şamanizm etkisi gözüken Anadolu Aleviliği adı altında toplanmıştır. Aleviliğe sadece bir inanç değil; aynı zamanda da bir kültür, bir yaşam biçimi anlamı yüklenmiştir. Sadece inançtan ibaret olmayan bu kültür ve yaşam biçimi, <span style="background-color: #ffffff">Osmanlı İmparatorluğu&#8217; nun</span> yıkılıp yerine Türkiye Cumhuriyeti&#8217; nin kurulmuş olmasının ardından bu yeni devlette kendilerini kurucu unsurlardan bir tanesi olarak görmelerine, laikleşme adımlarının atılması üzerine ise de T. C.&#8217;ye kolaylıkla bağlanmalarına ve dış dünya ile ilişkilerini geliştirmelerine katkı sağlamıştır. Kayda alınması gereken bir husus ise Alevilerin toplumsal etkisine inanan Mustafa Kemal, Kurtuluş Savaşı&#8217;na girilmeden önce Osmanlı döneminde yok sayılan, bu Sünni idare altında dizginlenen Alevilere yönelik bir açılımda bulunmuş ve desteklerini istemiştir.  Böylece hem ülkenin batılı emperyalist güçlerin elinden kurtuluşunun sağlanması hem de rejimden kaynaklanan sıkıntılarının yeni kurulacak devlet organizasyonu ile ortadan kaldırılması ümidiyle çağrıya kulak veren Aleviler, Kurtuluş Savaşı&#8217;nda ön safhalara çıkmıştır. Kendilerini Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu unsurları olarak görmelerinin en büyük sebebi budur. Öyle ki devletin kurtuluşu, kuruluşu ve örgütsel bazdaki yapılanmalarında da önemli yerlerde bulunmuşlardır. </span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000;font-size: 16px">&#8220;Alevi kişisel ibadetin: yeri, zamanı, mekânı, şekli yoktur. Birincil ve en iyi ibadet her an ‘kâmili insan’ (bilgin, olgun, dürüst insan) olmaya <span style="background-color: #ffffff">çalışmaktır.</span> Bilim yolundan gitmek, eline, diline, beline sahip olmak, helâl lokma yemek, kendine reva görmediğini <span style="background-color: #ffffff">başkasına uygulamamak&#8230;</span> Aleviler için bunlar en büyük ibadettir. Zaten bu kuralları yerine getirenin ‘Tanrıya’ yalvarıp af/merhamet dilemesine gerek de yoktur. Bu nedenlerden Alevîlerin İslam’in 5 şartına (namaz, oruç, haç, zekât kelimeyi şahadet) uyma, camiye, kiliseye hatta cemevine gidip gitmeme diye bir<span style="background-color: #ffffff"> zorunlulukları </span>yoktur. Gerçek içten ve gizli; insanî ahlâksal kurallara uymadıktan sonra, yapılan ibadet ‘gösterişten’ öteye gitmez. Kendini ve halkı, kandırmaktan başka bir şey değildir. Alevi toplumsal anlamda bir tür ‘ibadet’ CEM kurumu içinde vardır. Kelime anlamı ile Cem, birlik demektir. &#8220;Alevîliğin kalbi Cem&#8217;de atar. Alevîliğin sırrı Cem’de yatar&#8221; denilir. Alevîliği bütün yönleri ile anlamak Cem’i anlamaktan geçer. Cem&#8217;de yapılan her hareketin, her sözün inançsal, kültürel, toplumsal sembolik anlamları vardır.&#8221; <a style="color: #000000" href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> Bu anlamda Alevilik merkezine insanı almakta; bütün dinlerde yasak ve ahlaka aykırı olanları da kapsamaktadır. Pir Sultan Abdal Kültür Derneği&#8217;nin Kadıköy Şubesi resmi sitesinde yazılanlara göz atarsak; Alevilik, çeşitli ve farklı kültürlerden, dinlerden, inançlardan aldığı öğeleri sentezleyerek bünyesine alarak orijinal bir öğreti yaratmıştır. Alevilikte Hrıstiyanlık&#8217;tan, İslamiyet&#8217;ten Budizm&#8217;den, Mani inancından, Zerdüşlük&#8217;ten, Anadolu&#8217;nun yerli inançlarından unsurlar görülür. Bu bakımdan senkretizm olgusu karşımıza çıkmaktadır. Bağdaştırmacılık da denilen bu olguya göre; farklı kültürlere ait bir takım sembol, söylem ve kültlerinin yeni bir kültüre adaptasyonunun sağlanması neticesinde oluşan yeni bir inanç sistemi ve birlikte olabilme yetisi kazanabilmektir. Diğer taraftan ise eski inanç unsurlarının yenilerinde de vuku bulması veya hakim kültürün diğeri üzerinde egemenlik kurması sonucunda dejenerasyon ve yozlaşma şeklinde de olabilmektedir. Alevilik; insanı merkezine koyan Anadolu&#8217;ya özgü eşi benzeri <span style="background-color: #ffffff">olmayan </span>bir felsefe, bir inanç, bir yaşam biçimi, bir kültür, bir öğreti ve hatta bunların tümünü aşan bir toplumsal olgudur. Aleviler tarihte salt inançlardan/kültürlerden/öğretilerden dolayı birçok katliama maruz kalmasına rağmen Alevi öğretisinin temelini insan sevgisi, yani hümanizm oluşturur. Onlara göre insan Tanrı&#8217;nın yeryüzündeki yansımasıdır. İnsana gösterilecek sevgi ve saygı yeryüzündeki her türlü ibadetten daha değerlidir. İnsana değer verilmelidir; çünkü insan dünyadaki<span style="background-color: #ffffff"> her şeyin </span>yaratıcısıdır. İnsan yaratan ve yaşatandır. <span style="background-color: #ffffff">Tamamı ile</span> &#8220;<span style="background-color: #ffffff">h</span>er ne arıyorsan insanda ara&#8221; disiplinidir. Aynı şekilde Yunus Emre&#8217;nin &#8220;yaratılanı severiz, Yaradan&#8217;dan ötürü&#8221; felsefesi de durumu çok iyi özetlemektedir. </span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><strong>C. Parti Politikalarının Bir Aracı Olarak Alevilik Üzerine Birkaç Not</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Belirtildiği üzere &#8220;Türk devletinin kararlı üniterizmi bu topluluğu istatistiki açıdan görünmez ve kavranmaz kılmaktadır&#8221; yargısı Türkiye&#8217;de Alevilik tartışmasının 12 Eylül Darbesi sonrasında gün yüzüne çıkmasına sebep olmuştur. Ayrıca 12 Eylül&#8217;le beraber devlet politikasında yaşanan değişim—Sünni doktrinin tekrar canlanması birçok yapılanma gibi Aleviliği de dışarıda bırakmıştır.<span style="background-color: #ffffff"> 80&#8217;lerin</span>  sonuna doğru Alevi örgütlenmeler tekrar başlamış ve <span style="background-color: #ffffff">90&#8217;larda</span> daha da fazlalaşmıştır. Sivas ve Gazi Olayları&#8217;nın etkileri de gözardı edilmemelidir—ki birçok insanın kendilerini daha çok Alevi hissetmesine yol açmış ve kenetlenmiş birliktelikler kurulmuştur. Böylece Aleviliği anlatan birçok eser ortaya çıkmış ve Alevi yayınlar furyası 90&#8217;lardan itibaren hem sosyo-kültürel hem dinsel hem de siyasi hayatı etkilemiştir. Zaten Türkiye&#8217;deki Aleviliği anlatan eserlerde 90&#8217;lı yıllar odak noktasıdır. Bu yıllarda Sünnilik üzerinden kutuplaştırıcı hamleler popüler kültür ile birleşmiştir. Radikal gruplar eylemlerini geciktirmeden 2 Temmuz Sivas Madımak Oteli&#8217;nde 33 sanatçı ve aydın, 2 otel görevlisi ve 2 kişi de saldırganlardan olmak üzere 37 kişinin; 12 Mart 1995&#8217;te Gazi Mahallesi&#8217;nde 3 kahvehane ve 1 pastahanenin otomatik silahlarla taranması üzerine başlayan olaylarda toplam 22 kişinin hayatını kaybettiği olaylar ile tarih sayfalarına yazdırmıştır.    </span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Giriş bölümündeki cümleleri tekrarlarsak, daha çok araç olarak sisteme entegre edilen Alevilik&#8217;in insancıl amaç ayağı farkında olmadan yok edilmeye çalışılmış ve tanımlamalardaki eksiklikler ile yanlış ve/veya farklı algılamaların önüne geçilememiştir. Özetle, sistem aktörleri(özellikle siyasi partiler) tarafından amaçlara ulaşmak için bir araç  görünümüne bürünmüş ve Alevi gruplar kitlesel/dinsel bir kimlikte birleştirilerek ortak hareket etmeye zorlanmıştır. Bu durum dernekler, vakıflar veyahut örgütler kurulmasına eşittir; toplu halde ortak tutum ve davranışlarla toplumsal veya diğer haklarını elde etmeye çalışmışlardır. Elbette ki bunun reaksiyonel açılımı, kendi kimliklerini sınırlandırırken/anlamlandırırken bu kimliğin oluşumunu sağlayacak değişkelerin ya da hakların elde edilmesi olup siyasi partilerce bunların kullanılması amaçlanmıştır. Geniş bir ifade ile, siyasi partilerce Aleviler birer &#8220;oy&#8221; potansiyeli konumuna getirilmekle kalmamış, onların sorunlarının çözümsüzlüğünü bugüne kadar korumuş ve kimliksel istekleri gözardı edilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Alevilik&#8217;in oluşumunu anlatan bu iki görüşün temellendirilmesi için üçüncü tarafların Aleviliğe bakış açılarına bakmak gerekir. İlkin, <span style="background-color: #ffffff">Massicard&#8217;ın </span>kitabında da yansıttığı gibi laikliğin ve üniter devletin ateşli savunucuları olan Kemalistler, yine de Alevilik&#8217;i gündeme taşımakta öncülük etmişlerdir. Bu ise medya grupları aracılığıyla gündeme taşıyarak bir tartışma platformu sağlamıştır. Ayrıca &#8220;1990&#8217;ların başında Aleviliğin yeniden keşfedilmesi, kendilerini ihmal edilmiş halkın, seçkinci ve müstebit diye damgalanan Kemalist devlet tarafından ezilen periferinin (merkez-çevre olgusundaki &#8216;çevre&#8217;yi ifade eder) sözcüsü olarak tanıtan İslamcıların karşısında, Kemalistlerin de kendilerine bir &#8216;halk&#8217; teminatı bulmasını sağlamıştır.&#8221;<a style="color: #000000" href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> O zaman Kemalistler Alevileri &#8216;gerçek&#8217; halk diye sunmakta ve onların yaşam tarzlarının &#8216;Araplaşmış&#8217; İslamcılardan daha bozulmamış olduğu hükmüne varmaktadır. Bu tutum, Alevilerin tarihinin bir anlamda şeriata karşı mücadele tarihi olmasıyla eşdeğerdir. Kısa bir tabirle, Kemalistler—Alevilik ilişkisinde Aleviliğe olumlu bakmakla kalmamış, bir de kendilerini onun koruyucusu statüsüne taşımıştır. </span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000;font-size: 16px">Bir başka durum olarak, Alevilik ile ilişki kurulması bakımından radikal sol hareketlerin yerinin farklı olduğunu <span style="background-color: #ffffff">s</span><span style="background-color: #ff0000"><span style="background-color: #ffffff">öylenmelidir.</span></span> Çünkü Türkiye seçimler tarihinde Aleviler kendilerini daha çok sol gruplara yakın hissetmiştir. Bu grupların pek çoğu illegal örgütlenmelerdir ve hepsinin Aleviliğe yaklaşımı aynı değildir. Ancak ortak görüş, <span style="background-color: #ffffff">devlete </span>sadık bir Alevilik konusundaki Kemalist disiplini yalanlaması ve Alevilerin baş düşmanı Sünnilerin değil de &#8220;egemen sınıflar&#8221; olduğunun üzerinde durarak Marksizme atıfta bulunulmasıdır. Aslında Kürt milliyetçiliğinin<span style="background-color: #ffffff"> Aleviliğe</span> getirdiği yorumu da ortaya koyarsak: Aleviliği, devletin Aleviliği asimile etmek, İslamlaştırmak ve Türkleştirmek için kullandığı bir araç olarak tanıtılan Bektaşilik&#8217;ten ayırır; Aleviliğin kökeninde bir Kürt direniş kültürü olduğunu iddia eder. Sol hareketler için de geçerli olan Aleviliğin isyan geleneğinin  öne çıkarılması, siyasal boyutu etnik söylemle ilişkilendirmektir. PKK, tüm bu grupların Türk devleti tarafından ezildikleri iddiası temelinde, Alevileri, Müslümanları ve Ezidileri kapsayan daha geniş bir platform oluşturmaya çalışır.<a style="color: #000000" href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8] </a></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="color: #000000;font-size: 16px">Diğer taraftan Türk milliyetçiliğine <span style="background-color: #ffffff">antitez</span> üretme çabası olarak Kürt milliyetçiliğinin konuyu açıklamada yerini alması ve izlediği politikaları görülebilmektedir. Amaç 1980 öncesi Alevi düşmanı imajını ortadan kaldırarak siyasal yaşamdaki prestij veya saygınlık kaybının önüne geçilmek istenmiş ve bu yönde uygulamalara gidilmiştir.  Ancak 1995&#8217;te Avrupa ve Türkiye&#8217;deki Alevi örgütlerin ortak projesi Demokratik Barış Hareketi dışında sorun ve taleplerinin siyasal alanda görünürlüğü noktasında önemli bir gelişme yaşamamıştır. DYP&#8217; nin keskin milliyetçiliği ve RP&#8217; nin siyasal İslamcılığı ile 28 Şubat sürecini yaşayan Aleviler, 1999 seçimlerinde DSP  ile MHP koalisyonunu da içine sindirememiştir. 90&#8217;larda Aleviler daha çok Türkiye&#8217;de örgütlenme yoluna gitmiştir. &#8220;Bu dönüm noktası, basit bir seçim taktiği olmasının ötesinde, MHP&#8217; nin özellikle 1999 seçimlerindeki zaferinden sonra, daha geniş bir milliyetçilik anlayışını ve &#8216;daha açık&#8217; İslamileşmeyi öne çıkaran genel yönelişi içinde değerlendirilmelidir.&#8221;<a style="color: #000000" href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Bununla birlikte siyasi konjonktür bu duruşu etkiler: anti-komünizm tam anlamıyla aşılmış  olmasa da, artık belirleyici değildir. Aleviliği sol gelenekten koparıp Müslüman ve milliyetçi bir kimlik içine katmak amacında olan milliyetçiler, Alevileri laikliğin bekçisi olarak gören anlayışı yadsımakta ve Kemalistler ile sol kesime yüklenmektedir. Kemalistler gibi milliyetçiler de Türk etnik söylemi çerçevesinde toplanmıştır. Bir de Kemalistlerden farklı olarak işin içine dini boyutu katmaktadırlar. Yine etnik boyut üzerindeki bu ısrar bir ölçüde İslamcılardan ayırmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Lakin dini boyut, önemli bir yer tutar. &#8220;Alevilik&#8217;in İslam&#8217;a aidiyeti olumlanır ve Alevilerin özgüllüğü sistemli bir şekilde küçültülür&#8230; <span style="background-color: #ffffff">Birçok</span> İslamcı, Aleviliği bir Türk İslam biçimi olarak sunarlar.&#8221;<a style="color: #000000" href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Sola karşı tutumları, solun Aleviliği kullandığı ve kendilerinin bunun kurbanı olduklarını iddia ederler. Yayın organları aracılığıyla Alevi etkinliklerini ekranlara veya sayfalara yansıtmaktan kaçınmazlar. Buna karşı diğer örgütleri ya hiç anmaz ya da eleştirirler. Bir de İslamcıların alt başlığı olarak İran&#8217;ın etkisine değinilmelidir. 1979-İran devrimini uluslararasılaştırmak için Türkiye&#8217;ye büyük önem veren İran, hiç gecikmeden Alevilere yoğunlaşmıştır. Ancak Aleviler tarafından hoş karşılanmayan bu devrim, antipati kaynağı olmuştur. Gerekçeleri arasında Aleviler İran rejimini, o kadar lanetlenen şeriat rejimiyle ve bir gericilikle <span style="background-color: #ffffff">özdeşleştirmiş</span>, Alevilikle On İki İmamlı Şiilik karşılaştırmasında ortak noktaların azlığını da bir kanıt olarak ileri sürmekten de çekinmemişlerdir. Alevici kitle örgütlenmesi sırasında kimlik tartışmaları yoğunlaşırken, bu Şii yorumlar yeni atılım gösterir: merkezinde Ehl-i Beyt sevgisi olan Şii Ortodoks bir Alevilik. <span style="background-color: #ffffff">İran&#8217;ın </span>bu yorumunun nedeni ise Alevilerin maruz kaldığı Osmanlı baskısı, onların tecrit edilmeleri, sonra da laik bir devlet çerçevesinde asimile olan Alevilerin kökenlerinin tekrar öğrenilmesini istemeleridir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Türkiye&#8217;deki siyasal aktörlerin hepsinin artık Alevilik&#8217;in varlığını tanıdığı ve kendi taraflarından yorumlamalarda bulunduğu bir gerçektir: kimi siyasal kimi dini kimi ise kültürel yönden bakmaktadır. Bu yüzden ortak bir çerçeve sağlanamamış, sisteme entegre olması güç hale gelmiş ve tanımlama ile hakların tanınması sorunları gündemden eksik kalmamıştır. Lakin bu durum biraz da olsa iyileşme düzeyine girmiştir. Türkiye&#8217;deki aktörlerce; 1950&#8242; lerde, 1960&#8242; larda ve özellikle 1970&#8242; lerde görünen biçimde Alevi karşıtlığından sakındıkları açıkça saptanabilmektedir. Ayrıca bu üçüncü aktörlerin tabanlarındaki <span style="background-color: #ffffff">Sünni </span>çoğunluktan ötürü sıkıntı yaşasalar dahi, bu aktörler Alevilere kur yapmaktadır. Yani tarihi yanlışlar—Gazi ve Sivas olayları gibi—rasyonel davranılmaya itmekte ve bu yönde seyir izlemesi sağlanmaktadır. Bu  Tarafların her biri Aleviliğe bir tanım getirmekte, onun sınırlarını çizmekte, aidiyet ölçütlerini belirlemekte ve onu hangi düzeyde algılamak gerektiğini belirlemeye uğraşmaktadırlar. Kemalistler siyasi<span style="background-color: #ffffff"> bir </span>okuma gerçekleştirirken solun bir bölümü toplumsal açıdan yaklaşmaktadır. Diğer taraftan, etnisite <span style="background-color: #ffffff">vurgusu</span> yapan millliyetçilerin (Türk, Kürt milliyetçilikleri) yanında İslamcılar ve İran da ona atıfta bulunmaktadır. 60&#8217;lar ve 70&#8242; lerde siyasi sağ-sol mücadelesinden sonra dini ve etnik söylemlerin yükselişe geçmesi de sosyalizmin çöküşünden ile siyasal İslamiyetten etkilenmiştir. Ayrıca daha çok sol gruplarda kendisine yer edinmiş olmasına rağmen Aleviler, sosyalizmin çöküşü ile beraber yeni ideolojik ve siyasi platform arayışına girmiştir. </span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Burada bahsedilmesi gereken Aleviliğin çıkış aşamasının dahi farklı mercilerce farklı şekillerde açıklanma çabasına gidilmiş olmasıdır, zaten bu bölümün karakteristik özelliği tanımlama farklılıklarının gözler önüne serilmesidir. Bir diğer zorunluluk ise coğrafi dağılımların inanç sisteminde yarattığı değişimdir. Kısaca, İran&#8217;daki Alevilerin İslam&#8217;a, Hz. Ali&#8217;ye ve Ehlibeyt&#8217;ine bakış açısı, yorumlama şekli ile Anadolu ve Balkanlar&#8217;daki Alevilerinkinden oldukça farklıdır. Yani kendi içerisinde yaklaşık olarak merkez/çevre ilişkisi yaşanmakta veya iç içe geçmiş patruşka bebeklerini andırmaktadır. İşte bu sebeptendir ki ortak bir görüş birliği sağlanamamış; kavram kargaşası içerisinde eriyen diğer terimler gibi yerini almakta ve halat çekme yarışındaki halatı andırmaktadır. Dahası her aktör üst paragrafta belirtildiği şekliyle Aleviliğe bir tanım getirmekte, onun sınırlarını çizmekte, aidiyet ölçütlerini belirlemekte ve onu hangi düzeyde algılamak gerektiğini belirlemeye uğraşmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">&#8220;Hükümetten Alevi Atağı&#8221;<a style="color: #000000" href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> manşetlerinin atıldığı yıllarda Alevi haklarının tanınması konusu tartışılmaya başlanmıştır. Lakin aradan geçen yıllar ve değişen hükümetlere rağmen bu konular sistemin içerisinde eriyip gitmektedir. İşte yeni yeni anlamlandırılmaya başlanan Aleviliğin Türkiye&#8217;deki duruşu bu durumu simgeler. Aleviliğin siyasi araç olarak kullanması siyasi partilerin birer politikası halini alırken Aleviler değişik partilere oy vermişler ama daha çok sol ağırlıklı bir tutum izlemişlerdir. Özellikle seçim zamanlarında siyasi parti yöneticileri veya temsilcileri zaman zaman cemevlerinin, Alevi kimlikte birleşmiş sivil toplum kuruşlarının yöneticileri ile bağlantı kurarak oy hesapları yapmaktan da çekinmemişlerdir. Alevilerin bu durumdan nemalanan siyasi partilere karşı hem güven sorunu oluşmuş hem de bu durum kendilerinin kullanıldıkları hissiyatını uyandırmıştır.  Böylece ülke siyasetinden soyutlanan bir grup niteliğine bürünen Alevilerin devlete olan saygısı da azalmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Ali Yaman&#8217;ın belirttiği şekliyle söylemek yerinde olacaktır: &#8220;Yine tüm bu samimiyetsizliklere karşı zaman zaman devlet kurumları irticai olaylar tırmandığında ve ihtiyaç halinde laikliğin sigortası olarak sadece Alevileri görme ve gösterme yolunu seçmiş görünmektedir ki bu da oldukça yanlış bir yaklaşımdır.&#8221;<a style="color: #000000" href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> Ne yazık ki! Bu durumu, bu örgüsel yapı kanıtlar niteliktedir. Ali Yaman, bugüne kadar Diyanet yoluyla Sünni-Hanefi mezhepçiliğine dayalı bir politika izleyen hükümetlerin ve siyasilerin iş kontrolden çıkınca Alevilere bel bağlamasının tutarlı olmadığına ve eğer Türkiye&#8217;de korunması gereken &#8220;olmazsa olmaz&#8221; değerler varsa ki vardır, bunları korumak ne sadece Alevilere ne de sadece Sünnilere düşeceğine sitemkâr bir tavırla kanaat getiriyor.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Değinilmesi gereken bir diğer mesele ise bu değerlerin belli grupların varlığına indirgenmesinin veya onlarla özdeşleştirilmesinin farklılıkları daha da körükleyici bir rol oynamasıdır ve bu rol paylaşımının sonuçları yıkıcı karakterle çakışır. Elbette ki demokrasilerde <span style="background-color: #ffffff">farklılıklara</span> yer vardır; ancak buradaki farklılıklar bütünleştirici değil, yıkıcıdır. Esas sorun, sistemin içine girmek veya girmemekten ziyade, amaç—araç düzleminin esnek bir hale gelip tanımlama ve tanınma yolunda sadece Alevliğin zarar görmesi değil; demokratik yapının çözülmesi veya aşınmasıdır. <span style="background-color: #ffffff">Farklılıkların </span>ve bunlara saygının demokrasi için ne kadar mecburi birer öğe olduğunu söylemek bu bağlamda yanlış değildir.</span></p>
<hr />
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><strong>Kaynakça ve Dipnotlar </strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>    Bu bağlamda &#8220;Aleviliğin bir amaç için bir vurgusu yapılarak bir kültür oluşumu sağlanmak istenmektedir&#8221; yargısına ulaşmak gerekmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>    Elise MASSİCARD, Türkiye&#8217;den Avrupa&#8217;ya Alevi Hareketlerinin Siyasallaşması, İletişim Yayınları, syf. 17, 2007—İstanbul</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a>    &#8220;Oy potansiyeli&#8221; terimleştirmesi, siyasi bir anlam taşıması ve siyasi partilerin bakış açısını yansıtması nedeniyledir. (Yrd. Doç. Dr. Ali YAMAN, Alevilik ve Kızılbaşlılık Tarihi, NOKTAKİTAP, syf. 146, Temmuz—2007, İstanbul)</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>    http://www.abkyol.nl/alevilik/aleviliknedir/index.html </span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a>    Bu hadiseleri tarih derslerinden bildiğimiz kesindir ve sadece isim olarak burada zikredilmiştir. Aksi halde incelenmesi gereken ayrı ayrı konulardır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a>    http://www.abkyol.nl/alevilik/ibadetcem/index.html</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a>    Elise MASSİCARD, a. g. e.  syf. 129</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a>    Elise MASSİCARD, a. g. e. syf . 130—134</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a>    Elise MASSİCARD, a. g. e.  syf. 135</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a>  Elise MASSİCARD, a. g. e.  syf. 138</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a>  Hürriyet, 26 Ekim 1994</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Ali YAMAN, a. g. e. syf. 147</span></p>
