﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Aynur Tekke | Akademik Kaynak</title>
	<atom:link href="https://www.akademikkaynak.com/yazar/aynurtekke/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<description>Akademik Düşünce Enstitüsü yayın organı akademikkaynak.com - bilimin ışığıyla.</description>
	<lastBuildDate>Sun, 16 Oct 2022 16:23:53 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/04/cropped-akademikkaynak-fovicon-32x32.png</url>
	<title>Aynur Tekke | Akademik Kaynak</title>
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Bilimsel Makale Okuma Yöntemi</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/bilimsel-bir-makale-okuma-yontemi.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Tekke]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 26 Jan 2022 13:14:35 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Akademik Sunumlar]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkarılmış İçerik*]]></category>
		<category><![CDATA[Akademik Kariyer]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel Araştırma]]></category>
		<category><![CDATA[Bilimsel Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Stratejik Okuma]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=12419</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bilimsel makaleler stratejik okuma yöntemleriyle beraber okunduğunda daha verimli bir okuma süreci gerçekleştirilmektedir. Makale okurken ayrılan sürenin yönetilmesi, makalenin kapsamının anlamlandırılması noktasında uygun yöntemleri keşfetmek önemlidir. Bu noktada ilk olarak bilimsel bir makalenin net olarak anlaşılması ve hedeflenen amaca uygun olarak değerlendirilmesi için şu sorulara cevap aranmalıdır: Makale bütününde hangi sorulara yanıt vermektedir? Makalenin ana [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/bilimsel-bir-makale-okuma-yontemi.html">Bilimsel Makale Okuma Yöntemi</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><span style="text-align: justify; font-size: 16px;">Bilimsel makaleler stratejik okuma yöntemleriyle beraber okunduğunda daha verimli bir okuma süreci gerçekleştirilmektedir. Makale okurken ayrılan sürenin yönetilmesi, makalenin kapsamının anlamlandırılması noktasında uygun yöntemleri keşfetmek önemlidir. Bu noktada ilk olarak bilimsel bir makalenin net olarak anlaşılması ve hedeflenen amaca uygun olarak değerlendirilmesi için şu sorulara cevap aranmalıdır:</span></p>
<ul>
<li style="text-align: justify;">Makale bütününde hangi sorulara yanıt vermektedir?</li>
<li style="text-align: justify;">Makalenin ana teması/fikri nedir?</li>
<li style="text-align: justify;">Makalede varılan sonucu destekleyen noktalar nelerdir?</li>
<li style="text-align: justify;">Makalede elde edilen veriler/bulgular gerçekten sonuçları desteklemekte midir?</li>
<li style="text-align: justify;">Makalenin bulguları ve sonuçları birbiriyle örtüşmekte midir?</li>
<li style="text-align: justify;">Makalenin sonuçları nasıl sentezlenmiştir?</li>
</ul>
<p>Satish Keshav tarafından oluşturulmuş olan &#8220;Üç<em> Geçişli Yaklaşım (The Three-Pass Approach)</em>&#8221; stratejik bir makale okuma yöntemi olarak literatürde yer almaktadır. Üç Geçişli Yaklaşım&#8217;ın temel fikri; makaleyi baştan sona düz bir metin gibi okumamak bunun yerine üç geçiş aşamasında makaleyi okuyarak değerlendirmektir. Her geçişin kapsadığı bir hedef vardır ve temel amaç bu hedeflere ulaşmaktır. Her geçiş, belirli hedeflere ulaşmakta ve bir önceki geçişin üzerine inşa edilmektedir. İlk geçiş, makaleyi okuyan kişiye makale hakkında genel bir fikir vermektedir. İkinci geçiş, kağıdın içeriğinin kavranmasına olanak tanımakta ancak bu makalenin ayrıntılarına henüz bu geçişte ulaşılmamaktadır. Son olarak üçüncü geçiş, makalenin derinlemesine anlaşılmasına, anlamlı hale getirilmesine aracılık etmektedir. Dolayısıyla bu aşamayla beraber makalenin bütün detayları erişilebilir ve anlaşılır hale gelmektedir.</p>
<p><img title="Kirmizi-Beyaz-Yararli-Ilk-Yardim-Yaniklar-Saglik-Aciklamasi-Sosyal-Medya-Gonderisi-e1643325899831 Bilimsel Makale Okuma Yöntemi  "fetchpriority="high" decoding="async" class="size-full wp-image-12421 aligncenter" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2022/01/Kirmizi-Beyaz-Yararli-Ilk-Yardim-Yaniklar-Saglik-Aciklamasi-Sosyal-Medya-Gonderisi-e1643325899831.png" alt="Kirmizi-Beyaz-Yararli-Ilk-Yardim-Yaniklar-Saglik-Aciklamasi-Sosyal-Medya-Gonderisi-e1643325899831 Bilimsel Makale Okuma Yöntemi  " width="1024" height="576" /><br />
<strong>Birinci Geçiş: </strong>Makaleyi kuşbakışı görmek adına yapılan hızlı taramayı kapsamaktadır. Bu geçiş aşaması yaklaşık olarak 5-10 dk sürmekte ve aşağıdaki adımlardan oluşmaktadır:</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Başlık, özet ve giriş dikkatlice okunur.</li>
<li>Bölüm ve alt bölüm başlıkları okunur ancak diğer her şeyi göz ardı edilir.</li>
<li>Sonuçlar okunur.</li>
<li>Daha önce okunan literatür zihinsel olarak işaretlenir ve makalenin literatürüne bakılır.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">İlk geçişin sonunda şu beş tür soru yanıtlanabilmelidir:</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Kategori: Bu makalenin türü nedir? (Derleme, araştırma vs.)</li>
<li>Bağlam: Bu makale başka hangi çalışmalarla ilgilidir? Hangi teorik temeller kullanılmıştır?</li>
<li>Doğruluk: Makalede sunulan varsayımlar geçerli görünmekte midir?</li>
<li>Katkılar: Makalenin literatüre sunduğu ana katkılar nelerdir?</li>
<li>Açıklık: Makale iyi yazılmış mıdır?</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">Bu sorulara verilen yanıtlara göre ya daha fazla okumamak seçilebilir ya da okuma eylemi sürdürülebilir.</p>
<p><strong>İkinci Geçiş: </strong>Bu geçişte makale daha dikkatli okunmalıdır Okurken kilit noktalar not alınabilir ya da paragraf aralarında yorumlar yapılabilir. Şu adımların takip edilmesi yararlı olacaktır:</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li>Makalede yer alan tablo, şekil, grafik, şema, resim gibi ögeler dikkatli bir şekilde incelenir. Bu ögeler, bulgular hakkında genel bilgileri vermektedir.</li>
<li>Daha fazla okumak için ilgili okunmamış, literatürde araştırılmamış kaynaklar işaretlenmelidir. Çünkü bu makalenin teorik arka planı hakkında bilgi edinilmesini sağlamaktadır.</li>
</ol>
