﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Kitap Özetleri | Akademik Kaynak</title>
	<atom:link href="https://www.akademikkaynak.com/guncel/kitap-ozetleri/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<description>Akademik Düşünce Enstitüsü yayın organı akademikkaynak.com - bilimin ışığıyla.</description>
	<lastBuildDate>Sat, 29 May 2021 13:21:58 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/04/cropped-akademikkaynak-fovicon-32x32.png</url>
	<title>Kitap Özetleri | Akademik Kaynak</title>
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Üçüncü Kılıç &#8211; İzmir&#8217;in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/ucuncu-kilic-izmirin-kurtulusu-ve-yuzbasi-serafettin.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 15 May 2021 18:50:33 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal Bilimler]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=11957</guid>

					<description><![CDATA[<p>ÜÇÜNCÜ KILIÇ İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin Kitap Künyesi: Kemal Arı, Üçüncü Kılıç: İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin, İzmir Zeus Kitabevi, 2013. &#160; Üçüncü Kılıç- İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin adlı eserde, tarihin az bilinen ya da bilinmeyen bir sayfası aydınlatılır. Arı, kitabında tarih kitaplarının ücra köşesinde kalan bir konuyu, bir bilim insanı nesnelliğiyle ele [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/ucuncu-kilic-izmirin-kurtulusu-ve-yuzbasi-serafettin.html">Üçüncü Kılıç – İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>ÜÇÜNCÜ KILIÇ</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin</strong></p>
<p><strong>Kitap Künyesi: Kemal Arı, Üçüncü Kılıç: İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin, İzmir Zeus Kitabevi, 2013.</strong></p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü Kılıç- İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin adlı eserde, tarihin az bilinen ya da bilinmeyen bir sayfası aydınlatılır. Arı, kitabında tarih kitaplarının ücra köşesinde kalan bir konuyu, bir bilim insanı nesnelliğiyle ele almış okuyucuya önemli bir eser armağan etmiştir. Sakarya Muharebesi sonrası Buhara Cumhuriyeti’nin tebriki ve Mustafa Kemal’e üçüncü kılıcın teslim edilmesi, İzmir’in kurtuluşuyla beraber üçüncü kılıcın Yüzbaşı Şerafettin’e teslimi, İzmir’i terk etmeye hazırlanan Rumlar ile İzmir’den çekilen Yunan askerlerinin durumları, Kadifekale, Sarıkışla ve Hükümet Konağına bayrak dikilmesi ve Yüzbaşı Şerafettin.</p>
<p style="text-align: justify;">&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8211;</p>
<p style="text-align: justify;">Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihinde 1914-1918 yılları dönüm noktalarıdır. 1.Dünya Savaşı’ndan yenik çıkan devletler içinde yer olan Osmanlı yurdu, imzalanan Mondros Mütarekesiyle işgale açık hale gelmişti. Ülkenin her yerinde düşman birlikleri bir ateşkes antlaşmasının maddelerini antlaşma metni maddeleriymiş gibi uygulamaya çalışıyorlardı. İşgaller doğuda, batıda, güneyde ve kuzeyde tüm hızı ve şiddetiyle devam ediyordu. Tüm Ege, Yunan işgali altındaydı. Güçlü ve kalabalık Yunan ordusu düzenli ordu birlikleri karşısında Batı cephesinde birbiri ardına yenilgiler alıyor, gün geçtikçe gücünü kaybediyordu.  Sakarya Meydan Muharebesi, Türk ordusunun son saldırı savaşı olarak tarih sayfalarına geçerken, Yunan ordusu mutlak mağlubiyeti kabullenmek zorunda kalıyordu. Bundan sonraki tarihsel süreçte işgal altındaki tüm şehirlerin kurtuluşları gerçekleşti.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazar, eserini tarihsel sürecin gerçekliği içinde kaleme almıştır. Üç ana bölümden oluşan kitapta Türk Bağımsızlık mücadelesinin bir bölümü ele alınmış, mücadelenin gizli ve gerçek kahramanlarının unutulması konusuna dikkat çekilmiştir. İlk kısımda Kurtuluş Savaşı’nın aşamaları, ikinci kısımda İzmir’in kurtarılması ve sonrasında yaşananlar üçüncü kısımda ise 9 Eylül’den sonra Yüzbaşı Şerafettin’in hayatı. Kitabın yazımında Yüzbaşı Şerafettin’in kızı Gönül Hanımın da büyük katkıları olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Yazar, eserinde ulusal bağımsızlık mücadelesinin de önemli bir bölümünü ele alarak, toplum olarak geçmişimize sahip olunması gerekliliği üzerinde durmaktadır. Tarihsel kahramanların geçen zaman içerisinde unutulduklarını dile getiriyor. Yüzbaşı Şerafettin, İzmir’e ilk olarak giren ve hükümet konağına Türk bayrağını çeken, Atatürk tarafından kendisine <em>“İzmir”</em> soyadı verilen bir komutandır. Dönemin gazete sayfalarında İzmir’in kurtuluşuyla ilgili yazılan yazıların yanında yer alan fotoğraf karelerinde Arı, Yüzbaşı Şerafettin’i şöyle betimliyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Mustafa Kemal Paşa, Müşir Fevzi Paşa, İsmet Paşa gibi önemli isimlerin boy boy resimlerinin yanında adı o güne kadar hiç duyulmamış, rütbesi ve yaşı bu kişilerle kıyaslanmayacak kadar küçük olan genç bir zabit, alçakgönüllü görüntüsüyle yer alıverdi. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseyiş vardı; hafif kara yağızdı (s.25).</em></p>
<p style="text-align: justify;">1.Dünya Savaşı’nın sonunda imzalanan Mondros Mütarekesi ile vatanın tüm toprakları işgale açık hale gelmiştir. Anadolu toprağı sömürgeci güçler karşısında savunmasız bir haldedir. İşgaller karşısında bölgesel direnişler başlamış, halk var gücüyle toprağını sömürgecilere karşı korumaya başlamıştır. Mustafa Kemal’in etrafında birleşen direniş grupları, Türk devriminin eylem aşmasını başlatmıştır. İşgaller pek çok tepkiye neden olmuş, ama en büyük tepki İzmir’in işgaline karşı verilmiştir. İngilizlerin desteklediği Yunanlılar büyük bir tepki karşılaşmışlardır. Uzun yıllar huzur ve güven içinde Osmanlı topraklarında yaşayan Rumlar şimdi Anadolu insanının karşısında, arkasındaki güçlerin sömürgeci anlayışlarına hizmet etmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Ulusal bağımsızlık savaşı yoğun olarak Batı cephesinde gerçekleşmiştir. Yunanlılar 15 Mayıs 1919’da İzmir’e asker çıkarmış büyük kıyımlar yapmışlardır. İzmir’in kurtuluşu tüm Türk milletinin vazgeçilemez amacı olmuştur. İzmir’le başlayan Yunan İşgali Anadolu’nun içlerine doğru ilerlemektedir. Türk ordusu yine de bu saldırıları durdurabilmiş ancak kimi zamanda geri çekilmek zorunda kalmıştır. Batı cephesinde I., II.  İnönü ve Eskişehir Kütahya Savaşları ve 21 gün 22 gece süren Sakarya Savaşı. Mustafa Kemal ne pahasına olursa Sakarya’nın doğusuna çekilmiş, birliklere savunma düzeninden çıkılarak saldırı emri veriyor ve düşman Sakarya nehrinin batısına atılıyor. Şimdi büyük bir zafer yaşanıyor. Geri çekilişin son aşamasında Sakarya Savaşı Yunan ordusunun yenilgisiyle son buluyor. Yazar, savaşın sonunda elde edilen galibiyet mutluluğunu şöyle dile getiriyor:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Bu büyük zafer, yurt içinde büyük bir coşkuyla karşılandı. Türk Ulusunun ortak belleğinde, sömürgecilerin yenileceği yönünde var olan inanç, zaferle birlikte daha da güçlendi. Ülkenin her tarafında büyük şenlikler yapılıyor; bu büyük zafer coşkuyla kutlanıyordu. Anadolu dışındaki Türk ve Müslüman topluluklar da Anadolu’daki bu büyük zaferi büyük bir sevinçle karşıladılar (s.13).</em></p>
<p style="text-align: justify;">Mustafa Kemal önderliğinde kazanılan Sakarya Savaşı, Arı’nın yapıtında da belirtildiği gibi sadece Türkiye’de değil aynı zamanda Anadolu dışında ezilen, baskı altında olan tüm Türk ve Müslüman coğrafyalarda büyük sevinçle karşılanıyor. Bunlardan bir tanesi de Buhara Cumhuriyeti’dir. Buhara Cumhuriyeti eserde şöyle anlatılmış:</p>
<p style="text-align: justify;"><em>Buhara, Batı Türk elinde bir şehrin adıdır. Bir zamanlar burada bir Buhara Hanlığı kurulmuş, ama Rusların istilasıyla yıkılmıştı. 1917’deki Bolşevik Devrimi üzerine, Buharalılar bir cumhuriyet kurmuşlardı. Kurtuluş Savaşı günlerinde Buhara Cumhuriyeti henüz Kızıl Ordu tarafından işgal edilmemişti. Kısmen özerk bir Türk devleti olarak varlığını sürdürüyordu (s.14).</em></p>
<p style="text-align: justify;">Buhara Cumhuriyeti sadece Sakarya Savaşı sonrasında kazanılan zafere sevinmekle kalmamış, aynı zamanda Anadolu’da ortaya çıkan yeni oluşla temasa geçmek için Buhara’dan bir heyeti beraberindeki hediyelerle birlikte Ankara’ya göndermişti. Bu hediyeler arasında Arı’nın kitabının adı olan <em>Üçüncü Kılıç</em>’ta yer alıyordu. Buhara Cumhuriyeti, Anadolu’daki bu yeni hükümete üç tane kılıç ve bir de Kur’an-ı Kerim göndermişti. Buhara cumhuriyeti bu savaşı kendi savaşları gibi görüp her türlü desteği vermiştir. Bizzat seçilen kılıçlar ve Kur’an-ı Kerim Mustafa Kemal’e takdim edilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Buhara Hükümeti, Kuran-ı Kerim’in Türk Milleti’ne armağan edilmesini, üç kılıçtan birini Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın, ikincisini Garp Cephesi Komutanı İsmet Paşa’nın kabul etmesini rica etmişti. Üçüncü kılıcın ise, İzmir’e ilk giren kahramana verilmesini Mustafa Kemal Paşa’dan istemişti “Üçüncü kılıç”, İzmir’in Kurtuluşu ile sanki özdeşleşmiş gibiydi. Batı Cephesi Komutanlığı bir genelge yayınlayarak, bu değerli kılıcın, İzmir’e ilk girecek zabite verileceğini açıkladı. Yüreği İzmir düşüyle yanan bütün subay ve erlerin arzusu, üçüncü kılıca sahip olmaktı” (s.19).</p>
<p style="text-align: justify;">Ülkeyi kurtaran, İzmir’e Türk bayrağını çeken ilk kahraman olmak için birçok komutan canını feda ederek kılıç sallamak için en önde yer almak istedi. Bunların içinde annesi Trabzon babası Kırım doğma büyüme İstanbullu bir yüzbaşı vardı. O da ilk önde gelen komutanlardan birisiydi. İzmir hayali ile yanıp tutuşan bu yüzbaşı savaş boyunca en ön saflarda yer aldı.</p>
<p style="text-align: justify;">Kurtuluş Savaşı’nda pek çok muharebeye katılan Şerafettin Bey, savaş boyunca 1.Süvari Tümeni 14. Alay ile Sakarya; Mürettebat Süvari Tümeni ile Döğer cephelerinde ve 2. Süvari Tümeni, 4. Alayı ile de Belova, Kula, Dreköy, Sabuncubeli ve Bornova’da savaştı (s.24).</p>
<p style="text-align: justify;">Kütahya Eskişehir Savaşlarında Yüzbaşı Şerafettin 2. Tümende bölüğünün başında yer almıştır. 2. Süvari Tümeni kumandanı Miralay Zeki Bey komutasındaki süvari birliklerinin görevi Trikopis’in arkasından dolaşarak iç bölgelerden özellikle Yunan komutan Diyenis’ten Trikopis’e desteğin gelmesini engellemekti. Bu başarıldı. Trikopisçok zor durumda kaldı. Başkomutanlık meydan muharebesi zaferle sonuçlandı. Yunan askerleri geçtikleri yerlerdeki halklara her türlü kötülüğü yapıyor halkı soyup soğana çevirip canlarına kastediyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">8 Eylül günü süvari tümeni İzmir’e girmeye hazır hale gelmişti. Yerel gazetelerde Uşak ve Alaşehir’in Türkler ’in eline geçtiğinin anlaşılması Yunan cephesinin çöktüğü haberleri halkta tedirginliğe sebep olmuştu. Türklerde ise bir sevinç başlamıştı. 15 Mayıs 1919’da Türklere yapılan katliamların Türkler tarafından kendilerine yapılacağını düşünüp korkuyorlardı. Türklerde direnişin sonuna gelmişlerdi. Türklerde telaş içinde bulunuyordu onların korkusu da cepheden gelen Yunan askerlerinin iç kesimlerde yapmış olduğu Türk kıyımı vakalarının İzmir’i terk etmeden önce İzmir’de de yaşanacağı korkusuydu. Bu amaçla mecburen Türk evlerinde fenerler yaktırıldı. Muayyen saatte çanlar çalınca yağma ve katliamlar bu fenerlere göre başlatılacaktı. Bu nedenle Türklerde korku ve telaş içindeydi. 7 Eylül günü İzmir semalarında süzülen bir Türk uçağı içlerde kıvılcımlar oluşmasını sağladı. 8 Eylül günü İzmir Limanı bir telaş içinde askeri eşyaların, askerlerin gerekli evrakların ve zengin kesimin fahiş fiyatlarla tuttukları gemilere yüklenmiş eşyaları ve akrabaları ile dolup taşmıştı. Götürülemeyen eşyalar olduğu yere bırakılmış durumdaydı. Rum Metropolithanesi insanlara silah dağıtıyordu kendilerini savunmaları için. Bazı askerler gemilere binememiş ellerinde silahları ile kalmışlardı.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkler kendilerini bu çekilme sırasında korumaya çalışıyordu. Bulundukları yerleri uyumadan nöbetleşe korumaya çalışıyorlardı. Bu sırada bazı Rumlar geride kalan askerler ve halkla bir direniş oluşturulabileceğinden bahsediyorlardı. Ancak bu düşüncelerini gerçekleştirecek imkânları bile yoktu. Yunan valisi Stergidais düne kadar Ege ve çevresinin özerk bir bölge olmasından bahsediyordu. Şimdiyse tüm resmi evrakları da toplayarak hükümet konağının kapısına kilit vurarak şehirden uzaklaşıyor, Yunan halkı da kendisini lanetleyerek uğurluyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu arada müttefiklerde savaşın kaybedildiğinin farkına varmışlardı ve oluşacak yeni oluşumu merak ediyorlardı. Kenti de Türklere teslim etmeye hazırlanıyorlardı. İngiliz ve Fransız donanmaları da bu kargaşa ortamında kendi vatandaşları ve ticarethaneleri zarar görmesin diye asker çıkarma yoluna gidiyordu.</p>
<p style="text-align: justify;">20. Alayın 2. Bölüğünden mülazım Enver Efendi tehlikeleri hiçe sayarak 9 Eylül sabah 05.30 da İzmir’e 15 km uzaklıktaki bir yere ulaşarak İzmir’i izlemeye başlamıştır. Yakınındaki bir yeri köy sanmış olsa da orası Bornova’ydı. Arkadan çeşitli birlikler geldi. Yüzbaşı Şerafettin’in birliği bunlardan biriydi ve yüzbaşı bu manzaradan çok etkilenmişti. Zeki Bey, emrindeki Yüzbaşı Şerafettin’e bir başka bölük daha vererek öncünün öncüsü olarak ilerleme emrini verdi. Artık tüm umutlar Yüzbaşı Şerafettin’in omuzlarında hızlı bir şekilde ilerlemekteydi. 4. Alayında öncü birliğinin başındaydı. Yüzbaşı Şerafettin şehre girdiğinde Rum halk pencerelerine başka ülkelerin bayraklarını asarak olası bir katliam düşüncesi ile bu durumdan kurtulma yolunu seçmişti. Süvariler hızlı bir şekilde ilerliyordu. Pek çok yerden ateş sesleri geliyor, evlerden kurşun atılıyordu. Saat 9.00’da Bornova Hükümet Konağına girildi. Arkasından Mersinli yönüne hareket edildi. Burada düşmanla karşılaşıldı. Yüzbaşı Şerafettin durmadı. Silahları atın dedi ve yola devam etti. Yüzbaşı Şerafettin’in düşündüğü gibi askerin psikolojisinin ne kadar bozuk olduğu görülüyordu. Silahları at denildiğinde atıyorlar, askerlerde bu silahları toplayarak yola devam ediyordu. Bu durum Halkapınar’a kadar sürdü.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı Şerafettin Halkapınar’a geldiğinde sazlıkların içinde bir un fabrikası vardı. Burada düşman olabileceğini düşündü. 4 askeri atlarından indirdi ve onlardan yürümelerini istedi. Sazlıklardan ateş edildi. 3 asker şehit oldu. 1 asker yaralandı. İzmir’in bir an önce kurtarılmasının verdiği ateşle Alsancak’a doğru yola devam ettiler. Alsancak istasyonunda düşman olabileceği fark edildi ancak Alsancak’a girildi. Burası Frenk mahallesiydi. Görünürde Türk yerleşim yerleri ile alakası olmadığı ortadaydı. Yüzbaşı Şerafettin ortalıkta gezen asker halk ve yabancıların arasından geçerek kordona ulaştı. Kordonda sayısız düşman subayı ve askeri vardı.  3 bölükten oluşan Yüzbaşı Şerafettin’in askerleri çeşitli çatışmalardan dolayı 40 kişi kalmıştı. Ve yüzbaşı burada bir savaşa girerek müfrezesini mahvetmek istemiyordu. Hükümet konağına doğru ilerliyordu. Bu arada kordondaki yabancı deniz askerleri tarafından selamlanıyordu. Halk arasında bulunan çok az Türk’te sevinç gösterisinde bulunuyordu Yunanlılar köyleri ateşe vermelerine rağmen Yüzbaşı Şerafettin de en ufak bir taşkınlık gözlenmiyor, düzenden ödün vermiyordu. Yabancıların takdir ve hayranlığını alarak hükümet konağına doğru son hızla ilerliyordu. Yüzbaşı Şerafettin herkesin selamları eşliğinde pasaporta ilerlerken elinde bomba olan bir vatandaş elindeki bombayı atmaya çalışırken Yüzbaşı Şerafettin fark etti ve atı o anda şaha kalktı. Bomba atının ayaklarının altında kaldı ve atın karnı parçalandı. Yüzbaşı yere düşüp, boynundan ve omzundan yara aldı. Ancak hemen ayağa kalkarak yoluna devam etti.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı Şerafettin nihayet hükümet konağına ulaşıyor ve konağı kilitlenmiş durumda buluyor. Kapının açılması için görevli aransa da bulunamıyor. Ali Rıza ve Hamdi Beyler konağın yan kapısına ulaşıp Şerafettin Beyi bekliyorlar. Kalabalığın arasında bir çocuk bayrak uzatıyor Şerafettin Beye. Yaralı bir şekilde üst kata çıkan yüzbaşı bayrağı öpüyor. Yunan bayrağını indirerek gazi kanı bulaşmış şanlı bayrağımızı çekiyor. Saatler 10.30’u gösterirken, Buhara cumhuriyetinin getirdiği 3. Kılıcın sahibi de belli oluyor. Kahraman asker Yüzbaşı Şerafettin Bey.</p>