<p><span style="font-size: 12px;color: #000000">Niccolo MACHIAVELLI, <strong>Prens</strong>, Çev: Kemal ATAKAY, Can Sanat Yayınları, 12. basım, Temmuz-2014, İstanbul</span></p>
<p><span style="font-size: 12px;color: #000000">Elise MASSİCARD, <strong>Türkiye&#8217;den Avrupa&#8217;ya Alevi Hareketlerinin Siyasallaşması</strong>, İletişim Yayınları, 2007—İstanbul</span></p>
<p><span style="font-size: 12px;color: #000000">Ali YAMAN, <strong>Alevilik ve Kızılbaşlılık Tarihi,</strong> NOKTAKİTAP, Temmuz—2007, İstanbul</span></p>
<p><span style="font-size: 12px;color: #000000">Besim Can ZIRH, <strong>Aleviler Nerede?</strong>, Birikim Dergisi, 267. sayı, syf. 64-72, 2011</span></p>
<p><span style="font-size: 12px;color: #000000">Hürriyet, 26 Ekim 1994</span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;color: #000000"><span style="font-size: 12px"><a style="color: #000000;text-decoration: underline" href="http://www.abkyol.nl/alevilik/aleviliknedir/index.html">http://www.abkyol.nl/alevilik/aleviliknedir/index.html</a></span></span></p>
<p><span style="text-decoration: underline;color: #000000"><span style="font-size: 12px"><a style="color: #000000;text-decoration: underline" href="http://www.abkyol.nl/alevilik/ibadetcem/index.html">http://www.abkyol.nl/alevilik/ibadetcem/index.html</a></span></span></p>
<p><span style="font-size: 12px;color: #000000">http://www.pirsultankadikoy.org</span></p>
<p><span style="font-size: 12px;color: #000000">https://t24.com.tr/yazarlar/nil-mutluer/aleviler-aleviler-anlatiyor-siyaset-birlestirmedi-dagitti-alevilik-unutuldu-kadin-silindi,11480</span></p>
<p><span style="font-size: 12px;color: #000000">https://bianet.org/bianet/toplum/4179-alevi-hareketi-toparlaniyor</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 12px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref1" name="_ftn1"></a></span></p>
<p>&nbsp;</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/alevilik-uzerine-amaca-ulasmak-icin-bir-arac.html">Alevilik Üzerine: Amaca Ulaşmak İçin Bir Araç</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Klişeler Işığında Bir Sorun: Kıbrıs</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kliseler-isiginda-bir-sorun-kibris.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Özçelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 12 May 2019 22:37:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[annan planı]]></category>
		<category><![CDATA[başat güç]]></category>
		<category><![CDATA[cenevre görüşmeleri]]></category>
		<category><![CDATA[federal delet yönetimi]]></category>
		<category><![CDATA[garantör devletler]]></category>
		<category><![CDATA[jeopolitik]]></category>
		<category><![CDATA[jeostratejik]]></category>
		<category><![CDATA[Kıbrıs]]></category>
		<category><![CDATA[Kıbrıs Barış Harekâtı]]></category>
		<category><![CDATA[kıbrıs cumhuriyeti]]></category>
		<category><![CDATA[türk ve rum yönetimleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=7966</guid>

					<description><![CDATA[<p>Klişeler Işığında Bir Sorun: Kıbrıs A. Giriş Birçok egemen gücün elini geçmişinde güçlendirmiş ve geleceğinde de güçlendirecek bir nokta… Dünya siyasi tarihine başta konumundan ötürü her dönem damgasını vurmuş, vuracak da: Kıbrıs… Akdeniz’de stratejik öneme sahip olan ve birbirini tamamlayan iki adadan birisi Girit diğeri Kıbrıs’tır. Siyam ikizi olarak adlandırılacak bu adalar, ikisini de elinde [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kliseler-isiginda-bir-sorun-kibris.html">Klişeler Işığında Bir Sorun: Kıbrıs</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><strong>Klişeler Işığında Bir Sorun: Kıbrıs</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><strong>A. Giriş</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><em>Birçok egemen gücün elini geçmişinde güçlendirmiş ve geleceğinde de güçlendirecek bir nokta… Dünya siyasi tarihine başta konumundan ötürü her dönem damgasını vurmuş, vuracak da: Kıbrıs… </em></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Akdeniz’de stratejik öneme sahip olan ve birbirini tamamlayan iki adadan birisi Girit diğeri Kıbrıs’tır. <em>Siyam ikizi</em> olarak adlandırılacak bu adalar, ikisini de elinde bulunduranların bölgede mutlak egemenlik sağlaması açısından da stratejik ve politik bir önemi işaret etmektedir.  Tarih boyunca bu coğrafyada egemenlik kurmak isteyen her topluluğun iştahını kabartan heybetiyle Kıbrıs, zaman zaman birbirinden farklı güçlerin hâkimiyet alanına girmiştir. Öyle ki, önce Kıbrıs’ı alarak sonrasında Girit’i gözüne kestiren Araplardan Bizans İmparatorluğu’na, Venediklilerden Osmanlı İmparatorluğu’na kadar bir şekilde jeostratejik<a style="color: #000000" href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ve jeopolitik<a style="color: #000000" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a> önemine hep atıfta bulunulmuştur. George Modelski’nin 15. yy’dan itibaren denizaşırı sömürgecilik ile başlayan, her bir asırda el değiştiren; sahip olduğu ekonomik kapasitesi, askeri gücü ve nüfusu ile diğer devletler üzerinde hâkimiyet ve denetleme yeteneği kazanan <strong>başat güç </strong>kavramının açıklanması açısından stratejik yerlerde egemenlik kurmak olmazsa olmazdır. Bölgenin dominantlığını elde etmek isteyenler <em>başrol oyuncuları</em>; Kıbrıs ise, Doğu Akdeniz’de ve Anadolu—Ortadoğu—Süveyş Kanalı üçgeninin kontrol kilit noktasında bulunmasından ötürü tiyatronun sergilendiği bir <em>sahne</em> olmuştur. 15 yy’da denizcilik alanındaki gelişmeler, sömürge sisteminin kuruluşu ile merkantilist<a style="color: #000000" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> ekonomi programına dâhil olan ve feodalitenin yıkılışı sonucunda kurulan mutlak krallıkların güç kazanması küresel dinamiklerin el değiştirdiğine, değiştirmeye devam ediyor olduğuna ve değiştirileceğine işaret etmektedir. Her biri selefine karşı meydan okuyarak 15. yy’da Portekizliler, 16. yy’da İspanyollar, 17. yy’da Hollanda, 18. yy’da Fransa, 19. yy’da İngiltere dünya siyasi tarihine yön vermiş; 20. yy’da ise ABD bu bayrak taşıma yarışını devralmıştır. Özellikle Güney Afrika ve Hint Okyanusuna geçişin en kestirme yolu olan Süveyş kanalı, kolonicilik faaliyetleriyle sömürgelerden hammadde ve kaynak akışının sağlaması noktasında oldukça önemlidir. Aynı durum Ortadoğu ve Anadolu için geçmişte olduğu gibi bugün de, yarın da geçerlidir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Bu bağlamda Kıbrıs; sosyo-ekonomik, kültürel, politik ve fiziki anlamda bir elektrik tesisatındaki sigortanın işlevselliğini gerçekleştirmektedir. Bir nevi tampon bölgedir.<a style="color: #000000" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> Ancak Kıbrıs’ın statüsü farklı olmakla birlikte Türk ve Rum tarafların oluşturduğu iki ayrı devletin varlığı ile son asırdaki yaşanan gelişmeler tampon bölge kavramını, Kıbrıs’ın genel yapısına ve konumuna pek yansıtmamaktadır. İki ayrı güç arasındaki sınır boyunca silahsızlanmanın olduğu alanı işaret etse de Kıbrıs için, tarih boyunca döneminde güçlü olan toplumlar ve onların oluşturduğu devletlerce “doğuya açılan kapı” nitelemesine tabii tutulduğundan dolayı orayı kaybetmemek ve statükosunu devam ettirmek için silahlanma ile korunma ya da ele geçirilme yoluna gidilmiştir. Günümüzde İngiliz Barış Kuvvetleri’nden Tümgeneral Peter George Francis Young tarafından 1964’te çizilen <strong>Yeşil Hat</strong> ile Kıbrıs adası <em>kuzey ve güney</em> olarak iki ayrılmıştır. Mamafih 1974 öncesi yaşanan gelişmeler, Kıbrıs Barış Harekâtı, 15 Kasım 1983 süreci ve sonrası çok dikkatli okunmalıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><strong>B. Kıbrıs Kronolojisi</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Kuzeyinde <em>Türkiye</em>, güneyinde <em>Mısır</em>, batısında <em>Yunanistan</em>; doğusunda Suriye, Lübnan, İsrail’i de içine alan sınırları kesin olmayan, Akdeniz’in doğu sahillerini ifade eden ve kültürel, coğrafi ve tarihi adlandırması ile <em>Levant </em>bölgesine deniz komşusudur Kıbrıs. Jeopolitik açıdan kimisi Türkiye’ye kimisi Yunanistan’a kimisi Ortadoğu’ya kimisi ise Akdeniz’e ait olduğunu düşünmektedir. Hal böyle olunca paylaşılması güç bir yer olmaması düşünülemezdi. Tarihi süreçler de <em>paylaşılamama </em>doktrini çerçevesinde şekillenmişti. Hitit, Mısır, Fenike, Venedik, Roma, Osmanlı ve İngiltere gibi birçok uygarlık tarafından hükmedildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküş evresinde 1829’da Yunanistan’ın bağımsızlığını ilan etmesi ve sonraki süreçte 93 Harbi<a style="color: #000000" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> ile İngilizlere Rusya ile yapılacak anlaşmada arabuluculuk etmesi adına Rusların Kars, Ardahan, Batum gibi vilayetlerden çekileceği zamana kadar elli yıllığına kiralandı. Ancak I. Dünya Savaşı’na girme kararı alan Osmanlı’ya İngiltere’nin cevabı 1914’te Kıbrıs’ın ilhakı oldu. İngiltere Lozan’a giden süreçte ve sonrasında elini güçlendirmiş; 1950’lere kadar adadaki yönetimi devralmıştı.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Fakat 1829’dan bu yana Kıbrıslı Rumlar, “enosis”i<a style="color: #000000" href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> gerçekleştirmek hayalindeydi. Aslında sömürgecilik karşıtlığı oluşan enosis düşüncesi, İngiltere’nin adadaki yönetimine karşı oluşmuş olsa da daha sonraları Türklerin “taksim tezi”ni<a style="color: #000000" href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> hedef almışlardır. Artan milliyetçilik ve Yunanistan’a dâhil olma isteği perspektifindeki Rumlar, EOKA(Kıbrıs Milisleri Helen Ulusal Örgütü)’nü kurar ve önce İngilizler’e sonra ise Türkler’e karşı 1955 yılından itibaren kanlı saldırılarına başlamıştır. Ayrıca 1958’de Macmillan Planı<a style="color: #000000" href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> Kıbrıs’ta barışın temini için atılmış bir adım olarak karşılaşılsa da Türk tarafınca görüşülebilir denmesine rağmen Rum tarafınca Türkiye’nin ada üzerinde söz hakkına sahip olmasını istememesi üzerine reddedilmiştir. 1955 I. Londra Konferansı’nda bir sonuç elde edilememiş; 11 Şubat 1958 Zürih’te biraraya gelen taraflar prensip anlaşmasına varmış ve 1959 II. Londra Konferansı’nda ise Kıbrıs’ın bağımsızlığı kabul edilmiştir. Adada Türklerden ve Rumlardan oluşan ikili bir yönetimi öngören kararla Kıbrıs’ın bağımsızlığı Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğüne devredilecekti. Hiçbir devletin enosis ya da taksimi gerçekleşmeyecek olan Kıbrıs’ta adanın savunmasına Türk ve Yunan tarafı katılacak; İngiltere ise askeri üslerini koruyacaktı. Aynı zamanda Kıbrıs ordusuna Türklerin %40, mahalli kolluk kuvvetlerine ve yönetime %30 oranında katılımı; bakanlar kurulunda 3 Türk 7 Rum olacak ve cumhurbaşkanı Rum iken yardımcı sıfatı ise Türk olacaktı. Her iki toplumun içişlerine bakacak Cemaat Meclisleri olacak, ceza mahkemelerine ise suçlunun milli kimliğine göre yargıçlar atanacak, Türkçe ve Rumca resmi dil olacak, her iki taraf için de anavatanları eğitim ve kültürel alanlarda yardımda bulunabilecekti. Anayasal konulardaki anlaşmazlıklarda taraflardan birer yargıcın yanında bir de tarafsız yargıçtan oluşan Anayasa Mahkemesi kurulacaktı. Bu anlaşmaya ek olarak Garanti Anlaşması<a style="color: #000000" href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a> Kıbrıs, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında imzalanmıştır. 1963 yılına gelindiğinde Kıbrıs Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Makarios bir dizi karar değişikliğine giderek: cumhurbaşkanı yardımcısı statüsünün veto hakkını düşürür, Temsilciler Meclisi’ndeki ayrı çoğunluklar ilkesini ortadan kaldırarak basit çoğunluklar ile kararlar alınmasının önünü açar, ayrı belediyelerin varlığını yok sayar… Bunlar kuruluş anayasasında ortak mutabakata varılmış değiştirilemez maddeler olarak göze çarpmaktadır. 7 Haziran 1964’te Kıbrıs’a harekât düzenleneceği kararı TBMM tarafından onaylandı. Ancak öncesinde 5 Haziran’da ABD Başkanı Johnson, İsmet İnönü’ye bir mektup göndererek ağır ve tehdit dolu ifadeler kullanmıştır. ABD ve NATO tarafından yalnız bırakıldığını anlayan Türkiye hem askeri kararlılık hem de diplomatik esneklik yoluna girişmiştir. Lakin 1967’de tekrar Rum saldırıları yoğunluklu olarak başlamıştır. Bu arada Yunanistan ise ordusundan 15.000 askeri adaya gayri resmi yerleştirmiştir. Türklere karşı asimile ve sindirme politikalarının durdurulması için Türkiye ve Yunanistan Başbakanlarının yaptığı görüşmeler de sonuçsuz kalmıştır. Bunun üstüne Türkiye adaya askeri müdahalede bulunacağını açıklarken TBMM tarafından yetkilendirilmiştir. Türk uçakları Kıbrıs semalarında uçarken donanma ve çıkarma birlikleri de harekete geçmiştir. ABD’nin arabuluculuk yapması ile Yunanistan birliklerini geri çekmiş ve harekât durdurulmuştur. 15 Temmuz 1974’te darbe yaparak yönetimi ele geçiren Albay Nikos Sampson’un enosis ilan etmesinden hemen sonra meşhur “Ayşe tatile çıksın” repliği ile Kıbrıs Barış Harekâtı düzenlenmiştir. Aslında sadece Türkler için değil bütün adada barış, güvenlik ve toprak konusundaki endişelerin giderilmesi açısından yapılmıştır. Sonrasında 1976’da Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Türkiye’nin etkin garantisi olmadan Rum toplumu ile tekrar bir araya gelemeyeceklerini belirten Türk Federe Devleti Meclisi oybirliği ile self-determinasyon hakkını kullanarak 15 Kasım 1983 yılında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini ilan etmiştir. Yunanistan ve Rumların tepkisinin yanında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin aldığı 550 sayılı karar sonucunda ayrılıkçı bir hareket tanımlaması ile karşılaşmıştır. Bu dakikadan sonra küresel bir sorun olarak dünya siyasetinde kendisine yer edinen Kıbrıs için 24 Nisan 2004’te Annan Planı çerçevesinde tekrar birleşme referandumu Güney Kıbrıs tarafından kabul edilmemiş; 1 Mayıs 2004’te Rum Kesimi, adanın tamamını temsilen Kıbrıs Cumhuriyeti olarak Avrupa Birliği’ne katılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Bütün bunların yanında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetini sadece Türkiye tanımakta iken; Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni de yalnızca yine Türkiye tanımamaktadır. Kıbrıs’taki çözümsüzlükte klişelerden öteye geçilememiştir. İngiltere’nin fiili olarak yönetimden elini çekmesiyle birlikte başlayan çözüm süreçleri tarafların ortak yaşama isteği ve ortak moral-motivasyona sahip olmaması üzerine hep sekteye uğramıştır. Üç ülkenin garantörlüğü altında ilerleyen bu süreç zaman zaman gerilimlere ve çatışmalara meydan vermiştir. Adada mevcut bulunan güney ve kuzey yönetimlerinin federal bir devlet düzenine girmek istemesi tarihsel perspektiften bakıldığında daha önce denenmiş ama başarılamamıştır. Demografik yapının bozulması, garantör ülkelerin askeri ya da siyasi varlıkları, eşitlik anlayışını bahane eden Rum yönetimi, halen enosis hayalleri peşinde koşmaktadırlar. Ancak 2004 Annan Planı’nın reddi ile sonuçlanan referanduma rağmen uluslararası arenadaki aktörler ve adadaki taraflar görüşmelerine devam etmiştir. Öyle ki 1 Temmuz 2008’de Mehmet Ali Talat ve Dimitris Hristofyas tek egemenlik altında birleşen tek vatandaşlık noktasında anlaşarak kurulacak yeni devletin Birleşik Federal Kıbrıs Cumhuriyeti olmasında ortak bir tutum sergilemişler ve Lokmacı sınır Kapısı’nın açılmasına karar kılmışlardı. “16 Nisan 2008 tarihinde ise, Yönetim ve Güç Paylaşımı, Ekonomik Konular, AB Konuları, Mülkiyet, Toprak ve Güvenlik ile Garantiler başlıklarında altı çalışma grubu ile Çevre, Sağlık, Kriz Yönetimi, Ekonomik ve Ticari Konular, Suç ve Suça İlişkin Konular, İnsani Konular ve Kültürel Miras başlıklarında yedi teknik komite ilan edilerek çalışmalarına başlamıştır.”<a style="color: #000000" href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Bu süreç 2008 yılından 2014 yılına kadar süregelmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">“Müzakereler, bütün konular üzerinde anlaşmaya varılmadan hiçbir şey üzerinde anlaşmaya varılamayacağı” ilkesi üzerinde yoğunlaşıldığından dolayı ilerleme yavaş gitmektedir. 2015’te BM Genel Sekreteri’nin Kıbrıs Özel Danışmanı Eide’nin çabalarıyla tekrar başlamıştır. 2017 Cenevre Görüşmeleri’nde de adadaki Türk ve Rum liderler ilk kez kendilerinin çizdiği yol haritasını BM’e sunmuşlar ve tekrar masaya oturmuşlardır. Garantör devletler dışişleri bakanları nezdinde bu görüşmelere dâhil olmuş ancak <strong>kırmızı çizgileri</strong> olan tarafların tutumları nedeni ile sonuçsuz kalmıştır. Türk tarafı, Rauf Denktaş dönemindeki mecliste kabul edilen oran %29+ toprak sahipliği ve Kıbrıslı Türkler ile Rumların eşit siyasal platformda buluşması gerektiği üzerinde durmuştur. Buna karşılık Rum kesimi, %7 değil de %8 oranın toprak alınarak bu oranın %28.2’ye indirilmesini istemiştir. İki taraf da haritalarından taviz vermeyeceğini açık bir şekilde “kabul edilemez” olarak dile getirmiştir. Rum Meclisinin “enosis” referandumunun yıl dönümünün okullarda kutlanacağına dair aldığı karar oldukça endişe verici bir eylem olarak tanımlanmakta; iki toplumlu, iki kesimli federal bir devlet oluşturma ve güvenlik ile garantiler konusunun olumlu neticelendirmenin önünde bir engel teşkil etmektedir. Ekonomi, AB ve mülkiyet konularında ortak mutabakata varılsa da yönetim—güç paylaşımı, toprak, güvenlik ve garantiler konularında henüz bir netlik sağlanamamıştır. Bu bağlamda tarafların yarım asırı geçen bu sorunu sağlıklı yorumlayarak ilerlemesi elzemdir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><strong>C. Kıbrıs’ta Federal Bir Yönetim Mümkün Mü?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><em>“Kıbrıs’ta kurulacak hukuk sisteminin amacı, </em><strong>yaşayabilir</strong><em> bir devlet, </em><strong>uzlaşabilir</strong><em> bir toplum ve </em><strong>sürdürülebilir</strong><em> bir barış şeklinde olması tasarlanmalıdır.</em> <em>Aslında Kıbrıs’taki federal hukuk siteminin kaynağı, devlet-toplum-insan paradigması içinde şekillenmektedir. Bu paradigmanın dinamikleri farklı kaynaklardan beslense de esas amaç, Kıbrıs’taki hukuk sisteminin adil ve kalıcı olmasıdır. Bir diğer mesele ise Kıbrıs’ta kurulacak hukuk sistemine dair prensiplerin, ‘yatay ve dikey entegrasyon’ kriterine göre şekillenmesidir</em>.”<a style="color: #000000" href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Federal devlet yönetiminde eyaletler esastır; içişlerinde bağımsız, dışişlerinde merkezi yönetime bağlıdır. Üniter devletlerde yasama, yürütme ve yargı organlarının genel bir meclisten idare edilmesinin aksine Federal devletlerde bu sistem yerini ayrı hukuk kurallarına bırakmaktadır. Yani bölgesel bazda merkezi hükümetten ayrı bağımsız bir yönetim sergilenebilmektedir. Fakat federal devletlerde her parça bir bütün olarak değerlendirilmekte; merkezi devlet otoritesi yerel yönetimlerle paylaşılmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Diğer taraftan merkezi yasama organın aldığı kararlar yerel yönetimleri bağlayıcı niteliktedir. Anayasa merkezi meclis kanalıyla inşa edilir. Aynı zamanda, eyaletlerde bulunan meclislerin aldığı kararlar eyalet sınırlarında bağlayıcıdır. Eyalet dışı ve uluslararası arenada merkezi devletle birlikte hareket eder; dış politika veya diğer eyaletlerin görev alanlarına müdahalede bulunmazlar. </span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">“Federal devlet özellikleri şöyle sıralanabilir”<a style="color: #000000" href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a>:</span></p>
<ul style="text-align: justify">
<li><span style="font-size: 16px;color: #000000">Devlet belirli eyaletlere ayrılmıştır.</span></li>
<li><span style="font-size: 16px;color: #000000">Her eyaletin yöneticilerini eyalet sakinleri seçer.</span></li>
<li><span style="font-size: 16px;color: #000000">Merkezi devlet bütün eyaletlerin üstünde bir güce sahiptir.</span></li>
<li><span style="font-size: 16px;color: #000000">Merkezi devlet yönetimini bütün ülke halkı seçer.</span></li>
<li><span style="font-size: 16px;color: #000000">Bütün eyaletlerin bağlı olduğu ortak bir anayasa vardır.</span></li>
<li><span style="font-size: 16px;color: #000000">Verilen verginin bir kısmı eyalete, bir kısmı ise merkezi devlete gider.</span></li>
<li><span style="font-size: 16px;color: #000000">Dış işlerde ve askeri konularda merkezi devlet yetkilidir.</span></li>