<p style="text-align: justify;">İkinci geçiş Keshav&#8217;ın önerisine göre 1 saat kadar sürmektedir. Bu geçişten sonra, makalenin içeriği net bir şekilde kavranabilmektedir. Bu noktadan itibaren makalenin ana teması/fikri destekleyici cümlelerle beraber farklı bir kişiye anlatılır hale gelinebilir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Üçüncü Geçiş: </strong>Makalenin tam olarak anlaşılması gereken geçiş aşaması burasıdır. Bu geçiş detaylara büyük bir özen gösterilmesini gerektirmektedir. Bu geçişte çalışmanın eksik kaldığı noktalar tespit edilebilir, bu eksiklerin nasıl giderilebileceği düşünülebilir. Bu geçiş, yeni başlayanlar için yaklaşık dört veya beş saat ve deneyimli bir okuyucu için yaklaşık bir saat sürebilir. Üçüncü geçişin sonunda, makalenin yapısal ve içeriksel özellikleri net bir şekilde anlaşılır hale gelmelidir. Zayıf ve güçlü yönleri belirlenebilir, eksik alıntılar, olası sorunlar tespit edilebilir.</p>
<p><strong>Not: Bu yazı hazırlanırken Satish Keshav’ın &#8220;Bir Makale Nasıl Okunur&#8221; başlıklı çalışmasından yararlanılmıştır.<br />
</strong><br />
<strong>Kaynakça: </strong>Keshav, S. (2007). How to Read a Paper. <em>ACM SIGCOMM Computer Communication Review</em>, <em>37</em>(3), 83–84.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/bilimsel-bir-makale-okuma-yontemi.html">Bilimsel Makale Okuma Yöntemi</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Değişen Eğitim Kurumları ve Değişim Sürecinde Milli Unsurlar</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/degisen-egitim-kurumlari-ve-degisim-surecinde-milli-unsurlar.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Tekke]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 21 May 2019 22:29:03 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Eğitim Sosyolojisi]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim kurumları]]></category>
		<category><![CDATA[eğitim sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[milli eğitim]]></category>
		<category><![CDATA[milli eğitim sistemleri]]></category>
		<category><![CDATA[türk eğitim sistemi]]></category>
		<category><![CDATA[Türk milli eğitimi]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=8039</guid>

					<description><![CDATA[<p>DEĞİŞEN EĞİTİM KURUMLARI VE DEĞİŞİM SÜRECİNDE MİLLÎ UNSURLAR ÖZET 21. yüzyıl ile birlikte toplumların geçirdiği dönüşüm aşamalarının beraberinde literatüre küreselleşme, bilgi toplumu, enformasyon toplumu gibi kavramlar kazandırılmıştır. Bu kavramların içeriklerine uygun olarak kendilerini şekillendirmeye çalışan toplumlar ise bütün kurumlarıyla beraber dönüşüm sürecine dahil olmuştur. Dönüşüm süreçlerinden en çok etkilenen kurumların başında eğitim kurumu ve eğitim [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/degisen-egitim-kurumlari-ve-degisim-surecinde-milli-unsurlar.html">Değişen Eğitim Kurumları ve Değişim Sürecinde Milli Unsurlar</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>DEĞİŞEN EĞİTİM KURUMLARI VE DEĞİŞİM SÜRECİNDE MİLLÎ UNSURLAR</strong></p>
<p style="text-align: center;"><strong>ÖZET</strong></p>
<p style="text-align: justify;">21. yüzyıl ile birlikte toplumların geçirdiği dönüşüm aşamalarının beraberinde literatüre küreselleşme, bilgi toplumu, enformasyon toplumu gibi kavramlar kazandırılmıştır. Bu kavramların içeriklerine uygun olarak kendilerini şekillendirmeye çalışan toplumlar ise bütün kurumlarıyla beraber dönüşüm sürecine dahil olmuştur. Dönüşüm süreçlerinden en çok etkilenen kurumların başında eğitim kurumu ve eğitim kurumları içerisinde yer alan milli unsurlar, milli değerler yer almaktadır. Bu çalışma içerisinde küreselleşmenin eğitime etkileri ve bu etki sürecinde milli değer ve unsurların değişimleri literatür taraması verileri dikkate alınarak incelenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anahtar Kelimeler:</strong> Küreselleşme, Eğitim, Milli Değerler, Milli Unsurlar, Değişim Süreçleri</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GİRİŞ </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Dünya sürekli bir değişim sürecinin içerisine dahil olmaktadır. Dünya içerisinde yer alan toplumlar ise istese de istemese de bu değişim süreçlerine dahil olmaktadır. Toplumlar sahip oldukları değerleri, kurumları öncelikle bireyin özeli daha sonrada toplumun genelinde dönüştürmek, revize etmek, gerekirse de değiştirmek zorunda kalmaktadır. Değişim sürecine dahil olmadığı takdirde kendisini dünya toplumları arasında konumlandıracak bir yer bulamamaktadır. Kendisini dünyaya kanıtlamak ihtiyacını gidermek için değişim süreçlerine dahil olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumların sahip olduğu siyaset, din, eğitim, sağlık, aile, ekonomi ve boş zamanları değerlendirme kurumlarının hepsi bu değişim ve dönüşümden paylarına düşenleri gerçekleştirmektedir. Kurumların değişmesiyle birlikte değişim toplumun tamamına kolaylıkla yayılabilmektedir. Ortaya çıkan yeni değerlere, yeni tutumlara, yeni normlara göre kurumların sahip oldukları revize edilmektedir. Fakat tamamen bir değişim ve dönüşüm söz konusu değildir. Revize edilme süreci eski ve yeninin harmanlanmasıyla da oluşturulabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Küreselleşmenin getirdiği yeni kavramlar ile birlikte dünya toplumlarının hepsi bir ortak payda da buluşturulmak istenmekte ve böylelikle aradaki saf değerler, özel kurallar kaldırılmakta ortaya ise daha genel, evrensel herkesin kabul edeceği ve uyacağı değerler çıkmaktadır. Tek tip hale getirilen toplumların bu denli hızlı dönüşmesinde ise küreselleşmenin getirdiği hızlı etkileşim ve iletişim süreçleri etkili olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Değişim süreçlerine dahil olan toplumlar bu değişim ve dönüşümleri ancak bireyden başlayarak bireyinde en değiştirilebilir dönemlerinden başlayarak ancak gerçekleştirebilir. Bu dönemler ise bireyin eğitim kurumu içerisine dahil olduğu dönemlere denk gelmektedir. O yüzden ancak eğitim kurumunun değişmesi ve değişen eğitim kurumları ile birlikte bireylerin değişimi sağlanabilecektir.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><strong> 21. Yüzyılın Getirdiği Küreselleşme ve Eğitim </strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>1.1. Küreselleşmenin Getirdiği Toplum Yapısı</strong></p>