<p style="text-align: justify;">Hükümet Konağına gelen konsolosların amacı, Ortodoks halkın can güvenliğini konuşmak ve ayrıcalıklarını devam ettirmekti. Yüzbaşı Şerafettin güvenliğin ve halkın rahatının sağlanacağı sözünü veriyor. Kentin güvenliği Yüzbaşı Şerafettin tarafından sağlanmıştı. Reşat Bey, Zeki Bey, Mürsel Paşa ve Fahrettin Paşa da güvenlik önlemleri alıyordu. Şehir bir karmaşa içindeydi. Tüm ulaşım araçlarının aktif halde çalışması sağlanarak halkın günlük hayata dönmesi için çaba harcandı. Yunanlıların tüm kuralları kaldırıldı. Düşman askerlerinin inzibat noktalarına teslim olmaları istendi. Uzak yola giden gemilere kısa bir süre için kısıtlamalar getirildi. Kentin güvenliğini ihlal edenlere şiddetli cezalar getirildi yağmacılığa soyunacak olanlara çok ağır cezalar getirildi. Yunanlılar zamanında atanan tüm memurlar görevlerinden alındı.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı Şerafettin Hükümet Konağına, Teğmen Zeki Bey Sarıkışlaya, Asteğmen Besim Bey de Kadifekale’ye bayrak çekti. Türk kamuoyu bunları büyük bir coşkuyla karşıladı. Herkes İzmir’e bir koldan girdi. Herkes bir yerlere bayrak çekti. Bunların tam olarak bulunması gerekiyordu. İzmir fatihinin bulunması için çok uğraşıldı. Kuşkusuz raporlardan da anlaşılacağı gibi bu kişi Şerafettin Beydi. Pek çok kişi bu gerçeği biliyordu. Gazeteciler bu kişiyle röportajlar yapmışlar, gazetelerde boy boy resimler çıkmıştı. Gazetelerde paşaların yanlarında fotoğrafları basılıyordu. İzmir’e ilk giren zabit belliydi. İzmir’e ilk girenlerle ilgili belgeler ve raporlar gelmeye başladı. 25 kişinin ismi vardı. Aralarından İbrahim oğlu Şerafettin olduğu kesinleşti ve gazi tarafından cuma günü 3. Kılıç törenle kendisine taktim edildi. Daha sonra soyadı kanunu ile <em>İzmir</em> soyadını alarak Şerafettin İzmir olarak anılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yüzbaşı Şerafettin bu başarısından dolayı binbaşı rütbesine getirildi. 1921-22 yıllarında 14 süvari komutan muavinliği ve 1. Süvari tümeni 1. Şube müdürlüğü 4. Süvari alay komutan muavinliği görevlerinde bulundu. Savaştan sonra tatbikat eğitimi komutanlığına getirildi. 1927 de Fransa’ya öğrenime gitti. 1931 de yarbay oldu. 1931-33 41ve 43. Süvari alay komutanlığı yaptı. 30 Ağustos 1931’de yarbay oldu. 1936’da albay oldu. 1940-43’te Kuleli Askerî Lisesinde öğretmenlik yaptı. 1926’da evlendi. Pasaportta atılan bombanın şarapnelinin boynunu yaralaması sonucu parkinson olduğu söylendi. Bu halde görevlerine devam etti. Hastalığın şiddeti artınca 1942’de malulen emekli oldu. 1951’de vefat etti. Cenazesinde 3-4 kişi ve cenazesini taşımak içi askerler gelmişti. Ölümünden sonra kızı Gönül Hanım unutulmuşluğun ve bilerek başkalarının isminin zikredilmesi ile bu yazgıyı babasının İzmir’e ilk giren olduğunu belgelerle kanıtlamaya çalıştı.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu eserde az bilinen veya hiç bilinmeyen bir tarihsel gerçek, yazarı tarafından şiirsel bir dil ve akıcı bir üslupla aktarılıyor. Okuyucu, dönemin özelliklerini tarihsel bir roman tadında, serbest bir yazım diliyle keyifle okuyabiliyor.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/ucuncu-kilic-izmirin-kurtulusu-ve-yuzbasi-serafettin.html">Üçüncü Kılıç – İzmir’in Kurtuluşu ve Yüzbaşı Şerafettin</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Analizi: Kanuni&#8217;nin Veziriazamı Pargalı İbrahim Paşa</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kitap-analizi-kanuninin-veziriazami-pargali-ibrahim-pasa.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Yüksel Gürbüz]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 13 Mar 2021 17:53:55 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Analizi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[ibrahim paşa]]></category>
		<category><![CDATA[kanuni]]></category>
		<category><![CDATA[pargalı]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=11772</guid>

					<description><![CDATA[<p>Analizini yaptığımız kitap, Kanuni Sultan Süleyman devrinin en önemli veziriazamı &#8221;Serasker Sultan&#8221; lakaplı Makbul Pargalı İbrahim Paşa dönemini (Doğ: 1494, Veziriazamlık Dönemi: 1523-1536) anlatan bir araştırma inceleme eseridir. Kitabın yazarı Hester Donaldon Jerkins (1869-1941), Editörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu&#8217;dur. Jerkins&#8217;in diğer bilinen çalışmaları Robert Kolej&#8217;in Kızları adlı kitabıdır. Özetini çıkardığımız kitabın Orijinal ismi Ibrahim Pasha: [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-analizi-kanuninin-veziriazami-pargali-ibrahim-pasa.html">Kitap Analizi: Kanuni’nin Veziriazamı Pargalı İbrahim Paşa</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify"><img title="kanuninin-veziriazami-pargali-ibrahim-pasa-192x300 Kitap Analizi: Kanuni&#039;nin Veziriazamı Pargalı İbrahim Paşa  "fetchpriority="high" decoding="async" class="size-medium wp-image-11773" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2021/03/kanuninin-veziriazami-pargali-ibrahim-pasa-192x300.jpg" alt="kanuninin-veziriazami-pargali-ibrahim-pasa-192x300 Kitap Analizi: Kanuni&#039;nin Veziriazamı Pargalı İbrahim Paşa  " width="192" height="300" srcset="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2021/03/kanuninin-veziriazami-pargali-ibrahim-pasa-192x300.jpg 192w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2021/03/kanuninin-veziriazami-pargali-ibrahim-pasa.jpg 320w" sizes="(max-width: 192px) 100vw, 192px" /></p>
<p style="text-align: justify">Analizini yaptığımız kitap, Kanuni Sultan Süleyman devrinin en önemli veziriazamı &#8221;Serasker Sultan&#8221; lakaplı Makbul Pargalı İbrahim Paşa dönemini (Doğ: 1494, Veziriazamlık Dönemi: 1523-1536) anlatan bir araştırma inceleme eseridir. Kitabın yazarı Hester Donaldon Jerkins (1869-1941), Editörü Prof. Dr. Erhan Afyoncu&#8217;dur. Jerkins&#8217;in diğer bilinen çalışmaları Robert Kolej&#8217;in Kızları adlı kitabıdır. Özetini çıkardığımız kitabın Orijinal ismi Ibrahim Pasha: Grand Vizir of Suleiman the Magnificient (1911).Jerkins 1900-1909 yılları arasında İstanbul Amerikan Kız Koleji&#8217;inde tarih profesörü olarak görev yapan Hester Donaldson Jerkins tarafından Colombia Üniversitesi&#8217;nde 1911 yılında doktora tezi olarak hazırlanmış ve aynı yıl basılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify">Biz bugün Jerkins dediğimizde ilk aklımıza gelen ünlü <em>Kanuni&#8217;nin Veziriazamı Pargalı İbrahim Paşa</em> adlı kitabının özetini çıkartacağız. Bu kitapta yazar Pargalı İbrahim Paşa&#8217;nın kimliği hakkında, Şehzade Süleyman ile tanışmasını, yükselişini ve düşüşünü inceler. Jerkins; bu kitapta Pargalı İbrahim Paşa&#8217;nın tüm dönemlerini beş bölümde anlatmıştır. Sırasıyla İbrahim Paşa&#8217;nın Yükselişi, İdareci İbrahim Paşa, Diplomat İbrahim Paşa, General İbrahim Paşa ve İbrahim Paşa&#8217;nın Düşüşü olarak kitabı bitirmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">16. yüzyıl Klasik Osmanlı Dönemi olsun, Kanuni Sultan Süleyman döneminin ilk 16 yılı olsun siyaset, savaş ve diplomasi alanında araştırma yapan tarihçi ve araştırmacılar için vazgeçilmez bir şahsiyet olan Pargalı İbrahim Paşa ve dönemi araştırılması gereken hususi konulardan bir tanesidir. Bundan dolayı yeni nesil araştırmacıların eğer 16. yüzyıl dönemini araştırma yapacaklarsa bu kitabı şiddetle tavsiye ederim.</p>
<p style="text-align: justify">Bu kitapta Jerkins genel olarak Venedik, Avusturya ve Fransa Krallıkların elçilerin onun hakkında tuttukları raporlar, resmi yazışmalar, antlaşmalar, geziler ve Türk geleneklerine dair raporları ve özel makaleleri kullanmıştır. Bazı yerlerde de Solakzade, Şeref Abdurrahman, Kemalpaşazade gibi Vak&#8217;a-Nüvis&#8217;lerin yazılarını kaynak göstermiştir. Aynı zamanda dünyaca ünlü  yabancı Osmanlı araştırmacıları olan Hammer ve Jorga gibi tarihçilerinin eserlerini de kaynak olarak kullanılmıştır. Kitap bölümlerinde ele alınan konular şu şekildedir:</p>
<p style="text-align: justify">Birinci Bölümde; İbrahim Paşa&#8217;nın kökeni, doğumu ve çocukluğu, Şehzade Süleyman ile tanışması, Sultan Süleyman&#8217;ın hükümranlık döneminde hızlı yükselişi, düğünü ve özellikle Sultan Süleyman ile ilişkisi hakkında detaylı bilgiler verilmiştir. Aynı zamanda bu bölümde İbrahim Paşa&#8217;nın hayatı hariç Türkiye&#8217;de Batı&#8217;dan farklı kölelik, Peygamberin ve İslami Kanunların Kölelere ile ilgili tavsiyelerini de incelemiştir.</p>
<p style="text-align: justify">İkinci Bölümde; Hain Ahmet Paşa&#8217;nın İsyanı, Mısır&#8217;a Gidişi ve İsyana Son Vermesi, Seraskerliği tayin oluşu ve İdareci özelliklerini de ele alıyor. Aynı zamanda ticaret hususunda ne kadar gayretli olduğunun da altını çiziyor.</p>
<p style="text-align: justify">Üçüncü Bölümde ise Diplomat İbrahim Paşa başlık altında Türkiye&#8217;nin dış ilişkileri, Ragusa, Venedik, Rusya, Kutsal Roma İmparatorluğu, Ferdinand ve Zapolya ile diplomatik ilişkileri,  Fransa elçilerin Pargalı ile görüşmeleri ve İbrahim Paşa&#8217;nın Avrupa&#8217;nın hedeflerini anlatmaktadır. Ancak buradaki en önemli alt konu İbrahim Paşa&#8217;nın Sultan Süleyman üzerindeki nüfuzudur.</p>
<p style="text-align: justify">Dördüncü Bölümde ise Askeri olarak İbrahim Paşa&#8217;nın nitelikleri konusu ele alınıyor. Başlıca alt konuları Belgrad Sefer, Rodos Kuşatması, Mohaç Meydan Muharebesi, Viyana Kuşatması ve İbrahim Paşa&#8217;nın son seferi olan Irakeyn Seferi konuları ele alınıyor.</p>
<p style="text-align: justify">Son bölüm olan İbrahim Paşa&#8217;nın Düşüşü incelendi. Alt konu İbrahim&#8217;in ölümü, İbrahim&#8217;e karşı suçlamalar, Hıristiyanları kayırdığı iddiası, İskender Çelebi ile anlaşmazlıklar, Sultan Süleyman&#8217;ın yemini bozması, İbrahim Paşa&#8217;nın Hain miydi? gibi alt konular işlenmiştir.  Benim şahsen en beğendiğim cümleler İbrahim Paşa&#8217;nın kibri ve hırsından dolayı elçilere karşı sarf ettiği konuşmalarıdır.</p>
<p style="text-align: justify"><em>&#8221;<i>Efendimiz padişah, kendileri ile benim aramda fark kalmamasını istediklerinden biri onda, biri de bende iki adet mühür bulunmasını buyurmuşlardır. Eğer kendileri için giysi ısmarlayacak olsalar, bir eşini de benim için yaptırırlar.</i><i>&#8221; </i></em></p>
<p style="text-align: justify">&#8221;Muhteşem Süleyman&#8217;ın Muhteşem Zaferine Dair İnceleme: Mohaç&#8221; makalesini yazarken İbrahim Paşa&#8217;nın karakteri ilgimi fazlasıyla çekerken sadece Sultan Süleyman&#8217;ı değil aynı zamanda &#8221;Serasker Sultan&#8221; lakaplı bu veziriazamını da hususi inceleme isteği uyandırdı. Hem iyi bir asker olan hem de iyi bir diplomat olan ve yabancı elçiler tarafından Sultan Süleyman&#8217;a atıf yapılarak &#8216;Muhteşem İbrahim&#8217; in hayatı bizim gibi tarih araştırmacılar için her zaman ilgi çekici bir konu olmuştur. Pargalı İbrahim Paşa&#8217;nın hayatını bu kitap hariç Editörlüğünü yine Erhan Afyoncu&#8217;nun yürüttüğü bir araştırma inceleme kitabı olan &#8221; Venedik Raporlarına Göre Kanuni ve Pargalı İbrahim Paşa&#8221;, Prof. Dr. Feridun M. Emecen &#8216;in &#8221;İbrahim Paşa&#8221;  Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi 21 Cilt, Robert Mantran&#8217;ın Osmanlı İmparatorluğu Tarihi,  Nicolae Jorga&#8217;nın  <i></i>Osmanlı İmparatorluğu Tarihi 1451-1538 Cilt 2 çalışmaları da kayda değer incelemelerdir.</p>
<p style="text-align: justify">Kitabı bölüm, bölüm incelememin temel amacı yazıldığı günden bugüne 110 sene geçmiş olmasına rağmen bizlere günümüzde de yol gösteriyor oluşudur.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<p style="text-align: justify">Jerkins, H (2015) Kanuni&#8217;nin Veziriazamı Pargalı İbrahim Paşa, (Çev. Nilüfer Epçeli), İstanbul; Yeditepe Yayınevi.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-analizi-kanuninin-veziriazami-pargali-ibrahim-pasa.html">Kitap Analizi: Kanuni’nin Veziriazamı Pargalı İbrahim Paşa</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Zygmunt Bauman &#8211; Küreselleşme ve Toplumsal Sonuçları [1. Bölümün Özeti (Zaman ve Sınıf)]</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/zygmunt-bauman-kuresellesme-ve-toplumsal-sonuclari-1-bolumun-ozeti-zaman-ve-sinif.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Dilara Aydın]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 17 Jan 2021 20:59:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Analizi]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[bauman]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap]]></category>
		<category><![CDATA[küreselleşme]]></category>
		<category><![CDATA[özet]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyal]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=11432</guid>

					<description><![CDATA[<p>Giriş Bauman, küreselleşmenin sihirli bir sözcük gibi her kapıyı açan anahtar misali tezahür etmediği yer kalmadığı vurgusu yapmakta ve küreselleşmenin ‘küreselleşmişler’ için aynı anlamı taşıdığından bahsetmektedir. ‘Deneyimleri şeffaflaştırdıklarını iddia eden’ tüm benzerleri gibi aynı kaderi paylaşıyor olması sözcüklerin kendisini bulanıklaştırmasının olanağını göstermektedir. Kavramlar vuku bulduğunda artık doğruluğunun tartışılmayacağı düşünülür ancak Bauman sorguya teşvik mahiyetinde küreselleşmenin niteliğini [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/zygmunt-bauman-kuresellesme-ve-toplumsal-sonuclari-1-bolumun-ozeti-zaman-ve-sinif.html">Zygmunt Bauman – Küreselleşme ve Toplumsal Sonuçları [1. Bölümün Özeti (Zaman ve Sınıf)]</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Giriş</strong></p>
<p>Bauman, küreselleşmenin sihirli bir sözcük gibi her kapıyı açan anahtar misali tezahür etmediği yer kalmadığı vurgusu yapmakta ve küreselleşmenin ‘küreselleşmişler’ için aynı anlamı taşıdığından bahsetmektedir. ‘Deneyimleri şeffaflaştırdıklarını iddia eden’ tüm benzerleri gibi aynı kaderi paylaşıyor olması sözcüklerin kendisini bulanıklaştırmasının olanağını göstermektedir. Kavramlar vuku bulduğunda artık doğruluğunun tartışılmayacağı düşünülür ancak Bauman sorguya teşvik mahiyetinde küreselleşmenin niteliğini masaya yatırmaktadır. Yazar, küreselleşme fenomeni konusunda görünenin ötesine bakmayı amaçlamaktadır. Bu olgunun toplumsal kökleri ve sonuçlarını açmak ve, insanlığın günümüzdeki durumuna açıklık sunma çabası güden bu terim için bakış açısı kazanmamızı sağlayacaktır. ‘’Zaman ve Mekan sıkışması’’ teriminin insan yaşamındaki dönüşümü özetlemesi ve bu kapsamda toplumsal neden ve sonuçlar küreselleşmenin her zaman varsayılan ortak etkilere sahip olmadığını ortaya koyar. Zaman ve mekan keskin hatlarla farklılaşmış ve farklılaştırılmıştır, birleştirdiği kadar bölen ve böldüğü kadar birleştirebilen bir unsur olmuştur. Tektipleştirme çabası gütmesinden ötürü bölme nedenleri özdeştir. Küreselleşme olgusunun yanında bir ‘yerelleşme’ mekan sabitleme süreci de görülmektedir. İkisi bağlantılı süreçlerdir ve tüm insanlık nüfusunun varoluş koşulları ile her bir yerli nüfusun çeşitli kesimlerindeki varoluş koşullarını birbirinden keskin çizgilerle ayırmaktadır. Kimisi için küreselleşme olarak görülen başkaları için yerelleşme anlamı bulabilir ve kimisi için özgürlük veren kimisi için tam tersi olabilmektedir. Bu noktada yazar, hareketlilik kavramından söz etmekte ve gıpta edilen değerler içinde en üst sıralara yükseldiğinden bahsetmektedir.. Çünkü her zaman eşitsiz dağıtılan hareket özgürlüğünün hızla, geçmodern ve postmodern zamanların temel katmanlaştırıcı unsuru olduğunu vurgulamaktadır. Hareket, fiziksel olarak hareketsiz görünüyor olsak dahi ister kendi seçimimizle ister seçeneklerin yetersizliğinden olsun hepimizde var olan bir durumdur. Sürekli değişen bir dünyada hareketsizlikten söz etmek gerçekçi değil ancak bu yeni koşul ve dönüşümlerin yarattığı eşitsizlik kimisini gerçek anlamda ‘küresel’ bir hale getirirken kimisini de küreselin belirlediği yerelliğine hapsediyor. Böylesi küreselleşmiş bir dünyada yerel kalmak toplumsal olarak geri planda kalmaktan farksız olmakla birlikte kamusal mekanların dönüşümü, anlam yaratma ve müzakere etmeyi de zorlaştırmaktadır. Böylelikle yerellik kendi denetimlerine anlam verme konusunda dışarıya bağımlı hale gelmektedir. Bauman artan mekânsal ayrım, ayırma ve dışlamanın küreselleşme süreçlerinin ayrılmaz parçası olduğunu vurgulamaktadır. Küreselleşmeye maruz kalan insanların ‘yeni kabileci ve köktenci eğilimlerinin küreselleşmenin olduğu kadar tepedeki kültürün melezleşmesinin meşru çocuğu olduğundan bahsetmektedir. Giderek daha fazla küreselleşip yurtsuzlaşan seçkin kesim ile yerelleşmiş olan artakalmış kesim arasındaki iletişim kopukluğu, anlam ve değer üretme mekanizmalarının yerellikten kurtulması ve yurtsuzlaşması dikkate değer endişe unsurlarıdır. Ancak bu anlamın bildireceği ve yorumlayacağı insanlık durumu için geçerli olmamaktadır. Kitabın açığa çıkarmak istediği bir başka konu olan merkezinde hareket özgürlüğü yatan günümüz koşullarının çok boyutlu kutuplaşmasıdır. Artık yeni merkez, zenginle fakir, göçebeyle yerleşik, ‘’normal’’le anormal veya yasayı ihlal edenler arasındaki çağlar süren ayrımların üzerini örtmüştür. Kutuplaşmanın bu çeşitli boyutlarının iç içe geçişi ve nasıl birbirini etkilediği yazarın açıklama istemi dahilindedir. Kitap beş bölümden oluşmaktadır, birinci bölümde zaman ve mekanın tarihsel değişkenliği ve toplumsal örgütlenmenin kalıp ve ölçüsü arasındaki bağı (özellikle günümüz zaman-mekan sıkışmasının, yer küresel ve yurt temelli toplumların ve cemaatlerin yapılaşması üzerindeki etkilerini) ele almaktadır. Yazar üzerinde durulan etkilerden birini ‘toprak ağası olup da mülkünden uzakta yaşamanın’ yeni versiyonu örneğini vermiştir. Bu yeni versiyonun sonucunda kültürel seçkinler, siyasi ve kültürel gücün yurt temelli birimlerinden bağımsız hale gelmiş ve bunun sonucunda söz konusu birimler ‘güçsüzleşmiştir’. Yeni hiyerarşideki ‘en üst’ ve ‘en alt’ konumların arasındaki bölünmenin izlerini değişen mekan örgütlenmesine ve çağdaş metropollerde ‘mahalle’ kavramının anlamındaki değişime kadar sürülmektedir. Ortak mekanın anlamını tanımlama ve uygulama hakkı için verilen modern savaşların izlediği aşamalar kitabın ikinci bölümünde açıklanmaktadır. Siyasal egemenliğin, özkuruluş ve özyönetiminin geleceği üçüncü bölümün konusunu oluşturmaktadır. Dördüncü bölümde üçüncü bölümde açıklanan dönüşümlerinin kültürel sonuçlarının listesi mahiyetindedir. Son bölüm ise kutuplaşmanın en uç ifadelerini, ‘hareket halindeki hayat’ın sıkıntılarını telafi etmedeki rolünü araştırmaktadır.</p>
<p><strong>1. Zaman Ve Sınıf</strong></p>