<li><span style="font-size: 16px;color: #000000">Eyaletlerde yasama, yürütme ve yargı güçleri bulunmaktadır.</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000">Vatandaşın <strong><em>yönetime katılımını</em></strong> arttırma, merkezi devletin <strong><em>güvenliğe ve ulusal sorunlara</em></strong> daha çok yoğunlaşmasına izin verme, <strong><em>otoriterleşme</em></strong>yi önleme, merkezin ulaşamadığı yerlere daha hızlı ulaşma—<strong><em>ulaşılabilirlik</em></strong>, <strong><em>farklı taleplerin</em></strong> bir arada yaşamasına olanak sağlama, <strong><em>gücü paylaştırıp</em></strong> etkin kullanılmasını sağlama gibi federal devlet sisteminin avantajları bulunmaktadır. Diğer taraftan yönetimde ikilik oluşturarak merkezi otoriteyi zayıflatma, ülke birliği ve bütünlüğünün korunmasının zorlaşması, bölünme ve eyalet bağımsızlığı tehlikesi, merkezi otoriteye direnç göstererek problem çıkarma federal yönetimlerin yaşadığı sıkıntıların başında gelmektedir. Kıbrıs’ta tek bir egemen gücün, tek bir vatandaşlığın oluşturulması için atılan adımların geçmişte boşa çıktığını hep beraber gördük. Asıl en önemli konu, <strong><em>milli birlik</em></strong> oluşturmanın iki taraf için de oldukça zor olmasıdır. İnsan olarak düşünülmediği takdirde, halen enosis gibi milliyetçi yaklaşımların sergilendiği bu topraklarda 1950’den sonra neler yaşandığı ortada. Özellikle Kıbrıs coğrafyasındaki Türk ve Rum tarafların karşılaşacağı “<strong><em>ortak değerlerin</em></strong> benimsenmediği toplumlarda aşırı uç—radikal eğilimler” tehlikesi Kıbrıs sorununun federal devlet inşası yönünde neden çözülmediğini en iyi anlatan durumdur. Türk tarafı, 1960 sürecinde nüfusun dağılımına göre aldığı hakların zamanla Rum yöneticilerce nasıl gasp edildiği, üstüne enosis hayali kuran milliyetçiler tarafından katliam noktasına geldiğinin aşikâr olduğuna vurgu yapmaktadır. Ancak bütün bunlara rağmen gerek Türkiye gerekse Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti herhangi bir çözüm noktasında yapılan görüşmelerde ve anlaşmalarda ılımlı tavrını sergilemekten de kendini alıkoymamıştır. 1960’tan sonra uluslararası platformda ses getirmiş ve ilgisini çekmiş olan bu sorunun çözümü adına farklı planlar ile fikir alışverişi gerçekleştirilmiştir. Mamafih 2004 referandumunda birlemiş, tek egemen gücün Kıbrıs Cumhuriyeti olmasına yeşil ışık yakmışken Rum tarafı kırmızı ışık yakarak trafiğin akışını engellemiştir. Dahası 2008’den sonra görüşmeler tekrar hız kazanmış, zaman zaman gerek politik gerek ekonomik gerekse askeri anlamda sekteye uğramış olsa da 2017 Cenevre görüşmeleri öncesine kadar çalışmalar devam etmiş ve neticesinde tarafların haritalar, siyasal haklar, güvenlik ve garantörlük gibi konularda anlaşamaması üzerine rafa kaldırılmıştır. Görüldüğü üzere Kıbrıs Sorunu’nda en büyük ayrıştırıcı etken aslında ortak <strong>benlik</strong>, ortak <strong>irade</strong>, ortak <strong>aidiyet</strong> ve bir <strong>millet olma</strong> isteğinin vuku bulmaması sorunsalının iki ayrı toplumda da <strong>radikal</strong> noktalara getirileceği endişesini ve “geçmişin izlerinin geleceği belirleyeceği” önermesini desteklemektedir. Hatta federal yapının dezavantajları birbirinden ayrı kültür, ayrı geçmiş, ayrı ahlaka sahip toplumlarda daha da gün yüzüne çıkacaktır. </span></p>
<hr />
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><strong>Kaynakça ve Dipnotlar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Strateji; önceden belirlenmiş “kırmızıçizgilerde” kalarak hedef, amaç ve öncelikler doğrultusunda bütün maddi—manevi kaynakların zamanında, hızlı ve etkin olarak kullanmaktır. Stratejik açıdan coğrafi unsurları inceler, stratejik sonuçlar çıkarılmasını amaçlar. Coğrafi materyaller sosyal, ekonomik, politik ve fiziki olabilir. Bu yüzden jeostratejik kavramı, genel bir yol haritasıdır. </span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Jeopolitik kavramı ise bir bütün olarak dünyadaki siyasal bölgelerin dağılımı ile alakalıdır. Siyasal anlamda neden önemli ya da neden değer kaybettiğinin coğrafi değişkenlerle olan ilişkisini irdeler. Dünya güç merkezlerinin bulunduğu bölgeye göre dünya siyaseti şekillenmektedir. Bu bağlamda başat güç ekseninde dönen bu kurgu, realist değerler dizisinin bir sonucu; Hans Morgenthau’a göre ise uluslararası arenadaki gövde gösterisi ve özünde <strong>güç</strong> meselesidir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> <u>Merkantilizm</u>; ticaretle uğraşmak, bir mal satmak anlamına gelmektedir. İthalatı kısıtlayıp, ihracatı teşvik ederek güçlü ve zengin bir devlet inşa etmeyi amaçlayan iktisadî milliyetçiliktir. Millî zenginlik ve gücün, ihracatı yükselterek bunun karşılığında değerli madenler elde etmeye paralel olduğunu iddia eder. Devleti, bir takım iktisadî düzenlemelerle refah içinde tutmayı amaçlayan politikalar bütünüdür. İktisadî bütünlüğü ve politik kontrolü hedefler. Feodalizmin çöküşüne yakın tarihlerde ortaya çıkmış olan; değerli külçe birikimini, dış ticaret fazlasını, tarımın ve üretim sektörünün gelişmesini ve dış ticaret tekellerinin kurulmasını sert idarî düzenlemelerle tüm millî ekonomiyi kontrol ederek sağlayıp, bir milletin parasal zenginliğini ve gücünü birleştirerek artırmayı hedefleyen iktisadî sistemdir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Tampon bölge: Hukukta iki devlet arasında, sınır boyunca, asker bulundurulmayan bölgedir. İngilizce’de “buffer zone” olarak adlandırılır. Düşman birlikleri, grupları veya milletleri birbirinden ayırmak için oluşturulmuş ara bölgedir. 1964’te Kıbrıs’ta oluşturulan Yeşil Hat buna bir örnektir.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı olarak da bilinir. Balkanlar ve Kafkaslar’da yoğun yaşanan bu savaş sonucunda Osmanlı İmparatorluğu hem toprak hem de itibar kaybetmiştir. Ayrıca bu kaybedilen topraklarda yaşayanların göç etmek zorunda kalmıştır. 1856 Paris Konferansı’nda oluşturulan statükonun geçerliliğini kaybetmesi üzerine Ruslar sıcak denizlere inme politikasını tekrar ateşlemiş; Balkanlar’da Panslavizm ateşini yakarak isyanları kışkırtmış ve dinsel alanda kendisini Ortodoks halkının koruyucusu ilan etmişti. Ayestefanos Anlaşması ile son bulan 93 Harbi neticesinde bölgede hâkim bir Rus gücü Avrupa’da dengelerin Rusya lehine döndüğünü gören ve büyük endişe duyan Avusturya, İngiltere, Fransa ve Almanya 1878 Berlin Anlaşmasına gitmişlerdir. </span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Yunanistan ile birleşmek adına oluşturulan bir düşünce ve eylemler olarak düşünülebilir. XIX. yüzyılda Girit, XIX. yüzyılda da Kıbrıs&#8217;ın Yunanistan&#8217;la birleşmelerini amaçlayan siyasi hareketlere verilen ad. Yunanca &#8220;birleşme&#8221; anlamına gelir. 1829&#8217;da Yunanistan bağımsızlığa kavuşurken Girit ve doğu Ege adaları bu ülke sınırları dışında kalmıştı. Pan-Helenizm tarafları Yunan milliyetçileri Yunan-Rum asıllı halkların yaşadıkları bu adaları Yunanistan&#8217;a katılması ile bu amaçlarına ulaştılar. Enosis&#8217;in ikinci halkası olan Kıbrıs&#8217;ın ilhakı için de Georgias Grivas liderliğinde EOKA örgütü kuruldu. Bu örgüt 1950&#8217;lerin ortalarından itibaren Kıbrıs&#8217;ta Enosis için faaliyetlere başladı. 15 Temmuz 1974&#8217;te EOKA Kıbrıs&#8217;ta Makarios&#8217;u devirerek Nikos Sampson&#8217;u başa geçirdi. Bunun üzerine Türkiye Kıbrıs&#8217;taki garantörlük haklarını kullanarak adaya askeri müdahalede bulundu (I ve II. Barış Harekâtları). Sonuçta Enosis hayata geçirilemedi.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> 1955 I. Londra Konferansında dile getirilen Taksim tezi, adada Türk-Yunan dengesini koruma amaçlıdır. Lozan Anlaşması ile kurulan düzene atıfta bulunur. Ulusların kendi kaderini tayin etmesi olan Self-determinasyon Kıbrıs için geçerli değildir. Şayet İngiltere adadan çıkacaksa eski sahibi olarak Türkiye’ye iade etmeliydi. Bu durumdan Rumlar endişe duyacaktı.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Bu plana göre Kıbrıs’ın İngiliz Milletler topluluğunda kalmasını ve Türkiye ile Yunanistan’a karşı bağlarının devam etmesini öngörüyordu.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Bu anlaşmanın ilk iki maddesi Kıbrıs’ın bölünmez bağımsızlığının taraflarca da kabul edilmesini içerir. Tarafların ilhak, enosis ya da taksim tezlerinin teşvikini de yasaklamıştır. Taraflar bunun teminatı olacaktır, der. Ayrıca 4. Madde’de ise herhangi bir şekilde ortak ya da anlaşarak hareket olasılığı kalmadığı takdirde garanti veren her üç devletten her biri, bu anlaşma ile kurulan düzenin tekrar tahsis etmek amacı ile eylemde bulunma hakkını saklı tutar.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> <a style="color: #000000" href="https://mfa.gov.ct.tr/tr/kibris-meselesi/kibris-muzakereleri/2008-muzakere-sureci/">https://mfa.gov.ct.tr/tr/kibris-meselesi/kibris-muzakereleri/2008-muzakere-sureci/</a></span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> KIBRIS’TA KURULMAK İSTENEN FEDERAL DEVLETİN HUKUK SİSTEMİ VE ÖZELLİKLERİ, Dr. Soyalp TAMÇELİK, Akademik Bakış Dergisi, sayı:19, ocak-şubat-mart 2010.</span></p>
<p style="text-align: justify"><span style="font-size: 16px;color: #000000"><a style="color: #000000" href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> <a style="color: #000000" href="http://webders.net/608/federal-devlet-nedir.html">http://webders.net/608/federal-devlet-nedir.html</a></span></p>
<p style="text-align: justify">The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kliseler-isiginda-bir-sorun-kibris.html">Klişeler Işığında Bir Sorun: Kıbrıs</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Liberalizme Açılan Pencere</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/liberalizme-acilan-pencere.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Özçelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 10 May 2019 23:08:56 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[birey]]></category>
		<category><![CDATA[DEVLET]]></category>
		<category><![CDATA[devlet ve birey]]></category>
		<category><![CDATA[devlet ve toplum]]></category>
		<category><![CDATA[feodalite]]></category>
		<category><![CDATA[liberalizm]]></category>
		<category><![CDATA[özel mülkiyet]]></category>
		<category><![CDATA[özgürlükler]]></category>
		<category><![CDATA[sanayi devrimi]]></category>
		<category><![CDATA[siyasi tarih]]></category>
		<category><![CDATA[temel haklar]]></category>
		<category><![CDATA[yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=7958</guid>

					<description><![CDATA[<p>Liberalizme Açılan Pencere[1] A. Giriş  “Özgür bir toplumu özgür olmayan toplumdan ayıran, birincisinde, her bireyin tanınmış ve geniş bir alana, ikincisinde ise hükümet otoritesinin müdahale etmediği korunmuş bir saha (protected domain)’ya sahip olmasıdır.”  (Friedrich August von Hayek) İnsan hayatı boyunca belli arayışlar içinde olmuştur en iyiyi bulmak ve yaşamak için: çeşitli ideolojiler üretmiştir kendine… Bunların [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/liberalizme-acilan-pencere.html">Liberalizme Açılan Pencere</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;"><strong>Liberalizme Açılan Pencere<a style="color: #000000;" href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; color: #000000;"><strong>A. Giriş</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="font-size: 14px;"> “<span style="font-size: 16px;"><em>Özgür bir toplumu özgür olmayan toplumdan ayıran, birincisinde, her bireyin tanınmış ve geniş bir alana, ikincisinde ise hükümet otoritesinin müdahale etmediği korunmuş bir saha (protected domain)’ya sahip olmasıdır.”  (</em></span></span><span style="font-size: 16px;">Friedrich August von Hayek)</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000; font-size: 16px;"><em>İnsan hayatı boyunca belli arayışlar içinde olmuştur en iyiyi bulmak ve yaşamak için: çeşitli ideolojiler üretmiştir kendine… Bunların doğrultusunda “liberalizm” de kendine yer edinmiştir insan hayatında, diğerleri gibi&#8230;</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Kısaca tanımını yapmak gerekirse, liberalizm, temelinde özgürlüklerin yattığı bir ideolojidir ve bireyin, din, devlet ve kurumlarınca kısıtlanmaması için uğraş veren bir akımdır. Esasen, liberalizmde, düşüncenin serbest bir şekilde yer edinmesini, “özel teşebbüs” imkânı sağlayan “serbest ekonomi piyasası”nı destekleyen ve hukukun üstünlüğünün olduğu bir devlet modelini ve sonucunda toplumsal hayat düzenine giden yolun açılmış olacağına inanılır. Devlet modeli için en iyi rejim olarak “liberal demokrasi<a style="color: #000000;" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>” yi benimserken, açık ve adil bir seçim sistemi ile bütün bireylerin kanun önünde “eşit” olduğu ve “fırsat eşitliğinin” son derece gerekli kılınması gerekliliğinin savunulduğu bir modeldir. Mutlak monarşiye, veraset sistemine, devlet dini gibi “eski” teorilere ve bunların temelinde yatan her şeye şiddetle karşı çıkarken, tüm bireylerin yaşama ve mülkiyet hakkı ile özgürlüğünü kabul eder ve destekler. Ancak toplumsal refahın sağlanması için ufak da olsa kısıtlayıcı faktörlerin olması gerektiğini düşünerek “klasik” liberalizmden farklılığını ortaya çıkarmaktadır; ama bu kısıtlayıcılık bireyin üzerinde en aza indirgenerek yapılmalıdır.</span></p>
<p><span style="font-size: 16px; color: #000000;"><strong>B. Liberalizmin Ögelerinde Yolculuk</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Birey, toplumların tüm yapılarından üstündür. Birey teorik olarak toplumdan önce vardı. Bireyin kendi amaçlarını serbestçe seçebilmesini ve bunları gerçekleştirebilmesinin gerekliliğini liberalizmde görebiliriz. İnsan haklarını zor kullanarak ihlal eden iki temel unsur vardır: birey ve devlet. Bireyin başka birey tarafından “güç”e maruz kalmış olması kriminal bir olaydır. Devlet sınırlandırılmamış ve belli kurallara bağlanmamış ise insanın özgürlüğüne en büyük tehdittir. Bunun için bireyin özgür; başka bireyler ve devletçe müdahaleye maruz kalmayan özel bir alanı olmalı ve devlete bir sınırlama getirilmelidir. Bu noktada “hukukun üstünlüğü”nü fark etmekteyiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Liberalizm, hukukun üstünlüğünü temel hak ve özgürlüklere kol kanat germesi açısından benimser. Çünkü önemli olan özgürlüklerdir. Bunları yaparken de bağımsız yargı organlarının olması; yani devlet veya devletin diğer kurumlarınca bu yargı organlarının etkiye maruz bırakılmaması gerekir. Sonuç olarak, hukuk, sadece temel hak ve özgürlükleri korumakla kalmayıp onun sürekliliğini sağlayacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Liberalizmi temellendiren ve liberalizmin en önemli öğesi olan özgürlük, dış etkenlerden bağımsız olma, dış etkenlerce engellenmeme ve hiçbir zaman için yönlendirilmeme( zorlama ile) olarak günlük dilde tanım olarak yer edinirken; sosyal ve toplumsal alan ile felsefi düzlemde daha karmaşık ve çok fazla tanıma sahiptir. Özgürlük; toplumsal, bireysel, irade, ifade, istenç ve düşünce özgürlükleri olarak dallanır, budaklanır&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Liberalizmde bir diğer nokta ise serbest ekonomi piyasası olarak göze çarpar. Serbest ekonomi piyasası, ekonomik faaliyetlerin tam rekabet ortamında serbestçe yapıldığı, eğer bir sorun varsa bu sorunun devlet tarafından değil de fiyat mekanizması tarafından çözümlenmesi gerektiğine inanırken, arz ve talebin temel belirleyici olması gerektiğine atıfta bulunur. Özel teşebbüs(girişim) özgürlüğü ise belirli mal ve hizmetlerin piyasaya arz edilmesi için gerekli nitelik ve nicelikteki araçların bir araya getirilmesi ve eşgüdümlü şekilde çalışmalarını sağlamaktır. Bu bağlamda, liberalizm, ekonomik özgürlük sonucu ekonomik refahın sağlanacağını düşünür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Liberalizmde insan hakları çok önemlidir. Din, dil, ırk ve cinsiyet farkı gözetmeksizin her bireye eşit mesafede yaklaşılır ve tüm insanlar tarafından bu haklar kullanılabilir; ama bu demek değildir ki kendi çıkarlarımızı düşünüp başkalarının hak ve özgürlüklerini “gasp” edelim. Elbette, “saygı” ortamı kurulmalıdır bireyler arasında. Liberalizmin etkisinin en açık kanıtı olarak BM’nin(Birleşmiş Milletler) 1948 yılında benimsediği “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi”ni gösterebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Bir diğer husus olarak, liberalizm, politikada demokrasi ilkelerini benimsemiş ve insan haklarının savunuculuğunu üstlenmiştir. Bu sebep ile halk içinden çıkmış, halk ile beraber ve halk için çalışan, anayasal iktidar düzenlerini benimsemiş bir sistemi istemesi siyasi iktidarın halka karşı sorumlu olmasını beraberinde getirmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">“Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” sözü liberalizmin sloganı halini almıştır ve serbest piyasa ekonomisini gözü kapalı şekilde desteklemektedir. Yukarıdakilerden de anlaşılacağı üzere liberalizmin iki yönü vardır: siyasi liberalizm ve iktisadi liberalizm. Bu söz ise bunlardan iktisadi liberalizme işaret etmekte ve desteklemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Liberalizm, aynı zaman da dini inançların serbestçe yapılmasını, kimse tarafından sorgulanmamasını, kısaca vicdan özgürlüğünü benimsemiştir. Bir bakıma liberalizm, insan hayatının her noktasına temas etmeyi hedeflemiştir. Zaten insan hayatının her noktasına “ulaşılmadan” toplumsal refaha erişmenin mümkün olması imkânsızdır.</span></p>
<p><span style="font-size: 16px; color: #000000;"><strong>C. Feodalizmden Liberalizme Açılan Tarihi Kapı</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Liberalizm sürecini feodalizme kadar dayandırmak mümkündür. Çünkü bir tarihsel olay varsa ortada; onun oluşumunu etkileyen bir başka olayın varlığını kabul etmemek insanlık tarihi açısından geri dönülemeyecek sonuçsuz olgulara götürür. Bu sebep ile tarihi süreç içerisinde incelemek gerekirse liberalizmi, köken olarak feodal beyliklerin egemen olduğu zamana kadar geri gitmemiz gerekmektedir. Bu noktada feodalizm liberal kavramlara ana kaynak konumundadır ve hayatı önemli ölçüde etkileyecek sonuçları vardır. Liberalizm onlardan sadece bir tanesi&#8230; Konuya geçiş olarak yazmış olduklarımın da “neden feodal beyliklerden başladım?” sorusuna yanıt niteliğinde olacak olması açısından ön bilgi gibi görülebilir.</span></p>
<p><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Feodalite dediğimiz bu kavrama ufak da olsa bir atıfta bulunmak gerekiyor sanırım: yıllar yılı Avrupa’da hüküm sürmüş olan bu sistem, belli bir arazi içerisinde, “güçlü” ve yöneten konumundaki “lordlar”ın koruma ve barınma ihtiyacı içerisindeki “serfler” üzerindeki baskıcı, bir o kadar da serfleri-yani halkı- diledikleri gibi kullanma özgürlüğüne sahip olmaları, bize göstermektedir ki insanlık tarihinde bir “ayıp”. Böyle düşünmek de biraz acımasızca olabilir. Ancak bu sistem o kadar da kötü değildir ve insanoğlunun tarihi gelişimine temel oluşturan bir kavram; ileriye doğru atılacak adımların ivme kazanmasını sağlayan bir oluşum.</span></p>
<p><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Bildiğimiz gibi haçlı seferleri dâhilinde, serfler bu baskıcı ve ağır vergiler ile ezilmenin karşısına çıkmış, bir nevi “kaçış”ı simgelemesi açısından önemlidir. Böylece yeni yerler görmüş, yeni ihtiyaçları karşılamak amacı ile de yeni yerlerde etkileşim içerisine girmiş ve ticaretin canlanmasını sağlamıştır. –ki o zaman kapalı ekonomi içerisinde ve ihtiyaçlarını kendileri sağlıyordu. Ayrıca “değiş-tokuş” sistemi ile alışveriş çok zor ve zahmetli oluyordu. Bunun ile beraber, ihtiyaçlarını para ile hallolması eski ve zahmetli değiş-tokuşun tam zıttı şekilde ticaretin daha kolay olan ve zahmetli olmayan bir hal almasını sağlamış ve ticaret kendine bir yoğunluk kazandırmıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Bu ufak notu aktardıktan sonra, biraz da feodal beyliklere baş belası olacak bir oluşum üzerinde durmak istiyorum: şehirler. Zaman ile lordların izni dâhilinde, kendilerine piyasada yer bulan tüccarlar, “lonca” denilen bir oluşum ile elde ettikleri haklarını korumak amacındadır. Tüccar sınıfı giderek yayılan ticaret sayesinde zenginliklerini büyütürken; ticaret yapmaları için de gücü olanlar(lordlar, krallar, kilise&#8230;) tarafından teşvik ediliyordu. Şehirlerde de bu odak güçlerinin sözü geçmekteydi. Sonuç olarak feodal düzen içerisindeki gibi davranmak keyfiyetine karşın şehirlerde “özgür” bir oluşum baş göstermekteydi. Elbette insan da kendisi için en iyiyi ister ve çıkarlarını korumak için elinden geleni yapar. Bu sayede şehirler genişlemiş ve burjuva(orta sınıf) sınıfının meydana gelmesi için gerekli adımlar atılmıştır. Ve çatışmaların olması da kaçınılmazdır zıt fikirler var ise ortada.</span></p>
<p><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Yine sözü ticarete değindirerek, tüccarlar, şehirleri kendileri için gelebilecek saldırılara karşı bir “kale”; ihtiyaçlarını(barınma, yiyecek gibi) karşılamak için bir dinlenme “tesisi”; para kazanma yeri olarak bir “darphane”  gibi görmekteydi. Zenginleşen tüccar (burjuvazi de diyebiliriz) sınıfı güç kazandı oluşturdukları lonca gibi kurumlar ve –tabii ki- para ile. Kolay kolay haklarını yedirmeyeceklerini de göstermiş oldular şehirlerde. Ticaretin bu açılımcı hareketleri karşısında daha fazla dayanamayacağı gerçeği bir kez daha feodal beyleri zor durumda bıraktı. Sistem çerçevesinde “kapalı” bir ekonomiye sahip olmak, sadece kendisi için yetinmek, gelişen olaylar karşısında ne yapacağını belirleyememesi ve giderek güç kaybetmesi anlamına gelmekteydi. “kaçınılmaz” son kapıda beklemektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;"> Elbette şehir ahalisinin istekleri vardı. Bunları sıralarsak:</span></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Özgürlük(insan gibi yaşama isteği)</span></li>
<li><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Toprak sahibi olmak ve işletme özgürlüğü</span></li>
<li><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Kendi mahkemelerini kurmak(tarafsız olması için)</span></li>