<p style="text-align: justify;">21. yüzyıl dünyada her alanda değişimlerin ve dönüşümlerin yaşandığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönem içerisinde iktisadi, siyasi, teknoloji, kültürel konu alanlarında hızlı, yoğun bir değişim ve dönüşüm ön planda yer almaktadır. Bu değişim ve dönüşüm ile birlikte toplumlar arasında ortaya çıkan etkileşimler ve bu etkileşimlerin etkileri de çok rahat bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Ülkeleri, toplumları birbirinden ayıran salt, kesin, keskin sınırlar varken artık o sınırlar ortadan kalkmış ve hızlı etkileşim sonucunu doğurmuştur. Hızlı etkileşimler beraberinde bilgi akışını da sağlamıştır. Bilgi akışıyla toplumlar birbirlerine her ne kadar yabancı olsalar da kolaylıkla birbirlerini etkiler konuma ulaşmıştır. Bu etkileşimin çok ve akışın yoğun olduğu dönemdeki toplumlar karşımıza “bilgi toplumu, enformasyon toplumu” olarak çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">21.yüzyıldan önceki dönemlerde toplumların gelişmişlik düzeyleri sahip oldukları toprak bütünlüğü, sanayi vs. ile ilgiliyken bilgi toplumunda karşımıza gelişmişlik düzeyi ölçütü olarak bilgisayar teknolojileri çıkmaktadır. Artık bilgisayar teknolojileri kullanmak ve onları geliştirmek ile toplumların gelişmişlik düzeyleri paralel olarak ilerlemektedir. Topluma yön gösteren, rehberlik eden, şekil veren kaynak “bilgi”dir. Bilgi ile birlikte dönüşüm sağlanmaktadır. Bireyler kendi hayatlarında ve toplumların yaşamlarında bu bilgiler merkezde konumlanmak ve gerekli yönlendirmeleri bu bilgilere göre yapmak zorunluluğu vardır. Artık bireyler iletişim kurarken bilgilerini konuşturma mecburiyeti hissetmektedir. Bu bilgilerin edinilmesi için ise bilgisayar teknolojilerinin gelişmiş ve geliştirilebilir konumda olması gerekmektedir. Bu geliştirilebilirlik toplumun kalkınmasını 21. yüzyılın isteklerine uygun bir toplum yapısının ortaya çıkmasını sağlamaktadır. Bu yollar izlenerek ancak gelişmişlik düzeyine erişilebilir. 21. yüzyılın toplumlardan beklediği döngü birbirini takip eden zincir halkalarına benzetilebilir. Bu zincir halkalarının birisinin bile eksik olması durumunda döngü tamamlanamaz bir hal alacaktır. Özelde bireyler genelde ise toplumlar arasında bu sebeplerden ötürü gelişmişlik düzeyini yakalama konusunda bir rekabet söz konusudur. Edinilmesi gereken bilgiler ise sürekli aynı kalmamakta onlarda zaman ile doğru orantılı olarak değişmektedir. Bu sebeple çok hızlı bir bilgi akışı söz konusudur. Artık maddi üretimler arka planda kalmış bilgi maddi üretimin yerini almış durumdadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilginin üretilmesi, geliştirilmesi ve pazarlanması ile birlikte yeni iş alanları açılmakta ve bireyler kendilerini bu iş alanlarının içerisinde bulmaktadır. Ortaya çıkan yeni iş alanları ile birlikte bilgi üreten bireyler ön planda kalacak ve bu alanlarda çalışarak bireylerin sorgulama ve eleştirel düşünme yetenekleri güçlenecektir. Bu kazanımları elde eden bireyler toplum içerisinde söz sahibi olabilecektir. Yalnızca yeni bilgiler üretmek, yeni bilgiler ortaya çıkarmak amaçlanmamakta bunun yanı sıra bilgilerin biriktirilmesi ve bu birikimin nasıl sağlanacağı konusunda da çalışmalar yürütülmektedir. Bu şekilde hem yeni üretilen bilgilerden faydalanmanın yolu açılacak hem de eski bilgilere erişim kolaylaşacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bilgi toplumları içerisinde birey her zaman aktif olmak zorundadır, pasif durumda kalabilmesi çok mümkün değildir. Aktif durumda olup sürekli üreten bir yapısı olmalıdır. Toplumun sahip olduğu bütün kurumlar içerisinde aktiflik ön plandadır ve o kurumlar içerisinde de yine aktif dediğimiz bireyler yer alacaktır. Kurumlar içerisinde sürekli bir bilgi akışı, bilgi dönüşümü ön planda olacaktır ve birey sisteme ilk dahil olduğu andan itibaren aktif bir şekilde katılım göstermek zorundadır. Birey hem kendi özel hayatında hem de dışarıda yer aldığı kurumlar içerisinde oluşan kamu hayatında zihinsel olarak aktiflik göstermeli, bilgi üretebilmelidir. Çünkü ancak bilgi ürettiği ölçüde kendini topluma kabul ettirebilir, ancak bu şekilde kendini topluma kanıtlayabilir konuma gelebilir. Bir grup halinde ortaya çıkan toplum, kolektif bilinç arka planda kalmış ve artık bireyselliğin ön plana çıktığı birey temelli bilgiler önemsenmeye başlamıştır.</p>
<p>21.yüzyılın şekillenmesinde ve bilgi toplumlarının bu denli hızlı bir şekilde ortaya çıkıp bireyleri etki altına almasında önemli olan kavram olarak karşımıza küreselleşme çıkmaktadır. Küreselleşme kelime anlamı olarak küreselleşmek durumu, globalleşme anlamına gelmektedir. (TDK, Güncel Türkçe Sözlük) Tanımlaması kolay yapılan bir kavram olarak görünse de aslında sınırlarının çizilmesi oldukça zor bir kavramdır. Teknolojik gelişmeler ile birlikte teknolojik gelişmeleri takip eden kitle iletişim araçları başta olmak üzere, bilgisayar teknolojileri ile birlikte küreselleşme kavramı tanımının gerekliliklerini yerine getirebilme imkanı bulmuştur. Bu şekilde küreselleşme süreci hızlanmış ve öncelikle bireyleri daha sonra da daha geniş kitleleri karşılayan toplumları etkisi altına alabilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Teknolojik gelişmelerin yanında gelen kitle iletişim araçları ve bilgisayar teknolojileri tüm kültürler, milletler arasında etkileşimi artırmış ve hızlandırmış, bütün toplumların ortak paydalarda buluşmasına olanak sağlamıştır. Bir devlet olmanın ilk şartlarından birisi olan belirli kesin sınırlara sahip olma şartı esnetilerek bu geri planda bırakılmıştır. Sınırlar ortadan kaldırılmak istenmiştir. Ülkeler için artık sahip oldukları toprak parçaları, sahip oldukları sınırlar önemini kaybeder duruma gelmiştir. Küreselleşme kendi içerisinde sınırların kaldırılmasını gerektirmektedir bu da sınırların önemsiz duruma gelmesinin sebepleri arasında sayılabilir. Birbirlerini destekleyen bir döngü içerisinde yer almaktadırlar. Aralardaki sınırlar kaldırıldıkça bireyler, toplumlar arasındaki sınırlarda kaldırılmakta dolayısıyla çok daha rahat ve akıcı bir şekilde iletişim kurulabilmektedir. Sonuç olarak ise etkileşim arttıkça çeşitlilikler ön plana çıkmaktadır. Çeşitlilik ile birlikte ise bireylerin yerelde sahip oldukları değerlerden ziyade evrensel olarak kabul edilen değerler ön planda yer almakta ve evrensel değerler geçerli olmaktadır. Dünya üzerinde ilk haliyle kalan bir kültüre, bir değere rastlamak çok mümkün değildir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>1.2. Küreselleşmenin Eğitim Kurumlarına Etkisi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Küreselleşmenin ortaya çıkmasını sağlayan ve onun gelişmesi için imkan sağlayan en önemli unsur teknolojidir ve ardından teknolojinin kendisine uygun ortam bulmasına yardımcı olan kitle iletişim araçları ve kitle iletişim araçlarının anlam kazanmasını sağlayan internet teknolojileri rahatlıkla sayılabilir. Küreselleşmenin ortaya çıkarak dünyayı etkilemesini sağlayan ve hızlandıran etkenler arasında akla ilk gelen çok hızlı bir şekilde gelişen teknoloji ve teknolojinin etkilerini insanlara ulaştıran teknolojinin aygıtları (televizyon, bilgisayar, telefon vb.) sayılabilir. Bilgisayar teknolojilerinin beraberinde gelen internet