<p>Yazar ‘Bir şirket ne çalışanlarına, ne tedarikçilerine ne de kurulduğu yöreye aittir; ona yatırım yapan insanlara aittir’ alıntısıyla Albert J. Dunlap’a atıf yaparak ekonomik ilerleme peşinde olanların, ekonomik kapsamda her şekilde mutlak söz hakkına sahip olmalarını(!) eleştirmektedir. Ve Dunlap’ın sözleri bir niyet değil olgunun tespiti olarak nitelendirilmiştir. Sorgusuz sualsiz, her anlamda (ekonomik, politik, toplumsal) tahakkümün tezahürlerini yansıtmaktadır. Dunlap’ın bildirisinin genelgeçer kabul görmeyeceği ve nitekim savaş çığlığı gibi görüleceği zamanların medyadaki algı stratejilerinden önce olduğunu vurgulamaktadır. Bu savaşın genel veya özel nedenlerini tartışmanın anlamsızlığını vurgulamış ve hangisi doğru olursa olsun içinde yaşadığımız yüzyılın son çeyreği, Mekan’a karşı verilen büyük bağımsızlık savaşı olarak tarihe geçecek, şeklinde düşüncelerini belirtmektedir. Bauman, Dunlap’ın ilkesine yakından bakmayı önererek devam eder, yerel nüfus içinde devşirilen çalışanlar -aile görevleri, ev mülkiyeti ve ve benzer yükümlülükler altına girmiş olduklarından şirket başka yere taşındığında kolay kolay onun peşinden gidememektedirler. Şirkete o yörede hammadde ve malzeme desteği veren şirketler yer değiştirdiğinde ucuz nakliye avantajını kaybederler. Kısacası yerellik, şirketin yeni adresinin ne olduğu fark etmeksizin ‘yerelliğine’ hapsolacaktır. Şirket işlerinin yürütülmesinde söz hakkı bulunan ‘yatırım yapan’ grup hiçbir şekilde bağlılık göstermez, onlar mekânsal olarak özgürleşmişlerdir şirketin coğrafi uzaklığı ya da yakınlığı alım satım kararlarını etkilemez. Yazarın deyimiyle ilke olarak hissedarların dağılımında mekanın hiçbir belirleyiciliği yoktur. Onlar mekânsal belirlenimlerden kurtulan biricik faktördürler. Ve şirket onlara, yalnızca onlara ‘ait’ olarak nitelendirilir. İşte bu noktada Bauman önemli bir tespite imza atarak, mekandan özgürleşmiş hiçbir bağımlılığı bulunmayan şirket sahiplerinin çıkarları doğrultusunda çekip gidebilmelerinin ardından yaralarını sarma ve hasar tamiratıyla kalakalan yerelliğin vurgusunu yapmaktadır. Neticede şirket taşınmakta özgürdür ve kalıcı sorunlarının kaçınılmazlığı onları bağlamaz. Yerellikten kurtulmuş olan özgürleşmiş olandır ve sonuçlarından kurtulabilir. Bauman’a göre mekan savaşlarında galibiyetin en önemli ganimeti bunlardadır. Yazarın verdiği örneklerle konunun detaylandırılması elzem görülmüştür.</p>
<p><strong>a. Ortada Görünmeyen Toprak Ağaları, TİP 2</strong></p>
<p>Mekan savaşı sonrasında dünyada hareketlilik toplumsal katmanlaşma ve çeşitli hiyerarşik yapılar kapsamında en güçlü ve önemli unsur haline gelmiştir ve bu kapsamları her gün yeniden inşa etmekte kullanılan bir malzemedir. Yazarın deyimiyle hareket özgürlüğü, bu yeni hiyerarşinin tepesinde oturanlara Dunlap’ın formülündeki avantajların çok ötesinde avantajlar sağlamaktadır. Tabii bu durum sadece şikayetlerini üzüntülerini dile getirebilen ve sesi duyulan(bu doğrultuda rakiplerinin dikkate aldığı veya almadığı) grup için geçerlidir, bunun ötesinde dikkate alınmayan seslerini duyuramayacak olan bir kesim de vardır. Dunlap’ın formülünde adları geçmeyen yerelliğe mahkum gruptan bahsedilmektedir. Yazarın diğer bir tespitiyle devam edecek olursak, ’’Yatırım yapanlar’’ yatırımın gerektirdiği sermaye ve paraya sahip olan kesimin elde etmiş olduğu hareket kabiliyeti, güç ile yükümlülük arasındaki bağın kesilmesine delalet etmektedir. Bu tam koşulsuzluk açısından benzersiz bir durumdur, kısacası günlük hayata ve topluluğun varlığını sürdürmesine katkıda bulunma görevlerinden kurtulmaktadırlar. Artık gücün mekandışı bir doğası vardır ve ‘’bütün hayat’’ın mekana bağlılığının devam edişi arasında asimetrik bir durum ortaya çıkmıştır. Demir almış giden ve kısa vadede ikaz zorunluluğu dahi duymayan güç, sömürmektedir ve sömürünün sonuçlarından sıyrılmakta sorumluluk duymamakta özgürdür. Bu noktada yeni hareket kabiliyetinin, yerel bağlarını koparmış ve her an kullanılabilir bir sermaye olması gözde ve sevinçle karşılanan, sonuçlarla başa çıkma maliyetlerini yatırım ‘’verimliliği’’ hesaplarına katma gereğinin de ortadan kalkması armağan niteliği taşımaktadır. Bauman bu yeni özgürlüğü eski zamanların ortada görünmeyen ve üzerinden beslendikleri nüfusun ihtiyaçlarıyla zerre kadar ilgilenmemekle ün salmış ve öfke uyandırmış derebeylerinin, toprak ağalarının özgürlüğünü hatırlatmasına bağlamıştır ancak bu örnek de tam olarak bu yeni durumun gerçekliğini karşılamamaktadır. Çünkü derebeylerinin derdi ‘artı ürün’ kaymağını götürmek olsa da yeni sermayenin elde ettiği hareket özgürlüğüne sahip değillerdi, topraklarını başka topraklarla değiştiremiyorlar ve hayat pınarlarının kaynağı olan yerelliğe çakılıp kalıyorlardı. Yani sorumluluk ve endişeden kurtulmuş değillerdi. Bauman ‘sınırlamalar’ vurgusu yaparak devam eder, gerçek sınırlamaların bazen algılanabilenden daha katı olduğu ancak tersi durumların da çoğu kez daha katı olabileceğini belirtir. Melucci alıntılamasıyla bir sınır, ’’kapatma, sınır koyma&#8221; anlamına gelir; ve bu ötekinin, farklının, indirgenemeyenin tanındığını gösterir. Ötekilikle karşılaşmak bizi bir sınava tabi tutan bir deneyimdir: Bu deneyim, farklılığı güç kullanarak azaltma eğilimini doğurur, ama aynı şekilde, sürekli yenilenen bir çaba isteyen iletişim kurma gereğini de doğurabilir.’’ Bu örnek modern çağın başlarında yaşamış ortada görünmeyen derebeylerinin, toprak ağalarının tersine geç modern dönemin kapitalistleri ve arsa spekülatörlerinin ‘özgürlüğü’ kapsamında önem taşımaktadır. Çünkü gerektiğinde iletişim kurmak ve ‘ötekiliği’ tanımak yerine sermayenin yeni özgürleri kaçınma gösterebilir, böyle bir özgürlük varken de kalıp uğraşmak onlar için gerekli değildir. Bunun sonucunda, ‘’farklılıkları güç kullanarak azaltma’’ girişimlerine fırsat verebilecek ya da ‘’iletişim çağrısına’’ karşılık verme isteğini harekete geçirebilecek durumlar daha da azalacaktır.</p>
<p><strong>b. Hareket Özgürlüğü ve Toplumların Kendilerini Kurmaları</strong></p>
<p>Bauman bu başlıkta, eskiden coğrafi sınırların çok boyutlu olarak ‘içeri’ ve ‘dışarı’ ayrımının keskin sınırlarla çizilişinin vurgusunu yaparak değişen yeni dünyada bu sınırların ortadan kalktığını anlatmaktadır. Kendi deyimiyle ‘Bir coğrafi sınır fikrini ‘’gerçek dünyada’’ savunmak giderek güçleşirken, mesafeler artık sorun olmaktan çıkmış bulunuyor.’’ Uzaklık diye bir şey kalmamıştır artık, baktığımız zaman ‘uzaklığın kendisi’ nesnel, kişisellikten arınmış fiziksel bir veri olmaktan çok toplumsal bir üründür ve toplumun ekonomik gelişimine bağlı olarak değişir. Bauman bunun çoğu zaman ‘sınıfsal’ olarak belirlenen bir durum olduğunun altını çizmektedir. Eski zamanlarda da seçkinler, sınır ötesindeki seçkinlerle kendisiyle aynı sınırı paylaşan ancak seçkin olmayanlardan daha çok şey paylaşırlar ve bu günümüzde de böyledir. ‘iç, dış, uzak, yakın’ bunların bir önemi yoktur. Teknolojik gelişmelerle hızlanan ama kaymağını yine yeni sermayenin özgürlerinin yediği, adı üstünde kendilerini kurdukları evcilleştirilebilen bir avantaj gibi düşünülebilir. Kısaca hareket kabiliyeti zıtlıkların boyutlarını değiştirmektedir. Hareket kabiliyetinin tüm teknik faktörleri arasında enformasyon naklinin özellikle büyük rol oynadığına işaret eden Bauman’a göre, bu öyle bir ulaşım türüdür ki fiziksel bedenlerin hareketini gerektirmez, önemi kendisini bedensel taşıyıcılarından arındırmış olmasıdır. Bir nevi ‘gösteren’i ‘gösterilen’den kurtaran araçlardı. Dünya çapındaki ağ (World Wide Web) ortaya çıkışıyla sonuçları müthiş etki yaratan gelişmeler yaşanmıştır. Toplumsal birleşme ayrışma temelinde bu sonuçlar incelenmiştir. Bu noktada wetware (söylenti ağı) küçük ölçekli cemaatsel ağları temsil eden ağ ile, worldwideweb arasındaki uçurum dikkat çekmektedir. Kısaca uyum sağlayanlar özgürleşirken, küreselleşirken sağlayamayanlar uçurumu daha da derinleştirirler. İkisi bir arada olduğunda da cemaat içi iletişimin cemaatler arası alışveriş karşısında hiçbir üstünlüğünün kalmadığı görülmektedir.</p>
<p>Hal böyle olunca Bauman, bu hızlı iletişimin ucuzluğu kültürün unutulmasına hafızaların esnekleşmesine işaret eder. Wetware’in kapasitelerinin bu yönde paleolitik çağdan beri değişmeden kaldığını çünkü iletişim ortak bilginin daha doğrudan ve yakın ilişkiler içerisinde olduğundan bahseder. Kısaca denebilir ki, yakın dönem gelişmeler içinde en çığır açıcı olan, enformasyonu yerel ölçekle yaymanın maliyeti ile küresel ölçekte yaymanın maliyetinin azalmasıdır. ( Ör: bir mesaj attığınızda şehir içi tarife göre ödemek gibi) Bu doğrultuda Mekan, ‘’işlenmiş, merkezileştirilmiş, örgütlenmiş, normalleştirilmiş hale geldi ve hepsinden öte insan bedeninin doğal kısıtlamalarından kurtarıldı artık mekanı örgütleyen şeyler ‘teknik kapasite, teknik eylem hızı ve kullanım maliyeti oldu. Yani tanrı kerameti değil ‘inşa edilmiş’ rasyonel ve ulusaldır. Bu mekanlarda hiyerarşik ayrım gözetilecek ve her zamankinden daha kapsayıcı yerelliklerin hiyerarşisi olarak tepeye tüneyip bütünü denetleyen yerellik üstü bir devlet otoritesi niteliğinde işlerine de kimseyi karıştırmayacaklardı. Küresel enformasyon ağının gelişiyle birlikte, yurt temelli şehir planlamacıları tarafından planlanmış mimarlar tarafından tasarlanmış inşa edilmiş mekan üzerine bir diğer ‘sibernetik mekan’ örneği görülmektedir. Paul Virilio’ya göre ‘mekansal boyutlardan yoksun, anlık bir yayılmanın bireysel zamansallığı içine kazınmış bir mekandır.’</p>
<p>Bu durum farklı türden insanları farklı farklı etkilemiştir, her ne kadar fiziksel uzaklık tek bir kabloya bağlı olsa da, sayıları aslında fazla olan ve fiziksel engellerle zamansal uzaklıklarla birbirlerinden ayrılabilen insanlar vardır. Bu ayrım eskiye kıyasla daha acımasız ve psikolojik etkileri bakımından çok derin olabilmektedir.</p>
<p><strong>c. Yeni Hız, Yeni Kutuplaşma</strong></p>
<p>Yazar özet olarak, ‘Zamansal /mekânsal mesafelerin teknoloji vasıtasıyla sıfırlanması, insanlık durumunu homojenleştirmekten çok, kutuplaştırma eğilimindedir’ açıklamasıyla başlığa giriş yapmaktadır. Bu belirli insanları bölgesel tehditlerden azat ederken belirli cemaat üretici anlamları yurtsuzlaştırır ve öteki insanların hala sınırları içerisinde oldukları toprakları anlamından ve kimlik bahşetme yeteneğinden yoksun bırakan bir duruma işaret eder. Yani kimileri fiziksel engellerden eşi benzeri görülmedik şekilde kopabiliyorken kimilerinin ufacık bir kıpırdama imkanı dahi yoktur. Yazarın deyimiyle, artık bir şey ifade etmeyen mesafeler’le birbirinden ayrılmış yerellikler de anlamlarını yitirirler. Enformasyon taşıyıcılarından bağımsız yüzmekte ve anlamları, ilişkileri düzenlemek adına fiziksel mekanda bedenlerin yer değiştirmesi anlamsızlaşıyor. Bauman’ın deyimiyle, bazı insanlar (hareket halindeki seçkinler, hareketliliğin seçkinleri) için bunun anlamı, kelimenin gerçek anlamında, gücün ‘’fiziksel olmaktan çıkarılması’’ gücün yeni ağırlıksızlığıdır. Seçkinler mekanda eskisinden daha hızlı seyahat edebilmekte ve gücün mali formunun yeni ‘bedensizliği’ sayesinde ‘güç’ sahipleri bedensel olarak bir yerde duruyor olsalar dahi tamamen yurtsuzlaşmışlardır. Onlar güçlerini hiçbir şekilde bu dünyanın ‘dışından’ almazlar, dünya ötesi bir şeyden alırlar. Elektronikle desteklenen ‘sibermekan’da vücut bulan yeni özgürlüktür bu ve tamamen fiziksellikten arınmıştır. Sibermekanda bedenlerin önemi yoktur ama bedenlerin hayatında kesinlikle sibermekanın vazgeçilmez bir önemi vardır. Bauman’ın deyişiyle, sibermekan cennetinde verilen hükümlerin temyizi yoktur ve bu dünyadaki hiçbir şey bu hükümlerin doğruluğunu sorgulayamaz. Bu ortamda bedenlerin güçlü olması ya da silahlar kuşanması gerekmez, bu ortamın güç sahipleri için artık önemli olan fiziksele mahkum ‘yerellikten’ yalıtılmaktır. Bu yalıtımın emniyetini sağlamak bir başka ihtiyaçtır ve gücün yersiz yurtsuzlaşması, geçit verilmeyen bir tecrit hali olarak yurt her zamankinden daha katı yapılaştırılmıştır ve bunlar el ele yürümektedir. Bauman’ın destekleyici nitelikte verdiği Steven Flusty’nin ‘’Building Paranoia’’ (Paranoya İnşası/İnşaat Paranoyası) örneği dikkat çekicidir.</p>
<p>Flusty, metropol bölgelerin yeni bir alanında çılgın ve nefes kesici bir yaratıcılık patlaması olduğundan söz etmektedir. Bunlar ‘yasak mekanlar’dır; durdurmak ve püskürtmek üzere tasarlanmışlardır ve süzgeçten geçirme meyli içindedirler. Bu mekanların çeşitlerini ortaçağ şatolarının yapılarından ayırmak için değişik terimler ortaya atmıştır. Bunlardan biri ‘kaygan mekan’dır yani ulaşılması imkansız, kıvrımlı yollarıyla sonu gelmeyen erişilmez mekanlardır. Bir diğeri ‘dikenli mekan’dır yani ‘rahat yerleşilemeyen, işi olmayanları temizlemek için özellikle rahatsızlık verici olarak tasarlanmış mekanlardır. Sonrasında ‘asabi mekan’ ‘güvenlik kontrolleri ve etkin teknolojileriyle gözetimi el altında tutmak adına kuş uçurtulmayan mekan örneğidir. Kısaca ‘yasak mekanlar’ yeni yerellik üstü seçkinlerin toplumsal yurtsuzluğunu, yerellikten maddi ya da bedensel yalıtılmışlığa dönüştürmekten başka bir amaca hizmet etmez şeklinde tanımlanmıştır. Yerelliğin dağılması için son darbedir ve seçkinlerin yurtsuzluğu sağlama alınmıştır ve giriş kartı olmayan hiç kimse onlara erişememektedir. Artık insanların dolayımsız, yüz yüze etkileşim sağladıkları mekanları sayıca azalmaktadır. Geleneksel kamusal mekanlar artık özelleşmiş ve bu mekanlara giriş verilen ücretlere bağlı olmakla birlikte dışlayıcılığın hüküm sürdüğü mekanlara dönüşmüştür. Bauman’ın deyimiyle, seçkinler ‘yalıtımı’ seçmiştir ve bu uğurda canı gönülden bol bol para öderler. Nüfusun geri kalanı ise tecrit edilmiş ve bu yeni yalıtılmışlığın ağır kültürel, psikolojik ve politik bedelini ödemek zorunda bırakılmış halde bulur kendini. Artık kent toprağı durup dinlenmeyen mekan savaşlarının muharebe alanı haline gelmiştir ‘’çitlerin ardına kapatılmış zorla itilmiş’ olan kesim gettolaşan mahallerinin kapılarına ‘geçmek yasaktır’ işaretleri asarak, çatışarak aslında olana olduğu gibi karşılık vermektedirler. Bir nevi yeni düzene uyum sağlama çabası denebilir. Bu noktada Bauman bu durumu, ‘etkili olsun ya da olmasın bu girişimler, otorite tanımazlık gibi bir açmaz yaratır ve resmi raporlarda, rahatlıkla, yasa ve düzen meseleleri olarak sıfırlandırılırlar’ şeklinde tanımlamıştır. Seçkinlerin yalıtımı ve dışarıda kalanlar arasındaki bu ‘Saldırı Yoluyla Kendini Savunma’ durumunu Bauman, Gregory Bateson’ın ‘&#8221;schismogenetic zincirler&#8221; teorisiyle desteklemektedir.</p>
<p>Bu teoride karşılıklı olarak güçlendirici etkisi görülmektedir ve bölünmeye sebep olacak derinleşecektir. Bir tepkiye aynı tepkiyle karşılık verildiğinde rekabet artacak ve düşmanlık bütün sistemin çöküşüne kadar gidebilecektir. Bu teori ‘simetrik farklılaşma&#8217; kalıbıdır. Bunun tam tersi olduğunda ise ‘schismogenetic zincirler’ kopmaz ‘’tamamlayıcı’’ farklılaştırma işlemi görülür. Ancak bu durumda da sonuç yine sistemin çöküşü olacaktır. Bauman tercih yapılacaksa simetrik farklılaşma teorisini, tamamlayıcı farklılaşmaya yeğlemeyi öngörmüştür. Çünkü onur kırıcı ve aşağılanma yönünde, insaniyet kaybı arasındaki farklılık oluşur. Tamamlayıcı teori yenilmişlere göredir, yenilgiyi kabullenmişler içindir. Yazar sonuç olarak, hangi strateji tercih edilirse edilsin bu tercihten zaferle çıkan başka şeylerin olacağını söylemektedir. Kendi deyimiyle, ‘Bunlar, şehir mekanındaki yeni parçalanma, kamusal mekanın daralması ve ortadan kalkması, kentsel cemaatin parçalanması, ayrılma ve ayırma; ve hepsinden önemlisi, yeni seçkinlerin yurtsuzluğu ve kalanların yurda zoraki bağlılığıdır’’. Bauman bu noktada yerelliğin de artık eski ‘yerel cemaat’ havasından sıyrıldığını yerelliğin bağlarından koptuğunu gevşediğini açıklamaktadır. Çok daha derinlerde bir yoksunluğun baş gösterdiğini söyler. Artık kamusal alanlar , yeni dolaşımla beraber anlamını yitirmiştir ve yerelliğin wetware ağları sınırında ulaşabileceklerinin çok ötesine geçmiştir. Yazarın destekleyici nitelikte verdiği bir diğer örnek olan Paul Lazarsfeld’in bir çalışmasında bahsettiği ‘yerel kanaat önderleri’ olmuştur. Bunlar, medya aracılığıyla ‘’dışarıdan’’ gelen mesajları ayıklar, değerlendirir ve öteki yerel birimler için işlerler; ancak bunları yapabilmek için önce o yerellikte seslerini duyurabilmeleri gerekir, yani bu önderlerin yöre sakinleriyle konuşup onları dinlemek üzere bir araya gelebilecekleri bir agoraya ihtiyaçları vardır. Zaten bu önderlerin uzaktan gelen seslerde rekabetini sağlayan da bu agoradır. Bauman bu örneği, bahse konu,’ şuan 50 yıl sonra tekrarlamış olsaydı aynı sonuçlara varır mıydı acaba? ‘şeklinde sorgulamaya gitmiştir. Eskiden çeşme başlarında çamaşır yıkanır sohbetlerle normlar yaratılırdı ‘bu eşitlikçi adalet’ göstergesiydi, modernleşmeyle beraber çeşme başları ortadan kalkmış ve avmler ortaya çıkmıştır. Ancak avmler telaşlı ve muhabbet edemeyecek kadar meşgul görünen boş kalabalıkların hüküm sürdüğü yerlerdir. Zaten düzenleri itibariyle insanların sadece ‘meta’ya odaklı olarak bir o vitrine bir bu vitrine koşuşturduğu tüketim odaklı yapılardır. Bu örnekler yazarın tespitiyle, kamusal mekanların mevki kaybetmesinin etik sonuçlarını su yüzüne çıkarmak gibi bir meziyete sahiptir. Buluşma yerleri bahsettiğimiz gibi ‘normların yaratıldığı’ yerlerdir; adalet böylelikle sağlanabilir ve yatay olarak dağıtılabilir, böylelikle konuşmacılar bir cemaat olarak yeniden biçimlenir, ortak değerlendirme ölçütlerine göre ayrılır ve bütünleşirler. Kamusal mekanı kalmamış bir yörede normların tartışılması, değerlerin dile gelmesi ve karşılaştırılmasına şans yoktur. Yeni yurtsuzlukla beraber sorgulanamaz hükümler ve seçkinlerin yalıtım kabiliyeti hüküm sürer, bu yargıçlar hiçbir şekilde ulaşılır görünmemektedir. Yerel kanaat önderlerine yer kalmadığı gibi ‘yerel kanaat’ de artık yok olmuştur.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/zygmunt-bauman-kuresellesme-ve-toplumsal-sonuclari-1-bolumun-ozeti-zaman-ve-sinif.html">Zygmunt Bauman – Küreselleşme ve Toplumsal Sonuçları [1. Bölümün Özeti (Zaman ve Sınıf)]</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Analizi: Boşuna Mı Okuduk? &#8211; Türkiye&#8217; de Beyaz Yakalı İşsizliği</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/bosuna-mi-okuduk-turkiye-de-beyaz-yakali-issizligi-kitap-incelemesi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Şeyda Türkmen]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 18 Jun 2020 11:56:57 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10619</guid>