<li><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Vergi toplama işini kendilerinin yapması(feodal düzenin tersine)</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Yavaş yavaş haklarını elde eden şehirler, lordlardan bağımsız hale geldi. Örnek olarak “ben, Dortmund kontu Conrad ve karım Giseltrude ve bütün meşru varislerimiz&#8230; Dortmund şehrine ve burglulara pazaryeri yanındaki evimizi satıyoruz&#8230; Bunu ve Kutsal Roma İmparatorluğundan bize geçen mezbaha ve ayakkabıcılar loncasındaki haklarımızı ebediyen onlara bırakıyoruz&#8230; Ve fırını ve mahkemenin üstündeki evi de veriyoruz. Mezbaha karşılığında 2 dinarii ve fırın ve mahkeme üstündeki ev için bir libre karabiber bize her yıl verilecektir<a style="color: #000000;" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>” cümlesini verebiliriz. Ancak statükocu güçler(lordlar ve kilise) bu durumun toplum düzenini bozacağını savunmuş ve karşılarına şehirleri almıştır. Elbette istedikleri kendi çıkarlarıdır. Anlaşılacağı gibi özgürlükler “kan” dökülmeden kazanılmayacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Ayrıca “loncalar” etkinliğini ve nüfuzunu arttırdı. Uyulması için de bazı katı kurallar getirdi tüm bu özgürlük ve ayrıcalıklar için. Tüccarlar bu şartların getirdiği rahatlık ile bir “servet” kaynağı olarak ticaretin önemini vurguladı. Eski feodal düzende zenginlik kaynağı “toprak” iken; şimdi ticaret ile birlikte “para” odaklı bir hal aldı. Dahası yönetme gücü kilise ve soylulardan çıkıp orta sınıfın egemenliği altına girdi. Tefecilik dediğimiz –günümüzün de sorunu olan- kavram hayatımıza girdi. Üstelik tefeciliğe, yani faize, şiddet ile karşı çıkıp, bunun Tanrı önünde büyük suç olduğunu savunmalarına karşın, kilise yapıyordu. Kısaca düşünsel açıdan, olan bir şey fiilen hayat bulamıyordu. Bunun ile de yetinmeyip, zaman geçtikçe, “bazı özel” durumlarda yapılabilir gibisinden kanunları da koymayı ihmal etmediler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Serfler(köylü), feodal düzende ayrımların artmasından ve “köle” gibi yaşamaktan oldukça rahatsızlık duymuştur. Yıllardır kilisenin “verdikleri” ile yetinip; bunların doğruluğunu bile sorgulamamıştır. Farklılıklardan doğan eziklikten kurtulmak için açılan yeni pazar yerleri sayesinde para kazanabilirdi lordun el koyduğundan fazlasını satarak. Böylece artan pazar üretim artışını tetikledi. Değişen düzen ile birlikte köylü daha fazla üretecek, kazanacak ve haklarını lordun elinden geri alabileceklerdi. Lord bu isteklere uymalıydı; aksi takdirde serfler kaçabilir ve kazancı olmayabilirdi. Yani “eldeki bulgurdan olmak” istemiyordu. Hiç değilse yılda birkaç peniye razı olmalıydı serflerin özgürlükleri için. “Üstelik özgür emek özgür olmayan emekten daha üretken <a style="color: #000000;" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>” olduğunu anlayabilen lord, geleneksel emek hizmetlerinden vazgeçip istediği emeği “kiralaması” veya karşılığında “ücret” vermesinin daha akıllıca olacağı kanaatindeydi. Sonrası için kişisel özgürlüklerini de almaları kaçınılmazdı. Yine Leo Huberman’ın kitabından bir alıntı yapmak gerekirse “S.G.’nin adı geçen toprağı bütün hizmet ve angaryalar yerine 13 solidi 4 dinarii ödeyerek tutmasına lord razı olmuştur” veya yine aynı kitaptan –Wooltsan mahkeme kararından- “&#8230;malikâneden çıkmak ve özgür insan sayılmak için 10 solidi ceza olarak ödüyor” sözleri açıkça durumu özetlemektedir. Ancak her zaman olduğu gibi karşı çıkanlar olmalı idi: kilise. İnatçı beyler ve kilise bu özgürleşmeye karşı boşuna bir direniş içerisinde idi.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">1348 ile 1350 yılları arasında bir salgın hastalık (kara ölüm) Avrupa’da nüfusun yarısına yakının yok etmiş; böylece “emek” daha değerli ve köylü emeği karşılığında fazlaca ücret talep edebilir ve alabilirdi. Lordlar çıkarılan yasalar ile duruma el koymak istese de; feodal düzeni korumak amacında ise de başarılı olamamış ve köylü “güç” kullanarak özgürleşebileceğini anlamış, ne yazık ki, bunun doğrultusunda ise isyanlar baş göstermiştir. Daha sonrası için toprak mülkiyeti ve miras hakkı gibi kavramlar ortaya çıktı; fakat binlerce kişi hayatını kaybettikten sonra&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Tekrardan loncalara hitaben, kendini zenginleştiren olduğu kadar durumu kötü olan da oldu. Bu şartlar çerçevesinde loncalarda bölünmeler oldu: büyük ve küçük. Büyük loncalar egemen sınıf ve söz sahibi olmaya başladı. Yani “para” konuşuyordu. Usta-çırak-kalfa üçlüsü arasındaki çekişme de cabası&#8230; Ekonomik çıkarlar hep ön plana alındı ve ustalar “tekel”lerini korumak için kalfalara karşıydı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Şehirlerde feodal beylere karşı özgürlükleri için beraber(zengin, fakir, usta, çırak, kalfa) savaşmışken; pastadan büyük payı üst sınıflar aldı. Sınıf mücadelesi sebebi ile isyanlar çıktı. Loncalar çöküş aşamasına girdi. Serbest şehirlerin gücü azalmış ve ulus-devletin önü açılmış oldu. Ayrıca lordlar da eski gücünde değil; orta sınıf düzen ve güvenlik özlemi içerisindeydi. Merkezi bir otoriteye ihtiyaç duymuşlar ve kral artık bir “dost” olmuştu. Krallar ise orta sınıfından gelen paralar ile burjuvaların istediği yasaları çıkartıyor ve onlara göre hareket ediyordu. Üstelik onların adamları önemli yerlere geliyordu. Krallar da ticaret ve endüstrileşme oldukça paranın “tadını”nın alınacağını fark etti. Yani, bir nevi danışıklı dövüş&#8230;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Ayrıca Rönesans ve Reform hareketlerini de tarihi perspektiften ele alma zorunluluğu içerisindeyim. Aydınlanma çağının anahtarı bu kavramlarda yatmaktadır. Rönesansı, sadece bilim ve sanattaki gelişmeler olarak nitelemek tarihi yalanlamaktan ibaret. Çünkü bu gelişmeler temelde “özgür” düşünceyi ifade eder. Yani etkilerini liberalizme kadar ulaştırabiliriz. Dahası Reformu ise kilisede yaşanan değişikliklerdir diye durmak da etkilerini görmezden gelmemiz anlamını taşımaktadır. Reform ile kilisenin “mutlak” doğrularının yanlışlanabilirliğini ve mutlak doğru olarak verdiklerine “şüphe” ile yaklaşılabileceğini göstermesi açısından bu iki hareket, kilise ve diğer odak güçlerin “mutlak doğru” diye üzerinde diretmelerinin esasında “çıkar”ların olduğunun yattığını gözler önüne sermesi bakımından önemlidir. Liberalizmin tanımını “din, devlet ve kurumlarınca müdahaleye maruz kalmadan” diye yapmamız ve sonuç olarak Rönesans ve Reform ile birlikte baskıların azaltılması bakımından bu tanımı doğrular niteliktedir. Anlaşılacağı gibi bu iki sürecin de bahsedilmeme gibi bir olasılığından bile söz edemeyiz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Rönesans ve Reform ile birlikte coğrafi keşifleri de unutmamak gerekir. Bu olay ticaretin gelişmesine büyük katkı sağlamıştır. Örneğin, Akdeniz Osmanlı İmparatorluğu ile Venedik’in hâkimiyeti altında iken, Avrupa’ya mallar olduğundan daha fazla değer ile varabiliyordu. Çünkü bir mal elden ele geçişleri fazla olursa; ister istemez malın fiyatı da en az o derece artar. Ümit burnunun keşfi ise bu angarya niteliğindeki el değiştirme oranını azalttığı gibi mallar kendi değerlerinde Avrupa’ya akabiliyordu. Böylece Akdeniz ticareti sekteye uğramış; Atlas Okyanusu ticareti gelişme içerisine girmişti. Tabii ki bu durumdan fayda sağlayanlar olmuştur: İngiltere, Fransa, Hollanda, Portekiz ve İspanya gibi…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Dahası Amerika gibi yerüstü ve yeraltı zenginliklerine dokunulmamış bir yerin kaza ile de olsa keşfi, yukarıdaki ülkelerin ağzını sulandırmış ve “kolonileşme<a style="color: #000000;" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a>” çalışmalarına başlatmıştır. Amaç ticaretin gelişmesi ve devamlılığını sağlamak ile bu yerlerin egemenliğini elde bulundurmaktır. Yine en kazançlı kesim olarak tüccarları görebiliriz. Bu durumda zenginler daha fazla zenginleşecek ise yoksullar daha da yoksullaşacaktı. Ayrıca bu kolonileşme süreci içerisinde, elbette, savaşların olmaması kaçınılmazdı. Savaşlar da “kaos”a benzer. Gün geçtikçe artan savaşlar, artık yoksul olan halkın belini bükmüştü; çünkü fiyatlar tavan yapıyordu en ufak bir mal için dahi olsa bile. Zaten halk yoksulluktan kıvranıyordu. Bu savaşlar sonrasında bile en çok karı tüccarlar elde edebiliyordu. Coğrafi keşifler sebebi ile artan para dolaşımı da fiyatları oldukça yüksek yansıtabilir. Değerli madenlerin Avrupa’ya akışı da fiyatları yükselmiştir bu sebep ile. Gerard De Malynes “İngiltere Mülkünün Çürümesi Üzerine Bir İnceleme”sinde yukarıdakileri coğrafi keşiflere de atıfta bulunarak şöyle ifade etmiştir: “ … Para bolluğu genellikle malları pahalılaştırır, para kıtlığı da aynı şekilde malları ucuzlatır… Şu halde paranın bolluğu veya kıtlığına göre mallar genellikle pahalanır veya ucuzlar ve son zamanlarda batı Hindistan Adalarından Hıristiyan dünyasına akan para ve değerli maden bolluğu her şeyin pahalanmasına yol açmıştır.<a style="color: #000000;" href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a>”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Coğrafi keşifler sonrası “endüstri devrimi<a style="color: #000000;" href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a>” yeni “pazar” ihtiyacını doğurmuş; kolonileşmeyi de tetiklemiştir. Yani sömürü faaliyetlerine(emperyalizm) zemin hazırlamaktan başka bir şey olmazdı herhalde.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Para, bu devirde, yerini “altın”a bırakmıştır. Ulus-devlet yaygınlaşmış ve ulusal çıkarlar gözetilmiştir. İşte bu noktada ekonomik açıdan merkantilist sistem hayata girmiştir. “Adam Smith’in ‘Ulusların Serveti’ adlı eseri, halkın zihnini kavrayan ve bütün ülkelere kısa zamanda yayılan kitaplardandı. Daha önceki kitaplar bir devletin güçlü olmak için şu ya da bu politikayı izlemesi gerektiğini anlatırken Adam Smith daha çok servetin üretim ve bölüşümünü etkileyen nedenleri incelemek ile ilgileniyordu. Merkantilistlerin çoğunun bileyecek baltası vardı ama- bu baltayı bilemekle- ülkenin gücünün artacağını söyleyerek, baltayı gizliyorlardı. Özel dileklerden çok analize meraklı olan Adam Smith ise konuya daha bilimsel bir tavırla yaklaşıyordu. Ünlü kitabının bir kısmı merkantilist öğretinin incelenmesine ayrılmıştı. Teşhir ediyordu bunu.<a style="color: #000000;" href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a>”</span></p>
<p><span style="font-size: 16px; color: #000000;"><strong>D. Bazı Düşünürlerce Liberalizmin Anlamı</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Bir alıntı daha yaparak David Hume’un bir görüşünü sizlere iletmek istiyorum: “bir krallığı kendi başına ele alıyorsak paranın daha bol ya da daha az olmasının bir önem taşımayacağı açıktır, çünkü metaların her zaman paranın miktarıyla orantılıdır.<a style="color: #000000;" href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>”</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Yaşanan tüm bu olaylar sonrası, feodalizm çöküş içerisine girmiştir. Zaman ile de, ekonomik gelişmeler ve ulus-devletlerin güçlenmesi, merkantilizm<a style="color: #000000;" href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> sürecini başlatmıştır. 17.yy itibarı ile bazı düşünürler de iş adamları ve tüccarlar gibi iktisadi konular ile ilgilenmeye başladı. Kişi hürriyetine önem veren ve devletin müdahaleci sistemine karşı çıkan; böylece de merkantilizme karşı bir kesim oluştu. Ekonomide dış etki ne kadar az ise ekonomi o kadar iyi çalışır. Yani kısıtlamaların kalması hem kişi özgürlükleri hem de ekonomide refahı simgeler. Anlaşılacağı gibi merkantilizm giderek gerekli hale gelen liberalizmin temel noktalarına inmeyi başarmıştı. John Locke, Josiah Child, Nicholas Burbon, Dudly North, John Law, Richard Cantillion, George Berkeley ve David Hume gibi kişiler bu adımların atılmasında pay sahibidir. Otomatik denge mekanizması, tam serbest ticaret, liberal dış ticaret dengesi, külçecilikten uzaklaşma, kâğıt paranın tavsiye edilir olması, para, faiz, emek vb kavramlar üzerine derinlemesine analizler yapılmaya bu dönemde başlanmıştır. Gerek John Locke’un liberalizmin babası sayılması gerekse Adam Smith’in “ulusların zenginliği” adlı eseri ile tam anlamı ile liberalizmi başlatması, insan hayatında önemli değişiklerin olduğunu kanıtlar niteliktedir. Giderek zenginlik kaynağının “toprak”tan “para”ya geçmesi de bu değişimi açıkça göstermektedir. Bu basit gibi gözüken değişim, aslında, hayatımızı önemli ölçüde etkilemeyi başarmıştır. Çünkü paranın ticarette kullanılmaya başlanması insanlar arasında, daha önce yargılamadıkları bir düzen (feodal yapılar) ile yüzleşmelerini sağlamış ve kilise gibi statükocu güçlerin her dogmatik fikrinin kabul edilebilirliliğini sorgulamayı başarmış ve “özgürlük” dediğimiz kavaramın doğuşunu temsil etmiştir, bir bakıma.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Bu alandaki önemli isimler olarak Thomas Hobbes, John Locke, Benjamin Franklin göze çarpmaktadır. Thomas Hobbes’un en tanınmış eseri “Laviathan” da Tevrat’ta geçen bir canavardır ve devleti canavara benzeterek her şeye egemen olmasını eleştirmiştir. Zaten bu noktada liberalizm akımına yakınlığı açığa çıkmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">En önemli kişi olarak John Locke, mutlakıyete açtığı sivri dilli eleştirileri bu düzene derin yaralar açmış ve üç önemli devrimi temellendirmiştir: İngiliz, Amerikan ve Fransız devrimleri… Benjamin Franklin ise “insan paranın sahtesini yapar; para da insanın.” sözüyle kendinin liberalizm ve uzantısı kapitalizme olan yakınlığını ele verir.  </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Ünlü düşünür J. J. Rousseau’nun bir sözünü hatırlatmak istiyorum: “devlet benim.” Bu kısa ama oldukça geniş anlam içeren cümle liberalizmde önemli olanın birey olması gerektiğini, devletin güvenlik konusu dışında hiçbir işlevinin olmadığını belirtmektedir. Yani devleti “bekçi” olarak nitelendirmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Sabine’ye göre liberalizm, dar anlamda muhafazakârlık ile sosyalizm arasında yer alan, geniş anlamda ise komünizme ve faşizme karşı olan bir siyasi teoridir. Yani, komünizm ve faşizm gibi uç noktaların ideolojisi değil; biraz daha ılımlı olan sosyalizm ve muhafazakârlığın arasında bir yerde bulunmaktadır. Diğer ifade ile liberalizm, bütün ideolojilerden en iyi olanlarınca oluşturulmuştur ve bu yönü ile bir sentez niteliğindedir. Kendini en iyi bu şekilde dile getirmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Liberalizme geniş bir bakış açısından bakmak gerekirse, Doç. Dr. Zeynep Dağı tarafından derlenen ve Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nden, Sevgili Bölüm Başkanımız, Doç. Dr. Muhittin Ataman’ın yazmış olduğu, “Uluslararası Politikayı Anlamak” adlı kitaptaki, makalesine bir göz atalım:</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">“Liberal yaklaşımlara göre, piyasa mekanizması insan gereksinimlerini karşılamak üzere kendiliğinden ortaya çıkar ve sonra da kendi iç işleyiş mantığına göre gelişir. Bireyler bu piyasada rasyonel birer aktör olarak hareket ederler ve en az maliyet ile en çok faydayı sağlamaya çalışır. Ancak, her birey bu amacına ulaşamayabilir. Bireysel üretici ve tüketici davranışlarına göre belirlenen esnek bir ekonomik yapı oluşturulur. Piyasa ekonomisi denge ve doğal istikrar durumuna yönelik bir eğilime sahiptir. Bu eğilimi belirleyen de gönüllülük esasına dayanan söz konusu malın arz ve talep değişimidir. Bu iki kavramdaki her değişiklik piyasanın yeni bir denge arayışını gerekli kılmaktadır. Liberal anlayışa göre bireysel çıkarları marksizime etmek toplumsal refahı artırır. Ancak, piyasa mekanizmasının işleyişinden herkes kazançlı çıksa da bu aynı oranda olmayacaktır. Üreticiler ile tüketicilerin rekabeti uzun dönemde tarafların çıkarlarını uyumlaştıracaktır. Bundan dolayı da toplumsal birimler (fert, grup, toplum, millet, devlet) arasındaki geçici çıkar çatışmalarını sona erdirecektir. Toplumdaki kişi başına düşen refah da artacaktır. Toplumun kazançlı çıkması ise toplumsal refah ve toplumsal kalkınma demektir. Bu toplumsal ilerleme tedrici, fakat doğrusal ve süreklidir. Bu anlayışı savunan akademisyenlere göre, savaş ve emperyalizm gibi yıkıcı gelişmeler ekonomik büyüme süreci dışında başka faktörlere (ekonomiden ayrı olarak gelişen siyasi çatışmalar) bağlı olarak ortaya çıkar. Toplumlar ve devletler arasındaki ekonomik etkileşim ile birlikte ortaya çıkan karşılıklı fayda ve karşılıklı bağımlılık sonucunda taraflar arasında barışçıl ilişkiler gelişir. Liberal bir dünya ekonomisi karşılıklı çıkar bağlarını pekiştirerek ve mevcut düzenin korunmasını teşvik ederek uluslararası politika gelişmelerinin mutedil olmasını ve istikrarsızlığa yol açmamasını sağlayacaktır.”</span></p>
<p><span style="font-size: 16px; color: #000000;"><strong>E. Sonuç</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">İnsan hayatı boyunca belli arayışlar içinde olmuştur en iyiyi bulmak ve yaşamak için: çeşitli ideolojiler üretmiştir kendine… Bunların doğrultusunda “liberalizm” de kendine yer edinmiştir insan hayatında, diğerleri gibi&#8230; Liberalizm, temelinde özgürlüklerin yattığı bir ideoloji ve bireyin, din, devlet ve kurumlarınca kısıtlanmaması için uğraş veren bir akım olduğu giriş bölümünde belirtilmişti.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Liberalizm eleştirisi olarak verilebilecekse eğer, liberalizmin hazırladığı zeminde kendine yer edinmiş olan, bir nevi uzantısı, kapitalizmin<a style="color: #000000;" href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> dünya görüşlerine kazandırdığı(ne yazık ki!) “büyük balık küçük balığı yutar” düşüncesi ile birlikte, sırf kendi çıkarları için, diğer güçlere karşı bir “sömürü” faaliyetlerini göstermesidir. Bilhassa, “sanayi devrimi” sonrasında, emperyalizm<a style="color: #000000;" href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a> de, kendine oldukça rahat bir ortam bulan ve gittikçe büyüyen bir hızla ilerleyerek—bugün herkesin dilindeki—“küreselleşme”ye işaret etmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;">Hızla gelişen teknoloji ile birlikte insan ihtiyaçlarının karşılanmasına rağmen kapitalizm ile gelen birçok zararı insanoğluna dokunmuyor değildir. Küçük sermayelerin tek tek “yok” olduğunu, buna karşılık büyük sermayelerin gün ilerledikçe paraya para kattığını bilmekteyiz. Bugün, birçok küçük işletmeler ve çalışanları isyan bayraklarını açma aşamasındadır. Hayatımıza “yön veren” konumuna gelmeleri de cabası… Yani “tekel<a style="color: #000000;" href="#_ftn13" name="_ftnref13">[13]</a>”ci anlayış karşımıza çıkıyor bu noktada. Liberalizm ilk etapta karşımıza özgürlüklerin korunması ve işleyişini kolaylaştırıcı bir sistemi anımsatıyor olmasına karşın. Bu durumda liberalizmin zayıf bir noktası beliriyor gözler önünde. Teorik açıdan tıkır tıkır işleyen bir makine gibi hayatımıza girmiştir. Ancak “insan hayatında tamamen ‘uygulanabilen’ bir ideoloji var mı?” sorusuna verilecek cevap “yoktur” olurdu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; color: #000000;"><strong>Kaynakça ve Dipnotlar</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Soner ÖZÇELİK, Abant İzzet Baysal Üniversitesi, Uluslararası ilişkiler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a>“Bugün evrensel düzeyde savunulan insan hak ve özgürlükleri ve çoğulcu demokrasi kavramlarının fikri ve felsefi temelleri liberal doktrinde yeşermiştir. Özetle, demokrasinin temeli liberalizmdir. Liberal ekonomik düzen (libera­lizm) olmadan demokratik düzen (demokrasi) olmaz ve yaşayamaz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="font-size: 12px;">Tarihteki tecrübeler göstermiştir ki, demokrasi adı verilen rejimlerin bir kısmı özgürlükçü değildirler. Marksist demokrasi bunun bir örneğidir. Mark­sist ya da sosyalist denilen rejim aslında demokratik ve özgürlükçü olmayan totaliter bir rejimdir. Yine tarihteki tecrübeler göstermiştir ki liberalizmi uygulamaya çalışan bazı ülkelerde demokratik bir rejim değil otokratik bir rejim söz konusu olabil­mektedir. Singapur ve Güney Kore gibi ülkeler bu konuda örnek olarak gösterilebilir. Sonuç olarak bir kez daha belirtmekte yarar vardır: Demokrasi ve liberalizm birbirlerinin ayrılmaz parçalarıdır. Demokrasi bir siyasal yönetim şeklidir. Liberalizm ise bir ekonomik düzen modelidir. İyi bir toplumsal düzen için liberal piyasa ekonomisine dayalı demokratik bir yöne­tim gereklidir. Bunun adı kısaca ‘liberal demokrasi’dir.     (</span><span style="font-size: 12px;">Prof. Dr. C. Can Aktan)</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, Leo Huberman, iletişim yayınları, s 41</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a>  Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, Leo Huberman, iletişim yayınları, s 58</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> <u>Kolonileşme</u>: belli bir toprak parçasına göç edip o topraklarda yerleşim ve üretim birimleri oluşturmaya veya o toprakların iskân edilmesidir. Bu sürece de kolonileşme dönemi denir ve kolonileşme kuzey Amerika ile başlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, Leo Huberman, iletişim yayınları, syf 117</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> <u>Endüstri devrimi</u>: <a style="color: #000000;" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Avrupa">Avrupa</a>&#8216;da 18. ve 19. yüzyıllarda yeni buluşların üretime uygulanması ve buhar gücüyle çalışan makinelerin makineleşmiş endüstriyi doğurması, bu gelişmelerin de Avrupa&#8217;daki sermaye birikimini arttırmasına denir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, Leo Huberman, iletişim yayınları, s 153</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Feodal toplumdan yirminci yüzyıla, Leo Huberman, iletişim yayınları, s 155</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> <u>Merkantilizm</u>; ticaretle uğraşmak, bir mal satmak anlamına gelmektedir. İthalatı kısıtlayıp, ihracatı teşvik ederek güçlü ve zengin bir devlet inşa etmeyi amaçlayan iktisadî milliyetçiliktir. Millî zenginlik ve gücün, ihracatı yükselterek bunun karşılığında değerli madenler elde etmeye paralel olduğunu iddia eder. Devleti, bir takım iktisadî düzenlemelerle refah içinde tutmayı amaçlayan politikalar bütünüdür. İktisadî bütünlüğü ve politik kontrolü hedefler. Feodalizmin çöküşüne yakın tarihlerde ortaya çıkmış olan; değerli külçe birikimini, dış ticaret fazlasını, tarımın ve üretim sektörünün gelişmesini ve dış ticaret tekellerinin kurulmasını sert idarî düzenlemelerle tüm millî ekonomiyi kontrol ederek sağlayıp, bir milletin parasal zenginliğini ve gücünü birleştirerek artırmayı hedefleyen iktisadî sistemdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> <u>Kapitalizm</u>: üretim araçlarının <a style="color: #000000;" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/%C3%96zel_m%C3%BClkiyet">özel mülkiyetin</a> elinde olduğu ve <a style="color: #000000;" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=K%C3%A2r&amp;action=edit">kâr</a> amaçlı kullanıldığı, malların üretim, dağıtım ve fiyatının arz talep mekanizmasıyla <a style="color: #000000;" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Serbest_piyasa&amp;action=edit">serbest piyasada</a> özgürce belirlendiği bir <a style="color: #000000;" href="http://tr.wikipedia.org/w/index.php?title=Ekonomik_sistem&amp;action=edit">ekonomik sistemdir</a>.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> <u>Emperyalizm (Yayılmacılık</u>), bir devletin veya ulusun başka devlet veya uluslar üzerinde kendi çıkarları doğrultusunda etkide bulunmaya çalışmasıdır. 2- Bir devletin kendi sınırları ötesindeki halklar üzerinde, rızaları olmaksızın, kontrol kurma politikası şeklinde tanımlamaktadır. 3- Bir ulusun kontrolünü diğer halklar üzerinde genişletmesini sağlayan politika ve uygulamalar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> <u>Tekelci anlayış</u> ise belirli bir hizmet veya malın üretim ve satımında “tek kişinin” söz sahibi olması anlamına gelmektedir.</span></p>