ve internetin sahip olduğu sosyal medya formları da küreselleşmeye yaygınlaşma ve etki altına alma süreçlerinde yardımcı olan unsurlar arasında sayılabilmektedir. Bu unsurlar ile birlikte bireyler rahatlıkla mesafe kavramının araya koyduğu uzaklığa, sınırların araya çizdiği çizgilere bakmaksızın hızlı ve seri bir şekilde iletişim kurabilmektedir. Herhangi bir engelle karşılaşmayan bireye de bu çekici gelmektedir. Küreselleşmenin insanlar için çekici olan noktalarından birisi budur. Küreselleşme ile birlikte dünya belirli bir mekân olarak ortaya konulmakta ve bireylerin de bu düşünceyi bilinç olarak benimsemeleri istenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Küreselleşmeden toplumun kendisi, toplumun kurumları çok fazla boyutta etkilenmektedir. Bu kurumlardan birisi “eğitim” kurumudur. Belki de en çok etkiye maruz kalan ve etkilerini devam ettirmesini sağlayan kurumlar arasında da çok rahat bir şekilde sayılabilmektedir. Küreselleşme ile birlikte ortaya çıkan değişimler ve dönüşümler başta eğitim kurumu olan okul içerisinde etkin ve etkili olmakta daha sonra eğitim kurumu içerisinde uygulanan eğitim modellerinde görülmektedir. Son dönemde ortaya çıkan çevrimiçi eğitim, uzaktan eğitim gibi eğitim sistemleri küreselleşmenin yalnızca akla gelen etkilerinden birkaçıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireyler küreselleşmenin etkisi ve getirdikleriyle birlikte artık bulundukları konumdan rahatlıkla bilgisayar ve telefon ekranları aracılığıyla istedikleri bilgilere erişim sağlayabilir ve iletişim kurup eğitim kurumunun içerisine dahil olabilmektedir. Sınırların ortadan kaldırılması adına esnetilmesi ile birlikte de eğitim kurumu dediğimiz kurumlar yalnızca okul binası ile sınırlı kalmamaktadır. Çevrimiçi ve çevrimdışı imkanlarla, tekrarı sağlanacak şekilde eğitim olanaklarından faydalanabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Küreselleşme ve küreselleşmenin etkileri artık insanların inkâr edemeyeceği ve mecburen de olsa kabul ettikleri bir toplum olgusu haline gelmiştir. Bu inkâr edilemeyen toplumsal gerçeklik karşısında bireyler olan durumu kabul etmek ve kendilerini karşılarına çıkan bu yeni sistem içerisinde konumlandırmak adına şekillendirmeye çalışmışlardır. Bireylerin hayatında kabulleniş söz konusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Küreselleşmenin etkilerini kabullenen bireyler artık karşılarına çıkan bütün olguları kabul etmek zorunda kalmaktadır. Bu etkiyle birlikte özelde sahip olunan değerler, bilgiler ve davranışlar küreselleşmenin getirdiği yeni formlar ile sentezlenerek yeni sistemler olarak karışımıza çıkmaktadır. Küreselleşmenin etkisiyle birlikte ulusal anlamda ortaya konulan, bugüne kadar kabul edilmiş değerler arka planda kalmakta fakat tamamen yok edilmemektedir. Yok olmasa bile bu değerlerin eski formlarından eser kalmamakta çünkü küreselleşme değerleri, normları ile birlikte yeni şekillere büründürülmektedir. Değerler, tutumlar uluslararası bir boyut kazanmakta ve hepsi aynı, ortak payda üzerinde toplanmaktadır. Arada farklılıklar olsa da bunlar gözükmemekte sanki aynı değerlere sahip toplumlar varmış gibi davranılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Yeni değerler sisteminin etkileri ile birlikte kendi sahip olunan özel değerlerini karmaşık hale getirmek, harmanlamak kendi değerlerini kökten reddetmek anlamını karşılamamaktadır. Bu durumun tam tersine yeni karşımıza çıkan küreselleşme olgusu ve etkileri karşısında birey kendi özel benliğini ifade eden “milli” diye adlandırdığımız değerlerine sahip çıkmalıdır. Öz benliğini kaybetmeden, kendi değerlerine zarar vermeden ve dışarıdan gelecek zararı önleyerek sahip çıkma duygusuna sahip olunmalıdır. Yeni karşılaşılan değerleri tamamen reddetmek de bir çözüm değildir. Bunun yerine aradaki denge iyi kurulmalı, ne kendi değerlerini yok sayacak ne de yeni değerleri reddedecek bir durum ortaya çıkmalıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireylerin özelde hayatına bu denli etki edecek ve hayatlarının her noktasının formunu değiştirecek bu gerçekliğe yardımcı olabilecek ve etkilerini en aza indirecek, bireylerin benliklerine tam anlamıyla nüfuz etmesini engelleyecek kurum toplum içerisinde eğitim kurumu olarak karşımıza çıkmaktadır. Eğitim kurumları kendi eğitim sistemleri aracılığı ile birlikte ortaya çıkan kazanımları öncelikle eğitim kurumları içerisinde yer alan ve eğitim gören genç nesillere benimsetmeli ve ardından bunun giderek yayılmasını sağlamalıdır. Aksi halde yaşadığı çağın gereksinimlerini bilmeyen, kendi benliğini savunamayan, kazanımlardan yoksun bireyler yetişecektir.</p>
<ol style="text-align: justify;" start="2">
<li><strong> Türk Eğitim Sisteminin Tarihsel Seyri</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>2.1. Eski Türklerde Eğitim</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Orta Asya Türk toplumlarında yaşamın karşılaşılan her anını etkileyen kurum olarak karşımıza “töre” çıkmaktadır. Töre kelimesi sözlüğe bakıldığında bir toplulukta benimsenmiş, yerleşmiş davranış ve yaşama biçimlerinin, kuralların, görenek ve geleneklerin, ortaklaşa alışkanlıkların, tutulan yolların bütünü, âdet, bir toplumdaki ahlaki davranış biçimleri olarak tanımlanmaktadır. Tanımdan hareketle de anlaşılacağı üzere töre toplumların hayatlarının bütün noktalarına temas etmekte ve onları etkileyip şekillendirmektedir. (Konuk, 2010;279)</p>
<p style="text-align: justify;">Töre kavramı içerisinde yalnızca yazılı kanunları, yazılı kuralları almakla kalmaz bunun yanında yazılı olmayan uygulamaları da içermektedir. Eskiden itibaren gelen, atalardan kalma olarak söylenebilecek bütün ritüellerin devam ettirilmesi de töre kavramının kapsamına girmektedir. İnsanların kendi aralarında iletişim kurarak belirledikleri kurallar ve bunların dilden dile, kulaktan kulağa aktarılması ile de töreler oluşturulmakta ve oluşan töreler toplumların mihenk taşları rolünü oynamaktadır. Töreler etrafında toplumsal hayat şekillendirilmektedir ve bireylerin her anlarında bu törelerin kurallarına, değerlerine rahatlıkla rastlanabilmektedir. Özelde birey genelde de toplum törenin kendilerine sunduğu sınırların içerisinde kalmaya özen göstermektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Eski Türklerin yaşam biçimi olarak benimsediği yarı-göçebelik (yaylak-kışlak hayatı) kültürü ile birlikte eğitim de günlük hayat uygulamalarına ve törenin izin verdiği kadarına uygun olarak ancak yaşayıp öğrenme olarak karşımıza çıkmaktadır. Orta Asya Türk toplumlarında yoğun bir şekilde uygulama ile eğitim hâkimdir. Pratik öğrenme yolu ile karşılaşılan durumlar karşısında ani çözümler üretme ön plandadır. Bu sebeple tecrübe ederek kazanımlar gerçekleşmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2.2. Selçuklu ve Osmanlı Toplumlarında Eğitim</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Türklerin 8. ve 9. yüzyıllarda İslamiyet’i kabul ederek Müslüman olmasıyla birlikte Türk toplumu da tarihsel ve sosyolojik olarak bir dönüşüm sürecine dahil olmuştur. Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişte olduğu 15. ve 16. Yüzyıllar eğitimin de yükselişini yaşadığı dönemler olarak söylenebilmektedir. Bu dönemlerde medreseler ve Enderun mektepleri ön plandaydı ve eğitimin merkezinde yer almaktaydı. Yalnızca Türk öğrencileri için değil başka ülkelerden, uluslardan öğrencilere de hitap edip, eğitim vererek her alanda eğitim olanağı sunmaktaydı. (Konuk, 2010;281)</p>