					<description><![CDATA[<p>“Boşuna mı okuduk? Türkiye’ de Beyaz Yakalı İşsizliği” 2011 yılında Tanıl Bora, Aksu Bora, Necmi Erdoğan ve İlknur Üstün’ ün kaleme aldığı on bir makaleden oluşmaktadır. Bu kitapta Türkiye’ deki beyaz yakalı işsizliğine dikkat çekmek için farklı meslek dallarından 47 üniversite mezunu beyaz yakalı işsiz ve 10 üniversite son sınıf öğrencisiyle görüşmeler yapılmıştır. İşsizliğin farklı [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/bosuna-mi-okuduk-turkiye-de-beyaz-yakali-issizligi-kitap-incelemesi.html">Kitap Analizi: Boşuna Mı Okuduk? – Türkiye’ de Beyaz Yakalı İşsizliği</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img title="makale-1-300x300 Kitap Analizi: Boşuna Mı Okuduk? - Türkiye&#039; de Beyaz Yakalı İşsizliği  "decoding="async" class="alignleft wp-image-10623" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/06/makale-1-300x300.jpg" alt="makale-1-300x300 Kitap Analizi: Boşuna Mı Okuduk? - Türkiye&#039; de Beyaz Yakalı İşsizliği  " width="182" height="227" />“Boşuna mı okuduk? Türkiye’ de Beyaz Yakalı İşsizliği” 2011 yılında Tanıl Bora, Aksu Bora, Necmi Erdoğan ve İlknur Üstün’ ün kaleme aldığı on bir makaleden oluşmaktadır. Bu kitapta Türkiye’ deki beyaz yakalı işsizliğine dikkat çekmek için farklı meslek dallarından 47 üniversite mezunu beyaz yakalı işsiz ve 10 üniversite son sınıf öğrencisiyle görüşmeler yapılmıştır. İşsizliğin farklı boyutlarına değinilen bu kitapta, iş dünyasında imtiyazlı olarak kabul edilebilen bir topluluk olan beyaz yakalılar, içerisinde bulundukları işsizliğin, beyaz yakalıların anlam dünyasını nasıl etkilediğini, yaşadığı duygu durumlarını ve sosyal bir deneyim olarak işsizliğin nasıl algılandığına yer veriliyor. Ayrıca kitapta, beyaz yakalı işsizlerin ne gibi nedenlerle işsiz kaldıklarını, nasıl işlerde çalıştıklarını ve geçimlerini nasıl sağladıklarını öğrenmemizi de katkı sağlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">İki bölümden oluşan bun kitapta, birinci bölümde kapitalizmin tarihsel gelişimi, işsizliğin, özellikle beyaz yakalı işsizliğin durumunun işlendiği çalışmalara, ikinci bölümde ise beyaz yakalı işsizlerin deneyimlerini, duygu ve düşüncelerinin yer aldığı çalışmalar bulunuyor. Ayrıca hemen her mezunun umut bağlayıp hazırlandıkları KPSS (Kamu Personeli Seçme Sınavı), ekonomik krizlerde en çok etkilenen kesim olan bankacılar ve ataması yapılmayan öğretmenlere de kitapta yer veriliyor. İlk bölüm, Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan’ ın ortak çalışması olan “Cüppenin, Kılıcın ve Kalemin Mahcup Yoksulları” Yeni Kapitalizm, Yeni İşsizlik ve Beyaz Yakalılar; Tanıl Bora’ nın kaleme aldığı çalışmalarından “İşten Çıkarma ve Zamanın Ruhu” Bir Film: Aklı Havada ve “Herkes İşsiz Ama Seninki Farklı” Türkiye’ de Beyaz Yakalı İşsizliğine Genel Bakış adlı üç makaleden oluşmaktadır. Bu makalelerde küreselleşmiş yeni kapitalizmin kitlesel işsizliği yapısallaştırmadaki etkisine dikkat çekmektedir. Bu bölüme göre, artan teknolojik faaliyetlerle üretim sürecinde işgücüne duyulan ihtiyacın azalmasının yanı sıra istihdamda azaltılmıştır. Böylece esnek, geçici ve güvencesiz çalışma eğilimlerinin yaygınlaşmasına yol açmıştır. 1970’ ler sonrasında artan ekonomik krizler, büyüyen işsizlik ve 1980’ ler itibariyle de yaygınlaşan neo-liberal ekonomi politikalarının etkisiyle sosyal refah devletinin müdahaleci, düzenleyici ve geliri yeniden dağıtıcı politikalarından da arındırılmasıyla beraber yeni kapitalizm başka bir boyut kazanmıştır. Bu bölümde eğitimli, diplomalı, şehirli ve orta sınıf kökenli işsizler üzerine bir değerlendirme de bulunmaktadır. Bu bağlamda yeni kapitalizmde beyaz yakalılar, işsizlik sürecinde kendilerini toplumsal konumları üzerinden tanımlayıp bu süreçte yaşadığı kimlik ve aidiyet boşluğu durumuna da dikkat çekilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci bölüm, Necmi Erdoğan’ ın kaleme aldığı çalışması olan “Sancılı Dil, Hadım Edilen Kendilik ve Aşınan Karakter” Beyaz Yakalı İşsizliğine Dair Notlar; Aksu Bora’ nın çalışmaları “ Çalışmakla Var Olacağım Gibi…” İşsizliğin Duygu Dünyası ve “Aile: En Güçlü İşsizlik Sigortası”; İlknur Üstün’ ün çalışmaları “Ayrımcılık Bağlamında Beyaz Yakalı İşsizliği” ve “Ataması Yapılmayan Öğretmenler”; Tanıl Bora’ nın çalışmaları “Beyaz Yakalıların İş Bulma ve Geçinme Stratejileri”; “KPSS’ ye Sığındım…” İşsizler, Seçme Sınavları, Stres ve Adalet Duygusu ve “Bankacılık: Üzgün ve Sağlıksız Adamlar, Kadınlar…” isimli makalelerden oluşmaktadır. Bu kısımda beyaz yakalı işsizlerin dünyasını ele alarak onların ruhsal durumu ve koşullara karşı savunma mekanizmalarını nasıl oluşturduklarına yapılan görüşmeler aracılığıyla değinilmektedir. Necmi Erdoğan’ ın “Sancılı Dil, Hadım Edilen Kendilik ve Aşınan Karakter” makalesine göre, eğitimli ve diplomalı beyaz yakalılar kendi işsizlik süreçleri üzerine konuşmaktan çoğunlukla kaçınmakta ve işsizliklerinden kendilerini sorumlu tutmaktadırlar. Bu noktada beyaz yakalıların içinde bulundukları şartlar ve konuma göre iş ve işsizlik tecrübeleri arasında farklılıkların olduğuna dikkat çekilmektedir. Aksu Bora, “Çalışmakla Var Olacağım Gibi” adlı makalesinde beyaz yakalıların iş hayatında aktif olarak çalışmanın kişinin anlam dünyasındaki önemine değinilmiştir. İşsizliğin insanlarda oluşturduğu buhran ve bunalım karşısında kendilerine olan özsaygı yitimi ile nasıl başa çıktıkları ele alınmıştır. Görüşmecilerin görüşme esnasında gösterdiği stratejilerden yola çıkarak beyaz yakalının işsizliğini, toplumdaki konumunu, tatmin duygusunu, kabul edilebilir bir hayat tarzı kuramayışını, beklentilerinden ve tercihlerinden vazgeçmeyişinin bir bedeli olarak görenlerde bulunmaktadır. Yani, işsiz kalma sebebini ilkeli davranmaktan kaynaklı olduğunu düşünmektedirler. Görüşmecilerden bu gibi kişiler, işsiz kaldığında zaman ve enerjilerini gönüllü ve ücretsiz aktivitelere yönelerek değerlendirdiklerini belirtmişlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci bölümde Aksu Bora’ nın diğer çalışması olan “Aile: En Güçlü İşsizlik Sigortası” adlı makalesine göre, aile desteğinin, koşullara bağlı olarak şekillenen bu desteğin, özellikle kriz durumlarında koruyucu rolü görüşmeler esnasında da kendini göstermiştir. İşsizlikle ve onun getirdiği sıkıntılı ruh haliyle başa çıkmada aile en büyük destekçi olarak önem arz ediyor. Ailenin bu zor süreçte sunduğu maddi ve manevi destek bir nimet olsa da, beyaz yakalı işsiz bireyleri aileye bağımlı hale getiriyor. Bu bağımlılık bireylerin kendi hayatları üzerindeki denetimlerini kısıtlıyor. Bu durumda onları ailenin beklentileri karşısında daha güçsüz bırakıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Eşler, karı-koca birlikte işsiz kaldıklarında ve birikimleri tükendiğinde çareyi aile büyüklerinin, anne-baba evine sığınmakta buluyor. Görüşmeciler arasında evlendikten veya bir şekilde kendi hayatını kurduktan sonra yeniden anne- baba harçlığına muhtaç kalmak, kendi düzenini bozup yeniden aile ile yaşamaya başlamak hem kadınlar hem de erkekler için zor bir deneyim olduğunu belirtmişlerdir. Mezuniyet sonrası ailesinin yanına dönen genç bireyler, iş arama süreçlerinde aile ve çevrenin etkisiyle kimi zaman hayatlarındaki önceliklerinde değişiklik yapmaya yönelmektedir. Örneğin, iş bulmayan genç kadınlar ‘iş bulamıyorsun madem sende evlen, çocuk yap o zaman’ denilerek, genç erkekler ise ‘iş güç yok gidip askerliği yap, çıksın aradan’ denilerek hayatlarına yöne vermektedirler. İşini kaybeden beyaz yakalı işsiz kocalar ve babalar, ailesini geçindirecek parayı kazanamadığı için kendisini yetersiz hissetmektedir. İşini kaybeden evli kadınlar ise bu süreçte kendilerini ‘ev kadını’ olarak nitelendiremedikleri gözlemlenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/bosuna-mi-okuduk-turkiye-de-beyaz-yakali-issizligi-kitap-incelemesi.html">Kitap Analizi: Boşuna Mı Okuduk? – Türkiye’ de Beyaz Yakalı İşsizliği</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Beyaz Zambaklar Ülkesinde Kitap Özeti</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/beyaz-zambaklar-ulkesinde-kitap-incelemesi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Akademik Kaynak]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 30 May 2020 15:19:18 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürk]]></category>
		<category><![CDATA[Finlandiya]]></category>
		<category><![CDATA[kitap incelemesi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10555</guid>

					<description><![CDATA[<p>1923 Yılında “Zidari Jivota” (Hayatın Mimarları) ismiyle Sırpça basılan kitap 1928 yılında Ali Haydar Taner tarafından ilk defa Türkçe&#8217;ye çevrilmiştir. Rusya, Yugoslavya, Bulgaristan’da olduğu gibi kitap Türkiye’de de büyük yankı uyandırdı. Ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün kitabı okuyup beğenmesinin ardından okulların müfredatına konulmasını istemesiyle ünü daha da artmıştır. Kitabın ilk bölümü Grigoriy Petrov’un hayatı hakkında kısmıyla [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/beyaz-zambaklar-ulkesinde-kitap-incelemesi.html">Beyaz Zambaklar Ülkesinde Kitap Özeti</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">1923 Yılında “Zidari Jivota” (Hayatın Mimarları) ismiyle Sırpça basılan kitap 1928 yılında Ali Haydar Taner tarafından ilk defa Türkçe&#8217;ye çevrilmiştir. Rusya, Yugoslavya, Bulgaristan’da olduğu gibi kitap Türkiye’de de büyük yankı uyandırdı. Ancak Mustafa Kemal Atatürk’ün kitabı okuyup beğenmesinin ardından okulların müfredatına konulmasını istemesiyle ünü daha da artmıştır.</p>
<p><img title="Beyaz-Zambaklar-Ülkesinde-foto-221x300 Beyaz Zambaklar Ülkesinde Kitap Özeti  "decoding="async" class=" wp-image-10557 alignleft" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/Beyaz-Zambaklar-Ülkesinde-foto-221x300.png" alt="Beyaz-Zambaklar-Ülkesinde-foto-221x300 Beyaz Zambaklar Ülkesinde Kitap Özeti  " width="315" height="427" srcset="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/Beyaz-Zambaklar-Ülkesinde-foto-221x300.png 221w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/Beyaz-Zambaklar-Ülkesinde-foto.png 362w" sizes="(max-width: 315px) 100vw, 315px" /></p>
<p style="text-align: justify;">Kitabın ilk bölümü Grigoriy Petrov’un hayatı hakkında kısmıyla başlar. Kitabı yazma sürecinde onu etkileyen olaylardan söz eder. Kitap tam metni toplam 239 sayfa, 13 bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm Moskova’daki imparatorluğun temellerinin sallandığından söz edilip Devlet inşasını bina inşası tasviri üzerinden anlatmaktadır. Değişen ve gelişen nesillerin yeni anlayışlar, gayeler ve taleplerle geldiğinden bu yeni nesil insanlara geçerliliğini çoktan kaybetmiş yönetim şekilleri zorla dayatılamayacağından, hayatının temelini mantıklı, adil ve sağlam bir devlet yönetimi esasına göre şekillendirmek gerektiği üzerinde durarak açıklamaktadır. ikici bölümde Devlet meselelerinin sadece bakanlar, krallar veya milletvekillerinin icraatlarının sonucu değil her vatandaşı ilgilendiren mesele olduğunu erkek ya da kadın, genç ya da yaşlı, şehirli ya da köylü, kas gücüyle ya da beyin gücüyle çalışan herkesin bu meseleleri düşünmesi gerektiğinden söz eder. Aynı zamanda Halkların tarihinin yaratıcısı kimdir? Devletin ve bütün insanlığın kaderinde hayati öneme sahip olan büyük olayları kimler harekete geçirerek, yönlendiriyor? İngiliz düşünür Carlylenin dediği büyük şahsiyetler ve kahramanlar mı? Sorularına, tarihte adından söz etmiş yöneticilerden ve ünlü yazarların konuyla ilgili düşünceleriyle cevap aramaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Üçüncü bölümde Finlandiya’nın bugünkü seviyeye gelmesinde halkın çalışma enerjisi ve azmi, kendi fakir toprağına olan bağlılık ve sevgisinin etkili olduğunu üzerinde duruluyor. Finlandiya’nın birçok kentinde yükselen çıplak granit yığınlarına rastlanabildiğini ve Rusya’da bu taşlara halk “Şeytanın Şekerliği” derken Finlandiyalılar “Şeytan Şekerlerini” park ve bahçelere dönüştürmüşler. Taşların üzerine verimli toprak dökerek, buralara ağaç ekmiş çiçek yetiştiriyorlar. Finlandiya’nın Petersburg’dan, 3,5 saatlik mesafede olmasına rağmen, düzensizlik, köhnelik, bakımsızlıktan eser bile olmaması tek düze ve kasvetli taş yığınları, bataklıklar ve ormanlar arasında yaşayan halkın sanat eserlerini andıran mimariler ortaya koymasının altında yatan başarıyı aramaya başlar. Dördüncü bölümde Finlandiya&#8217;nın coğrafi önemine vurgu yapılır.</p>
<p style="text-align: justify;">Beşinci bölümde yeni nesil Fin aydınlarından Johan Wilhelm Snellman üzerinden halkın uyuyan uykusundan uyandırılması için Finlandiyalı öğretmen, din adamı, avukat ve memur halk kitlelerinin eğitim ve kültür düzeyinin arttırılması için adeta seferberlik ilan etmesi gerektiğinden söz edilir. Snellman, “ Karanlık köşelerde canlı kandiller yaktım ve daha iyi aydınlatmaları için onlara yağ takviyesi yaptım” der ve insanları aydınlatmanın ülkelerin geleceği için ne kadar önemli olduğu ortaya konulur. Altıncı bölümde Snellman’ın halka yaptığı konuşmalardan kesitler üzerinden halkın ağır ve tehlikeli bir manevi hastalığa yakalandığı ve dinin insanların diğer insanlarla, dünyayla ve tarladaki ürünlerle bağlantıda olduğu duygusudur der ve böyle bir bağlantı yoksa devlet, toplum, aile ve hatta insanlık bile hayatta kalamaz. Bu devletin mevcudiyetine karşı bir tehdittir. Kitlelerin dine karşı ilgisizliği halk için çok tehlikeli bir hastalığa dönüşebilir. Ciddiyetten uzak gençlik ve akıl fakiri liberal düşünürler; dinsizliğin özgür düşüncesinin yansıması olduğunu söylemekle büyük bir hata yapıyorlar. Dinsizlik manevi fakirlik ve hastalıklı ruh halinin belirtisidir. Dinsizlik halkın sahip olduğu bütün kutsal değerlerin ölmesidir der. Bunun sonucu olarak insanlar hayvani duyguların esiri olur, maneviyatsızlık, ahlaksızlık, kaba egoizm, hırsızlık ve had safhaya varan duygusal çöküntülerin temeli olarak dine karşı ilgisizliğin sebep olduğu üzerinde durur.</p>
<p style="text-align: justify;">Yedinci bölüm İsviçre yönetiminden Rusya yönetimine geçen Finlandiya’nın içişlerinde serbest bırakılması sonrası kendi siyasi kültürlerini inşa etme süresinden söz edilir. Bu bölümde de Snellman’ın memurlara seslendiği bölüm vardır. “Adaletsizlik konusunda başöğretmenlerin kim olduğunu biliyor musunuz? Memurlar, yasaların bekçisi olan görevliler! Onlar halka yasalara uymamayı öğretiyorlar. Bu nedenle kanunların uygulayıcısı olan siz memurlardan, yeni Finlandiya adına bir ricada bulunmak istiyorum; vatandaşlarımızın yasalara saygılı veya daha fazla derin adalet duygusuna sahip bireyler olarak yetiştirilmesi için bize yardımcı olun.” Sözleri yer alır ve memurların adalet sağlamadaki önemi üzerinde konu aktarılır. Sekizinci bölüm Finlandiyalıların Orduya “Kışla Hayvanı” bakış açısının değiştirilmesi gerektiğinden hayatlarının en parlak döneminde askere gelen gençlerin çoğunun okuma yazma bilmeyen halk ve toplumu ilgilendiren konulardan uzak oluşunun değiştirilmesi gerektiğinden, yeni Fin ordusunun inşasından söz edilir. Dokuzuncu bölüm İngiltere’nin Napolyon’u yenmesi sonucu Avrupa’da uzun zamandır süren savaşların son bulmasıyla birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Finlandiya’da da gençlerin İngiliz kültürüne hayranlığı arttı tabi bunlarının başında da Futbol geliyordu. Bu bölümde de Snellman üzerinden gençlere seslenilmektedir. Futbola ilgi duyan gençlerin eğitimlerine önem vermediklerinin ve bunun sonucunda genç neslin eğitimsiz olarak yetişeceğinden endişe edilir. Finlandiya gençlerinin diğer ülkeleri futbolla yenmemesini aynı zamanda Almanları, Fransızları ve İngilizleri beyniniz, kalbiniz ve iradenizle, bilim, ustalık, ticaret, zanaat, adil hukuk düzeni gibi alanlarda, ülke refahının arttırılması için halkın verdiği mücadelede yenmeleri gerektiği aşılar.</p>
<p style="text-align: justify;">Onuncu bölüm bu bölümde Snellman ve arkadaşları Finlandiya halkının uyanmasına dair bütün umutlarının genç neslin iyi yetiştirilerek, eğitilmesine bağlamışlardır. Snellman çocukluk dönemi için, çocuk aklı ve kalbi, bakımsız tarla gibi boş kalıyor çünkü oraya hiçbir iyilik tohumu saçılmamış. Kendilerine iyilik, doğruluk ve sevgiden bahsedilse de bunlar kalıplaşmış, sıkıcı ve soğuk ifadelerle anlatılmaktadır. Onları çok iyi yedirip içirip, giydirmek yeterli değil onların zekası ve kalbinin temizliği konusunda çok az kafa yorduklarından söz eder. Snellman ve arkadaşlarının köyleri ve Pazar yerlerini gezip konuşmalar yapmasıyla Finlandiya’da ebeveyn toplulukları kurulduğunu anlatır.</p>
<p style="text-align: justify;">On birinci bölümde Snellman önderliğinde herkes işin kulpundan tutmuş kültür misyonerleri olarak Finlandiya’nın kalkınması için çalıştığından söz eder. Tatlı kral lakaplı zengin tüccar Yarvinen&#8217;den de bu bölümde bahsedilir. Aydın kesimin eksik yönlerine dikkat çekilirken sorunun kaynağına inilir. Yarvinen’in yokluktan nasıl var olduğunu anlatılıp bu tür mucizevi dönüşümün her bir ülkede ve vilayette, hatta en ücra yerlerde dahi yaşanmasının imkansız olmadığı gözler önüne seriler. Bunun için gerekli olan sadece sihirli ellere, ileri görüşlü, büyük yürekli insanlara, yorulmadan çalışan kültür emekçilerine ihtiyaç olduğu mesajı verilir. On ikinci bölüm Köylülerden söz edilir; Ziraat, hayvancılık, tuğla yapımı kağıt ve kumaş üretimi gibi alanlarda gelişmeye önem verilmiş fakat milyonlarca emekçinin, beyni, kalbi, sağlığı ve hayat koşullarının iyileştirilmesi gerektiğini kimse düşünmemiş ve düşünmek istememiştir. Bu bölümde köylülere yapılan haksızlıklardan söz edilmekte ve halkın büyük bölümünün eğitimsiz olması devlet eliyle yapılan kötülük olduğunu ilkel halkların fakirlik ve yok olma tehlikesi ile karşı karşıya kalmalarının nedeni sahip oldukları topraklarının zenginliklerinden faydalanmamaları dır der. On üçüncü bölümde Papaz McDonald’ın halk tarafından “Güneş Kitabı” adı verilen kitaptan ve etkilerinden söz edilir. Aslen İsviçreli olan papaz McDonald Finlandiya halkının gelişmesi için bir yol haritası sunar. Grigoriy Petrov kitabın son bölümünde Slavlara şu tavsiyelerde bulunur; Kendimize ve halk kitlelerine çalışkanlık, azim ve disiplin, güçlü irade aşılayalım, bu özelliklere sahip nesiller yetiştirelim der. Grigory Petrov’un yaşamı boyunca başta Rusya olmak üzere birçok ülkedeki halkları etkilediği bilinmektedir. Grigoriy Slav halklarının gelişmesinde rol model olmak için aslında bu kitabında da yol gösterici olma amacı gütmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Kitabı bölüm, bölüm incelememin temel amacı yazıldığı günden bugüne seksen küsur sene geçmiş olmasına rağmen bizlere günümüzde de yol gösteriyor oluşudur.</p>