<p><span style="font-size: 12px; color: #000000;">Feodal Toplumdan Yirminci Yüzyıla, Leo Huberman, İletişim Yayınları</span></p>
<p><span style="font-size: 12px; color: #000000;">Siyasi Tarih İlkçağlardan 1918’e, Oral Sander, İmge Kitabevi</span></p>
<p><span style="font-size: 12px; color: #000000;">Siyaset Bilimi, Mümtaz’er Türköne, Lotus Yayınevi</span><span style="font-size: 12px; color: #000000;">com</span></p>
<p><span style="font-size: 12px; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://www.canaktan.org/politika/demokrasi/makaleler/demokrasi-liberalizm.htm">http://www.canaktan.org/politika/demokrasi/makaleler/demokrasi-liberalizm.htm</a></span></p>
<p><span style="font-size: 12px; color: #000000;">Uluslararası Politikayı Anlamak, derleyen Doç. Dr. Zeynep Dağı, makale sahibi Doç. Dr. Muhittin Ataman, Alfa Basım Yayım Dağıtım, s 459–460</span></p>
<p style="text-align: justify;">The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/liberalizme-acilan-pencere.html">Liberalizme Açılan Pencere</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Aile İçi Şiddet: Terminolojik Açıdan Bir İncelenme</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/aile-ici-siddet-terminolojik-acidan-bir-incelenme.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Özçelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 May 2019 20:27:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadın ve Aile Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[aile çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[aile içi şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[aile ve akraba ilişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[aile ve baba]]></category>
		<category><![CDATA[aile ve çocuk]]></category>
		<category><![CDATA[aile ve kadın]]></category>
		<category><![CDATA[aile ve sosyal yaşam]]></category>
		<category><![CDATA[aile ve toplum]]></category>
		<category><![CDATA[çocuk ve şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[şiddet]]></category>
		<category><![CDATA[toplum ve aile]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=7860</guid>

					<description><![CDATA[<p>Aile İçi Şiddet: Terminolojik Açıdan Bir İncelenme A. GİRİŞ Aile; toplumsal yapının en küçük birimleri olan bireylerin kan bağıyla birbirine kenetlendiği, yaşam standartlarına ayak uydurabilmek, hayatta kalabilmek için ortak hedefleri ve hareketleri olan bir yapı, hatta bir organizmadır. Son yıllarda aile kurumunun içerisinde oluşan fay hatları tam anlamıyla aile içi şiddetle dünyada toplumsal açıdan vuku [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/aile-ici-siddet-terminolojik-acidan-bir-incelenme.html">Aile İçi Şiddet: Terminolojik Açıdan Bir İncelenme</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 20px; color: #000000;"><strong>Aile İçi Şiddet: Terminolojik Açıdan Bir İncelenme</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>A. GİRİŞ</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Aile; toplumsal yapının en küçük birimleri olan bireylerin kan bağıyla birbirine kenetlendiği, yaşam standartlarına ayak uydurabilmek, hayatta kalabilmek için ortak hedefleri ve hareketleri olan bir yapı, hatta bir organizmadır. Son yıllarda aile kurumunun içerisinde oluşan fay hatları tam anlamıyla aile içi şiddetle dünyada toplumsal açıdan vuku bulmaktadır.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Şiddet, terimsel anlamda, her bir aktörün başka bir aktör üzerinde belli bir amaç doğrultusunda belli stratejiler izleyerek bireysel ya da kolektif güç kullanma durumudur. Güç, realist paradigmada Machiavelli’nin de telaffuz ettiği gibi amaçlara ulaşmak için gerekli bir araçtır. Gücü elinde bulunduran aktör, gücünün devamlılığını sağlamlaştırma doğrultusunda hareket ederek bunun meşru olduğu iddiasından da asla vazgeçmemektedir. Bir başka deyişle, “şiddetin toplum içinde, toplum tarafından nasıl sunulduğu, nasıl kabul gördüğü de önemlidir. Çünkü kabul gören şiddet de meşrudur. Hatta şiddet genellikle bir yaşam biçimi olarak benimseniyorsa sorun olarak görülmez ve sorun çözmenin bir aracı olarak onay görür”<a style="color: #000000;" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[1]</a>. Çünkü güç, onun her hareketini meşru kılan—ve yinelemek gerekirse—bir araçtır. Fakat gücü elinde bulunduranın şiddet unsurunu her seferinde kullanması özgürlükçü ve “hakçı<a style="color: #000000;" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[2]</a>” mantıklarla tezatlık oluşturmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Bu çalışmadaki amaç, aile içi şiddete ve yansımalarına terminolojik destekle bakılarak aile sistemindeki fay hatlarının bir değerlendirmesidir. Bilindiği gibi aile, toplumsal bir varlık olmak adına toplumun küçük bir modelidir. Bu modelde oluşan herhangi bir çatlak toplumsal düzende de çatırdamalara neden olmakla birlikte çarpık bir sistemin ilk aşamasını oluşturabilir. Bu durum, zayıf olan aile sisteminin, ne kadar sağlam olursa olsun toplumsal yaşama da aynı ölçüde yansıyacağını gösterebilecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>B. Aile ve Aile İçi Şiddette Fay Hatları</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong> </strong></span><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Aile, daha önce de belirtildiği üzere toplumun en küçük birimidir. Aile denilince ilk olarak anne, baba ve varsa evlenmemiş çocukları akla gelir. Ancak evlenmiş çocuklar varsa ortaya yeni bir çekirdek aile çıkar. Bu tipteki aileler “çekirdek aile” olarak anılır. Terminolojik açıdan bakıldığında aile sadece bununla kısıtlı değildir ki daha çok sayıda akrabadan oluşabilmekle birlikte soyu ya da sülaleyi tanımlamakta kullanılmaktadır. Bu tanımlama geniş aile şeklinde karşımıza çıkar.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Bunların yanı sıra bir ailenin meydana gelmesi için “evlilik” bir ön kabuldür. Hemen her ülkede ailenin kurulması ve aile birliğinin bozulması yasalarla düzenlenmiştir. Bugün birçok ülkede evlilikler tek eşlidir.<span style="color: #ff0000;"> </span>Yani evlilik bir kadın ve bir erkek arasında yasalar dâhilinde kurulur. Bu tür evliliklere monogami denmektedir. Bir de poligami denilen evlilik türü vardır ki bir erkeğin birden fazla kadınla ya da bir kadının birden fazla erkekle evlenebilmesi olayıdır. Daha da ayrıntıya inersek; bir erkeğin birden fazla kadınla evliliği, <strong><em>poligini</em></strong> adını taşır ve bu gelenek bazı Asya ile Afrika ülkelerinde, zenginler arasında yaygındır. Diğer taraftan bir kadının birden çok erkekle evliliğine de <strong><em>poliandri</em></strong> denmektedir. Bu duruma örnek ise Hindistan’daki Toda’lar ve Nayar’lar arasında olağandır. Türkiye’de ise 1926 Medeni Kanunu yürürlüğe girmesiyle İslam kültürü kalıntısı <strong><em>çokeşlilik</em></strong> ve “<span style="text-decoration: underline;">mutlak erkek egemenliğine</span>” son verip <strong><em>tekeşli</em></strong> evlilik yasalaştırıldı. Evlilik akdinin sonu anlamına gelen boşanma ise son yıllarda artan bir vaka, bir fay hattıdır. Bunun sebepleri çok farklı olabilmektedir. Lakin çağdaş toplumun getirdiği sorunlar gibi minimize edilebilecek boşanma sebepleri aslında “matruşka bebeklerini” andırmaktadır. “İnsanlık tarihinin gelişimi aile yaşamı ve devamlılığı için bir tehdit mi?” sorusu akıllara gelemeyecek gibi değil!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Aile yaşamının ayrıştırıcı fay hattı olan aile içi şiddetin sebeplerini kategorize edecek olursak olayın, sosyal, psikolojik ve biyolojik üçayağı vardır. Sosyal bakımdan artçı depremlere sebep olan en önemli olgu fakirliktir. Yapılan araştırmaların sonuçlarına göre ekonomik sıkıntı çeken ailelerde diğer ailelere nazaran daha fazla şiddet eylemleri gözlemlenmektedir. Birey, fakirliğin getirdiği sosyoekonomik sorunlar doğrultusunda tepkisini ailesine karşı göstermektedir. Bu bağlamda yokluğun verdiği eksiklik nedeniyle aile içi çatışmalar yaşanmaktadır. Ayrıca çocukların bu yokluk sürecinde takındıkları tutumlar da aileye yansımakta ve çocuklar daha saldırgan hareketler sergilemektedirler. Son olarak fakirlik sebebiyle eğitimlerini sürdüremeyen bireyler tarafından oluşturulan ailelerde ve onlarca yetiştirilmiş bireylerce de şiddet başvurulması en kolay yol olmuştur. Sosyolojik açıdan bakıldığında sadece fakirlik değil; fakirliğin yanında eğitimsizlik, ev içi görevlerin yerine getirilmemesi, aile içi meslek yapısı, aile içindeki rol ve statü dağılımı, aile içi iletişim şekli, gelecekle ilgili beklentiler ve kaygılar, sosyal çevre ve hatta yaş ile cinsiyet aile içi şiddette etkilidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Türkiye’de olduğu gibi çoğu ülkenin toplumsal tabanında ataerkil bir yapı mevcuttur. Anlayış, erkek egemenliğini simgelemekte ve lider statüsündeki erkeğin güce sahip olduğunu göstermektedir. Ataerkil aile tarzında, egemenlik ve güç bir arada olduğu zaman kaçınılamayacak atmosfer, devlet ile aile içinde babanın rolünün benzerliğidir. Devlet; mutlak egemendir, güç kullanma yetkisi yasal olarak sadece ondadır, halkı için en iyiyi düşünen odur ve yapması gerekeni bilir. Halkı nazarında tanrısaldır. Baba figürü ise küçük bir devlet gibidir. Eşi ve çocukları için en iyisini düşünür, maksimum fayda yolunda hareket eder, egemenliği mutlaktır ve güç kullanabilme yetisine sahiptir. Sosyolojik bağlamda, aile bireylerinin zihninde yatan bu dogmatik düşünce sistemi, ataerkil zincirin bir ürünüdür. Güç kullanma tekelini elinde bulunduran baba, bunu çoğu zaman kullanmaktadır ve aile içi şiddet dediğimiz kavramın ayaklarından birisini teşkil eder. Çünkü toplumsal yapı olarak ataerkil aile tipinden farklı ABD’de aile içi şiddete maruz kalan %35’lik oranıyla erkeklerdir; bu oran İngiltere’de %16 civarındadır. Yani aile içi şiddette güç sadece kadınlara veya çocuklara yönelik değildir ki çocuklara karşı girişilen şiddet eylemleri ise çocuk istismarı altında incelenir ve ayrı bir soruşturma süreci vardır. Bu veri ise azımsanamayacak derecede önemli bir rakamdır. Türkiye’de ise böyle bir rakamı söylemek oldukça güçtür. Aile içi şiddete maruz kalanların çoğunluğunun da ötesinde kadınlardır. İlginç istatistikî bir bilgi daha vermek gerekirse bu kadınların %80’i yapacak veya yapabilecekleri fazla bir şey olmadığına inanır. Bu inancın altında yine ataerkil fay hattı yatmaktadır. Bu durum aile içi şiddetin ikinci ayağı olan psikolojik boyutunu meydana getirir; güç ve kontrol, araç ve amaçtır. Ayrıca güç ve kontrol olgunun psiko-analitik düzlemini oluşturur.  Son ayak olan biyolojik sebebe gelirsek “Alkol bütün kötülüklerin anasıdır” lafı da bu durumu anlatmak için yeterli. Çemberin çapı büyütülürse, uyuşturucu gibi bağımlılık yapan faktörler de bu gruba girer. Hatta bazı kurumlar tüm kötü alışkanlıkları (kumar gibi) bu kategori içine ekler. Bunun yanında erkeklik hormonlarının etkisini göz ardı etmemek gerekir. Kısaca aile içi şiddetin fay hatları olarak bu sınıfları da görmek yerinde olacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>C. Şiddet ve Aile</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">İnsanın doğuşu ile ortaya çıkmış olan şiddet olgusu, birçok bireysel ve toplumsal öğe ile birlikte karmaşık bir yapı ortaya koymaktadır. Kendini çok farklı biçimlerde gösterebilen şiddet olgusu, günümüzde gerek bireysel gerekse toplumsal boyutta sıkça karşılaşabileceğimiz bir olgudur. Baskı, eziyet, korkutma, sindirme, öldürme, cezalandırma, başkaldırı, her toplumda kademeli fakat sürekli bir biçimde günlük yaşamda rastlanan şiddet türleridir. Fransızca’da şiddet (violence) bir kişiye güç veya baskı uygulayarak; istediği bir şey yapmak ya da yaptırmak şeklinde tanımlanmaktadır. Burada şiddet uygulama eylemleri, zorlama, saldırı, kaba kuvvet, bedensel ya da psikolojik acı çektirme ya da işkence, vurma ve yaralama olarak yer almaktadır<a style="color: #000000;" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[3]</a>.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Şiddet kavramı siyasal, sosyal ve ekonomik sistemlerin veya sömürge yönetimlerinin varlığını karşılayan ve yürürlükteki sistemin ancak karşı şiddetle ortadan kalkacağını ve yeni bir düzene geçileceğini savunan Marksist benzeri görüşlerle de ortaya konulmaktadır. Ayrıca şiddeti yücelten, ona olumlu bakan faşizm gibi görüşler de vardır.<a style="color: #000000;" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[4]</a> Diğer taraftan, hukuksal anlamda şiddet ile ilgili davranışlar, kanuna uymamak, kişiye zarar vermek, hakaret etmek, onuru kırmak, huzura son vermek, birinin haklarını çiğnemek, hırpalamak, incitmek, zor kullanmak şeklinde kendini gösterirler.<a style="color: #000000;" href="#_ftn6" name="_ftnref6">[5]</a> Şiddet kavramının oluşumunu sadece bir nedene indirgememek gerekir; toplumsal bir sorundur ve çevreden kaynaklanmaktadır. Siyasi bilimcilere göre şiddet altı açıdan ele alınır<a style="color: #000000;" href="#_ftn7" name="_ftnref7">[6]</a>. Birincisi ülke kültüründen kaynaklanan şiddet eylemleridir. Bu grup; etnik, dinsel, dilsel, bölgesel çıkar çatışmalarının yıllarca birikimi sonucu içe dönüklük, yabancı düşmanlığı, sevgi ve nefret duygularının birleşimi ortaya çıkan gerginlikleri ve şiddet eylemlerini içerir. İkinci grupta devrimci ve statükocu şiddet eylemleri vardır. Devrimci grup(challengers) var olan durumdan hoşnutsuzdur ve değişim için şiddet eylemlerine başvurabilir; bunun aksine de var olan durumdan memnun olan taraf da gücünü korumak ve kabul ettikleri atmosferin devamlılığı sağlamlaştırmak için karşı şiddet uygulayabilirler. En güzel örneği I. ve II. Dünya Savaş’larında Almanların devrimci niteliği ve İngiltere başta olmak üzere Batılı devletlerin sergilediği tutumdur. Üçüncü grupta ise askeri darbelerin yol açtığı şiddet eylemleri yer almaktadır. Özellikle askeri darbeler konusunda tecrübeli bir ülke olan Türkiye’de yaşanmışlıklar göz önünde bulundurulduğunda bu durumu anlamak zor değildir. Dördüncüsü, öğrencilerin şiddete yönelik hareket ve davranışlarıdır ve yine Türkiye’nin bu konudaki tarih sayfaları karıştırıldığında görülecektir ki öğrenciler arasındaki gruplaşmalar ve bu grupların çatışmaları şiddete meydan verebilmektedir. Beşinci gruba ise ayrılıkçı şiddet eylemlerini gösterebiliriz. Bir örnek sunmak gerekirse, IRA—İrlanda Kurtuluş Ordusu bu konu için biçilmiş kaftan. Son grup, seçim dönemlerinde patlak veren şiddet eylemleridir ki buna da İran’daki son seçim sürecinde yaşananları örnek gösterebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Sınıflandırmalardan birine göre de ölçüt şiddetin bireysel ya da kolektif olarak yapılması veya yapılmamasıdır. Kolektif şiddette profesyonel çeteler, kabileler, etnik gruplar, toplumsal sınıflar ve devletlere kadar uzanan bir çizgi mevcuttur. Bir başka kategorize şekli de dar anlamıyla, “fiziksel şiddet, insanların bedensel bütünlüğüne karşı dışarıdan yöneltilen, sert ve acı verici bir edimdir. Mala, cana, sağlığa, bedensel bütünlüğe, birey özgürlüğüne karşı bir tehdit oluşturması söz konusudur. Burada da yaralama, ırza tecavüz, yağma, adam kaçırma gibi başkasına yönelmeler olabildiği gibi, intihar girişimleri biçiminde bireyin kendine yönelik eylemleri de söz konusudur”<a style="color: #000000;" href="#_ftn8" name="_ftnref8">[7]</a>. Şiddet türlerine de değinecek olursak; İntihar, alkol ve uyuşturucu bağımlılığından kaynaklanan <em>kendine karşı </em><em>şiddet</em>, kültürel bir şiddet türü olarak <em>kan davası olgusu</em>, yine kültürel anlamda onay gören <em>namus </em><em>cinayetleri</em>, kitlesel katliam boyutlarındaki <em>trafik kazaları</em>, adak ve kurban teşhiri, zorla bekâret kontrolleri, dövüşme ve kaba güç gibi bazı <em>erkeklik özelliklerin abartılmas</em><em>ı</em> ile ortaya çıkan şiddet ve son olarak da <em>aile içi şiddetin</em> öne çıktığını söyleyebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Aile içi şiddet, aile bireylerinden herhangi birisinin eşine, çocuklarına, anne-babasına, kardeşlerine ve/veya yakın akrabalarına yönelik uyguladığı her türlü saldırgan davranıştır. Bu tanım içerisinde sadece kaba kuvvet içeren davranışlar değil; aşağılama, tehdit etme, ekonomik özgürlüğünü kısıtlama ve zorla evlendirme gibi olaylar sarmalından geçen bireyin kendisine olan saygısını, kendisine ve çevresine olan güvenini azaltan, korku hissinden kendisini arındırmaktan aciz kılan bütün davranışlar da aile içi şiddet tanımının içerisine girebilmektedir. Ayrıca yalnız aile içi bireyler arasında olan bir durum olmayabilir ki eski eş, nişanlı veya kız/erkek arkadaşları da bu durumun parametrelerine eklemleyebiliriz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Diğer taraftan daha geniş bir tanımlama olması babında aile, kan bağlılığı, evlilik ve diğer yasal yollardan aralarında akrabalık ilişkisi bulunan ve çoğunlukla aynı evde yaşayan bireylerden oluşan ve bu bireylerin cinsel, psikolojik, sosyal ve ekonomik gereksinmelerinin karşılandığı temel bir toplumsal birim olduğu bilinmektedir. Aile içi şiddet aile üyelerinden biri tarafından aynı ailedeki bir diğer üyenin yaşamını, fiziki veya psikolojik bütünlüğünü veya bağımsızlığını tehlikeye sokan, kişiliğine veya kişilik gelişimine ciddi boyutlarda zarar veren eylem veya ihmaldir.<a style="color: #000000;" href="#_ftn9" name="_ftnref9">[8]</a> Genel itibariyle aile içi şiddet beş alt grupta incelenir:</span></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><em>Fiziksel şiddet</em>; dövme, tokatlama, tekmeleme, yakma gibi eylemleri içerir.</span></li>
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><em>Cinsel şiddet</em>; seksüel motivasyona bağlı yapılmış şiddet türüdür.</span></li>
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><em>Duygusal istismar</em>; sevgi göstermeme, aşağılama, devamlı eleştirme, kıskançlık, reddetme gibi eylemlerdir.</span></li>
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><em>İhmal</em>; daha çok çocuklar ve yaşlıların maruz kaldığı istismar türüdür. Kişinin sosyal ve maddi ihtiyaçlarını karşılamama, bunları ihmal etme şeklindedir.</span></li>