<p style="text-align: justify;">Türk toplumu içerisinde ilk defa bir düzeni, planı olan belirli bir sisteme sahip örgün bir eğitim kurumu olarak medreseler ortaya çıkmıştır. Çok kısa zaman içerisinde de kendisine yayılma ortamı bulabilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti kurulana kadar da eğitim medreselerde devam etmiştir. Türk toplumunun sahip olduğu değerler, ahlaki kurallar bir değişim sürecine girmiş ve yeniden kurgulanmaya başlanmıştır denilebilir. Dönemin düşünürleri ve din adamları birlikte eğitim kurumunun içerisinde yer almışlardır. Bu sebeple topluma dair kuralların, fikirlerin ve dini kuralların bir arada verildiği bir eğitim sisteminden kolaylıkla bahsedilebilmektedir. Eğitim dili ise Araplarla kurulan ilişkiler sonucunda halkın gündelik yaşam içerisinde kullandığı Türkçe’den daha farklı olarak etkileşim ile birlikte Arapça ve Farsça olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Medreselerin yanı sıra dönemin eğitim kurumları olarak karşımıza mektepler, tekkeler ve ahilik teşkilatları da çıkmaktadır. Medreseler daha çok eğitimin resmî boyutu ile ilgilenirken ahilik teşkilatları ve tekkeler ise sivil olarak adlandırılabilecek devlet denetiminden ve devlet yönlendirmesinden birazcık daha uzak kurumlar olarak söylenebilmektedir. Medrese eğitimi içerisinde büyük oranda din bilimleri öğretimi yapılırken tekkelerde ise dil, edebiyat, sanat, iş ahlakı alanlarının konuları öğretilmeye çalışılır. Bu ayrıştırmalar sonucunda din ve dünya ile ilgili fikirlerin ayrılması da ortaya çıkmıştır. Daha da ileri boyutta aydın ve halk arasında çekilen çizgilerin temelleri bu dönemde atılmıştır yorumu rahatlıkla yapılabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Medreseler kuruldukları ilk andan Osmanlının son dönemlerine kadar aynı şekilde varlığını devam ettirmiş bir değişim sürecine dahil olmamıştır. Enderun adı verilen mekteplerde azınlık çocuklar yetiştirilmek üzere alınmış ve topluma faydalı birer fert olarak kazandırılması sağlanmıştır. Eğitim sürecinde temel amaç dinidir ve din eğitimi merkeze alınmıştır. Eğitimde yöntem olarak ise ezbercilik benimsenmiştir. Araplarla geliştirilen ilişkiler üzerine etkilenilen birçok nokta arasında yer alan dil yoğun bir süreç geçirmiş ve Arapça, Farsça karışımı Osmanlıca ortaya çıkmıştır. Eğitim içerisinde ise Arapça ve Farsça sözcüklerinin etkisi çok kolay bir şekilde fark edilmektedir. Eğitim kurumları cinsiyetçi bir temeldedir. Erkek çocukları eğitim kurumları içerisinde yer alırken kız çocukları eğitim kurumları içerisine dahil edilmemektedir. Bu durum Osmanlı’nın son dönemine kadar böyle devam etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong> 2.3. Türkiye Cumhuriyeti’nde Ulus Devlet Etkisiyle Oluşan Ulusal Eğitim </strong></p>
<p style="text-align: justify;">Modernitenin etkisiyle birlikte ulus devlet toplum modeli ortaya çıkmıştır. <em>“Ulus-devlet diye bir kavram hayata geçebilmişse eğer, hiç şüphesiz en başta okul sayesindedir. Bugün anladığımız manada okul olmasaydı, ulus-devlet de olmazdı.” </em>(Taşçı, 2001, 61; akt. Konuk, 2010;282) Toplum olarak modernleşmenin etkisine girilmesiyle birlikte doğal olarak toplumun sahip olduğu bütün kurumlar bu süreçlerden etkilenmiştir. Etkilenen toplum kurumlarından birisi de hiç şüphesiz eğitim kurumudur. Aralarında karşılıklı bir ilişki rahatlıkla kurulabilmektedir. Toplumun dönüşümüyle birlikte eğitim kurumu dönüştürülmüştür, eğitim kurumlarının yenilenmesiyle birlikte ise toplumun dönüşüm süreci hızlandırılmıştır. Devletin ve toplumun yeni formlara göre şekillendirilmesi eğitim kurumları aracılığıyla olmaktadır.  Toplumun geçirdiği yeni değişim ve dönüşüm aşamalarıyla birlikte yapılan çalışmalarda eğitim programlarının, eğitim yöntemlerinin ve eğitim içeriklerinin neler olması gerektiği sıklıkla tartışılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhuriyet yıllarında ise şehirlerde ve kasabalarda faaliyete geçirilen halkevleri ile birlikte köylerde açılan halkodaları ise yetişkinlerin eğitiminde büyük rol oynamaktadır. Halkevlerinin de halkodalarının da amacı temelde yeni ortaya çıkan Cumhuriyet kültürünü yaymak ve toplumu ortaya çıkan bu yeni kültüre adapte etmektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplum içerisinde bir başka eğitim merkezi kurumu olarak karşımıza “köy enstitüleri” çıkmaktadır. Köy Enstitüleri ile birlikte toplumun kalkınmasının, dönüşümünün köyden ve köylüden başlaması gerektiği mantığı devreye girmektedir. Yalnızca köy enstitüleri içerisinde bu düşünce yer almamakta dönemin sanatçıları, ressamları, müzisyenleri, şairleri de eserlerini köy temaları etrafında şekillendirmektedir. (Konuk; 2010;285)</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhuriyet yılları içerisinde, ulus devlet ve beraberinde gelen ulusal eğitim ile örtüşen eğitim modelleri ve eğitim uygulamaları toplum modernleşmesinin temel taşlarını ortaya koymaktadır. Bu yıllarda Atatürk “başöğretmen” unvanı almıştır ve bu unvana başka bir kurucu önderde rastlanmamaktadır. Atatürk döneminde toplumun ilerlemesinin ve dönüşmesinin temellerinin eğitim kurumlarından ve eğitim uygulamalarından geçtiğinin bilinci hâkim durumdaydı. Belki de eğitim kurumlarına bu denli öncelik verilen tek dönem olarak da adlandırılabilir. Atatürk topluma yeni fikirler sunmanın ve bu fikirlerin arkasına dayanak oluşturmanın temellerinin eğitimden geçtiğine inanmakta ve bu inancına dair çalışmalar yürütmeye çalışmaktadır. Yaptığı çalışmalar ile birlikte bireylerin düşüncelerinin değişmesini sağlamakta, çağa ayak uyduracak bireylerin oluşmasının sağlamayı hedeflemektedir.</p>
<ol style="text-align: justify;" start="3">