<p><strong><span style="font-size: 12px;"><em>Bu makale Ceyda KURT tarafından kaleme alınmıştır.</em></span></strong></p>
<hr />
<p><strong><span style="color: #000000;">KAYNAKÇA</span></strong></p>
<p>Petrov, G. (2018) Beyaz Zambaklar Ülkesinde,(Çev. Elnur Osmanov),İstanbul;Koridor Yayımcılık.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/beyaz-zambaklar-ulkesinde-kitap-incelemesi.html">Beyaz Zambaklar Ülkesinde Kitap Özeti</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Türk Düşünce Dünyasında Yol İzleri</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/turk-dusunce-dunyasinda-yol-izleri.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Hasan Yurdakul]]></dc:creator>
		<pubDate>Mon, 18 May 2020 18:34:02 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10397</guid>

					<description><![CDATA[<p>Türk Düşünce Dünyasında Yol İzleri Kurtuluş Kayalı İletişim Yayınları, 2005, İstanbul Sayfa: 264 Kitap Türk düşünce hayatında sosyal bilimlerin ve özellikle sosyolojinin hem düşünür hem de eserlerinin incelenmesine odaklanmıştır. Türkiye’nin yakın tarihi içerisinde Türk sosyal biliminin gelişmesine önemli katkı sağlayan ve günümüzdeki çalışmalara da yol gösteren “Hilmi Ziya Ülken, Mümtaz Turhan, Mübeccel Kıray, Niyazi Berkes, [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/turk-dusunce-dunyasinda-yol-izleri.html">Türk Düşünce Dünyasında Yol İzleri</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Türk Düşünce Dünyasında Yol İzleri</p>
<p>Kurtuluş Kayalı</p>
<p>İletişim Yayınları, 2005, İstanbul</p>
<p>Sayfa: 264</p>
<p>Kitap Türk düşünce hayatında sosyal bilimlerin ve özellikle sosyolojinin hem düşünür hem de eserlerinin incelenmesine odaklanmıştır. Türkiye’nin yakın tarihi içerisinde Türk sosyal biliminin gelişmesine önemli katkı sağlayan ve günümüzdeki çalışmalara da yol gösteren “Hilmi Ziya Ülken, Mümtaz Turhan, Mübeccel Kıray, Niyazi Berkes, Cemil Meriç” gibi düşünürlerin eserlerinin içerik, yöntem ve tema olarak nelere nasıl odaklandıkları ve birbirlerini nasıl etkiledikleri ifade edilmektedir. Özellikle 1940’lı yıllardan başlayan ve 1980’li yıllara kadar uzanan bir sürçte Türk düşünce ortamı ve Türk kültürü ile ilgili önemli yorumlar eserin iskeleti olarak belirlenmiştir.  Dil-Tarih-Coğrafya fakültesinin hocalarının sosyolojik ve Türkiye&#8217;nin toplumsal yapısıyla ilgili yapmış olduğu çalışmaların özüne inen eser o dönemin siyasal ve toplumsal iklimini de okuyucuya iletmektedir. Dönemin sosyal bilimsel açıdan fotoğrafını çeken eser geçmişin bilimsel mirasının nasıl yorumlandığını ve Türkiye’deki sosyal bilim alanın nasıl politize olduğunu ve Türk entelektüelinin bunalımlarını anlatmaktadır.</p>
<p>Yazar kitabın ilk bölümlerinde Türk aydını iki tipe ayırmakta olup, Türkiye&#8217;nin gerçekliğinden uzak bir yapıda olduklarını vurgulamaktadırlar. 1960’lı yıllarının Türkiye’sinin hem siyasal açıdan hem de toplumsal açıdan dönüşümleri akademi camiasında farklılıklara yol açtığı ifade edilirken yansımalarının 1990’lı yıllarda olduğu ve bu yıllardaki entelektüeller ile akademisyenleri ne şekilde etkilediği vurgulanmaktadır. 1960’lı yıllardan bu yana Türk aydınının politik alanda kalması eleştirilen en önemli konu olmaktadır.  Türk aydının çıkartılan tipolojisi şu yöndedir ; “Türk aydını güncel meselelere gömülüdür; bu meseleleri çözmeyi kendine misyon biçmiştir, bunun yolu ise siyasette olmaktır; Türk aydını bir siyasal partiye kendisini mahkum hissetmektedir”. Türk aydının siyasallaşması bu bağlamda toplumdan kopuk olmasına, yani hangi dünyaya kulak kesilmişse, diğerine sağır kalmasını doğurmuştur. Tüm bunlar Türkiye düşünce tarihinin gelişimi önünde birer engeldir.</p>
<p>Hilmi Ziya Ülken’in diğer düşünürlerden farkını ortaya koyan yanın ise siyasal anlamda bir yakınlığın gözle görünür olmadığı, toplumsal meselelere daha bütüncül bir şekilde baktığı yönünde olmaktadır. Bunun dışında Niyazi Berkes ve Behice Boran gibi aydınların eserlerinin Türk literatürüne önemli katkıları olduğu vurgulanırken seçmiş oldukları yol ve yöntemler, siyasal kulvar bu düşünürlerin eserlerinde belirli kısırlıkları doğurduğu ifade edilmiştir; özellikle de hem sağ hem de sol kanatta yer alan düşünürlerin eserlerinde belirli konuların ön plana çıkartılarak diğer konulardan uzak kalmaları eleştirilmiştir. Özellikle batı gerilimi ve kültürel gerilim hemen hemen tüm düşünürlerin ortak noktasını oluşturmuş görünmektedir. Türk aydının özellikle de Turhan ve Berks’in kültür konusuna odaklanarak diğer meselelere bakış açısı geliştirememeleri kendinden sonrakileri de etkilemiştir. Söz konusu bu durum Türkiye&#8217;nin bilimsel ilerleyişinin önünde engel olarak görülmüştür.</p>
<p>Said Halim Paşanın içinde bulunduğu dönemi yorumlaması, batı ve batılılaşma hakkındaki görüşleri onu diğer aydınlardan ayıran bir yapı olmaktadır. Halim paşa hem iç meseleleri hem de batı sorununu iyi bir şekilde gözlemlenmiş Osmanlı’nın ve İslamiyet’in toplumsal yaşamda önemini ifade ederek batı, batı olarak ele alınmalıdır ve doğu ve İslam kültürü ise ayrı. Bu onun meselleri bir birine karıştırmadığını ve duygusal olarak davranmadığını gösterir niteliktedir.</p>
<p>Kitabın ilerleyen bölümlerinde çizilen bu genel çerçeve ile beraber İslam&#8217;ın çağdaş işlevleri üzerine durulmuş tarih ve toplum açısından değerlendirilmesi yapılmış, daha sonra tarih-sosyoloji ve kültür çerçevesinde 1940’lı yıllardan 1980’lı yıllara kadar olan süreç ismi geçen aydınlar ve eserleri üzerinden ifade edilmiştir. Cumhuriyet döneminde sosyolojinin gelişmesinin yol izleri üzerine durulmuş düşünür ve eserlerinin yol ve yöntemleri tartışılmıştır. Bu dönem düşünürlerinin en büyük problemleri sosyolojik konuları güncel konular olarak tartışmaları olmuştur.</p>
<p>Türkiye aydınlarının tarih anlayışındaki sorunlara değinilerek, yöntem ve bilimsel açıdan siyasallaşması bir sorun olarak ifade edilmiştir. Bilimin siyasallaşması, doğuya ve doğu kültürüne sırt çevrilmesi, ampirik çalışmalara ağırlık verilmesi gibi konularda gezinen aydınların Cumhuriyet dönemi Türk düşüncesinin gelişiminde engeller olarak görülmüştür. Aynı zamanda bu durum Türk sosyal bilimlerinin tıkandığı nokta olarak ifade edilmiştir.  Bu dönem ve sonrası düşünürler birbirlerini etkilemiş görünmekte olup yanşan bu gelişmeler hem toplumun hem de aydının Avrupayı tanımayı ön plana çıkartmış, Avrupayı kendimizden daha iyi tanıdığımız ifade edilmiştir.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/turk-dusunce-dunyasinda-yol-izleri.html">Türk Düşünce Dünyasında Yol İzleri</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Önerisi: Dilin En Güzel Tarihi</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-dilin-en-guzel-tarihi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Sevil Erzincan]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 05 Jan 2020 10:27:09 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[#antropoloji]]></category>
		<category><![CDATA[#dilbilim]]></category>
		<category><![CDATA[#dilevrimi]]></category>
		<category><![CDATA[#kitapönerisi]]></category>
		<category><![CDATA[dil]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=9317</guid>

					<description><![CDATA[<p>Yazar: Brendan Freely – John Freely Kitap Adı: Dilin En Güzel Tarihi Çeviren: Sema Rıfat Yayın evi: İş Bankası Kültür Yayınları Fiyatı: 12 TL Sayfa Sayısı: 137  &#8220;İnsan düşünen tek hayvan değildir. Ama hayvan olmadığını bir tek o düşünür.&#8221; İlk çağlardan bu güne kadar ,insanların birbirleri ile etkileşime geçebilmeleri, duyguları, düşünceleri, kültürleri, istekleri, bilgileri gibi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-dilin-en-guzel-tarihi.html">Kitap Önerisi: Dilin En Güzel Tarihi</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;"><strong>Yazar</strong>: Brendan Freely – John Freely</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;"><strong>Kitap Adı</strong>: Dilin En Güzel Tarihi</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;"><strong>Çeviren</strong>: Sema Rıfat</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;"><strong>Yayın evi</strong>: İş Bankası Kültür Yayınları</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;"><strong>Fiyatı</strong>: 12 TL</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;"><strong>Sayfa Sayısı</strong>: 137</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;"><em> &#8220;İnsan düşünen tek hayvan değildir. Ama hayvan olmadığını bir tek o düşünür</em>.&#8221;</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">İlk çağlardan bu güne kadar ,insanların birbirleri ile etkileşime geçebilmeleri, duyguları, düşünceleri, kültürleri, istekleri, bilgileri gibi öğleleri gelecek kuşaklara aktarmaları dil aracılığı ile sağlanmaktadır. Dilin tarihi sürecine gittiğimizde kaynağı çok eskilere dayanmaktadır. Dil oluşumunun temel yapı taşı toplumundur? Peki, toplumun oluşturduğu dilin ortaya çıkışı ne zamandır? Bu süre zarfında dilin yapısında hangi değişiklikler olmuştur?</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">Bu kitap da Fransız gazeteci Cécile Lestienne, Paleantropolog Pascal Picq, Dil bilimci ve dillerin evrimi konusunda uzmanlaşmış Laurent Sagart ve bebek dili incelemesi uzamanı olan Ghislaine Dehaene ile yaptığı söyleşilerde dilin var oluş sürecini incelemiştir. İlk çağlardan bu güne kadar atalarımızın konuştuğu diller ile ilgili neler biliyoruz? Dilin genleri var mıdır? Bebekler konuşmayı nasıl öğrenir? Anne ve babasının sesini diğer sesler nasıl ayırt eder? Hiç kimse öğretmediği halde bebek söz dizimini nasıl öğrenir? İşte bu ve bunun gibi soruların cevaplarını bizlere aktaracak olan “Dilin En Güzel Tarihi” kitabı adıyla, çeviri sahibi Sema Rıfat’tır. Herkesin okuyabileceği ve anlayabileceği bir dille yazılmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">Kitap 3 kısım ve 9 bölümden oluşmaktadır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">1.Kısım “DİLİN KAYNAĞINDA” (Başlangıçta Söz Vardı, Maymun Sözleri, Atanın Söylediği)</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">2. Kısım “DİLLERİN SAGASI”(Gizemli Anadil, Cilalı Taş Patlaması, Yarın-Diller)</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">3.Kısım “SÖZÜN YENİDEN DOĞUŞU”(Yeni-doğan ‘ın Bilgisi, Sözcükler, Dili Yeniden Yaratmak.</span></p>
<p><img title="kıtb Kitap Önerisi: Dilin En Güzel Tarihi  "loading="lazy" decoding="async" class="wp-image-9320 alignleft" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/01/kıtb.jpg" alt="kıtb Kitap Önerisi: Dilin En Güzel Tarihi  " width="233" height="352" srcset="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/01/kıtb.jpg 397w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/01/kıtb-199x300.jpg 199w" sizes="auto, (max-width: 233px) 100vw, 233px" /></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><em><strong><span style="text-decoration: underline;"><span style="font-size: 16px;">Dilin </span><span style="font-size: 16px;">Kaynağında </span></span></strong></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">Kitabın ilk kısmında Cécille Lestienne  söze şu soru ile başlar; “Çok eski zamanlarda ilk olarak değişik biçimde iletişim kurmaya başlayan şu gizemli primat kimdir?”. Homo sapiens ‘in beynine daha önce görülmemiş olan bu yetenek yani dil ancak çok uzun bir tarih, ağır ilerleyen bir evrim boyunca yerleşmiştir. Bunun sayesinde atalarımız hem geçmişe hem geleceğe kendilerini yansıtırlar; görevler, zorunluluklar üstlenirler ve dünyamızı dönüştürürler. Ayrıca bu kısımda Primatlar, fosiller, anatomi fosilleri ilgili araştırmalara dayanarak dilin kaynağına ilişkin bilgiler veriyor. Hayvanlar arasındaki iletişim ve dilden kendi aralarındaki dilsel özelliklerden bahsediyor. Hayvanlar hem dil hem de tür olarak ele alınıyor. Hayvanların iletişim kurduğu fakat o iletişimi kurduğu dil ile hangi noktalarda benzerlik gösteriyor? Evet, hayvanlar kendi türlerini olduğu ekosistem içerisinde birbirleri ile iletişim halindeler ve bilim hayvan davranışlarına giderek daha fazla gözlem sunsa da hayvan dilinin kendine özgü bir sınırları olduğunun ötesine geçemediği görülüyor bu bölümde. Bizim üzerinde düşünmemiz geren soru “Dilin Geni var mıdır?” Bunu tek bir sebeple açıklamak yerine birden fazla sebep birbiri ile ilişkilendirilerek farklı olgularla bu işin peşine düşülmesi gerektiğinden bahsediyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline; font-family: georgia, palatino, serif;"><em><strong><span style="font-size: 16px;">Dillerin Sagası</span></strong></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">Kitabın ikinci kısımda  insan türünün 200.000 yıl kadar önce küçük gruplar, klanlar halinde yaşadıklarını becerikli, akıllı ve yeni yeteneklerine güvendiklerini ve bu yeteneğin dil olduğu, daha iyi bir iletişim için dilin olağanüstü bir araç olduğundan bahsediliyor. İnsanlar gezegene yerleşip yayıldıkça anlatımlarda her hal ve durumda gerçek bir zenginlik halinde farklılık ve çeşitlilik göstereceği sorgulanıyor. İnsan anadili var olmuş mudur sorusu ile başlıyor. Homo Sapiens ve öncesini ele alarak fikirlerini dile getiriyor. Ayrına bu kısımda ki söyleşinin sonuna doğru Sagart şu anda var olan 3000 dilin %50’ sinin yüzyıl sonuna dek yok olacağı görüşünü dile getiriyor. Sagart belki de günümüzdeki bilginin dijital platformlarda paylaşılması ile bir dilin kaçınılmasından söz etmiş olabilir. Dillerin hızlı yok olmasında iki dilli insanların anadillerini çocuklarına öğretmede gösterdiği isteksizliği de önemli bir sorun olarak görüyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="text-decoration: underline; font-family: georgia, palatino, serif;"><em><strong><span style="font-size: 16px;">Yarın, Diller</span></strong></em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">Kitabın üçüncü kısımda Cilalı taş çağındaki bütün olaylardan sonra dillerin çeşitlilik gösterdiği ve günümüzde globalleşmenin de etkisiyle 6000 ve 7000 civarı dil olduğu kabul ediliyor. Dil sayımı yapmanın zor olduğu ifade ediliyor. Ayrıca dil-bilimciler parlamış bir dili, başarıya ulaşmış bir lehçe olarak kabul ettikleri açıklanıyor. Öte yandan bir dilin yok olmasını dram olarak nitelendiriyorlar ve gelecekte 3000 dilin yok olacağı belirtiliyor. Dillerin neden bu derece yok olduğu şu şekilde açıklanıyor; onları konuşanlar kişiler asıl kendileri terk etmeyi seçiyor. İki dilli erkekler, iki dilli kadınlar ilk dillerini çocuklarına aktarmamaya karar veriyorlar. Çocukların yalnızca egemen dil konuşmaları ve topluma en iyi şanslarla girmeleri için böyle davrandıklarına dikkat çekiyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">Her insanın doğumdan itibaren dili yeniden icat ettiği ve durmak bilmeyen bu yeniden doğuşun bir çocuğun beyninde nasıl gerçekleştiği konusunda bilgiler veriyor. Bebekler henüz doğduklarında 3-4 günlükken çok yetenekli oldukları ifade ediliyor. Bir bebeğin 9. Ayda bir ses bilgisi dâhisi olduğu ve anadilinin sesleri ile biçimlendirdiği anlatılıyor. Ancak dilin sadece ses bilimler dizisi olmadığı anlam taşıyan sesler olduğu ve bu anlamın çocuklara yavaş yavaş ulaştığı belirtiliyor. Çocuklarda dilin zekâyla bağlantılı olmadığı, konuşma güçlüğü çeken çocukların kimi zaman normalin üstünde bir zekâya sahip olabilecekleri Einstein örneğiyle sunuluyor. Ve buna zıt olarak Williams hastası çocukların konuşmadan edemediklerine değiniliyor.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">Çevirisini Sema Rıfat&#8217;ın üstlendiği bu yapıt dilin evrimsel dönüşümünü anlamak açısından oldukça açıklayıcı ve bilgilendirici niteliktedir. Yüzyıllar öncesinden günümüze kadar geçen süre içerisinde dili farklı bakış açıları ile ve farklı bilim adamları tarafından ele alınması bilgiler arasındaki tutarsızlık sorununu ortaya çıkarmıştır. Fakat bu yapıtta bilgi bütünlüğü olduğunu görüyoruz. Sonuç olarak dilin diğer bilimlerle, teknoloji ile iç içe olduğu ve dili daha iyi anlayabilmek için ayrıntılı olarak incelenmesi gerekliliğini anlıyoruz.</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif; font-size: 16px;">Keyifli okumalar…</span></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-dilin-en-guzel-tarihi.html">Kitap Önerisi: Dilin En Güzel Tarihi</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap Önerisi: Kent İmgesi (Kevin Lynch)</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-kent-imgesi-kevin-lynch.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Mustafa Sarıkaya]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 07 Dec 2019 10:09:21 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[kent imgesi]]></category>
		<category><![CDATA[kent imgesi özet]]></category>
		<category><![CDATA[kent ve felsefe]]></category>
		<category><![CDATA[kent ve sanat]]></category>
		<category><![CDATA[kent ve toplum]]></category>
		<category><![CDATA[kevin lynch]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=9166</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kitap Adı: Kent İmgesi Yazar: Kevin Lynch Yayınevi: İş Bankası Yayınları Yıl: 2019 Kitabın Özgün Adı: The Image of the City Kitabın İlk Yayın Tarihi: 1960 Tanıtım Kent planlamacısı Kevin Lynch, 1960&#8217;da yayınlanan “Kent İmgesi” adlı eserinde kent ortamındaki insanların kendilerini zihinsel haritalar yoluyla yönlendirdiklerini anlatmaktadır. Lynch, bu eserde üç ABD kentini (Boston, Jersey City, Los [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-kent-imgesi-kevin-lynch.html">Kitap Önerisi: Kent İmgesi (Kevin Lynch)</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><img title="Kent-İmgesi-Kevin-Lynch Kitap Önerisi: Kent İmgesi (Kevin Lynch)  "loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-full wp-image-9175" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2019/12/Kent-İmgesi-Kevin-Lynch.jpg" alt="Kent-İmgesi-Kevin-Lynch Kitap Önerisi: Kent İmgesi (Kevin Lynch)  " width="900" height="555" srcset="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2019/12/Kent-İmgesi-Kevin-Lynch.jpg 900w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2019/12/Kent-İmgesi-Kevin-Lynch-300x185.jpg 300w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2019/12/Kent-İmgesi-Kevin-Lynch-768x474.jpg 768w" sizes="auto, (max-width: 900px) 100vw, 900px" /></p>