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><em>Ekonomik istismar</em>; özellikle yaşlılarda sıkça rastlanır. Kişinin parasını yönetmek, şahsa ait paraya veya kazanç sağlamasına izin vermemektir.</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Aile içi şiddet sarmalından geçen bireyin kendisine olan saygısını, kendisine ve çevresine olan güvenini azaltan, korku hissinden kendisini arındırmaktan aciz kılan bütün davranışlar da aile içi şiddet tanımının içerisine girebilmektedir. Aile ve şiddetin bir araya gelmesi sonucunda bireysel ve toplumsal bozukluklar oluşabilmektedir. Öyle ki yapılan araştırmalara göre, bireysel açıdan bir hastanede aile içi şiddete uğramış “hastaların depresif bozukluklar (100 hastadan 52’si yaşamakta), anksiyete bozukluğu<a style="color: #000000;" href="#_ftn10" name="_ftnref10">[9]</a> (%7), depresyon—anksiyete bozukluğu (%15), psikotik bozukluk (%1), alkol ve madde bağımlılığına bağlı bozukluklar (%1), somatoform bozukluklar<a style="color: #000000;" href="#_ftn11" name="_ftnref11">[10]</a> (%4), bipolar bozukluk(%3), uyum bozukluğu (%2), I. eksen tanısı almayanlar (%15)”<a style="color: #000000;" href="#_ftn12" name="_ftnref12">[11]</a> gibi şiddet sonrası sorunlar yaşadığı bilinmektedir. Bunlar sadece olayın kişiler üzerinde oluşturduğu psikolojik travmanın birer sembolüdür. Bireylerden topluma yansıyabilecek bu durum toplumsal yaşam tarzına olumsuz etki edebilmektedir. Birey üzerinde gözlemlenebilen bu travmalar veya yaşanmışlıklar topluma yansımakta; hatta nesilden nesile bir aktarımla çarpık toplumsallaşma örnekleri zaman çizgisinin ileriki dönemlerinde gerek dönemsel gerekse sürekli hal alarak sistemin içerisinde kendisine yer bulabilecektir. Nasıl ki birey toplumun temelinde adlandırılabiliyorsa, onun yaşadığı mutluluklar, sevinçler vs. kadar mağduriyetler, üzüntüler, saldırılar, şiddetler, travmalar da toplum düzenine etkide bulunabilir. İnsan vücudunu düşündüğümüzde, ufak bir virüsün bütün bedende kalıcı veya geçici hasarlar bıraktığı gerçeği gibi birey—toplum ilişkisini açıklayabilmek için tam yeterli olmasa da olayın kötü sonuçlarını açıklaması bağlamında yerinde olacaktır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>D. Sonuç </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Aile içi şiddetin algılanması ve tanımlanması her zaman toplumun ve bireylerin kültürel değerleri üzerinden nemalanmaktadır. Bu sebeple, şiddet kullanımı toplumun benimsediği ve meşru gördüğü bir amaç için gündeme geldiğinde, o davranışın şiddet olarak algılanıp tanımlanması da oldukça güç olmaktadır. Örneğin, çocuğun daha iyi eğitilmesi için birkaç tokatla cezalandırılması gibi.  Şiddet kullanımı aslında, şiddet kullanılan çevrede yaşayanlar açısından gizli kapaklı olmayan ve bilinen bir davranış biçimidir. Herkes yakın çevresinde kimin karısını dövdüğünü, kimin çocuklarına kötü davrandığını çoğunlukla bilmesine rağmen özellikle gecekondu mahalleleri gibi insanların komşuluk haricinde, hemşehrilik ve hatta akrabalık gibi bağlarla bağlandıkları kentsel mekânlarda bu tür davranışların, mahallenin “onurunu” korumak ya da yaşanılan alanı dışarıya karşı daha temiz göstermek gibi kaygılarla, yabancılardan gizlenmesi olasıdır. Neticesinde moda terim şiddet &#8220;dört duvar arasında&#8221; kalmaktadır. Bu durum, aile içi şiddetin, özel hayatın mahremiyet alanında görülmesi ile yakından ilişkilidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Sonuç olarak, şiddet ve aile kavramları birbirinden uzak kalması gereken unsurlardır. Aile içi şiddet herkesin isteyebileceği son “şey” dahi olmamalıdır. Toplumsal yaşamda bireylerin ailelerinden başka hiçbir şeylerinin olmadığı açıktır ve en önemli nokta da aile sisteminin korunmasıdır. Çünkü birey gözlerini hayata ailesiyle açar, onun yanında değerlerini oluşturur ve onunla hayatı daha anlamlı kılar. Ailesiz birey yalnızdır. Toplumsal bir varlık insan, aidiyet hissine sahip olmak ve kolektif bir yapıda yer almak ister. Bu toplumsallıktan başka bir şey değildir. Yani sosyalleşebilmek veya hayata uyum sağlamak adına aile ilk adımı teşkil eder. En basitinden tuvalet adabı anne-baba tarafından öğretilir. Toplum içinde nasıl davranması gerektiğini aile bireylerinin tecrübeleri gösterir. Diğer bir ifade ile çocuklar anne-baba tarafından eğitilir ve onların hareketlerini, tutum ve davranışlarını taklit eder. “Üzüm, üzüme baka baka kararır”, “armut, dibine düşer” gibi atasözlerinin yanında kısmen de olsa “ne ekersen onu biçersin” anlayışı gelecek nesillere aktarılmak üzere veri tabanına kopyalanır ve ilerde kullanılmak üzere belleklerde yerini alır. Aile içi şiddet de gelecek kuşaklara devredilebilir. Çünkü birey yaşadığı acıların kendi ailesi de olsa başka bir aktör tarafından yaşanmasından yana olabilir. Bu durum psikolojik bir vakadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>Kaynakça</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref2" name="_ftn2">[1]</a> ERGİL, Doğu (2001),”Şiddetin Kültürel Kökenleri”, <em>Bilim ve Teknik</em>, Sayı 399. Şubat. s. 40</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref3" name="_ftn3">[2]</a> İnsan haklarının çiğnenmemesi ve adalet—eşitlik kavramlarının anlamları dışına çıkılmamasıdır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref4" name="_ftn4">[3]</a> KOCACIK, Faruk, Şiddet Olgusu Üzerine, Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 2, Sayı 1 (<a style="color: #000000; text-decoration: underline;" href="http://www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/88.pdf">http://www.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/88.pdf</a>)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref5" name="_ftn5">[4]</a> ÜNSAL, Artun (1996), “Genişletilmiş Bir Şiddet Tipolojisi”, <em>Cogito</em>. Sayı 6—7, s. 29—30, Kış-Bahar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref6" name="_ftn6">[5]</a> ERTEN, Yavuz ve ARDALI, Cahit (1996),”Saldırganlık Şiddet ve Terörün Psikososyal Yapıları”, <em>Cogito</em>. Sayı 6–7. Kış-Bahar. s. 143–164.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref7" name="_ftn7">[6]</a> KOCACIK, Faruk, a. g. e, s. 1—2</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref8" name="_ftn8">[7]</a> ÜNSAL, a. g. e, s. 32</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref9" name="_ftn9">[8]</a> http://www.ttb.org.tr/eweb/adli/6.html</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref10" name="_ftn10">[9]</a> Aşırı kaygı ve endişeli beklenti dışında, huzursuzluk, çabuk yorulma, konsantrasyon güçlüğü, kolay parlama, kas gerginliği, uyku bozuklukları da görülmektedir. Tanım olarak kaygı, bunaltı ya da sıkıntı olarak adlandırılabilir. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref11" name="_ftn11">[10]</a> Kişinin bedeninde bir bozukluk olmadığı halde sürekli hastalık kaygıları ve çeşitli bedensel yakınmalarla seyreden durumudur. Somatoform bozuklukların temel özelliği hastada yapılan tıbbi incelemeler ve değerlendirmeler sonucunda organik bir nedenle açıklanamayan fiziksel belirtilerin bulunmasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref12" name="_ftn12">[11]</a> Dr. Işıl VAHİP ve Dr. Özge DOĞANAVŞARGİL, Aile İçi Fiziksel Şiddet ve Kadın Hastalarımız, Türk Psikiyatri Dergisi, s. 107—114, 2006, Tablo—1 (http://www.turkpsikiyatri.com/C17S2/aileIci.pdf)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://www.devsaglikis.org.tr/index.php?bolum=yazioku&amp;no=262">http://www.devsaglikis.org.tr/index.php?bolum=yazioku&amp;no=262</a></span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Işıl VAHİP ve Dr. Özge DOĞANAVŞARGİL, Aile İçi Fiziksel Şiddet ve Kadın Hastalarımız, Türk Psikiyatri Dergisi, s. 107—114, 2006</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="http://www.ttb.org.tr/eweb/adli/6.html">http://www.ttb.org.tr/eweb/adli/6.html</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">KOCACIK, Faruk, Şiddet Olgusu Üzerine, Cumhuriyet Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt 2, Sayı 1</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">ERTEN, Yavuz ve ARDALI, Cahit (1996),”Saldırganlık Şiddet ve Terörün Psikososyal Yapıları”, <em>Cogito</em>. Sayı 6–7. Kış-Bahar. s. 143–164.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">ÜNSAL, Artun (1996), “Genişletilmiş Bir Şiddet Tipolojisi”, <em>Cogito</em>. Sayı 6—7, s. 29—30, Kış-Bahar</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">ERGİL, Doğu (2001),”Şiddetin Kültürel Kökenleri”, <em>Bilim ve Teknik</em>, Sayı 399. Şubat. s. 40</span></p>
<p style="text-align: justify;">Görsel Kapağı http://sulusarayataturkio.meb.k12.tr/meb_iys_dosyalar/60/11/728290/icerikler/aile-ici-siddet-ve-kadin-egitimi-semineri_2439773.html adresinden alınmıştır.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/aile-ici-siddet-terminolojik-acidan-bir-incelenme.html">Aile İçi Şiddet: Terminolojik Açıdan Bir İncelenme</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Yönetim Olgusu Üzerine Bir Çalışma: Elitizm</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/yonetim-olgusu-uzerine-bir-calisma-elitizm.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Özçelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 07 May 2019 00:19:10 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Siyaset Bilimi]]></category>
		<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[Yönetim Bilimleri]]></category>
		<category><![CDATA[DEVLET]]></category>
		<category><![CDATA[egemenlik]]></category>
		<category><![CDATA[elitizm]]></category>
		<category><![CDATA[elitler]]></category>
		<category><![CDATA[meşruiyet]]></category>
		<category><![CDATA[Siyaset]]></category>
		<category><![CDATA[sınıflar]]></category>
		<category><![CDATA[yönetim]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=7941</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yönetim Olgusu Üzerine Bir Çalışma: Elitizm A. Amaca Ulaşmak Bir imparatorluk olan Osmanlı’da, Birleşik Krallık’ta ya da bir başkasında kralın yönetimi Tanrısal ya da Tanrısal olmayan bir güce bağlanmış ve yönetenler sınıfı olarak bir zümre, bir sınıf veya bir aile ve bu ailenin fertlerini—yani bir azınlığı ifade etmiş; günümüz ulus-devletlerinde demokratikleşme sonucunda milli iradeyi yansıtan [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/yonetim-olgusu-uzerine-bir-calisma-elitizm.html">Yönetim Olgusu Üzerine Bir Çalışma: Elitizm</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>Yönetim Olgusu Üzerine Bir Çalışma: Elitizm</strong></span></p>
<p><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>A. Amaca Ulaşmak</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"><em>Bir imparatorluk olan Osmanlı’da, Birleşik Krallık’ta ya da bir başkasında kralın yönetimi <strong>Tanrısal </strong>ya da<strong> Tanrısal olmayan</strong> bir güce bağlanmış ve yönetenler sınıfı olarak bir zümre, bir sınıf veya bir aile ve bu ailenin fertlerini—yani bir azınlığı ifade etmiş; günümüz ulus-devletlerinde demokratikleşme sonucunda <strong>milli iradeyi </strong>yansıtan seçilmiş <strong>seçkinler</strong> yaratılmıştır.</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;">Tarih boyunca insanlar; topluluk olma, topluluk halinde tasarruf ve eylemlerde bulunma, kolektif bir yapı çerçevesi altında birleşme ihtiyacını hep duymuştur. Bununla birlikte birçok düşünür, siyasetin olduğu her noktada <em>yönetenler</em> ve <em>yönetilenler</em> olarak iki grubu tasvir etmekten kendilerini alıkoyamamışlardır. Sonuç itibariyle yönetimin, halkın elinde ya da çoğunluğun elinde olması pratikte imkânsızdır. İşte bu bağlamda yönetim olgusunun taşıdığı veya yüklenen anlamı üzerine kafa yorup sistem dengelerinin belli bir nizam dâhiline alınmaktan geçtiğinin yadsınamaz bir gerçek olduğu karşımıza çıkmaktadır. Peki, yönetim; kaba tabiriyle, bir grubun başka bir grup üzerindeki egemenliği midir sadece?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;">Aslında <strong><em>yönetim</em></strong>; belirli gayelere ulaşmak ve bunları gerçekleştirmek adına en başta insan olmak üzere parasal kaynakları, araç-gereçleri, hammaddeleri ve zaman faktörünü etkin kullanmaya imkân sağlayacak <strong><em>kararlar alma</em></strong> ve bu kararları <strong><em>uygulatma</em></strong> sürecidir; hatta sanattır. Bir bilim olarak ortaya çıkması Sanayi<span style="color: #000000;"> Devrimi<a style="color: #000000;" href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> ile birlikte 18. yy sonlarını bulmuştur. 1880-1930 arasındaki yıllar geleneksel(klasik) yaklaşım<a style="color: #000000;" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>, 1930-1950 yılları davranışsal(neoklasik) yaklaşım<a style="color: #000000;" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>, 1950-1970 modern yaklaşım<a style="color: #000000;" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> ve 1970 sonrası postmodern yaklaşım<a style="color: #000000;" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> olarak sınıflandırılmıştır. Yönetici<a style="color: #000000;" href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> ise işleri bizzat y</span>apan değil; yapılması gereken işleri planlayan(belirli bir amaç oluşturulması), organize eden, örgütleyen, koordine eden(insan, parasal kaynaklar, hammaddelerin ve diğer araç-gereçlerin zaman ile etkin kullanılması) ve yapılan işleri denetleyen kişi olarak düşünülmelidir. İşletmede yönetim diyeceğimiz bu tanımlamayı, insanın olduğu her yerde kullanmak mümkündür. Özünde belli bir amaca ulaşmak adına yapılan her türlü eylemin bütün argümanlarla desteklenmesi sürecini yansıtır. Devlet de bu şekildedir. Polis-devlet, derebeylik-feodalite, krallık, imparatorluk derken Fransız Devrimi ile artan milliyetçilik akımı sonrası ve I. Dünya Savaşı itibariyle imparatorlukların yerini alan ulus-devletlerin inşası hız kazanmıştır. Dünya siyasetindeki ülkeler, her ne kadar ulus-devlet olarak adlandırılsa da gelişen teknoloji ve ekonomik hareketlilikler ile birlikte sınırların ortadan kaybolduğu “şirket-devlet” modeline doğru evrimleşmeye devam etmektedir. Bu sebeple devlet yönetimlerinin işletmedeki bu betimlemeye uyarlandığı aşikârdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;">Siyasal anlamda yönetim; egemenliği elinde bulunduranlar tarafından şekillenir. Eğer hâkimiyet esas alınarak yönetimi elinde bulunduran bir kişi varsa <strong>monarşi</strong>; iyi ve erdemli kişilerin kurduğu bir yönetimse <strong>aristokrasi</strong>; çoğunluğun iyi yönetimini temel alan devlete gücünün halk tarafından verildiği yönetim olarak <strong>cumhuriyet</strong>; halkın sadece korkudan itaat ettiği, mevcut hukuk sistemine uymayarak ele geçirilen ve sınırsız yetkilerle donatılmışsa <strong>tiranlık-zorba yönetim</strong>; siyasal rejimin belli bir grubun elinde olan ve sadece kendi yararını gözeten bir yönetimse <strong>oligarşi</strong>; “egemenlik kayıtsız şartsız milletindir” fikri hâkim ve halkın halk tarafından yönetilmesi ise <strong>demokrasi</strong> olarak yönetime atıfta bulunulur.</span></p>
<p><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>B. Devlet, Yönetim ve Meşruiyet</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">“Erdem olmadan özgürlük; yurttaşlar olmadan da erdem olamaz; yurttaşlar yaratın, böylelikle ihtiyaç duyduğunuz her şeye sahip olursunuz; onlar olmadan, devlet yöneticilerinden aşağılara kadar, yalnızca değersiz kölelere sahip olursunuz.” Jean-Jacques Rousseau</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"> “<strong>Platon</strong> birlikte yaşama zorunluluğunu, <strong>Aristoteles</strong> doğal bir oluşumu, <strong>Hobbes </strong>herkesin herkesle olan savaşını sona erdirmek için oluşunu, <strong>Hegel</strong> tözel irade olarak ahlaksal tini, <strong>Rousseau-Spinoza-Locke</strong> toplum sözleşmesinin sonucu, <strong>Schelling</strong> mutlak olanı, <strong>Cicero</strong> hukukun sonu<span style="color: #000000;">cu”<a style="color: #000000;" href="#_ftn7" name="_ftnref7">[7]</a> olarak devleti tanımlar. Devletin amacı; bütünlüğünü, bağımsızlığını ve devamlılığını sağlamak ve bütün kurumları ile her bireyin işbi</span>rliği içerisinde üzerilerine düşen hak, özgürlük, görev ve ödevlerini yaptırmaktır. Bu bağlamda, <strong>R. Lowie</strong>, işbirliği ve merkezi yönetimden yararlar elde eden halkın oluşturduğu kullanışlı bir <em>dernek</em> ifadesini kullanır. Devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan, hukuki, siyasi, ekonomik, sosyo—kültürel açıdan örgütlenmiş millet veya milletler topluluğunun oluşturduğu bir yapı, bir düzendir. Diğer yandan, bir coğrafya üzerinde tarihi bağlarla birliktelik oluşturmuş toplumun üzerinde egemenlik haklarının kullanıldığı bireyler ve kurumlar üstü bir oluşum; halkın siyasi bir erk altında örgütlemiş temsilidir. Üniter, konfederasyon ya da federasyon şeklindedir. Üniter devlet(tekli), siyasi otoritenin tek merkezde toplandığı ve merkezi otoritenin tek bir anayasa ile sağlandığı bir yapıdır. Yasama organının karar aldığı tüm kanunlar yurt genelinde uygulama sahası bulur. Konfederasyonlar, bağımsız devletlerden oluşmakla birlikte her devletin egemenliklerini koruyarak ve diledikleri zaman ayrılabilme hakkı tanınan devlet yönetim şekli olmakla beraber günümüzde örneği kalmamıştır. Federasyon devletlerde ise ortak bir anayasa çatısında birleşilse de her federasyonun kendisine ait ayrı bir anayasa, yürütme ve yargı organı vardır. Üniter devlet ile bu noktada ayrılan federasyonlar, merkeziyetçi anlayışı yumuşatmıştır. Ancak bu hamle sert merkeziyetçi politikalardan ziyade daha yerele inerek yönetimin halka ulaşılabilirliği olarak adlandırılamaz mı?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;">Devlette yönetim egemenlik kavramı çerçevesinde şekillenir. <strong>Egemenlik</strong>, ülke içerisinde <em>üstün irade—meşru güç</em>; uluslararası arenada ise <em>bağımsızlık</em> tanımlamasına tabii tutulur. “Dar anlamıyla devletin, sınırları belirlenmiş toprakları üzerinde bir başka erkin güç kullanmaması anlamına gelen egemenlik, geniş anlamda devlet gücü, d<span style="color: #000000;">evlet otoritesi, kamu gücü gibi kavramlarla ifadesini bulan ve devletin, kamu ve özel yaşama müdahalesine onay veren bir anlayışı simgelemektedir”<a style="color: #000000;" href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a>. Bir devlete <strong>egemenlik</strong>, yurttaşlar ve uyruklar üzerinde en yüksek, en mutlak, en sürekli güçtür<a style="color: #000000;" href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>.  Bu devleti oluşturan “üç ayak”tan biridir ve <strong>yönetim</strong> burada şekillenir, <strong>meşruiyet </strong>burada başlar.</span></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><em>“Yurttaşlık bağı, çözülemez doğal bağın tek meşrulaştırıcısıdır: Hiçbir durumda çözülemeyen bağları gönüllü hale getirir, her durumda bütün insanların paylaştığı yazgıyı ortak ve karşılıklılığa duyarlı kılar. Yurttaşlık bağı, aslında, diğer bütün bağları düzenleyen ve yöneten tek bağdır; içinde diğer, daha kişisel ve özel toplumsal ilişkilerin serpilip gelişebileceği kamusal yapıyı yaratan bağdır.”<a style="color: #000000;" href="#_ftn10" name="_ftnref10"><strong>[10]</strong></a></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"><span style="color: #000000;">Diğer iki unsur, ülke(kara parçası) ve ortak yaşama iradesine sahip ortak manevi değerleri taşıyan m</span>illettir. Siyaset biliminde meşruiyet, siyasal rejim ve ona hükmedenlerin yönetilenler tarafından tanınması, kabullenilmesi ve zorla değil <strong><em>rıza </em></strong>ile ortaya çıkma halidir. İnsanlar arasındaki eşitsizlik ve adaletsizlikleri ortadan kaldırmak için “toplum sözleşmesini” ortaya atanlardan J. J. Rousseau, günümüz devlet yönetimlerini ve işlevsel bir demokrasi anlayışını işaret etmekte; ortak yasama gücünün sağlandığı meşruiyet zemininde halkın zenginlik kazanacağını ve olanaklar yakalayacağını söylemektedir. Kısacası insanlar ne bir başkasını satın alacak kadar zengin ne de kendini satacak kadar yoksul olmalıdır der. Devlet, egemenliğini kullanırken bireylerin ortak çıkarını düşünmeli ve ortak yaşanabilir alanlar oluşturmalıdır. Siyasi yönetimde bulunanlar, bütün her şeyi göz önünde bulundurarak meşruiyet zemininde “kendini haklılaştırma ve tasdik arayışına girişmiş”; bunu bir zorunluluk olarak görmüştür. “Bir d<span style="color: #000000;">evletin kuruluşunu, örgütlenişini, iktidarın el değiştirmesini ve bireylerin hak ve özgürlüklerini düzenleyen kurallar bütünü”<a style="color: #000000;" href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> olan anayasa gücünü ve bağlayıcılığını halkın onayından alır. Haklılaştırma gerekçesinin de ortak iradenin yansıtıldığı anayasada ya da toplumsal bir değerde mevcut bulunmaması durumunda iktidarın uygulamalarının, eylemlerinin ve haliyle kendi varlığının meşruluğu ortadan kalkacaktır<a style="color: #000000;" href="#_ftn12" name="_ftnref12">[12]</a>.</span></span></p>
<p><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>C. Elitizm ve Devlet Yönetimi</strong></span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;">“<em>Siyasal elit, “siyasal sınıf, içinde verili herhangi bir zamanda, birbirleriyle değişen ölç<span style="color: #000000;">ülerde işbirliği, rekabet ya da çatışma halinde olan, bir toplumdaki siyasal erki gerçekten kullanan bireylerden oluşan daha küçük bir kümedir.”<a style="color: #000000;" href="#_ftn13" name="_ftnref13"><strong>[13]</strong></a></span></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;">Devlette yönetim denildiğinde ise onun bütünlüğünü, bağımsızlığını, bölünmezliğini ilelebet sağlamak amacı ile maddi-manevi her türlü değişkeni hesaba katan, bunları harmanlayan, bir bütünde toplayan siyasi erkin varlığı olmazsa olmazlardandır. Siyasi erk—yönetimi elinde tutanlar; toplumun isteklerini, moral-motivasyonunu yansıtan sadece bir kısmıdır. Yönetim işinin bir elit veya azınlık tarafından yapılması olan elitizm(seçkincilik), geçmişteki yönetim biçimlerinde olduğu gibi günümüz demokratik devlet yapılarında da mevcuttur. Nasıl ki bir imparatorluk olan Osmanlı’da, Birleşik Krallık’ta ya da bir başkasında kralın yönetimi <strong><em>Tanrısal</em></strong> ya da <strong><em>Tanrısal olmayan</em></strong> bir güce bağlanmış ve yönetenler sınıfı olarak bir zümre, bir sınıf veya bir aile ve bu ailenin fertlerini—yani bir azınlığı ifade etmişse; günümüzde demokratikleşme sonucunda <strong><em>milli iradeyi</em></strong> yansıtan seçilmiş “<strong>seçkin”ler</strong> yaratılmıştır. Dolayısıyla aristokratik ve oligarşik bir durum söz konusudur. Siyasi elitler arasındaki yönetimde bulunma arzusu neticesinde halk, bunlardan birisini seçer ve artık siyasal tercih yapma, karar alma ve politika oluşturma yetkisini bu gruba teslim eder; yurttaşlık vazifesini yerine getirir.</span></p>