<li><strong> Milli Unsurlar ve Milli Eğitim</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.1. Milli Unsurlar Nedir?</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>     </strong>Milletlerin ve toplumların, kuruldukları andan itibaren tarih içerisinde geçirdikleri çalkantılı dönemlerde bile vazgeçmedikleri ve devamlılığını sağladıkları birtakım unsurları ve değerleri vardır. Bu unsur ve değerler, bireyleri olduğu kadar toplumunda bütün aşamalarında heyecan ve gurur kaynağı olmaktadır. Çünkü bu unsurlar milleti meydana getiren, milletin millet, devletin devlet olmasını sağlayan, tarih boyunca emeği geçen kişi veya kişilerin var oluş sebeplerini temsil etmektedir. Toplumlar kendi iç ilişkilerinde ve diğer toplumlarla oluşan dış ilişkilerinde her zaman bu milli değer ve unsurları göz önünde bulundurmak zorundadır.</p>
<p style="text-align: justify;">İster göçebe bir toplum ister yerleşik bir toplum, ister kabile düzeninde ister de ulus-devlet yapılanması şeklinde bir toplum olsun hepsinin de toplum olabilmesi, bir arada kalabilmesi için birtakım ortaklıkları paylaşması gerekmektedir. Bu ortaklıklar bireyleri toplum dediğimiz, devlet dediğimiz çatının altında toplayarak bir arada tutmak görevini üstlenmektedir. Milli unsurlar bu ortaklıklar içerisinde sayılabilecek, örnek gösterilebilecek unsurlardandır. Örneğin; Atatürk, İstiklal Marşı, Andımız, Atatürk büstü, Atatürk köşesi gibi. Hem kamu hem de özel kuruluşlardan bu ortaklıklara sahip çıkmaları ve ortaklıkların devamlılığını sağlamaları beklenen misyonlar arasındadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.1. Milli Eğitim Kurumlarında Atatürk İmgesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>     </strong>Türkiye’de kamunun olduğu her alanda Atatürk yer almaktadır. Paraların üzerinde, devlet dairelerinde, okullarda, sınıflarda, iş yerlerinde karşımıza rahatlıkla çıkmaktadır. Saydığımız bütün ortamlarda resmi, heykelleri veya büstleri vardır. Eğitim kurumları içerisinde Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı bireyler yetiştirmek, eğitimin her kademesi için ilk amaç haline getirilmiştir. Bu amaç eğitim kurumlarının kuruluş amaçlarında, vizyon ve misyonlarında, eğitim programlarında, müfredatlarda, ders kitaplarında yer almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mustafa Kemal Atatürk, Türk tarihinde olağanüstü bir dönemde yaşayan, halkın çaresizliği, ümitsizliği ve toplum olarak yok olma korkusunu en derinden hissedildiği bir dönemde ölüm kalım mücadelelerinden geçen insanların kahramanı olmuştur. Kurtuluş Savaşı ile birlikte kahramanlığı tartışmasız bir hale bürünür. Ölüm kalım savaşını zaferle sonuçlandırmayı başarır ve vatanı, ulusal onuru ve bunlarla birlikte dini kurtaran bir lider haline gelir. Doğal olarak da toplumda daha sonraki bırakacağı etkilere dayanak oluşturacak mükemmel bir karizma kazanmıştır. Atatürk, artık halkın kurtarıcısı ve kahramanı olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Cumhuriyetin ilk kurucu nesli ve halk için Atatürk, geçmişte kalan Kurtuluş Savaşı’nın kahramanı olarak yalnızca minnet duyulması, teşekkür edilmesi, şükran duyulması gereken birisi olmaktan çıkmıştır. Sürekli savaşların olduğu bir dönemde halkın başında Atatürk gibi bir kahraman bulunması dönem halkına da cesaret vermektedir. Halkın ihtiyacı olan cesaret Atatürk’ün varlığıyla birlikte vücut bulmaktadır. Kurtarılması gereken devlet onuru, halkın gururu Atatürk sayesinde kurtarılmıştır. Sayılan sebeplerden ötürü Atatürk’e şükranların bir şekilde sunulması gerekmektedir. Halk da bu şükran sunma durumunu yalnızca o dönemle sınırlı tutmamış bu geleneği devam ettirmek adına Atatürk’ü devletin olduğu her alana dahil etmiştir. Gerek resimleri, gerek büstleri gerekse de heykelleri ile bu durum gerçekleştirilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğitim kurumları içerisinde Atatürk’ün resimleri, büstü gibi unsurlara çok rahatlıkla rastlayabilmekteyiz. Aynı şekilde düzenlenen ders programları ve ders içeriklerini belirleyen ders müfredatları içerisinde Atatürk ilke ve inkılaplarına dair maddeler yer almaktadır. Bunlar da yine Atatürk’e minnettarlık duygusunun etkisiyle gerçekleştirilen faaliyetlerdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Milli eğitimin kuruluş amacından günümüze kadar benimsediği kurallar arasında Atatürk ilke ve inkılaplarına uygun bireyler yetiştirmek hedefleri arasındadır. Bu sebepten ötürü milli eğitim kurumlarını oluştururken ve devamlılığını sağlarken bu hedefe uygun bir şekilde dizayn edilir ve içerikler oluşturulur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.1.1. Milli Eğitim Kurumlarında Atatürk Köşesi</strong></p>
<p style="text-align: justify;">2008 yılında Özel Eğitim Kurumları Kanunu’nu içeriğinde yapılan değişiklikler ile birlikte hazırlanan yönetmelik Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir ve böylelikle yapılan değişiklik ile birlikte 1985 yılında kabul edilen ve yürürlüğe giren Atatürk köşesi bulundurma zorunluluğu yönetmeliği kaldırılmış olmuştur. (Mart, 2008) Yayımlanan yönetmelikteki hükme göre Atatürk köşesinin özel eğitim kurumları ve özel okullarda oluşturulması yönetmeliği kaldırılmıştır. Dolayısıyla Atatürk köşesi oluşturulması kurumların tercihlerine bırakılmış bu konuda esnek davranılmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">20.03.2012 tarihinde ise Özel Okullarda Atatürk Köşesi hakkında yeni bir yönetmelik yayımlanmış ve bu yönetmelik ile birlikte ise Atatürk köşesi yeniden “zorunlu” hale getirilmiştir. Özel eğitim kurumlarında, binalarında, idari birimlerinde bir önceki yönetmelikte geçerli olduğu gibi Anayasa ve Cumhuriyetin kuruluş düşüncesine, felsefesine, devlet misyon ve vizyonlarına uygun bir şekilde, Cumhuriyet ruhunu yansıtacak bir Atatürk köşesi hazırlanması zorunluluğu belirtilmiştir. Hazırlanacak olan Atatürk köşesinin kriterleri de yine yürürlüğe konulan kararda belirtilmiştir. Atatürk köşesi zeminden yüksek olmalı, Atatürk büstü, Atatürk fotoğrafı, Türk bayrağı, İstiklal Marşı, Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi, madalyonlar, Atatürk’ün eğitime dair sözlerinin de yer alması verilen kararlar arasındadır. Özel eğitim kurumlarının da amacının Türk Milli Eğitiminin genel amaçları arasında sayılan “Türk Milli Eğitiminin genel amacı, Türk Milletinin bütün fertlerini, Atatürk inkılap ve ilkelerine ve Anayasada ifadesini bulan Atatürk milliyetçiliğine bağlı; Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan, insan haklarına ve Anayasanın başlangıcındaki temel ilkelere dayanan demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getirmiş yurttaşlar olarak yetiştirmek” olduğu tekrar belirtilmiştir. (Şubat, 2017; Danıştay Kararı)</p>