<p class="graf graf--p" style="text-align: justify;"><strong class="markup--strong markup--p-strong">Kitap Adı:</strong> Kent İmgesi<br />
<strong class="markup--strong markup--p-strong">Yazar:</strong> Kevin Lynch<br />
<strong class="markup--strong markup--p-strong">Yayınevi:</strong> İş Bankası Yayınları<br />
<strong class="markup--strong markup--p-strong">Yıl:</strong> 2019<br />
<strong class="markup--strong markup--p-strong">Kitabın Özgün Adı: </strong>The Image of the City<strong class="markup--strong markup--p-strong"><br />
Kitabın İlk Yayın Tarihi:</strong> 1960</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Tanıtım</strong></p>
<p class="graf graf--p" style="text-align: justify;">Kent planlamacısı Kevin Lynch, 1960&#8217;da yayınlanan “Kent İmgesi” adlı eserinde kent ortamındaki insanların kendilerini zihinsel haritalar yoluyla yönlendirdiklerini anlatmaktadır. Lynch, bu eserde üç ABD kentini (Boston, Jersey City, Los Angeles) karşılaştırmakta ve insanların kendilerini bu şehirlerde nasıl yönlendirdiklerine dair gözlem ve incelemelerde bulunmaktadır. Bu kitaptaki temel kavram, “imgelenebilirlik”tir; kent manzarasının başta kent sakini olmak üzere herhangi bir gözlemci tarafından güçlü bir şekilde ‘okunabilmesi’ ve zihinde haritalandırılabilmesi ile ilgilenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kent ve İmgelenebilirlik</strong></p>
<p class="graf graf--p" style="text-align: justify;">Kentte hareket halindeki insanlar, zamanlarının önemli bir kısmında yol bulma ile meşgul olurlar. Bu nedenle insanların kent unsurlarını uyumlu bir düzende tanıyıp kategorize edebilmeleri gerekir. Lynch&#8217;e göre yol bulma sürecinde, kritik husus, bir bireyin aklında oluşan; “dış/fiziksel dünyanın” genelleştirilmiş zihinsel görüntüsü olan &#8216;çevresel imge&#8217;dir. Bu imge; hem anlık algılamanın, hem de geçmiş deneyimlerin hafızasının ürünüdür. İnsanlar tarafından, bilgiyi yorumlamak ve eylemi yönlendirmek için kullanılır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kent İmgesinin Bileşenleri</strong></p>
<p class="graf graf--p" style="text-align: justify;">Lynch, söz konusu zihinsel haritaların -yani kent imgesinin bileşenlerinin- beş ana unsurdan oluşmasını önermektedir: [1] Yollar/izler (insanların şehir içinde hareket ettiği yollar), [2] kenarlar (sınırlar ve süreklilik arz eden kısımlar), [3] bölgeler/ilçeler (ortak özelliklerle karakterize alanlar), [4] düğüm/odak noktaları (kavşaklar vb.), [5] işaret ögeleri (dışsal rehber/ikonik noktalar &#8211; genellikle şehir manzarasında kolayca tanımlanabilen bir fiziksel nesne). Bu beş unsur arasında, &#8220;yollar&#8221; kent hareketliliğini organize ettiği için Lynch’e göre özellikle önemlidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kent İmgesinin Önemi</strong></p>
<p class="graf graf--p" style="text-align: justify;">Her zaman baş döndüren yön bulma endişesiyle başarılı bir şekilde mücadele etmek için kentsel çevrenin açık ve berrak bir zihinsel harita oluşturabilmesi gereklidir. Okunabilir bir zihnî harita -yani kent imgesi-, insanlara önemli bir duygusal güvenlik hissi verir. Kent imgesi, bu doğrultuda iletişim ve kavramsal organizasyon için ana çerçevedir ve gündelik insan deneyiminin derinliğini ve yoğunluğunu arttırır. Lynch; kent imgesini, “şehrin kendisinin, karmaşık bir toplumun güçlü bir sembolü olduğu” düşüncesi çerçevesinde ele almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Çevrenin İmgesi</strong></p>
<p class="graf graf--p" style="text-align: justify;">Lynch’e göre; bir çevrenin imgesinin bileşenleri, şöyle kategorize edilebilir: Kimlik (kentsel ögelerin ayrı varlıklar olarak tanınması), yapı (kentsel ögelerin diğer nesnelerle ve gözlemciyle ilişkisi) ve anlam (gözlemciye hatıra ve duygu bakımından hissettirdiği değer). Çevre imgesini oluşturan bu kentsel ögelerin; yalıtılmış olarak kesin ve nihai detaylara göre tasarlanmamış olmaması ve açık uçlu bir düzen sunması, önemli bir kriter olarak görülmektedir. Kent sakinleri, etkin şekilde kendi hatıralarını oluşturabilmeli ve yeni öyküler/anılar yaratabilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kent Planlaması ve Kent İmgesi</strong></p>
<p class="graf graf--p" style="text-align: justify;">Lynch, çalışmalarını kent planlamacıların dikkatine sunmaktadır. Kenti, ilgili üç “hareket” için yer açacak şekilde tasarlamaları gerektiğini ifade etmektedir: Haritalama, öğrenme, biçimlendirme. Birincisi, insanlar kentsel çevreleri hakkında açık bir zihinsel harita elde edebilmelidir. İkincisi, insanlar bu ortamda nasıl gezineceğini deneyimleyerek öğrenebilmelidir. Üçüncüsü, insanlar kendi ortamlarında çalışabilmeli ve hareket edebilmelidir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>&#8220;Kent İmgesi&#8221; ve Kevin Lynch</strong></p>
<p class="graf graf--p" style="text-align: justify;">&#8220;Kent İmgesi&#8221; olarak Türkçe&#8217;ye çevrilen bu kitap, insanların kent manzarasını nasıl algıladıklarını, yaşadıklarını ve hareket ettiklerini anlamak için değerli bilgiler ve geniş bir perspektif sunmaktadır. Kentsel mekanın sadece fiziksel özelliklerinden ibaret olmadığını, aynı zamanda zihnî imgelerdeki temsillerle algılandığını etkileyici bir anlatımla aktarmaktadır. Lynch’in bu eseri, kent planlaması hususunda güçlü bir kent imgesi oluşturmaya dair kritik soruları ortaya koymakta ve kent planlamacılarına gözlemlerle destekleyerek zaman ötesi bir teorik bakış açısı sunmaktadır. Kevin Lynch&#8217;in &#8220;Kent İmgesi&#8221; adlı eseri, 1960&#8217;larda yazılmasına karşın, kent ve çevre planlaması alanındaki klasik eserlerden birisi olarak önemini korumaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kent İmgesi (Kevin Lynch) &#8211; İçindekiler</strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li class="graf graf--p"><strong class="markup--strong markup--p-strong">1- Çevrenin İmgesi<br />
</strong>Okunaklılık<br />
İmgeyi Oluşturmak<br />
Yapı ve Kimlik<br />
İmgelenebilirlik</li>
<li class="graf graf--p"><strong class="markup--strong markup--p-strong">2- Üç Şehir<br />
</strong>Boston<br />
Jersey City<br />
Los Angeles<br />
Ortak Noktalar</li>
<li class="graf graf--p"><strong class="markup--strong markup--p-strong">3- Kent İmgesi ve Bileşenleri<br />
</strong>Yollar<br />
Kenarlar/Sınırlar<br />
Bölgeler<br />
Düğüm/Odak Noktaları<br />
İşaret Öğeleri<br />
Öğeler Arası İlişkiler<br />
Değişken İmge<br />
İmgenin Kalitesi</li>
<li class="graf graf--p"><strong class="markup--strong markup--p-strong">4- Kent Formu<br />
</strong>Yolların Tasarımı<br />
Diğer Öğelerin Tasarımı<br />
Formun Nitelikleri<br />
Bütünü Algılamak<br />
Metropoliten Form<br />
Tasarım Süreci</li>
<li class="graf graf--p"><strong class="markup--strong markup--p-strong">5- Yeni Bir Ölçek<br />
</strong></li>
<li class="graf graf--p"><strong class="markup--strong markup--p-strong">Ekler<br />
</strong>Ek A: Yön Bulmaya Dair Bazı Referanslar<br />
Ek B: Kullanılan Yöntemlerin Esasları<br />
Ek C: İki Örnek Analizi</li>
<li class="graf graf--p"><strong class="markup--strong markup--p-strong">Kaynakça<br />
</strong></li>
<li class="graf graf--p"><strong class="markup--strong markup--p-strong">Dizin</strong></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;">The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-onerisi-kent-imgesi-kevin-lynch.html">Kitap Önerisi: Kent İmgesi (Kevin Lynch)</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap İncelemesi: Ahlaksız Büyüme</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kitap-incelemesi-ahlaksiz-buyume.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Merve Işık]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 01 Dec 2019 17:20:32 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Ekonomi ve Finans]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Ahlaksız Büyüme]]></category>
		<category><![CDATA[Çıkar İlişkileri]]></category>
		<category><![CDATA[ekonomik büyüme]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=9128</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kitabın adı: Ahlaksız Büyüme Yazar: İbrahim Semih AKÇOMAK Yayınevi: Efil Yayınları/2. Baskı Yıl: 2018 Birinci Bölüm: Ahlaksız Büyüme Demokratik kurumların ve hukukun üstünlüğü kavramının uzun dönem ekonomik büyüme ile ilişkilendirildiği oldukça gelişmiş iktisat yazımı vardır. Hukuk kurumu, ekonomik beklentileri, davranışları etkileyerek ve insanlar arasındaki genel güven duygusu besleyerek, ekonomik sistemin daha sağlıklı çalışmasını sağlayabilir. Türkiye&#8217;de [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-incelemesi-ahlaksiz-buyume.html">Kitap İncelemesi: Ahlaksız Büyüme</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><strong><img title="kitap1-300x207 Kitap İncelemesi: Ahlaksız Büyüme  "loading="lazy" decoding="async" class="alignnone size-medium wp-image-9132" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2019/11/kitap1-300x207.jpg" alt="kitap1-300x207 Kitap İncelemesi: Ahlaksız Büyüme  " width="300" height="207" srcset="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2019/11/kitap1-300x207.jpg 300w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2019/11/kitap1-768x529.jpg 768w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2019/11/kitap1.jpg 828w" sizes="auto, (max-width: 300px) 100vw, 300px" /></strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Kitabın adı</strong>: Ahlaksız Büyüme</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yazar:</strong> İbrahim Semih AKÇOMAK</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yayınevi:</strong> Efil Yayınları/2. Baskı</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Yıl:</strong> 2018</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>Birinci Bölüm: Ahlaksız Büyüme</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Demokratik kurumların ve hukukun üstünlüğü kavramının uzun dönem ekonomik büyüme ile ilişkilendirildiği oldukça gelişmiş iktisat yazımı vardır. Hukuk kurumu, ekonomik beklentileri, davranışları etkileyerek ve insanlar arasındaki genel güven duygusu besleyerek, ekonomik sistemin daha sağlıklı çalışmasını sağlayabilir. Türkiye&#8217;de reform adı altında devamlı değişik yasalar, kurumlar için kaygan bir zemin oluşturmaktadır. Bu kaygan zemin, kurumların bağlayıcılığını tehdit ederek uzun dönem büyümeye engel olan ahlaksız büyüme ortamı yaratmaktadır. İktisatçılar ekonomik büyümeyi gayrisafi yurtiçi hasıladaki artış olarak nitelendirirken bu tanımın yetersiz olduğunu görmekteyiz. Ekonomik büyüme kavramı sosyolojik, ekonomik, psikolojik ve kurumları açısından değerlendirilmektedir. </span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Ahlaksız Büyümenin Pratiği</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Bindiğiniz taksinin fazladan para almak için farklı güzergâh izlemesi, ya da gündüz olduğunu bildiği halde bilerek gece tarifesi uygulaması, ya da şoförün verdiğiniz 50 TL’yi el çabukluğuyla 5 TL ile değiştirmesi;</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Elektronik tartının eksik tartması, ya da semt pazarında kullanılan demir ağırlıkların içini oymak suretiyle eksik tartmak ve küçük haksız kazançlar elde etmek;</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Evinizde yapacağınız onarım için anlaştığınız işçinin hiç gelmemesi, nedeni sorulduğunda ise daha fazla para veren başka birine gidildiğinin söylenmesi;</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Yapılan bir inşaat işi için kapora ya da peşin para ödenmesinden sonra işçilerin ortadan kaybolması;</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Haddinden fazla iş almak, işe başlayıp müşteriyi bağladıktan sonra işin haftalarca bitirilmemesi, kısaca iş aktine uymamak;</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Ödediğiniz trafik cezası için yazılan makbuzun birkaç kez kıvrılarak verilmesi,</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Çeklerin karşılıksız çıkması </span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Musluk tamircisinin ya da elektrikçinin evinizdeki basit tamirat karşılığında çok yüksek para teklif etmesi;</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Polisin rüşvet istemesi; tapu işlemlerinin neredeyse rüşvetsiz halledilemiyor oluşu.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Verilen örneklerin hepsi aslında ahlaksız büyümenin bir niteliğidir. Ne acıdır ki yukarıda değindiğimiz örnekler Türkiye&#8217;de ahlaksızlığın masun tarafı olarak görüyoruz. Kopya çekmek, vergi kaçırmak, yalan söyleyerek çıkar sağlamak gibi ahlaksızlık örnekleri sürekli olarak affedildi için içselleştirmiştir. Diğer bir ifadeyle bu tip davranışlarda bulunduğumuz zaman ne resmiyette cezalandırılıyoruz ne de gayrı resmi olarak tepki görüyoruz. Ahlaksız davranışlar cezalandırılmadığı gibi bu davranışta bulunan kişi ve kurumlar elde ettikleri kısa dönem ödüllendirildiğinde ahlaksızlık meşrulaştırılması da ve bu ahlaksızlığın meşrulaştırdıkça sağlanan çıkar giderek büyümektedir. Ahlaksız büyüme süreci ekonominin yapının işleyişi olan güven duygusunu derinden sarstı. Kişilerin, işletmelerin ve devletin birbirine güvenmediği bir ortam oluşturmaktadır. Gelişmiş ülkelerde hukuk kurumu ve ekonomik yapı kişilerin güvenilir olduğu ilkesi üzerine kurulmuştur aksi bir durumda hukuksal yapı kuralları çiğnen kişi ya da kuruma cezalandırılır yani hukuk bağlayıcıdır. Türkiye&#8217;de ahlaksız büyüme süreçlerinin kendine özgü güven mekanizması yaratmadı karşılıklı çıkarın önemli vurgu yapılmaktadır. Bir diğer ifadeyle Türkiye&#8217;deki ekonomik sistem de güven kavramı vardır ancak bunun kaynağı hukuk ve demokratik kurumlar değil karşılıklı çıkardır. </span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Birinci bölüm özetlemek gerekirse, ahlaksız büyüme süreci kısa dönemli ekonomik fayda sağlasa da uzun dönemde sürdürülemez. Ahlaksız büyüme sürecini yavaşlatacak iki önemli mekanizma bulunmaktadır. Bunlardan ilki; hukukun üstünlüğü ilkesinin tekrar tesis edilmesidir. Son 5-6 yıllık süreçte hukuk sisteminin içine sokuldu işler acısı durumu düşünerek bu hususta orta vadede bile bir gelişme sağlanabileceğini inanmıyorum. Ahlaksız büyüme sürecini sonlandıracak ikinci mekanizma ise eğitimdir. Özellikle temel ve orta dereceli eğitim hukukun üstünlüğüne inanan kurumlara ve yasalara saygılı, ahlaklı bireyler yetiştirmek elzem önemlidir. Toplumsal ve ekonomik yapıyı düzenleyen kurumlarla oynamak tehlikelidir. Eşitlik, enflasyon, işsizlik, küreselleşme ve bölgesel gelişmeler bir yana dursun. Türkiye ekonomisi için en büyük tehdit ahlaksızlığa kilitlenmektir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>İkinci Bölüm: Kurumlar ve Ahlaksız Büyüme</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Kurum kavramının farklı ama birbiriyle örtüşen birçok tanımı vardır. Politik, ekonomik ve toplumsal etkileşimleri sınırlayan insan yapısı tasarımları şeklinde tanımlanabilir. Timur Kuran kurum kavramına bireysel davranışları belirleyen ve bunlar tarafından biçimlerden düzenleri sosyal olarak yaratan bir sistem olarak tanımlanmıştır. Her iki tanım da kurumların, insanların etkileşimi sonucu ortaya çıkan ve yine insanların davranışlarına çekidüzen veren bir yapıya sahip olduğunu vurgulamaktadır. Bireylerin davranışlarına sınırlayan ve düzenleyen kurumlar devlet tarafından resmi olarak oluşturulan hukuksal altyapı ve yasalar olabileceği gibi; etkileşimle tarihi süreçte biçimlenen ve resmi olmayan gelenek ve görenekleri de içerebilir. Bu tanıma göre aynı zamanda toplumsal ve siyasal etkileşimle çok uzun dönemde ortaya çıkan demokrasi gibi yönetsel biçimleri kapsamaktadır. Kurumların tam anlamıyla işlevsel ve bağlayıcı olduğu toplumlarda iktisadi denge hep daha üst bir refah seviyesine ulaşacaktır. Özellikle devlet eliyle oluşturulan resmî kurumlar bireylerin davranışını düzenlemekte yetersiz kalmaktadır. Kurumların ve sisteminin henüz tam olarak oluşmadığı ya da bağlayıcı olmadığı toplumlar da ticari hayatı toplumsal kurallar düzenleyebilir. Türkiye ekonomisinde devlet eliyle oluşturulan resmî kurumlar bireylerin davranışlarının frenlemek de yetersiz kalmaktadır. </span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Türkiye&#8217;de resmî kurumların bireylerin ve ekonomik oyuncuların davranışlarının düzenlememesi nedeniyle oluşan ahlaksız büyüme sürecinin uzun dönem büyümeye engel olmasıdır. Ülkeler arasında uzun dönem gelir farklarını belirleyen etmenler vardır. Kimi araştırmacılar coğrafi konum öneminden bahsetmektedir. Coğrafi olarak daha uygun tarım ve yaşam şartlarına sahip bölgeler diğer bölgelere göre daha gelişme potansiyeline sahiptir. Kurumsallaşmış demokratik yapılar hukukun üstünlüğü ve yöneticilerin yetkilerini sınırlandırılmasına yönelik kurumları ile uzun dönem büyüme arasında oldukça sağlam bir ilişki vardır. Özellikle bireylerin haklarını koruma altına alan hukuk kurumu toplumsal hayatın düzenlenmesinde oldukça önemli görevler üstlenmektedir. Resmî kurumlar ve resmi olmayan kurumlar arasındaki ilişkiye bakmak gerekirse, davranış biçimleri güven ve toplumsal kurallar gelenek ve görenekler kadar resmî kurumların bağlayıcılık derecesi ile de açıklanabilir. Hukukun üstünlüğü kavramının tam yerleşmediği toplumlarda bireyler arasında güven duygusu zayıf olabilir. </span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Kısaca özetlemek gerekirse, hukuk sistemindeki değişim sürecinin yargının etkinliğini olumsuz yönde etkilemesi ve yargının tarafsızlığına olan inancın zayıflaması nedeniyle Türkiye’de hukuk bağlayıcılığını kaybetmiştir. Ahlaksız büyüme sürece hukuk kurumunun bağlayıcı olmadığı ve cezalandırma kurumunun ağır aksak işlediği ortamlarda filizlendi. </span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Taha Akyol kadar hukuk ve adalet vurgusu yapan bir köşe yazarı daha yoktur. Ocak 2009’dan günümüze kadar yaklaşık 2600 köşe yazısının 320’sinde Taha Akyol hukuk ile ilgili yazmıştır. Hukuk konusunda yazmadı en geniş zaman aralığı Nisan-Haziran 2013 arasında yaklaşık iki buçuk ay; en çok yazdığı yıl ise beklendiği gibi 2014 yılıdır. Konular çeşitli: hukuk devleti; hukukun sistemin işleyişi, yargı bağımsızlığı; yargı tarafsızlığı konularında olmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;"><strong>Üçüncü Bölüm: Ahlaksız Büyümenin Ekonomik Bileşenleri</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Ekonomik sistemin ana yakıtı üretimdir. Sanayinin ve üretimin önemini bir türlü kavrayamadık. Hem istatiksel olarak hem de insanların gözünde hızla sanayileşen Türkiye’nin hala üretimi dönüştürecek bir sanayi politikası yok. Sanayisizleşen Türkiye’de hizmetler ve inşaat sektörü ön plana çıkmaktadır. Faiz rantının yerini arsa rantı aldı; rant yine hizmetler ve inşaat sektörü içinde dönmektedir. Türkiye’de bir girişimcilik ve inovasyon enflasyonu yaşanmaktadır. Erinç Yeldan son dönemdeki büyümeye başka isim vermiştir: borç-güdümlü büyüme denilmiştir. Türkiye’ye giren dış kaynak, inşaat ve hizmetler sektörünü desteklemekte; sadece küçük bir kısmı gerçek anlamda sanayi sektörüne yaratılmadıktadır. Sıcak paraya dayalı büyüyen bir yapının ne kadar kırılgan olabileceğini 2014 yılının başlarından itibaren görmekteyiz. </span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">1. Bireyler ve firmalar ahlaksız büyüme ağına kısa dönem kazançlar nedeniyle dâhil olur.</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">2. Ekonomik çıkar ağı genişlediği sürece sistem kısa dönem ekonomik büyüme yaratır.</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">3. Bu kısa dönemli büyüme aslında bir aldanmadır.</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">4. Ahlaksız bir ve sürecine dahil olan bireyler ve firmalar bu aldanma karşında çıkar ilişkisi nedeniyle sistemin yarattığı olumsuzluklara karşı duramazlar.</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">5. Dış etmenler karşılıklı çıkar ilişkilerinin zedelenmesi ve sistemin yarattığı olumsuzlukların sürdürülemez hale gelmesi nedeniyle ahlaksız büyüme süreci çökmeye başlar.</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">6. Demokratik kurumlar, hukukun üstünlüğü ve eğitim sisteminin kaygan bir zemine kurulu olduğu için ahlaksız bir ve sürecini kıracak dinamikler oluşmaz</span><br />