<p style="text-align: center;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;"><em>“Toplumsal eşitsizlikler, aslında, Yakın Çağa gelinceye kadar doğal karşılanmış, çoğunlukla göksel buyrukların veya doğal sebeplerin sonucu say<span style="color: #000000;">ılmıştır.”<a style="color: #000000;" href="#_ftn14" name="_ftnref14"><strong>[14]</strong></a></span></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;">Elitizmin ilk savunucularından olan Platon, ideal devleti betimlerken üç toplumsal sınıf olan üreticiler-koruyucular-yöneticileri masaya yatırır ve yönetenlerin akıllı, değerli, erdemli ve toplumla ilgili olmaları gerektiğini savunur. Hatta kralların filozof olması gerektiğini, böylece top<span style="color: #000000;">lumun kaostan, anarşiden ve diğer bunalımlardan kurtuluşunun ancak bu yönetenler ile mümkün olacağına inanmaktadır. “Üretici ve koruyucular; toplumdaki bütün üretici güçleri, toplumun varlığını sürdürmek için ihtiyacı olan maddi ürün ve malların üretimi ve dağıtımı için çalışanlardır.”<a style="color: #000000;" href="#_ftn15" name="_ftnref15">[15]</a> Elitist teorilerin Marksizmdeki toplumsal sınıflar ve sınıf çatışmalarına karşı liberal kuramcılar tarafından sistemize edildiğini öne sürenlere göre “elit, yönetici sınıf, yönetenler, siyaset sınıfı” vb. kavramlara karşın yönetilenler veya yönetilen sınıf olarak toplumu iki sınıfa indirgerler. Mosca bunun evrensel bir gerçeklik olduğunu savunur; çünkü bu durum her toplum ve siyasal rejim için geçerlidir. <strong>Mosca</strong>’ya göre yönetici sınıf sayısal anlamda azınlık teşkil etse de siyasal sistemi ve erki elinde bulundurur. Kaynakların dağıtımında ve paylaşılmasında—yani kaynaklar üzerinde tasarrufta bulunma yetkisine sahiptir. Ayrıca elitler, yönetici olma durumlarını somutlaştırmada ve meşrulaştırmada siyasal argümanlarını (değişik ideolojiler, mitler ve değerleri) kullanmaktadırlar. Yönetilenler, sayısal üstünlüğü ellerinde bulundurmasına rağmen elitlerin gözetiminde ve denetimlerindedir; normatif kurallara uymak ve bu kuralları uygulamaktadırlar. Yani örgütlenemeyen yönetilenlerin, zaman içerisinde kabul görmüş örgütlü ve güçlerini birleştirmiş bir azınlık tarafından yönetileceği apaçık ortadadır. Ancak <strong>A. Preto</strong>, “Elitlerin Yükselişi ve Düşüşü”nde yönetimi, belli zaman aralıklarında bir elitten diğer elite geçişi ve <em>aristokrasilerin mezarlığı</em> olarak tanımlar. Bir nevi kısır döngüdür. Aynı zamanda toplumda siyasal ve sosyal işleyişte bir üst tabaka, bir elit sınıfının varlığı yadsınamaz der ve bu elit kesimde bulunanlar kendi faaliyet alanlarında en yüksek veriye ve bu veriyi kullanabilme kabiliyetine sahip olduğuna inanır. Toplumsal barışın ve huzurun ancak bu elitlerin dolaşımıyla olacağı bir gerçektir. Sonuç itibariyle bu döngüye katılan elitlerin herhangi bir “kan, soy, aile vb.” değil de bireysel nitelikleriyle yönetimde bulunarak topluma faydalı olacaklarından toplumun alt katmanlarının da bu döngüyü besleyeceğini belirtmiştir. Yani yönetilenlerin de edindikleri donanımlarla elit olabileceği, bir elit adayı olduğu görüşündedir. Bu noktada Preto’nun elit anlayışı yetenekli, donanımlı, eğitimli bireylerin yönetimi icra etmesi; zamanla ve sırasıyla elitlerin yönetime yükseleceği ve yönetimden düşeceği fikrini desteklemektedir.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>Robert Michels</strong>’e göre demokrasi örgütlenmeyi, örgüt yapılarının da doğası gereği oligarşik bir yapıyı beraberinde getirir. Aslında demokratik yollarla yönetime geçenlerin bir şekilde kendisi ve kendisine yakın olan grubun menfaatine çalışacak şekilde örgütlenir ve elit bir kesim ortaya çıkarır. Ayrıca Michels, bütün bunların destekleyicisi olarak “yurttaşların büyük çoğunluğunun siyasal konularla ilgilenmediği, kişinin refahı ve toplumun refahı arasındaki ilişkiyi göremediği ve kendi başına hareket kabiliyeti olmayan kitlelerin yönetilmeye gereksinim duyduğunu belirtmektedir.  “Oligarşinin Tunç Yasası<a style="color: #000000;" href="#_ftn16" name="_ftnref16">[16]</a>” düşünüldüğünde demokratik kitle örgütlerinin eninde sonunda oligarşi tarafından yönetileceğini öngörmektedir. Uzun soluklu liderler tarafından yönetilen örgütlerde oligarşi daha da kuvvetlenecek; lider, demokratik araçlardan sapacak ve halkıyla paylaşmayacağı bilgilerle birlikte tüm iktidarı eline alacaktır. Halktaki bilgisizlik sonucu halkın lidere olan itaati artar, halk da hak ve özgürlüklerini gözardı eder. Lider herhangi bir tehlike anında saldırganlaşır ve halkın demokratik haklarını feda etmekten çekinmez.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;">“Çağdaş seçkinci kuramların en önemli özelliğinin, seçkinlerin doğal üstünlükleri düşüncesinin terk edilmesinden kaynaklandığı söylenebilir. Yönetici azınlığın varlığının bir gerçek olduğu, ama onların yönetilenlere karşı sorumlu olmaları ve gerektiğinde görevden uzaklaştırılabilmeleri koşuluyla, bunun demokrasiyle çelişmediği savunulmaktadır. Demokratik bir toplumsal düzende, seçkinler arasına girebilmenin toplumun her kesimine açık olması gerektiği vurgulanmaktadır. Tek bir yönetici sınıfın mı bulunduğu, yoksa çok sayıda seçkin gruplarının varlığından mı söz edilebileceği tartışılmaktadır (Kışlalı, 2010: 333). Modern elitizm teorisyenleri genel olarak muhafazakâr değil, radikaldirler. Elitler tarafından yönetimin gayri âdil ve gayri demokratik olduğunu haykırırlar (Roskin ve<span style="color: #000000;"> ark. 2013: 127).”<a style="color: #000000;" href="#_ftn17" name="_ftnref17">[17]</a> Modern elitizm savunucularından olan C. Wright Mills Amerika Birleşik Devletleri’nde elit kesimini (<strong>Capital, Pentagon ve Wall Street</strong>), üst kademe yöneticiler, askeri liderler ve büyük şirketlerin yöneticileri olarak sınıflandırır. Bu gruplar kazan-kazan<a style="color: #000000;" href="#_ftn18" name="_ftnref18">[18]</a> politikası izleyerek belli noktalarda tavizler verir, uzlaşı noktasında ilerler ve iktidarı paylaşırlar. Günümüz ulus-devletlerde yönetimdeki elitlerin sosyo—ekonomik, siyasi ve askeri kararları bu grupların aldığını; yönetilen sınıfın ise yasalara uyarak karşılık verdiğin</span>i görmekteyiz.</span></p>
<p><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;"><strong>Sonuç</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px; font-family: georgia, palatino, serif;">Hangi yönetim şekli olursa olsun, toplumlar yöneten ve yönetilen olarak ikiye ayrılır. İnsanoğlu doğası gereği kendisine kimlik belirleme ile beraber bir yapı içerisinde bulunma ve bu yapıya aidiyet duygusu besleme noktasında kolektiflik kazanmıştır. Toplumsal olarak maddi—manevi ortak normlar ve değerler üzerinde diğer bireylerle bir birliktelik kurmuştur. Elbette toplumsal yaşamada belli başlı kuralların olması; bu kuralları meydana getirecek, uygulatacak bir yönetici sınıfı ve bir de uygulayacak yönetilen sınıfını beraberinde getirmektedir. Günümüz dünyasında küreselleşme, teknolojik ve bilimsel gelişmeler sonucunda belirsizleşen sınırlar arkasında bulunan bireyler demokratikleşme adımlarının ardından ülke yönetiminde daha fazla söz sahibi olduğuna inanmaktadır. Ancak elitist yaklaşımların bütün çağlarda hâkim olduğunu görmekteyiz. Gerçekte ve pratikte çoğunluğun yönetimi söz konusu değildir. Temsili, doğrudan, yarı doğrudan demokrasi olsun yönetimde bulunanlar bir azınlıktan ibarettir. Özü itibariyle yönetim kavramı da çoğunluğun, azınlık tarafından yönlendirilmesi anlamına gelmekte ve hayatın her köşesinde karşımıza çıkmaktadır. Elitizm kuramcılarının çıkış noktası olan toplumsal zorunluluktan dolayı yöneten—yönetilen ayrımı yerinde bir tespittir. Fakat yönetilenlerin keyfi ya da belli bir grubun yararını gözeten kararlar alma, bütün maddi-manevi kaynakları kullanarak uygulama ve uygulatmasının yine bu elitlerin örgütlendiği yapılar tarafından değil; <strong>örgütlenmiş halkça</strong> denetlenmesi de gerekmektedir. Mamafih Yasama ve yürütmeyi elinde bulunduran siyasi erkin, bağımsız yargı ve örgütlenmiş eğitimli yönetilenler tarafından denetlenebilirliğinin önünün açılması gerektiği kendiliğinden oluşacak bir durumdur. Daha örgütlü çoğunluğun toplumsal yararı gözeterek inşa edeceği yönetim, elitizmdeki eksiklikleri ortadan kaldıracaktır. Bu bağlamda yurttaşlık bağı ile bağlanan her birey; yöneten elitler kadar zeki, iyi, erdemli, eğitimli olmalıdır ki sadece halkın denetlendiği ve belli bir kalıp içine sokulduğu sistemde elitlerin de denetlenebilirliği, sorgulanabilirliği, yargılanabilirliği gerçekleşebilsin. Toplumsal refah ve yarar, bireysellik ve belli bir grubun faydalanabileceği kazançlardan üstün gelebilsin.</span></p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong><span style="font-size: 16px;">Dipnotlar ve Kaynakça</span></strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Avrupa’da 18. ve 19. Yüzyıllardaki yeni buluşların etkisi ve özellikle buhar gücünün makinelere entegre edilmesi ile üretim alanında kullanılması sermaye birikiminde artış sağlamıştır. İlk olarak Birleşik Krallık’ta ortaya çıkan bu akım, Batı Avrupa, Kuzey Amerika ve Japonya’ya nihayetinde bütün dünyaya yayılmıştır. Öncesinde artan nüfus ile beraber toplumsal göç hareketleri(köyden kente doğru nüfusun aktarımı sonucunda sanayide istihdam edilecek işçi sınıfı), sömürgecilik ve koloniciliği(sömürgelerden elde edilen ganimetleri), taşıma ve teknolojideki gelişmeleri dikkate almak gerekmektedir. Sömürgelerden elde edilen hammaddelerin işlenmesi, büyük bir Pazar arayışı neticesini doğurmuştur. Bu sayede sermaye birikimi artarken yeni yatırım alanlarına yönelme ve neticesinde 18.-19. Yüzyıllara damgasını vuran Sanayi Devrimi gerçekleşmiş; günümüzdeki sektörel bazda ilerleyişi filizlendirmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Klasik yaklaşım, kar ve verimlilik esastır. Merkeziyetçidir; belli bir emir—komuta zinciri vardır. Frederick W. Taylor, bir işi yapacak kişinin ehli olmasını yoksa verimin düşeceğini ve işleyişin bozulacağına inanmaktadır. Henri Fayol’un F. W. Taylor’dan ayıran düşünce; işçinin psikolojisini de değerlendirmesi hatta günümüz yönetim fonksiyonları olan planlama, örgütleme, yönetme, koordine etme ve denetleme faaliyetlerini, yani bu yönetim sürecini de hesaba katmasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> 1929 Büyük Buhran’dan sonra işletmelerin başarısız olması neticesinde klasik yaklaşımın yetersiz kaldığını göstermiştir. Ana fikirde, insan faktörü ele alınmıştır. İnsanı tanımak ve anlamak, onun beceri ve potansiyelinden en üst seviyede faydalanmak, organizasyon amaçlarını gerçekleştirmek adına çalışanları motive etme yollarını aramak olmuştur. Ekonomik, sosyal, kültürel ve siyasal koşulların insan davranışlarının incelenmesine ve ilişkilerine önem verilmesini geciktirmiştir. (Neoklasik Yönetim Teorileri, Prof. Dr. İsmail DALAY, <a style="color: #000000;" href="http://ismaildalay.blogspot.com/2013/11/neoklasik-davranssal-yonetim-teorileri.html">http://ismaildalay.blogspot.com/2013/11/neoklasik-davranssal-yonetim-teorileri.html</a>)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Klasik ve Neoklasik Yaklaşımların aksine Modern Yaklaşım, yönetimsel boyutta örgütü çevresiyle etkileşim içinde olan bir <strong>Açık Sistem</strong> olarak ele alır. Davranışsal, sayısal ve sistem yaklaşımına dayanır. Durumsallık ve sistem yaklaşımı ön plana çıkar. Örgüt birbirine bağlı alt sistemlerden oluşur ve çevresiyle girdi-çıktı ilişkisi içinde açık bir sistem olarak tasarlanır. Örgüt, bir bütün olarak ele alınır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Modern yaklaşıma yönelik bir eleştirinin ürünüdür. Yönetimsel boyutta, postmodern yaklaşım uzun vadede karlılık, esnek üretim, çalışanı yatırım olarak görme, iç ve dış müşteriye odaklı, işbirliği, farklılık, çokseslilik, eşit ücret, takım halinde güdülenme, yerinde kontrol, bürokrasi karşıtı, bilgi dağıtımı, öz disiplin,  herkesi eğitme gibi özellikleriyle insanı merkeze alır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Yönetim Nedir?, Prof. Dr. Dilek Ekici, <a style="color: #000000; text-decoration: underline;" href="http://www.dilekekici.com/bilgi/yonetim-nedir/">http://www.dilekekici.com/bilgi/yonetim-nedir/</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> <a style="color: #000000;" href="http://tr.wikipedia.org/wiki/Franz_Oppenheimer%E2%80%8E">Franz Oppenheimer, Devlet, Phoenix Yay, s.29</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 5, Sayı 1, EGEMENLİK KAVRAMININ TARİHSEL GELİŞİMİ PERSPEKTİFİNDEN İKTİDARIN SINIRLANDIRILMASI TARTIŞMASI; Yrd. Doç. Dr. Halil İbrahim AYDINLI (Cumhuriyet Üniversitesi İ.İ.B.F. Kamu Yönetim); Arş. Gör. Veysel AYHAN (Uludağ Üniversitesi İ.İ.B.F. Uluslararası İlişkiler)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> Jean BODİN’in egemenliğe yüklediği anlam. Ayrıca yönetimsel boyutta devletin yönetim şeklinin mutlak monarşi olması gerektiğini savunur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> Barber, B. (1995), Güçlü Demokrasi, Yeni Bir Çağ İçin Katılımcı Siyaset, Çev: Mehmet Beşikçi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> Anayasa Hukuku, Erdoğan TEZİÇ, İstanbul, Beta, 1996, s.134.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref12" name="_ftn12">[12]</a> Siyasi İktidarın Meşruiyet Arayışı: Medya Sosyal Gruplar ve Kamuoyunu Etkileyen Faktörler, Emel POYRAZ-Kadir DEMİRKOL, UHİVE Dergisi, <a style="color: #000000;" href="http://www.uhedergisi.com/dergi/siyasi-iktidarin-mesruiyet-arayisi-medya-sosyal-gruplar-ve-kamuoyunu-etkileyen-faktorler201701.pdf">http://www.uhedergisi.com/dergi//siyasi-iktidarin-mesruiyet-arayisi-medya-sosyal-gruplar-ve-kamuoyunu-etkileyen-faktorler201701.pdf</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref13" name="_ftn13">[13]</a> Sosyolojik Çözümlemenin Tarihi, Tom Bottomore, syf.16-17, 1997</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref14" name="_ftn14">[14]</a> BİR KLASİK ELİTİZM ELEŞTİRİSİ VE YENİ BİR ELİTİZM MODELİ ÖNERİSİ: “GÜÇLÜ DEMOKRATİK ELİTİZM MODELİ”, İhsan KURTBAŞ, <a style="color: #000000;" href="http://www.turkishstudies.net/Makaleler/2053683424_17KurtbasIhsan-sos-385-412.pdf">http://www.turkishstudies.net/Makaleler/2053683424_17KurtbasIhsan-sos-385-412.pdf</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref15" name="_ftn15">[15]</a> Arslan, 2006, s. 409</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref16" name="_ftn16">[16]</a> Siyasi Partiler, Robert Michels, 1911</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref17" name="_ftn17">[17]</a> BİR KLASİK ELİTİZM ELEŞTİRİSİ VE YENİ BİR ELİTİZM MODELİ ÖNERİSİ: “GÜÇLÜ DEMOKRATİK ELİTİZM MODELİ”, İhsan KURTBAŞ, <a style="color: #000000;" href="http://www.turkishstudies.net/Makaleler/2053683424_17KurtbasIhsan-sos-385-412.pdf">http://www.turkishstudies.net/Makaleler/2053683424_17KurtbasIhsan-sos-385-412.pdf</a></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref18" name="_ftn18">[18]</a> Kazan-kazan ilkesi: Dengede tutulması gereken her iki koşulun en fazla karşılanacağı oyun teorisidir.</span></p>
<p style="text-align: justify;">The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/yonetim-olgusu-uzerine-bir-calisma-elitizm.html">Yönetim Olgusu Üzerine Bir Çalışma: Elitizm</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Ruanda Özelinde Afrika: Kolektif Kimlik ve Çatışma</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/ruanda-ozelinde-afrika-kolektif-kimlik-ve-catisma.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Soner Özçelik]]></dc:creator>
		<pubDate>Fri, 03 May 2019 18:53:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Uluslararası İlişkiler]]></category>
		<category><![CDATA[afria çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[afrika]]></category>
		<category><![CDATA[afrika çatışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[afrika ve kimlik]]></category>
		<category><![CDATA[çatışma]]></category>
		<category><![CDATA[ruanda]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=7852</guid>

					<description><![CDATA[<p>Ruanda Özelinde Afrika: Kolektif Kimlik ve Çatışma[1] &#160; “Kolektif kimlik, belirli bir alanda (territoire) kök salmış bir takım grupların (etnik toplulukların) diğer gruplardan farklarını ortaya koyma, vurgulama talebidir. Bir bireyin, kendilerini tanımak ve ilgileri, mekânları, sosyal ilişkileri grup halinde işlenebilen, yönetilen, doğrulanabilen bir grup oluşturmak için geliştirdikleri bir eğilimdir.”[2] Ben MABROUK, 1992 A. Giriş Dünyanın [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/ruanda-ozelinde-afrika-kolektif-kimlik-ve-catisma.html">Ruanda Özelinde Afrika: Kolektif Kimlik ve Çatışma</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;"><strong>Ruanda Özelinde Afrika: Kolektif Kimlik ve Çatışm<span style="color: #000000;">a<a style="color: #000000;" href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a></span></strong></span></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em>“Kolektif kimlik, belirli bir alanda (territoire) kök salmış bir takım grupların (etnik toplulukların) diğer gruplardan farklarını ortaya koyma, vurgulama talebidir. Bir bireyin, kendilerini tanımak ve ilgileri, mekânları, sosyal ilişkileri grup halinde işlenebilen, yönetilen, doğrulanabilen bir grup oluşturmak için geliştirdikleri bir eğilimdir.”</em><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a></span></span></p>
<p style="text-align: justify; padding-left: 640px;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em>Ben MABROUK, 1992</em></span></p>
<p><strong style="font-family: georgia, palatino, serif; text-align: justify;">A. Giriş</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Dünyanın yetim, bakıma muhtaç ancak çözüm önerilerinin sorunların ortadan kaldırılmasındaki teğetliğine maruz kalan çocuğu… Yıllar yılı tarihsel ezilmişliğin ve yönlendirilmişliğin odak noktası zengin kıta! Bölünmüşlüğün; dengesiz gelir dağılımının ve açlık sınırının da altında kalmışlığın bir sunum<span style="color: #000000;">u: Afrika.</span></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Yüzyıllardır acı ve hüzünden öte gün yüzü görmemiş kendi gibi bahtı kara kıta Afrika; ne kıtasal bir bütünlük oluşturmuş ne siyasal bir bütünleşme aşamasına sahne olmuş ne ekonomik istikrarı yakalamış ne de sağlık sorunlarından kendini muaf tutabilmiştir. Yalnızca belli dönemlerde belli güçlerin egemenliği altına etnik ayrımcılıkla girerek kıtasal zenginliği dış dünyaya pazarlanmıştır. Bütün bunların yanında sürekli bir çatışma<a style="color: #000000;" href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a>  içerisindedir. Çatışmaların sebepleri farklılık göstermekle birlikte Afrika kıtası için genel kanı siyah-siyah ayrımına dayalı etnisite sorunsalıdır. Elbette ki başka sebepler de göz önüne alınabilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>B. Afrika’da Sömürgesizleştirme ve Dekolonizasyon</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Dünya genelinde olduğu gibi bu coğrafyadaki çatışmalar da ötekileştirme<a style="color: #000000;" href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a>, etnisite ve Batı-dışılık üçgeni çerçevesinde şekillenmiştir. Söz konusu Afrika olunca bu üçgenin ne kadar etkili olduğunu görebiliriz. Tarihsel açıdan baktığımızda kıtaya el atan Fenikeliler’den Makedonyalı Büyük İskender’e, Kartacalılar’dan Roma’ya, Emeviler’den Osmanlı’ya kadar geçen sürecin aksine coğrafi keşiflerle birlikte Portekiz, İspanya ve İngiltere olmak üzere Batılı ulus-devletler savaşların şekillendirdiği sonlarla kıtada hüküm sürmüştür. Kuzey Afrika’ya Fransız ve İtalyan bayrakları çekilirken Güney Afrika halklarınca İngilizce bilinir bir dil haline gelmiştir. Değişim coğrafi keşifler sonrası yaşanan sömürgeleştirme hareketleri dâhilinde Batılı güçlerin Afrika’daki siyasal egemenleri tasfiye ederek kendilerinin dizayn ettikleri “ulus-devlet”ler aracılığıyla, bu kez de ticaret yoluyla sömürgecilik siyaseti izlemeye başlamışlardır. Bu düşünceyle başlayan ancak dekolonizasyonla son bulan(!) süreçte kritik nokta, kurulan bu yeni Kara Afrika “ulus-devlet”lerinin sınırlarının belirlenmesi konusunda ortaya çıkmıştır. Bilindiği gibi Afrika, 20 civarında ana dil ve bir o kadar da ana etnik unsura; bunların yanı sıra yüzlerce yan dil ve binlerce kabile çeşitliliğine sahip. Batılı ulus-devletler dizayn edilen ulus-devletlerde en azından iki ana dilin ve iki ana etnik unsurun bu ulus-devletlerin sınırları içerisinde kalmasına özen göstermişlerdir. Böylece dilsel ve etnik zıtlaşmalar ya da uyumsuzluklar sömürgeci ülkenin her zaman üst belirleyici olarak kalmasını sağlayacaktır. İki komşu ülke Ruanda ve Burundi’nin örneği tipiktir. Ancak 1950lerde ortaya çıkan ve 1960larda süren Afrika milliyetçiliği rüzgârı Orta Afrika’da esmeye başlamıştı. Afrika sömürgecilere karşı başkaldırıyor ve sömürgesizleştirme<a style="color: #000000;" href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> ya da sömürgeci ülkenin bir politikası olarak dekolonizasyon<a style="color: #000000;" href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a> açısından bağımsızlık ya da bağımsızlık(!)larını kazanıyorlardı. Dönemin konjektürü bakımından Afrika, SSCB’nin politik ve askeri desteği ile anti-sömürgeci kimlikle bağımsızlık mücadelesine girmiş ve birçok ülke bağımsızlıklarını 1960–1970 arasında kazanmıştır. Bunlardan bir tanesi de 1962’de dekolonizasyon politikasıyla bağımsızlığını kazanan Ruanda’dır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>C. Ruanda’ya Dair Hikayat</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><em>“Tıpkı bireylerin yaşamlarında olduğu gibi, toplum olarak adlandırdığımız kolektif varlığın yaşamında da güçlü dalgalanmalar vardır. Toplum yaşamındaki dalgalanmalar, fikir öncülerinden yayılarak yavaş yavaş ortaya çıkar. Her bir dalga, on yıllar süren uzun bir zaman içinde sona erer. Dalgalar ilk defa bir yükselişle başlar be çekildikten sonra bile onu izleyenler için bazı izler bırakır. Dalgalar, insanoğlunun düşüncesinde başlar, kamu politikalarına yayılır ve çoğunlukla kendi zıddını yaratır ve başka bir dalgaya yerini bırakır.”