<p style="text-align: justify;">Atatürk köşesi hakkındaki karar değişiklikleri yalnızca özel eğitim kurumlarını ilgilendirmektedir. Kamuya ait olan eğitim kurumlarında ise geçerli değildir. Herhangi bir değişiklik gözlenmemektedir ve ilk anda kabul edilen Atatürk köşesi kararları yönetmeliği devam ettirilmektedir. Milletin ebediyete kadar yaşatması, saygı duyması gereken, milleti çağdaş uygarlık seviyesine çıkaracak ve yine millete öncü olacak Türk milleti fertlerinin Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlı fertler olarak yetiştirilmesi ve bu ilke inkılapların sürdürülmesini sağlama konusunda yardımcı olmak milli eğitim kurumlarının görevidir. Çünkü eğitim kurumu içerisinde ilke ve inkılaplara uygun yetiştirilecek bireyler aracılığıyla bu ilkelerin devamlılığı sağlanabilmektedir. Yapılan uygulamalarda Atatürk’e duyulan şükran ve minnet duyguları yine ön planda yer almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.2. Milli Eğitim Kurumlarında İstiklal Marşı ve Andımız</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>     </strong>Milli marşlar ulusların bağımsızlığını sergilemektedir ve milli duygularla yazılmaktadır. Bu sebepten dolayı millet için manevi değeri çok yüksek unsurlardır. Milli marşlara kutsallık atfedilmiştir ve kutsallığı millet tarafından korunmaktadır. İstiklal Marşı da aynı kutsallık atfedilen milli marşlar arasında yer almakta ve Türk milletinin milli ruhunu temsil etmektedir. Bu milli ruh temsillerine Türkiye Cumhuriyeti topraklarının her yerinde, Türk milletinin olduğu her anda rastlamak mümkündür. On kıtadan oluşan milli marşın ilk iki kıtasına yapılan beste ile özel günlerde, anma törenlerinde vs. bestesiyle okunması sağlanmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Milli eğitim kurumları olan okullarda ise İstiklal Marşı pazartesi günleri okul açılışında, cuma günleri ise okul çıkışlarında okunmaktadır. Böylelikle bireyler okul kurumu içerisinde milli duygular benimsetilmektedir. Ayrıca sınıflar başta olmak üzere okulların birçok noktasında İstiklal Marşı’nın yazılı olduğu tablolara rastlamak mümkündür. İstiklal Marşı’nın okunması hem kamu kuruluşlarında hem de milli eğitim kurumları içinde herhangi bir değişime uğramamıştır.  İstiklal Marşı, Türk milletinin atalarının Türkiye Cumhuriyeti adına yaptıklarının bir temsili olduğu için yine bir minnettarlık ve şükran duygusu hakimdir.</p>
<p style="text-align: justify;">Andımız metni ise yine tarihsel bir marş niteliği taşımaktadır. İlk olarak 23 Nisan 1933 yılında Reşit Galip tarafından ortaya çıkarılmıştır. 19 Eylül 1932 yılında Milli Eğitim Bakanı olarak göreve atanan Reşit Galip kısa sürede olsa sürdürdüğü görevinde toplum için birçok iş başarmış ve Andımız da toplum için yaptığı işlerden birisidir. Döneminin çağdaş eğitimi temsil eden bireyleri arasında yer almaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Andımız ilkokul öğrencilerine öğretilmekte ve söyletilmektedir. Türk milletinin ve Türk milli eğitim sisteminin değişmesi tartışılmaz parçalarını öğretmek amacı gütmektedir. Bu parçaların özünün benimsetilmesi için en kısa halleri ile anlatılmaya çalışılmaktadır. Her sabah öğrencilerin kendileri için etmiş oldukları bu yemin metni hem okul içerisindeki öğrenciliklerinde hem de okul dışında özel hayatlarında nasıl bir birey olmaları gerektiği konusunda yönlendirmeler yapmaktadır. Bireylerin bütün hayatlarında vicdanlı ve saygılı bireyler olması hedeflenmekte ve bunu özümsemeleri sağlanmaya çalışılmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Andımız metni içerisinde yer alan milli söylem unsurları bir dönem tepkilerle karşılaşmış ve bunun bireyleri ayrıştırdığı öne sürüldüğü için kaldırılması, okutulmaması gerektiğine karar verilmiştir. İçeriğinde yer alan milli, ırksal söylemlerden ötürü kaldırılma kararı uygulanmıştır. 8 Ekim 2013 tarihinde Milli Eğitim Bakanlığı İlköğretim Kurumları Yönetmeliğinde yapılan değişikliklerle birlikte hazırlanan yönetmeliğin 1. maddesiyle karar uygulanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">2018 yılında ise Danıştay 8. Dairesi, ilköğretim okullarında uygulanan &#8220;Öğrenci Andı&#8221;nı kaldıran yönetmelik hükmünü iptal etmiştir (Ekim, 2018; Danıştay Kararı). Metin içerisinde bulunan kavramların ve ilkelerin Anayasa’da bulunan kavram ve ilkeleri olduğu gerekçesi, milli eğitim sistemlerinin kanun ve yönetmeliklerinde belirlenen, düzenlenen temel amaçlarını ortaya koyar nitelikte olması, öğrencilerde değer oluşumunu sağlaması gerekçeleri tekraren andımızın okutulması kararını olumlayan adımlar olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">2013 yılında kaldırılan Andımız metni tekrar 2018 yılında okutulması uygundur kararıyla tekrar getirilmiştir. Henüz uygulamaya geçilmese de sözel olarak bu kararlar verilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>SONUÇ</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Küreselleşme kavramı ve küreselleşmenin toplumlar için sunduğu süreçlerle birlikte bir dönüşüm süreci başladığı aşikârdır. Küreselleşme ile birlikte bütün toplumlar tek bir şekle büründürülmeye çalışılmış ve hepsi aynı değer, tutum, davranış çatısı altında buluşturulmaya çalışılmıştır. Bu çatıların inşa edilmesi adına da küreselleşme teknolojinin imkanlarından faydalanıp kitle iletişim araçları, bilgisayar ve internet teknolojilerini kullanmıştır. Teknoloji ve teknolojinin aygıtları aracılığıyla dönemlere uygun olarak sunmak istediklerini kolaylıkla bireylere ardından da toplumlara yansıtma ve uygulatma fırsatı bulabilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bir toplumu dönüştürmek için en uygun ve en kolay şekilde toplumun bireylerine erişecek kanal olarak ise kendisine eğitim kurumunu seçen küreselleşme kendi sunduğu formlara uygun olarak eğitim kurumlarını revize etmiştir. Revize edilen eğitim kurumları içeriğinde yer alan eğitim programları da bu revizede rol oynamıştır ve bir bütün olarak değişim sürecine ayak uydurulmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Eğitim kurumu içerisinde küreselleşmenin gerekçelerine uygun olan bireyler yetiştirilmesi hedeflenmektedir. Fakat bu hedef gerçekleştirilirken toplumların kendi öz değerlerini hiçe saymadan hareket edilmesi gerekmektedir. Hem kendi toplumsal değerlerine hem de küreselleşmenin değerlerine sahip çıkan, ikisini terazide dengeli bir şekilde konumlandırıp, eşit oranda harmanlayan bireyler yetiştirmek amaçlanmaktadır. Bireylerin ne kendi değerlerinden kopması ne de küreselleşmeyi tamamen reddetmesi istenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Küreselleşme ile birlikte değişen değerler sürecinde karşımıza eğitim kurumları içerisinde milli değerler ve milli unsurlar maddeleri çıkmaktadır. Milli değer ve unsur olarak adlandırılanlar arasında ise Atatürk, İstiklal Marşı, Andımız sayılabilmektedir. Sayılan bu unsurların bazıları küreselleşme sürecinde aynı kalmış bazısı ise bir değişim süreci geçirmek zorunda bırakılmıştır. İstiklal Marşı ilk kabul edilip okutulduğu günden itibaren kamu kuruluşları içindeki yerini koruyabilmiş ve eğitim kurumlarındaki yeri ve saygınlığı da muhafaza edilmiştir. Atatürk imgesinin yeri hem kamu hem de özel kuruluşlarda yadsınamaz derecede büyüktür fakat bir dönem özel eğitim kurumlarında Atatürk köşesi bulundurulma zorunluluğu kaldırılmışken daha sonra bu kararın yerine tekrar bulundurma zorunluluğu getirilmiştir. Andımız ise içerisinde geçen söylemler, ilkeler sebebiyle kaldırılmış ve aradan geçen beş yıl gibi bir süreden sonra tekrar okutulmasına dair verilen karar ile milli eğitim kurumlarına dönmüştür.</p>