<span style="font-family: georgia, palatino, serif;">7. Yeni bir ahlaksız bu yuva sürece filizlenmeye başlar.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-family: georgia, palatino, serif;">Uzun dönem büyüme yapısal dönüşümlerle ulaşılabilir ancak, yapısal dönüşümler kısa dönemde oy getirmediği için ahlaksız büyüme sürecini yöneten hükümetlerce tercih edilmezler. Hatta yapısal dönüşümler kısa dönemde oy kaybına bile neden olabilmektedir. Türkiye uzun dönem büyümeyi yakalayabilmek için iktisadi yapısının daha çok katma değer üretmek üzerine kurgulanmalıdır ancak, böyle bir üretim stratejisi demokratik kurumların ve hukukun işlevsel oldu bir kurumsal yapı ve tutarlı bir eğitim politikasını yanında, uzun dönem büyümeyi amaçlayan bir bilim, teknoloji ve sanayi politikası gerektirmektedir. Türkiye’de böyle bir yapı ne de politika tasarıma anlayışı yoktur. Son 15-20 yılın ekonomik büyümesinin üzerine kuruldu beş kavram var aslında; üretim, bol para, inşaat, istihdam inovasyon ve girişimciliktir. Çoğu, kâğıt üzerinde ve siyasal söylemde kalan politikalar sonucunda üretemedik ama sanayisizleştik; borçla büyüdük, inşaatla mutlu olduk; iş yaratamadık, katma değer üreten yenilikler ortaya koyamadık.</span></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-incelemesi-ahlaksiz-buyume.html">Kitap İncelemesi: Ahlaksız Büyüme</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap İncelemesi: Preston Hughes, &#8220;Türkiye&#8217;nin Demokratikleşme Sürecinde Atatürkçülük</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kitap-incelemesi-preston-hughes-turkiyenin-demokratiklesme-surecinde-ataturkculuk.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Betül Ernas]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 29 Sep 2019 20:50:04 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Atatürkçülük]]></category>
		<category><![CDATA[çağdaşlaşma]]></category>
		<category><![CDATA[Demokrasi]]></category>
		<category><![CDATA[Kemalizm]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=8871</guid>

					<description><![CDATA[<p>Kitabın Adı: Türkiye’nin Demokratikleşme Sürecinde Atatürkçülük Yazar: Preston Hughes Yayınevi: Arkadaş Yayınevi Sayfa Sayısı: 228 Ortalama Fiyat: 15 TL Yazar Hakkında Bilgi: Preston Hughes, araştırma- İnceleme, Mustafa Kemal Atatürk, Tarih kategorilerinde eserler yazmış bir yazardır. Türkiye&#8217;ye ilk defa 1972 yılında, Türk Kara Harp Akademisi&#8217;nin ikinci sınıfına öğrenci olarak geldi. 1973 yılında mezun oldu. Askerlik yaşamının [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-incelemesi-preston-hughes-turkiyenin-demokratiklesme-surecinde-ataturkculuk.html">Kitap İncelemesi: Preston Hughes, “Türkiye’nin Demokratikleşme Sürecinde Atatürkçülük</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="color: #000000;"><strong>Kitabın Adı:</strong> Türkiye’nin Demokratikleşme Sürecinde Atatürkçülük</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Yazar</strong>: Preston Hughes</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Yayınevi:</strong> Arkadaş Yayınevi</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Sayfa Sayısı:</strong> 228</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>Ortalama Fiyat:</strong> 15 TL</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong><u>Yazar Hakkında Bilgi</u></strong>: Preston Hughes, araştırma- İnceleme, Mustafa Kemal Atatürk, Tarih kategorilerinde eserler yazmış bir yazardır. Türkiye&#8217;ye ilk defa 1972 yılında, Türk Kara Harp Akademisi&#8217;nin ikinci sınıfına öğrenci olarak geldi. 1973 yılında mezun oldu. Askerlik yaşamının 13 yılını Türkiye&#8217;de geçirdi. Türkçeyi anadili gibi öğrendi. Türkiye tarihini inceledi. Mississipi Üniversitesi&#8217;nde lisansüstü çalışması yaptıktan sonra 1988 yılında NATO İrtibat Subayı olarak tekrar Türkiye&#8217;ye geldi. 1992&#8217;ye kadar bu görevinde kaldı. Doktora tezini “ideolojinin demokratikleşme sürecindeki rolüne yönelik olarak &#8216;Türkiye&#8217;nin Demokratikleşme Sürecinde Atatürkçülüğün Rolü” üzerine hazırladı. Bu tez sonradan bir kitap haline getirildi Preston Hughes emekli olduktan sonra Mississipi eyaletine yerleşti. Ama Türkiye&#8217;yi unutmadı.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>ÖZET</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">“…Egemenliğin her anlamda kontrolünün halkın elinde olması ve bunu koruması demokrasinin temelidir…”<a style="color: #000000;" href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu büyük önder Mustafa Kemal Atatürk halk egemenliğinin demokratik yönetimlerin temeli olduğunu bu sözlerle anlatmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Başlangıcı çok eski zamanlara kadar ulaşan “Demokrasi” kavramı yönetim biçimleri içinde en iyisi olmakla birlikte en zor uygulananıdır. Yaşama hakkı ve özgürlük demokrasiyle yönetilen ülkelerdeki insanların ortak haklarıdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">En basit anlatımıyla “halkın kendi kendini yönetmesi” olarak tanımlayabileceğimiz demokrasi anlayışı, Osmanlı Devleti’nde 1808 Sened-i İttifak ile başlayan, 1876 Kanun-i Esasi ile gelişen, 1908 II. Meşrutiyet Dönemi ile siyasal, toplumsal, kültürel anlamda devam eden bir olgu olarak karşımıza çıkmaktadır. Sonraki süreçte Cumhuriyetin başarısı olarak devam etmiştir. Bu süreç oldukça zorluklar içinde işlemiştir. Birçok sorun yaşanmıştır. Ancak bu sorunlar Türk ulusunu yürümekte olduğu demokrasi yolculuğundan döndürememiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Tanıtımı yapılacak kitap bir yabancının gözüyle Türkiye’de ki demokrasi, demokratikleşme ve Atatürkçülük kavramlarına kapsamlı ve objektif bir bakış açısıyla bakan araştırma inceleme türünde bir eserdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Türkiye’de ki demokratikleşme çabaları içinde Atatürkçülük kavramı bu çabalara nasıl bir yön vermiş ve süreci nasıl etkilemiş, hangi gelişmeler hangi sonuçları doğurmuş, yapılmak istenenler ve yaşananlar, dönemlerin siyasi ve sosyal özellikleri akıcı bir üslupla verilmiştir. Yazar, Türkiye’de bulunduğu uzun süre içerisinde yaşanan siyasi gelişmeleri objektif bir şekilde değerlendirirken sivil ve askeri üst düzey yetkiliyle de görüşerek kitabına bilimsel anlamda zenginlik kazandırmıştır. Demokratikleşme süreci içinde Atatürkçülüğün nasıl anlamlandırıldığını ve bu süreçte Atatürkçülüğün nasıl anlaşıldığını hem içerden hem dışarıdan değerlendirildiği yazarın güçlü ve zengin anlatımıyla kaleme alınmıştır.</span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong><em>Anahtar Kelimeler:</em></strong><em> Demokrasi, çağdaşlaşma, Kemalizm, Atatürkçülük.</em></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><strong>KİTAP HAKKINDA GENEL BİLGİ</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitap dört ana bölüm, bölümlerin altında bir ana konu ve ana konular altında yer alan konu başlıklarından oluşmaktadır. Hughes, kitabına önce yeni baskıya önsöz yaparak başlamış kitabının ilk baskısı üzerinde yaptığı revizyondan söz ederek okuyucuyu bilgilendirmiştir. “<strong><em>Yeni Baskıya Önsöz” </em></strong>yaptıktan sonra “<strong><em>Giriş”</em></strong> kısmına yer vermiş, bu kısımda da iki alt konu başlığı altında dört kavram ile ilgili düşüncelerini kaleme almıştır. Kavramlar hakkındaki benzerlik ve karşıtlıkları, alıntılarla güçlendirerek okuyucuya aktarmıştır. Giriş bölümünde ele alınan bu kavramlar şunlardır: Siyasi ideoloji, siyasi gelişim, sekülerizm ve laiklik… Yazar kitabının son kısmında yapılan röportajlar hakkında da kısa bir bilgi vererek kaynakça kısmında okuyucuya zengin bir kaynakça bilgisi vermiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>KİTABIN BÖLÜMLERİNE VE KONU BAŞLIKLARINA GENEL BİR </strong><strong>BAKIŞ</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar, kitabının <strong><em>“Giriş”</em></strong> kısmında iki konu başlığı altında bazı kavramları ele almıştır. Kavramların kimi zaman karıştırıldığı ve bu durumun bilgi yanlışlarına sebep olması yazarın bu bölümde kavramları ele almasının nedeni olarak düşünülebilir. İlk olarak Kemalizm ve Atatürkçülük kavramları üzerinde duran yazar, bu iki kavramların bazen birbirinin yerine kullanıldığını dile getirmiştir. Her iki kavramında ortaya çıkış ve kullanılmaya başlandıkları dönemleri dip notlar vererek bilimsel açıdan irdelemiştir. Hughes, kitabın bütününde ele alınan konuların “Atatürkçülük” ve “Atatürkçülüğün ülkedeki demokratikleşme süreci” üzerinde artı ve eksi yönde etkilerinin neler olduğunun anlatılmaya çalışılacağını okuyucuyla paylaşmıştır. Bu düşüncesini de şöyle dile getirmiştir: <em>“…Atatürkçülüğün Türkiye’de ki demokratikleşme sürecinde pozitif ve negatif etkisi ne olmuştur? Bu kitabın cevaplamaya çalışacağı soru budur…” </em>(s.2.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu genel anlatımdan sonra yazar, önemli bulduğu ve zaman zaman karıştırıldığını düşündüğü iki kavram üzerinde daha durmuştur. Bunlar “siyasi ideoloji” ve siyasi gelişim” kavramlarıdır. İki kavramın da tanımları üzerinde durarak bu konuda yazı ve değerlendirmeleri olan yazarların görüş ve düşüncelerini okuyucuyla paylaşmıştır. <em>“…siyasi ideoloji politik gelişmede önemli bir yol oynar, özellikle de bir hükümet şeklinden diğerine değişim teşebbüsünün olduğu durumlarda. Siyasi gelişimin hedefinin cumhuriyetçi bir demokrasinin kurulması olduğu yerlerde cumhuriyetçi demokrasiyi destekleyen bir ideoloji, rejimin kabullenilmesi için gerekli değer ve inançları sağlayarak bu hedefe ulaşmayı kolaylaştırabilir…”</em> (s.4-5.) Yazar ideoloji ile gelişim arasında ki farkları ve benzerlikleri, birbirlerini destekleyen kavramlar olduklarını güçlü bir anlatımla okuyucuya aktarmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazarın giriş kısmında ele aldığı diğer iki kavram, özellikle batıda ve özellikle Amerika’da kullanılan “sekülerizm” ile Atatürkçülük ideolojisinin temel ilkelerinden biri olan “laiklik” kavramlarıdır. Hughes bu kavramların da kullanım alanlarını ile benzer yanlarını ve ayrılan yanlarını bilimsel veriler ışığı altında okuyucuya aktarmıştır. Türkiye’de ki laiklik uygulamasının Amerikan sekülerizmi ile bağdaşmayan özelliklerini de ele alan yazar, batıda özellikle Amerika’da ki sekülerizm ile Türkiye’de uygulanan laikliğin hem kapsam hem uygulama bakımından önemli farklılıklara sahip olduğunu dile getirmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitabın giriş kısmında ki anlatım ve bilgilerden sonra 1.Bölümde <strong><em>“Atatürk’ün Siyasi Fikirleri”</em></strong> ana başlığı altında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kuruluş aşamasını anlatan ve çeşitli alt başlıklarla isimlendirilen konular ele alınmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun 19.yüzyılının anlatılmasıyla başlanan bölümde imparatorluğun çöküş aşamaları, döneme damgasını vuran devlet adamları ve eylemleri ele alınmıştır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu büyük önder Atatürk’ün siyasi fikirlerinin anlatılması bu bölüm altında ele alınmıştır. Atatürk’ün siyasi fikirlerini etkileyen gelişmeler, aldığı eğitimlerin fikirleri üzerindeki etkileri, Manastır, Selanik ve Sofya şehirleri ile kimi batılı yazarların Atatürk üzerindeki etkileri kaleme alınmıştır. Ulu önderin sadece batılı yazar ve düşünürlerden değil, Türk yazarlarında fikirlerinden etkilendiği örneklerle anlatan yazar, Atatürk’ün dönem içinde ki siyasi faaliyetlerini de ele almıştır. Hangi siyasi gruplar içinde yer aldığı ve bu gruplar içinde ki etkin rolünün neler olduğu da yazarın değindiği konulardandır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazarın bilgilendirici anlatımlarının yanında yer yer eleştirel bir bakış açısıyla da objektif yaklaşımlar sergilediği, bu bölümde dikkat çeken özelliklerden biridir. Örneğin İttihat Terakki Cemiyeti’nin kuruluşu ve Atatürk’ün cemiyet içindeki rolüne değinilmiştir. Yazar Kinross’dan yaptığı bir alıntıya da bu konuyu anlatırken yer vermiştir. <em>“…Komitede bazıları onun dik kafalı, kibirli ve küstah olduğunu düşünerek doğal olarak ondan hoşlanmamışlardır. Enver gibi birkaçı kuşkusuz onu kendi hedeflerine karşı bir tehdit olarak görmüşlerdir…. Atatürk için ne kadar can sıkıcı olsa da İTC’ de geçirdiği zaman siyasi fikirlerinin gelişiminde önemli bir aşama olmuş ve fikirlerinden etkilendiği insanlarla iletişim kurmasına yardımcı olmuştur…”</em> (s.21.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Millî mücadele yıllarının yani savaş döneminin başlamasıyla birlikte Atatürk’ün yaşamında ki değişimler ve bu süreçte tarih sahnesinde ki rolü ve eylemleri yazarın <strong><em>“Savaş Yılları”</em></strong> başlığı altında irdelediği konulardır. Atatürk’ün 1918 yılına gelene kadar gerek batı siyaset felsefesindeki gelişmelere dair gözlemleri ve bilgileri gerekse Türk vatansever şair ve yazarlarından etkilendiği fikirler büyük bir bilgi birikiminin ve deneyiminin oluşmasında etkili olmuştur. Bundan sonra büyük önder savaş sahnesindedir ve uzun bir zaman diliminde biriktirdiği siyasi fikirlerini eyleme dönüştürme çabası içindedir. Yazar, <strong><em>“Atatürk’ün Siyasi Fikirlerinin Eyleme Dönüşmesi”</em></strong> alt başlığında Osmanlı İmparatorluğu’nun çökmeye yüz tutmuş yüzünü, kurtuluş çabalarını, büyük devletlerin bu süreçteki rollerini ele almıştır. Millî mücadelenin örgütlenme, halkın bilinçlendirilmeye çalışıldığı dönem yaşanmaktadır ve bu döneme damgasını vuran Mustafa Kemal ve yakın arkadaşlarının eylem ve çabalarıdır. Kimi zaman en yakın dava arkadaşları bile onun eylemlerini desteklemese de o, bağımsız yeni bir devlet kurmanın hayallerini gerçeğe dönüştürme çabası içindedir. Erzurum Kongresi’nde <em>“…Arkadaşlarım, yapmamız gereken tek şey kayıtsız şartsız halkın egemenliğine dayalı bağımsız bir Türk devleti kurmaktır…”</em> (s.31.) sözüyle amacını açıkça dile getirmektedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar, olayları aktarırken tarihsel kronolojiyi takip etmiş, olayları dönem dönem zengin ve güçlü anlatımlarla okuyucuya vermiştir. Kurmayı düşündüğü yeni Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin sahip olması gerektiği özellikleri bu özellikleri gölgeleyecek tüm engellerin ortadan kaldırılması gerekliliği üzerinde durmuştur. Bu engellerden en önemlisi modern ve demokratik bir cumhuriyet yapısıyla tamamen çelişen ve uygunsuz bir kurum olarak gördüğü halifelik makamının kaldırılmasıdır. Halifeliğin kaldırılmasını takip eden yıllarda çağdaş ve demokratik bir devletin reformlar dönemi başlamıştır. Hughes, bu düşünceyi şu sözlerle ifade etmiştir: <em>“…1914’ten sonraki on yıl boyunca reformlar birbirini izledi. Fes giymek yasaklandı ve İslami kıyafetlerin yerini batı tarzı kıyafet aldı; İslam hukuku yerine batı yasaları kabul edildi; kadın hakları tanındı; Arap harflerinin yerine Latin Alfabesi getirildi…”</em> (s.50.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1.bölüm <strong><em>“Atatürk’ün Türk Demokrasisini Açıklama ve Yayma Çabaları”</em></strong> başlığı ile sonlandırılmıştır. Bu kısımda Atatürk’ün reform programı içinde yer alan eylemleri kaleme alınmıştır. Türk demokrasisinin yaratılması esnasında herhangi bir ülkenin demokrasi anlayışının olduğu gibi alınmayacağını Türk toplumunun ihtiyaçları doğrultusunda bu sürecin işleyeceğini dile getirmiştir. Sözü edilen süreç içerisinde önemli bir detay da yazar tarafından okuyucuyla paylaşılmıştır. Bu detay Atatürk’ün 1931 yılında basılan <em>“Vatandaş İçin Medeni Bilgiler”</em> kitabı ile ilgili bilgiler vermesidir.