<a style="color: #000000;" href="#_ftn7" name="_ftnref7"><strong>[7]</strong></a> </em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">“Ruanda, Orta Afrika&#8217;da etrafı tamamen karayla ve sorunlu komşularla (Kongo, Uganda, Burundi ve Tanzanya) çevrili coğrafi olarak farklı özellikleri dar bir alana sığdırmış bir ülke; volkanik dağlar, göller, yağmur ormanları, geniş düzlükler, bataklıklar… Endüstriyel üretim neredeyse yok gibi bir şey, en büyük işveren tarım kesimi. Tarım da üretim daha çok kendi yetiştirdiğini yemekle sınırlı. Bunun dışında para kazandıkları ana ihraç ürünleri çay ve kahve. Ruanda şehirleri altyapı olarak son derece geri; su ve elektrik binaların çoğunda yok, kırsal alanda ise parmakla gösterilecek kadar az. Yapılaşma, bizdeki gecekondularla bile kıyaslanamayacak kadar düzensiz ve düşük kaliteli. Şehirlerdeki güzel denebilecek binalar genelde yardım kuruluşlarına ya da orduya ait -ki paranın nerede olduğunun en güzel göstergesi-. Şehirlerin dışına çıktığınızda üç şey sizi hemen çarpıyor; yeşillik, insan kalabalığı ve fakirlik! Ülke, Orta Afrika&#8217;da olduğu için bol yağış alıyor ve yüzde doksanı yeşil (tarım alanı ve ormanlık arazi). Ruanda, yüzölçümü olarak Türkiye&#8217;nin yaklaşık otuzda biri; nüfusu ise sekiz milyon civarında. Her an kendinizi bayram öncesi pazarda zannettirecek kadar kalabalık… Soykırım sonrası ülkede zaten kötü olan ekonomi iyice göçmüş, insanların yüzde altmışı fakirlik sınırının altında. Soykırımdan sonra bu ülke nasıl kendine gelsin ki? 94&#8217;teki soykırımda tam 1 milyon kişi 100 gün gibi kısa bir zamanda öldürülmüş. Soykırımdan dolayı, ülkenin eğitimli tabakası ya ölmüş ya da katil olmuş ve hapishanede. Bugün Ruanda&#8217;da ortalama yaşam süresi sadece 39! Bizim orta yaşlar dediğimiz yıllar bir Ruanda&#8217;lı için hayatının son yılları.”<a style="color: #000000;" href="#_ftn8" name="_ftnref8">[8]</a> diyor yazar Raunda gezisi yazısına başlarken. Ve belli ki ülkenin konumunu, siyasi ve ekonomik yapısını hatta sosyal statüsünü gözler önüne sererek ülkenin sınırlarını belirlemiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>C.1</strong>. <strong>Ruanda’nın Dekolonizasyonu ve Ruanda’da Yapay Etnisite Çerçevesinde Çatışma: 1994 Katliamı Süreci</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Tarih sahnesinde özellikle içsel çatışmalarla ve de “94 katliamı<a style="color: #000000;" href="#_ftn9" name="_ftnref9">[9]</a>” ile isminden söz ettiren Raunda; Kenya, Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve Uganda ile çevrelenmiş küçük bir Afrika ülkesi…</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Önce 1880’lerde Doğu Afrika’da etkinliğini artıran Almanlar tarafından sömürge olmuş; I. Dünya Savaşı sonrası yenilen Almanlar’dan Milletler Cemiyetince alınan kararla “manda” statüsünde Belçika yönetimine bırakılmıştı. İşte sorun da tam bu noktadan sonra başlıyor: “Böl ve Yönet”<a style="color: #000000;" href="#_ftn10" name="_ftnref10">[10]</a> Batılı güçlerce uygulanan bir politika. Bu sebeple Ruanda siyasal hayatında Hutu ve Tutsi’ler arasında gelgitler yaşanmıştır. Foucault’nun da dediği gibi <em>Yaklaşma-Yaklaşma çatışması </em>üzerine kurulu bir ilişki söz konusu aralarında. Yani birbiriyle uyuşmayan iki amaca aynı anda çekim duyulması nedeniyle oluşan çatışma var ortada: Hutular gücün—yönetimin Tutsilere geçmesini istememekte, bağımsızlık öncesi kendilerinin ezilmişliğinin yaralarını sarmak istemekte ve bunun için var gücüyle çaba sarf etmekte; diğer yandan ise Tutsiler hem Hutuların yönetimde olmasından rahatsızlık duymakta hem de bağımsızlık öncesi ayrıcalıklarını almak istemektedirler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Farklı bazı özelliklere sahip olmakla birlikte Bantu adlı dili konuşan, aynı “Tanrı-Kral”a itaat eden, birbirleriyle evlilikler yapan ve yüzyıllardır kader birliği ederek bir arada yaşayan insanların, dönemin antropolojik kabulleri doğrultusunda fiziki bazı görünümlerine, yaptıkları işe ve hatta sahip oldukları inek sayısına bakılarak Hutu ve Tutsi olmak üzere yeni kimliklerine kavuşturulmaları ülkenin makûs kaderine doğru atılan ilk adımı oluşturmuştur. Zira bu ayrım kâğıt üstünde kalmamış ve etkisini ülke dâhilindeki kolonyal politikalarda göstermiştir. Hutular ve Tutsiler bu tarihten sonra sömürgecilerin yönlendirmeleri doğrultusunda artık “kendi kimlikleri”ne sahip çıkarak ve diğerini ötekileştirerek yaşamaya başlamışlardır. Bu ihtilaf, sömürge yönetiminin işini kolaylaştırmakla kalmamış, Ruanda’nın tarihinde esaslı bir kırılma noktası olarak cereyan etmiştir. Zira toplu bir şekilde Hıristiyanlaştırılmakla birlikte hayatın her kademesinde artık diğerini dışlayan kimlikleriyle boy göstermeye başlayan Hutular ve Tutsiler arasında nefret tohumları bu dönemde yeşermeye başlamıştır. Yeni kimlikleriyle ülkede çoğunluk durumuna gelen Hutular, Belçika yönetimi tarafından el üstünde tutulan Tutsilere karşı bilenerek hayatlarını sürdürürken, “sözde” bağımsızlıklarını kazandıkları dönemden itibaren Ruanda’yı tek kelime ile Tutsilere dar etmişlerdir. Bağımsızlık sonrası kurulan hükümetler, Hutu ırkçılığına dayalı idareler olarak artık farklı bir ırktan olduklarını kabul ettikleri Tutsilere karşı baskı ve zulüm yöntemlerine başvurmuş ve zaman zaman da katliamlara öncülük etmişler. Dolayısıyla sömürge öncesi dönemde herhangi bir ayrılık ve düşmanlık bilmeden yaşayan bu insanların kolonyal idareler tarafından Hutu ve Tutsi olarak farklılaştırılması ve bu insanların ülke yönetiminde birbirlerine karşı denge unsuru olarak kullanılmaları Batı’nın 1994 tarihli soykırıma giden süreçteki sorumluluğunu göstermektedir. Zira baskın görüş olarak, bahsi geçen sürecin yapıtaşlarını bu şekilde ortaya koyan Batı, soykırım esnasındaki tavrıyla sonuçta da etkili olarak esaslı bir suç ortağı konumuna dönüşmüştür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Kimlik belirlemenin bir diğer adı—etnisite yoğunluklu bu gelgitler ülkesel bütünlüğün veya siyasal birliğin sağlanmasında büyük bir engel teşkil etmiştir. Elbette ki bu “kafatasçı” temelli çatışma Belçika’nın bir eseri olarak göze çarpmaktadır. Etnik Kimlik Kart uygulaması, azınlık konumundaki Tutsilerin daha geniş haklara sahip olmasına karşın Hutuların hakların kısıtlanması veya çoğunun ellerinden alınması, yönetimde Tutsi azınlığın kullanılarak halkın % 90’ının yok sayılması gibi sebepler Tutsi—Hutu çatışmasını ve 94 katliamını açıklamak için temel noktalardır. Ek olarak 1994 yılına gelmeden önce yaşanan çatışmalarda net olarak<a style="color: #000000;" href="#_ftn11" name="_ftnref11">[11]</a> 220.000 Hutu’nun katledildiğini söylemek mümkün ve Burundi ile Ruanda Devlet Başkanlarının uçağının kimliği belirsiz(!) bir roketatar tarafından düşürülmesi ise son kıvılcım olarak göze çarpmaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>D.Çözüm İçin Ne Yapmalı?</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Ruanda çoğu Afrika ülkesi gibi yapay etnisite temelli çatışmalar yaşamıştır 1994 sürecine giderken ve günümüzde bunun izlerini silmeye çalışmakta… Romantik(!) sayılabilecek birkaç önerinin yanı sıra gerçekten çözüme katkıda bulunabileceğini düşündüğüm önerilerimi sıralamaya başlayacağım yazımın devamında.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Öncelikle romantikleşelim:</span></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">İnsan hakları, demokrasi ve güvenin inşası</span></li>
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Eğitime önem verilmesi: Belçika öncesi durumun tekrar özümsenmesi</span></li>
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Ekonomik istikrarın sağlanması</span></li>
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Eski düşmanlıkların unutulması</span></li>
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Tutsilere özerklik verilmesi</span></li>
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Konfederasyon kurulması</span></li>
<li><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Yapay etnisitenin farkına varılması</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Elbette ki bunların içinin doldurulması gerekmekte; ancak hiçbirisi kısa vadede gerçekleştirilebilecek projeler değil. En başta esas sorun şu ki: sözde kimlik farklılıklarının ortadan kaldırılması lazım. Bunun için bir dizi aşama yukarıdaki gibidir. Yapay etnisitenin farkına varılması eğitimle olacak bir iştir. Eğitimin konusu ise Belçika öncesi durumun tekrar özümsenerek insan haklarının önemine vurgu yapılmalı; yani Yunus Emre üstadın söylediği üzere “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” fikrinin yerleşmesi lazım. Birbirine saygılı ve karşısındakine tahammülü olan bireyler yetiştirmek hem eski düşmanlıkların unutulmasına hem insanı evrensel bir varlık olarak görmeye hem de demokrasi ve güven unsurunun inşasına katkıda bulunur. Kısaca “insan” olabilmek hayatın daha yaşanılabilir olması demektir. Bu bölüm olayın insancıl kısmı olarak görülebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Konfederasyon veya Tutsilere özerklik verilmesi işin siyasal boyutu ancak en önemli engel Afrika genelinde muhtemel oluşacak çatışmalardır. Konfederasyon kurulması veya özerklik verilmesi başta Burundi olmak üzere kıtadaki bütün ülkelerce karşı çıkılacak bir durumdur. Yazıya başlarken belirtildiği üzere Afrika’daki her “ulus-devlet”te farklı kimlikler ve diller vardır. Farklı kimlikler ve diller uzlaşmanın sağlanmasını—bir başka deyişle konfederasyonu veya özerkliği kaldıramayabilir ve çatışmalar daha da şiddetlenebilir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Ekonomik istikrarın sağlanması ise oldukça güç ve uzun bir süreçtir. Halen Afrika kendi ekonomik bağımsızlığını kazanamamış ve dekolonizasyon sonrası elde ettikleri bağımsızlıklarını yaşayamamaktadır. Çünkü sömürgeci devletler hala onları “arka bahçe”leri olarak görmektedir. Bunun yanında Ruanda ekonomik olarak geliri düşük bir ülkedir, sanayisi gelişmemiş ve üretim tarımla kısıtlı kalmakla beraber anca kendine yetebilecek kadar üretmektedir. Yani ticaret hacmi yok denecek kadar azdır: sadece kahve üretiminden elde edilen gelirler de ülkenin kalkınmasına yetecek düzeyde değildir. Bunun için sanayinin gelişimini sağlamak 8 milyonluk Ruanda’da bir miktar da olsa canlanmayı sağlayabilir; ama yeterli olacağı şüphelidir. Marksist pencereden baktığımızda ekonomik kalkınmışlığı sağlamak için Batı’nın sömürgeci politikalarından vazgeçmesi gerekir—ki ülkenin ekonomik kalkınmayı sağlayacak ne mekanizmaları ne buna yetecek gücü ne de doğal kaynakları (yeraltı madenleri—özellikle elmas, petrol vb) vardır. Bu yüzden Ruanda önemsizleştirilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Demokrasi ve güven unsurunun inşası da azımsanamayacak kadar zordur; uzun bir zaman dilimine ihtiyaç vardır. Ülkede 1962’den bu yana cumhuriyet yönetimi mevcuttur. Bu da ülkenin demokratik açıdan sözde de olsa bir geçmişinin olduğunu kanıtlar. Zaten demokrasinin varlığı güven unsurunu oluşturmaz mı? Buradan varmak istediğim nokta, romantik olmayan çözüm önerilerime geçişi sağlamak. Siyasal birliğin sağlanması amacıyla önümüzde iki seçenek var. Birincisi, Bosna örneğindeki gibi 1995 Dayton Antlaşması altında uluslararası bir konseyin ülke yönetimde söz sahibi olması; ikincisi ise Hutu ve Tutsilerin nüfus oranlarına bağlı olarak hükümette temsilleri ve ayrıca azınlık haklarının da göz ardı edilmemesi şarttır. İlk seçenek çatışmayı engelleyebilir olarak gözükse de Bosna’da yerli halk neredeyse yönetimde söz sahibi değildi; konseyin cumhurbaşkanını dahi görevden alabilme yetkisi vardı. Böylece ülkesel bağımsızlık ve demokrasinin işlerliği bir yalandan ibaret kalabilir. Söz konusu durum, sömürgecilikten yeni çıkmış bir ülkenin bağımsızlığını ertelemesi anlamını taşıyabilir. İkinci çözüm yolu ise en mantıklı olandır; çünkü demokrasi bu yolla işlerlik kazanabilir. Diğer bir ifade ile azınlık haklarının gözetilmesi ve korunması şartının yerine getirilmesi, başka seslerin de kulağa hoş gelebileceğini ispatlar niteliktedir. Biraz daha ileriye gidersek eğer, zamanla oturan bu sistem içerisinde kimsenin azınlık olmadığı gerçeği ortaya çıkacaktır. Zaten yapay olarak ayrılan Ruanda’daki insanlar bu gerçeğin farkına vardıkça Belçika’nın etnik kimlik kartlarını yakacaklardır! Romantik olarak algılanabilecek bütün bu öneriler, buna hem önayak alacaktır hem de daha sağlam bir şekilde ilerlemesini gerçekleştirecektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Bir başka öneri de diplomasinin geliştirilerek üçüncü güçlerle işbirliğine gidilmesi ve orta noktanın bulunmasıdır. 2004’te Fransa ile kesilen diplomatik ilişkilerin tekrardan gözden geçirilmesi manidardır. Bu atmosfer Bosna tipi bir çözüm için olumlu görünse de modern dünya ile ilişkilerin kurulması ve ülke çıkarlarının gözetilerek sisteme entegresini kolaylaştırıcı bir adım olacaktır.  Türkiye’nin Filistin—İsrail ilişkilerindeki gibi rol alacak bir ülke de elbet Ruanda için de bulunabilir. Bunu ulus-devletten ziyade uluslararası bir örgütle de gerçekleştirmek mümkündür. Ancak bu üçüncü gücün kendi çıkarlarından çok Ruanda’nın çıkarlarını önemseyebilmesi veya algılayabilmesi gerekir. Güç odaklı realist yaklaşımdan çok, sıfır toplamlı çıkardan öte ortak çıkara dayalı idealist pencereden bakmak Ruanda açısından kritiktir. Çünkü realizme göre devletler—ölçeği en küçüğe indirgersek birey—kendi çıkarlarını daha çok düşünür. Böylece işbirliği imkânsızlaşır ve uzlaşma sağlanamaz.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Son bir öneri ise kısa vadede sağlanabilecek ancak sonrasında birkaç sorunu beraberinde getirebilecek olan nüfus mübadelesi. Ruanda ve Burundi’nin anlaşma sağlayarak azınlıkta olan Hutu ve Tutsilerinin değişimi olarak gösterebilirim. Bu iki ülkeyi ele alışımın iki sebebi var. Birincisi Burundi’de Hutuların, Ruanda’da Tutsilerin azınlıkta olması; ikincisi ise 1994 katliamına giden süreçte Burundili Tutsilerin 1970li yıllarda Ruandalı Hutuları katletmesi sonucu oluşan sorumlulukları…  Burundi ve Ruanda’nın bu değişimde kararlı olmaları ve olası sosyal yapı değişiminden kaynaklanacak sorunları göze almaları gerekmektedir. Sorunların en başında geride bırakılan hayatın—daha da fiziki düşünürsek mülklerin geleceğinin ne olacağı ve devletin gelen insanlara barınma ve geçinebilmesi adına mülk vermesi konusundaki maddi-manevi yardımı nasıl sağlayacağıdır. Bunlara bağlı olarak bir istihdam sorunu çıkabilecektir—ki gelen insanlar nasıl yaşam mücadelesine girsinler? Nasıl barınabilsinler? Bunlardan öte mübadele sonrası gelenlerin adaptasyon süreci ile yerleşik toplumun onları kabullenme sürecinin nasıl bir sonuç vereceği belirsizdir. Yani entegrasyon süreci ve ortak yaşam bilincinin yerleşmesinin ne kadar zaman alacağı meçhuldür.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>KAYNAKÇA</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Soner ÖZÇELİK,Abant İzzet Baysal Üniversitesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi, Uluslararası İlişkiler</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Kolektif Kimlik, Nuri BİLGİN, Sistem Yayıncılık, I. Basım, syf. 59, Eylül—1995</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> Çatışma: Aynı anda iki ya da daha fazla uyuşmayan istek, fırsat, gereksinim ya da amaçla karşılaşıldığında çatışma ortaya çıkar. Çatışmaları hiçbir zaman tam çözemeyiz. Çatışmalar, <strong>Michel Foucault&#8217;un</strong> kavramsallaştırmasına göre genel olarak üç nedenli olarak ortaya çıkar;</span></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>Yaklaşma-Yaklaşma çatışması:</strong> Birbiriyle uyuşmayan iki amaca aynı anda çekim duyulması nedeniyle oluşan çatışmadır&#8230;</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>Kaçınma-Kaçınma çatışması:</strong> İstenmeyen iki seçenekten aynı anda kaçılmak istenmesi ve kaçınılamaması sonucu oluşan çatışmadır&#8230;</span></li>
<li><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><strong>Yaklaşma-Kaçınma çatışması:</strong> Aynı amaçta hem çekici hem de itici özelliklerin olması nedeniyle hem yaklaşma, hem de uzaklaşma eğiliminden doğan çatışma…</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Ötekileştirme, Afrika’da özellikle etnisite kavramı üzerinden tavan yapmıştır. Batıda siyah—beyaz ayrıştırması gündemdeyken söz konusu Afrika’da “siyah—siyah” noktasında ayrıma varılmıştır. Bu ise Batı-dışı kalmış toplumların elinde olmayan bir durumdur. Zaman zaman Batı-içi toplum olabilmiş ancak modern dünya tarafından bu fırsat ellerinden alınmıştır. Ötekileştirme; belli bir gruba aidiyet hisseden bireyin ve o gruptaki bireylerin kendi grubunun sembollerine sahip olmayanları dışlaması üzerine kuruludur… ve bir savaşım ya da çatışma ufukta belirmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Sömürgesizleştirme ise dekolonizasyonun aksine bir halk hareketi olup sömürüye karşı çıkışın bir diğer adıdır. Yani bağımsızlık, uğruna savaşılan bir bağımsızlıktır. Frantz Fanon; “sömürgesizleştirme, sonuncuların birinci olmasıdır—ki bu cümlenin doğrulanması sömürgesizleştirmenin başarıya ulaşmasıdır” der Yeryüzünün Lanetleri kitabında. Sömürgesizleştirmenin ancak şiddetle gerçekleştirilebileceğini savunan Fanon, bunun için öncelikle karar verilmeli, yol üzerindeki tüm engeller tereddütsüz parçalanmalı fikrini savunur. Aksi takdirde, karşınızdaki en ilkel bir topluluk dahi olsa başarıya ulaşamazsınız.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Dekolonizasyon, sömürgeci ülke tarafından bağımsızlığı verilen ancak “arka bahçe” olma statüsünü kaybetmeyen ülkelerin durumudur. Bağımsızlık, aslında tam bağımsızlık değildir. Yani sömürgeci ülkenin sömürgelerden geri çekilme politikasıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref7" name="_ftn7">[7]</a> Küresel Dünyada Milliyetçilik, Mithat BAYDUR, İrfan Yayımcılık, I. Baskı, syf. 13, Eylül—2001, İstanbul</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref8" name="_ftn8">[8]</a> <a style="color: #000000;" href="http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=7388">http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=7388</a> ( Hani derler ya! Bir konu hakkında söylenmiş güzel cümleler varsa, fazla zorlamanın bir manası yoktur diye)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref9" name="_ftn9">[9]</a> 100 günde 800.000 kişinin öldürüldüğü ve dünyanın sessiz kaldığı tarihin bilinen adı.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref10" name="_ftn10">[10]</a> En güzel örneği 1933 yılında Belçikalıların Etnik Kimlik Kart uygulamasını başlatarak Ruanda’da yaşayanları etnik gruplarına göre sınıflandırmayı amaçlamasıdır. Böl ve Yönet politikası, bütünlüğün yıpratılarak ayrıştırılması için din, dil, ırk veya ideolojinin kullanılmasıdır. “Ötekileştirme” ise parçalama için atılan ilk adımdır. Sömürgeciler, “Böl ve Yönet” yöntemini uygularken hep şu ilkeye bağlı davranırlar. Bölünme sonucu ortaya çıkan sınıflardan azınlık olanını kendilerine uşak olarak seçerler. Azınlıkta olan uşaklar aracılığıyla çoğunluk üzerinde baskı kurup denetimi sağlarlar. Azınlıkta olanlar, konumları nedeniyle, çoğunlukla baş edemeyeceklerini bildiklerinden sürekli olarak efendilerine bağlı kalırlar!</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="#_ftnref11" name="_ftn11">[11]</a> 1972’de 200.000 Hutu Burundili Tutsilerce katledilmiş, 1988’de de bu sayıya 20.000 Hutu eklenmiştir. Arada çıkan ufak çaplı çatışmalarda ölenler bunun dışında bırakılmıştır.</span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Küresel Dünyada Milliyetçilik, Mithat BAYDUR, İrfan Yayımcılık, I. Baskı, syf. 13, Eylül—2001, İstanbul</span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000; text-decoration: underline;" href="http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=7388">http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=7388</a></span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Kolektif Kimlik, Nuri BİLGİN, Sistem Yayıncılık, I. Basım, syf. 59, Eylül—1995</span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000; text-decoration: underline;" href="http://www.wikipedia.com/">wikipedia.com</a></span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000; text-decoration: underline;" href="http://www.eksisozluk.com/">eksisozluk.com</a></span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000; text-decoration: underline;" href="http://www.itusozluk.com/">itusozluk.com</a></span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;">Sahra Altı Afrika Ülkeleri (SAGA) Raporu, TİKA (Türk İşbirliği ve Kalkınma İdaresi Başkanlığı)</span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000; text-decoration: underline;" href="http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ruanda">http://sozluk.sourtimes.org/show.asp?t=ruanda</a></span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000; text-decoration: underline;" href="http://seperyon.blogspot.com/2006/03/ruanda.html">http://seperyon.blogspot.com/2006/03/ruanda.html</a></span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000; text-decoration: underline;" href="http://www.npq.com.tr/yazilar.asp?Cilt=7&amp;Sayi=1&amp;Yil=2005&amp;Sayfa=44">http://www.npq.com.tr/yazilar.asp?Cilt=7&amp;Sayi=1&amp;Yil=2005&amp;Sayfa=44</a></span></p>
<p><span style="font-size: 14px; font-family: georgia, palatino, serif; color: #000000;"><a style="color: #000000; text-decoration: underline;" href="http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx?did=1&amp;dsid=159&amp;dyid=606&amp;yazi=Afrikadaki%20Sava%FElara%20Kar%FE%FDla%FEt%FDrmal%FD%20Bir%20Bak%FD%FE">http://www.birikimdergisi.com/birikim/dergiyazi.aspx</a></span></p>
<p style="text-align: justify;">Kapak Görseli https://insamer.com/tr/dunya-catismalari-catisma-bolgeleri-ve-konulari_113.html adresinden alınmıştır.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/ruanda-ozelinde-afrika-kolektif-kimlik-ve-catisma.html">Ruanda Özelinde Afrika: Kolektif Kimlik ve Çatışma</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