<em> “&#8230;Bu kitap Atatürk tarafından demokratikleşme sürecine başlayan Türk halkına bir buyruk ve bir rehber olarak sunulmuştur. Bu kitabın amacı bir demokraside vatandaşlık değer ve ilkelerinin sadece o zamanki ve gelecekteki ortaöğretim öğrencileri için değil tüm vatandaşlar için yayılmasıydı.” (s.59.) </em>sözleri Atatürk’ün başbakan İnönü’ye Medeni Bilgiler I ile ilgili yazdığı bir mektubunda yer alan sözlerdir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar 1929 – 1930 yıllarını değerlendirirken ülkedeki siyasi gelişmeler hakkındaki bilgi ve düşüncelerini okuyucuya aktarmış ve ülkenin siyasi yapılanmasıyla ilgili bilgiler de aktarmıştır. Serbest Cumhuriyet fırkasının kurulması ve daha önce kurulan ilk muhalefet partisinin yapısı ve kapatılma nedenleri anlatımda yer alan konulardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitabın 2.bölümü <strong><em>“Atatürk’ten Atatürkçülüğe” </em></strong>başlığı altında yine alt başlıklarla ayrıntılı ve bilimsel olarak ele alınmıştır. Bu bölümde ilk olarak <strong><em>“Kemalist İdeolojinin Ortaya Çıkışı” </em></strong>başlığı altında Kemalizm ideolojisi üzerine kendi düşünceleri ile bu konuda bilimsel olarak çalışma yapan isimlerin düşüncelerine yer vermiştir. Kemalist ideolojinin yaratılmasında yapılan çalışmalar ve bu çalışmaların öne çıkan isimlerinin düşüncelerine sıklıkla yer veren yazar, Atatürk’ün açıkça bir Kemalist ideolojinin gelişimini desteklediği veya buna yol gösterdiği görüşünü desteklemediğini de belirtmiştir. Böyle bir ideoloji geliştirme fikrinin Atatürk’ten değil diğer siyasi ve entelektüel figürlerden çıktığına dair güçlü kanıtların olduğundan söz etmiştir. Bu güçlü isimlerden örneklerde veren yazar, alıntılarla anlatımını güçlendirmiş ve zenginleştirmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Şevket Süreyya Aydemir ile ilgili yazar şu ifadeleri kullanmıştır: <em>“15 Ocak 1931’de Ankara’da bir konferansta, Aydemir’in yaptığı bir konuşma Kemalist ideoloji yaratma hareketinde bir katalizör görevi gördü. Bu konuşmasında Kemalist ideolojinin hala tamamlanmamış olduğunu, devrimin derinliğini ve genişliğini çoğaltmak için milletin, halkın özellikle de genç jenerasyonun inkılâp şuuru ile aşılanması gerektiğini ileri sürdü.” (s.71.) </em>Aydemir’in bu sözleri yazarın ileride ayrıntılı olarak inceleyeceği kadroların varlığını işaret etmektedir. Burada dikkat çekilmesi gereken konu şudur; Atatürk’ün Kemalist ideoloji ile ilgili görüş beyan etmemesi, CHP kongresinde dahi programın temelini oluşturacak altı ilkeden söz etmemesidir. Bu bölümün önemli anlatımlarından ve konularından biri de Aydemir ve beş arkadaşının çıkarmış olduğu <strong><em>“Kadro”</em></strong> adlı dergi ve derginin sosyo-politik ve ekonomik bakış açısının ele almasıdır. Kitapta kadro ekibinin yaptığı çalışmalar, Atatürk’ün ekibin çalışmaları karşısında ki tutumları ve dergide çıkan makaleler hakkındaki düşünceleri ayrıntılı ele alınmıştır. Atatürk zaman zaman çıkan yazılar hakkında şikâyetler işitmiş, bu konuda derginin yayıncısı Karaosmanoğlu’na düşüncelerini açıkça ifade etmiştir. Yazar, kadro hareketine Atatürk’ün bakışını anlatırken şu ifadeleri kullanmıştır: <em>“…kadro hareketi, eğer Atatürk böyle bir şeyi arzulasaydı, açık bir Kemalist ideolojinin gelişimi için çok güzel bir fırsat olabilirdi. Fakat Atatürk derginin amaçları ve aktiviteleri üzerinde ciddi ciddi düşündükten sonra bilerek kapanışına yol açacak adımlar atmıştır. Böylece, Kadro olayı sadece Atatürk’ün kendisinin devrim ilkelerini açık bir Kemalist ideolojiye çevirmekten kaçındığına değil aynı zamanda başkalarının da bu yönde hareketlerine karşı geldiğine de güçlü kanıt teşkil etmektedir.”</em> (s.76.) Hughes bu değerlendirmeden sonra Kemalizm ideolojisini geliştirmeyi amaçlayan, “altı ok” u CHP ideolojisinin bir sembolüne ve ifadesine dönüştürmede önemli rol oynayan Recep Peker isminde ve düşüncelerinden söz etmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç olarak yazarın tüm çalışmalar sonunda ki tespiti şöyledir<em>: “…1936 yılı itibariyle Kemalist devrim için bir ideoloji açıklama amacıyla iki ciddi çaba olmuştur: biri Kadrocular tarafından ve ikincisi Peker ve onu destekleyenler tarafından. Atatürk her ikisini de geri çevirmiştir.” </em>(s.78.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazarın da ifade ettiği ve örneklerle zenginleştirdiği bilimsel bilgiler gösteriyor ki, Atatürk bu tarz eylemler karşısında mesafeli davranmış, hareketlerinin ve düşüncelerinin sistematik olarak açıklanmasından yana olmamıştır. Kemalizm kavramının Atatürk yaşadığı sürece siyasi bir ideoloji olarak sunulması söz konusu olmamış, büyük önder ideolojik siyaset tarzının demokratikleşme sürecine zararları olacağı düşüncesiyle Kemalist ideoloji yaratılmasından uzak durmuştur.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar, kitabının bu kısmında 1938-1950 yılları arasında gelişen siyasi olayları Atatürk sonrası Kemalizm kavramını ve İnönü yıllarını <strong><em>“Atatürk’ten Sonra Kemalizm İnönü Yılları: 1938-1950” </em></strong>başlığı altında irdelemiştir. Öncelikle Atatürk’ün ölümünden sonra ülkenin siyasi durumu hakkında durum tespiti yapan yazar, İnönü’nün cumhurbaşkanlığı döneminin siyasi zorluklarını, İnönü’nün bu dönemdeki otoriter yönetim anlayışının dönem koşulları içinde kaçınılmaz olduğunu dile getirmiştir. İnönü döneminin en önemli siyasi gelişmelerinden biri Hughes’in de anlattığı gibi CHP Hükümetine karşı artan memnuniyetsizlik, Kemalizm’in din karşıtlığı olarak algılanması, laikliğin dinsizlik olarak değerlendirilmesi sonucu siyasi sistemde köklü değişiklikler yapılmasının zorunlu hale gelmesidir. Bu gelişme 1946 yılı başında dört kişi tarafından dörtlü takririn imzalanmasıyla Demokrat Parti’nin kurulması sonucunu doğurmuştur. Bu tarihten itibaren kurulan siyasi parti sayısı artmış, siyaset konusuna ilgi bir hayli artmıştır. Yazar kitabının bu kısmında İsmet İnönü’nün CHP taraftarları tarafından “İkinci Adam” olarak görülmesini de dile getirmiştir. Ancak gözden kaçan veya fark edilmeyen gerçek şuydu; İnönü’ye duyulan saygı ve sevgi ile CHP’ye duyulan sevgi aynı değildi. Yazarın örnekler vererek anlattığı iki parti arasındaki farklar aynı amaç fakat farklı tarz ve vurgu olarak özetlenmiştir. Dönemin siyasi koşullarının ve yaşanan siyasi gelişmelerin irdelendiği satırlarda yazar özellikle CHP’nin oy kaygısı nedeniyle attığı siyasi adımları, laiklik savunan bir partinin tezatlığı olarak değerlendirmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar ülkenin 1950’lere gelene kadar gelişmelerini okuyucuya aktarırken sadece siyasi pencereden değil eğitim açısından da yaşanan gelişmeleri kaleme almıştır. Okullarda yapılan müfredat değişikleri, okutulan derslere yapılan eklemeler yazarın ele aldığı konulardır. Bunlara ek olarak 1940’larda önemli bir değişim görülmüş, subay ve harp okulu öğrencileri askerlik dışında ki olaylara katılımları ve ilgileri artmıştı. Sonuç olarak yazarın bu başlık altında ki son tespiti şu cümlelerde aranabilir: <em>“…1930’larda Kemalist ideoloji geliştirme konusuna önemli derecede ilgi gösteren entelektüeller görünen o ki 1940’larda bu konuya daha az ilgi göstermişlerdir.”</em> (s.93.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Varılan bu sonucu etkileyen konular, dönem içerisinde yaşanan iç ve dış siyasi durumdaki olaylardır diyebiliriz. İç siyasette çok partili siyasi döneme geçiş ve dışta savaşla ilgili gelişmeler.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1950-1960 yılları arasında ki gelişmeler <strong><em>“DP Yılları: 1950-1960”</em></strong> başlığı altında incelenmiştir. Adı geçen yıllarda siyasi güç, DP Hükümeti’nin elindedir. İki siyasi parti arasında ki anlaşmazlıkların nedenlerine değinen yazar, 1950 ve 1960 yıllarının genel özelliklerini okuyucuya aktarmıştır. 1960 darbesi, yaşanan siyasi gelişmeler, döneme damgasını vuran isimler bu kısımda ele alına konulardır. Askerlerin DP Hükümetine dair sıkıntıları darbe yaşanmasına kadar ki süreçte yaşanan olumsuzluklar kaleme alınan diğer konulardır. DP Hükümetinin askerler gözünde ki olumsuzlukları, yanlışları, dönemin siyasi olaylarıyla birlikte anlatılmıştır. 1950 yılı boyunca Kemalizm ile ilgili yazar şu ifadeleri kullanmıştır: <em>“…1950’ler boyunca Kemalizm’in açık seçik bir ideoloji olarak gelişmesiyle ilgili olarak DP Hükümeti bunu n gelişimini ya da yasallaşmasını ilerletmek için hiçbir çaba göstermemiştir…” </em>(s.107.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar, 1960’ların ilk yarısı ile ilgili olarak <strong><em>“DP Sonrası Dönem: 1960’ların İlk Yarısı”</em></strong> başlığını kullanmış, Türkiye’nin yaşanan darbe ve siyasi değişim sonrası nasıl yönetildiğine ilişkin okuyucuya bilgiler aktarmıştır. Biri 1962 diğeri 1963 yıllarında olmak üzere başarısızlıkla sonuçlanan iki darbe girişiminden söz eden yazar, bundan sonraki darbe girişimlerini de anlatımını konu etmiştir. Bu dönemde yazarın dikkatini çektiği nokta demokratikleşme sürecinin bu yıllarında Kemalizm kavramının süreci engelleyecek şekilde kötüye kullanılma çabaları ve çalışmalarıdır. Bu dönemde ortaya çıkan bekli de “en demokratik anayasa” olarak adlandırabileceğimiz anayasa ortaya çıkmıştır. Yeni hazırlanan anayasa için yazar ile konuşan eski Milli Birlik Komitesi üyelerinden biri özellikle 2. maddeden “altı ok”un çıkarılması ile ilgili şu ifadeleri kullanmıştır: <em>“…biz bütün maddelere Atatürk’ün ruhunu koyduk, bu yüzden bunları (açıkça) 2.maddede belirtmenin gereği yoktur.”</em> (s.115.) Aslında bu ifadeden çıkarılabilecek sonuç şu olabilir: “altı ok” CHP’nin sembolüdür ve bu hareket bilinçli bir harekettir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Yazar bu bilgilerin ardından yeni anayasanın ilanıyla birlikte yapılan yeni düzenlemeler ile ilgili bilgiler de aktarmıştır. Bu düzenlemelerden biri okullarda ki din eğitimi ile ilgili olan düzenlemelerdir. Diğer bir düzenleme Genelkurmay’ın durumu ile ilgilidir. Genelkurmay, başbakanlığa bağlanmıştır. Yazar, 1960’lı yılların başları ile ilgili bir saptama yapmış ve dönemi Atatürkçülüğün gelişimi açısından değerlendirmiştir. <em>“…1960’ların başlarındaki gelişmeleri Atatürkçülük gelişimi açısından özetlersek, birçok entelektüel arasında </em>Atatürkçülüğü<em> sadece eski “altı ok” bakımından açıklamanın artık yeterli olmadığı fark edilmiştir.” </em>(s.120.)</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Sonuç olarak dönemi değerlendirdiğimizde şunu söyleyebiliriz: Siyasi yapı içinde Atatürkçü felsefe siyasi erki ele geçirmek isteyenler için oy kaygısı içinde ele alınan bir kavram iken, askeri yapıda durum tamamen farklıdır. Askeri yapı siyasi partilerin Atatürkçülük felsefelerine kuşkuyla yaklaşmış, kendi içlerinde Atatürk’ün kişiliği ve askeri dehasına odaklanmışlardır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Hughes kitabının 3.ana bölümüne geldiğinde <strong><em>“Resmi Atatürkçülük”</em></strong><em> başlığı</em> altında 1960’ların sonları ile 1970 sonlarını ele almış ve en son 1980 sonrası Atatürkçülük yaklaşımlarını ele almıştır. Yazar bundan sonra kaleme alacağı düşünceleri için tepki yılları ifadesini kullanmıştır. Çünkü bu dönem ideolojik dalgalanmalar açısından oldukça hareketli ve zor geçen yıllardır. Garip olan durum şuydu ki komünizm ile mücadele ediliyor, ancak mücadele aracı olarak Atatürkçülükten hiç söz edilmiyordu. Yazar bu bölümde okuyuculara 1960’lı yılların siyasi ve sosyal yapısı ile ilgili ayrıntılı bilgiler aktarmaktadır. Okullarda ki mili güvenlik derslerinden, üniversitelerde ki öğrenci olaylarından ve darbe düşüncelerinden bu bölümde pek çok kaynak ve kişiden alıntı yapılarak bahsedilmiştir. Dönemin Türkiye’sin de gelişen siyasi ve sosyal gelişmeler, beraberinde siyasi yapıda değişiklikleri de getirmiş hatta bu değişiklikleri zorunlu kılmıştır. Yazar, ayrıca Kemalizm konusunu bu bölümde de ele alırken konuyla ilgili eserleri olan önemli isimlerin düşüncelerine de yer vermiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Bu dönem eserlerden dikkat çeken durum şudur: <em>“ideoloji”</em> teriminin yerini <em>“düşünce”</em> terimine bırakmış olmasıdır. 1960 darbesi sonrası ülkede yaşanan siyasi karmaşa Atatürkçülük kavramının askerler tarafından özellikle işlenmiştir. Amaç, halkın farklı diğer ideolojiler etrafında birleşmelerinin önüne geçmektir aslında. Yazar, kitabının 135. Sayfasında bu konu ile ilgili bir generale ait düşüncelere yer vermiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">70’li yılların sonları, 80’li yılların başlarına gelene kadar ki gelişmeleri Atatürkçülük açısından irdeleyen yazar, eğitim kurumlarında ki işleyişe, ordu içinde ki yaklaşımlara bu bölümde yer ver vermiştir. Dönemin siyasi gelişmelerini yine dönemlere damgasını vuran isimlerle ve onların düşünceleriyle zenginleştiren Hughes, zaman zaman okuyucunun kavramakta zorluk çekebileceği bazı ayrıntılara da yer vermiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>“<em>12 Eylül 1980 Sonrası Atatürkçülük”</em></strong> başlığı” bu bölümün son alt başlığıdır. Bu dönem 80 darbesi ile ordunun gücü ele geçirdiği dönemdir. İzlenen yol ve politika Atatürkçülüğün güçlü ve etkili bir şekilde etkin olacağı yöndedir. Toplumun her kesimine Atatürkçülük öğretisinin yoğun olarak aşılandığı bir dönemdir 80’li yıllar. Eğitim alanında bu konuda atılan önemli adımlar aynı şekilde ordu içinde de Atatürk ve Atatürkçülüğün yoğun olarak ele alınması dönemin önemli özellikleridir. Bu başlık altında özellikle 80 darbesi sonrası gücü ele geçiren Orgeneral Evren’in Atatürkçülük öğretisini yoğun olarak işlediğine dair ayrıntılı bilgiler yer almaktadır. Gerek okullarda okutulan dersler gerekse orduda bu konuda önemli adımlar atılmıştır. <em>“…1981 -1882 öğretim yılının sonlarında öğrencilere sistematik olarak Atatürkçülüğü aşılama çabası her geçen gün hız kazanmıştır…” (s.154.)</em></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">1981 yılı “Atatürk” adının ve “Atatürkçülük” kavramının yoğun olarak gündemde olduğu bir yıldır. Atatürkçülüğü yoğun bir şekilde vurgulamaya yönelik projeler bu dönemin en önemli özellikleri olarak yazar tarafından kaleme alınmıştır. Bu genel durum 6 Kasım 1983 seçimleri sonrasında değişikliklere uğramıştır. Sivil yönetimin başa gelmesi, pek çok komutanın emekliye ayrılması bu genel tablonun değişmesinde ki nedenler olarak yazar tarafından dile getirilmiştir. Dönemin siyasi yapısını anlayabilmek amacıyla Hughes, döneme damgasını vuran isimlerin görüşlerine de sıklıkla yer vermiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong>SONUÇ VE DEĞERLENDİRME</strong></span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Demokratik bir anlayışın Atatürkçülük kavramı ile yakın ilişkilerinin dönem dönem ele alındığı kitap, dönemlerin siyasi, sosyal ve ekonomik durumlarının yansıtılması açısından da önemli bir kaynak niteliğindedir. Kitabı farklı kılan özelliklerden belki de en önemlisi yazarının bir yabancı olması, Türkiye’de bulunduğu süre içerisinde ülkenin siyasi ve askeri yapısına pek çok siyasi ve sosyal değişken açısından bakmasıdır. Yabancı bir yazar tarafından böyle bir kitap kaleme alınması ayrıca farklı bir bakış açısında olaylara bakma adına oldukça önemli bir gelişmedir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Kitabın bütününe baktığımızda, Türkiye’deki demokratikleşme aşamaları içinde Atatürkçülük konusu her zaman çok sorunsuz işleyen bir konu olmamıştır. Dönemlerin siyasi olayları ve dönemlere damgasını vuran isimlerin siyasi bakış açıları değerlendirmeler üzerinde etkili olmuştur. Çarpıcı konulardan biri özellikle okullarda din eğitiminin zorunlu hale getirilmesiyle birlikte yaşanan gelişmelerdir. Tüm anlatılanlar ve yaşananlar gösteriyor ki farklı siyasi görüşe sahip gruplar her dönem kitaba konu olan “Atatürkçülük” kavramını kendi doğrultularında kullanmaya çalışmışlardır. Siyasi ve askeri yönetimler döneminde ki bakış açıları ve uygulamalar kitapta yabancı bir asker tarafından oldukça başarılı bir anlatımla verilmiştir.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">Üzerinde durulması gereken konulardan biri bekli de kimi zaman bazı aşırılıkların artı yönde değil eksi yönde gelişmelere sebep olabileceğidir. İçerik ve anlayış değişikliklerinden ziyade şekilsel olarak yapılan değişikliklerin sadece siyasi yapıda değil sosyal ve kültürel yapıda da olumsuz sonuçlar doğuracağı inancındayım. Atatürk ilke ve inkılâplarının, Atatürkçülük öğretisinin kitlelere doğru aktarılması ehil ellerde olmalıdır. Eğitim kurumlarında bunların uygulayıcıları öğretmenlerdir. Kavramlar öğretilirken araştırma, irdeleme ve sorgulama alanları yaratılmalıdır. Sadece kavram bilgisi vermek yeterli olmayacaktır. Bu noktada doğru kaynaklara yönlendirmek atılacak en önemli adımdır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;">İrdelenmesi gereken konulardan biri de şudur: Mustafa Kemal ordunun ve askerin siyasi gelişmeler içinde olmaması gerektiği düşüncesindedir. Nitekim 1919 yılında askeri üniformasını çıkarması bunun en güzel kanıtıdır. Ancak ülkede yaşanan darbe dönemleri ve askerin, siyasi yapı üzerinde ki etkililiği dikkat edilmesi gereken bir konudur. Her ne kadar gücü elinde tutan askeri yapı Atatürkçülüğün tehdit ve tehlike altında olduğu gerekçesiyle hareket etse de Atatürkçülüğün bazı düşüncelere körü körüne hizmet etmesi doğru bir yaklaşım olarak değerlendirilmemelidir.</span></p>
<hr />
<p><span style="color: #000000;"><strong>Dipnotlar </strong></span></p>
<p><span style="color: #000000;"><a style="color: #000000;" href="https://www.akademikkaynak.com/wp-admin/post-new.php#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a>Preston Hughes, <strong>Türkiye’nin Demokratikleşme Sürecinde Atatürkçülük<em>,</em></strong> 2.Baskı, <strong>Arkadaş Yayınevi</strong>, Ankara,</span></p>
<p><span style="color: #000000;">2009, s.57.</span></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-incelemesi-preston-hughes-turkiyenin-demokratiklesme-surecinde-ataturkculuk.html">Kitap İncelemesi: Preston Hughes, “Türkiye’nin Demokratikleşme Sürecinde Atatürkçülük</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