<p style="text-align: justify;">Milli eğitim kurumları içerisinde amaç her zaman vatana, millete bağlı, Atatürk ilke ve inkılaplarına saygılı bireyler yetiştirmek olmuştur. Yapılan uygulamalar bu misyonu destekler niteliktedir. Küreselleşmenin, bilgi toplumunun getirdikleri elbette yadsınamaz fakat milli değerleri yok sayan bir eğitim sisteminden de söz edilememektedir. Hazırlanan eğitim programlarında, ders müfredatlarında bu nedenden ötürü milli değer ve unsurlara verilen önem ve küreselleşmenin getirdikleri dengeli bir şekilde dağıtılmaya çalışılmaktadır.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li><span style="color: #000000;"><strong>Güncel Türkçe Sözlük</strong>, Türk Dil Kurumu</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Sezai, İ., <strong>Sosyolojiye Giriş, </strong>Beta Yayınları, İstanbul, 2010.</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Elmas, E., <strong>“Türkiye’de Modernlik Okuması: İlköğretim Çocuklarında Atatürk Algısı”</strong>, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Bilgi Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, İstanbul, 2007.</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Mart, 2008<strong>, </strong><a style="color: #000000;" href="http://www.gazetevatan.com/okullarda-artik---ataturk-kosesi---sart-degil-166061-gundem/"><strong>http://www.gazetevatan.com/okullarda-artik&#8212;ataturk-kosesi&#8212;sart-degil-166061-gundem/</strong></a> Erişim Tarihi: 07.01.2019</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Nisan, 2017, <a style="color: #000000;" href="https://www.istanbulbarosu.org.tr/HaberDetay.aspx?ID=12336">https://www.istanbulbarosu.org.tr/HaberDetay.aspx?ID=12336</a> Erişim Tarihi: 07.01.2019</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Sezgin F., Çalık T.,<strong> Küreselleşme, Bilgi Toplumu ve Eğitim, </strong>Kastamonu Eğitim Dergisi, Mart 2005, C:13 No:1 s.55-6</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Aslan K.,<strong> Küreselleşmenin Eğitim Boyutu, </strong>Ege Eğitim Dergisi, 2004 (5), s.1-5</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Tunç, B.,<strong> Eğitimin Tarihsel gelişimi ve 21.Yüzyılda Eğitim Biliminde Yönelimler, </strong>Eğitim Bilimine Giriş, Pegem Akademi, Ankara, 2012, S. 173-196.</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Ekim,2018,https://web.archive.org/web/20181019022003/http://www.hurriyet.com.tr/gundem/danistaydan-ogrenci-andi-karari-40991295 Erişim Tarihi: 08.01.2019</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Karaca, A., Kurtuluş, M.A., “<strong>Pedagojik Formasyon Öğrencilerinin Milli Değerlere İlişkin Düşüncelerinin Bazı Değişkenler Açısından İncelenmesi”, </strong>Asya’dan Avrupa’ya Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 2017 (1), s.1-10</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Gökalp, Z.,<strong> Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, </strong>Kültür Bakanlığı, 1976.</span></li>
<li><span style="color: #000000;">Güngör, E.,<strong> Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, </strong>2003, Hisar Kültür Gönüllüleri</span></li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><span style="color: #000000;"><strong> </strong></span></p>
<p style="text-align: justify;">The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/degisen-egitim-kurumlari-ve-degisim-surecinde-milli-unsurlar.html">Değişen Eğitim Kurumları ve Değişim Sürecinde Milli Unsurlar</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Madalyonun Diğer Yüzü “Erkeklik”</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-madalyonun-diger-yuzu-erkeklik.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Tekke]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 13 Jan 2019 20:30:06 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kadın ve Aile Çalışmaları]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkarılmış İçerik]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[cinsiyet rolleri]]></category>
		<category><![CDATA[kadın ve erkek]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal ayrımcılık]]></category>
		<category><![CDATA[Toplumsal cinsiyet]]></category>
		<category><![CDATA[toplumsal cinsiyet rolleri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=7069</guid>

					<description><![CDATA[<p>TOPLUMSAL CİNSİYET BAĞLAMINDA MADALYONUN DİĞER YÜZÜ “ERKEKLİK”                                                                                                 [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-madalyonun-diger-yuzu-erkeklik.html">Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Madalyonun Diğer Yüzü “Erkeklik”</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: center;"><strong>TOPLUMSAL CİNSİYET BAĞLAMINDA MADALYONUN DİĞER YÜZÜ “ERKEKLİK”</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>                                                                                                                                               </strong>Aynur TEKKE<sup>*</sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>ÖZET:</strong></p>
<p style="text-align: justify;">Bu makalenin asıl amacı, toplum içinde cinsiyete dair tanımlamaları ortaya koymak ve bu tanımlamalardan hareketle doğuştan gelen kadın ve erkek cinsiyet ayrımını açıklayarak buradan ortaya çıkan toplumsal cinsiyet ayrımını tespit etmektir. Bunun yanında ise toplumun değer ve tutumlarından hareketle cinsiyete yüklenen görevlerle beraber ortaya çıkan “kadınlık” ve “erkeklik” olgularını inceleyerek toplumsal cinsiyete “erkeklik” penceresinden bakmak amaçlanmıştır. Toplumların sahip olduğu değerler ile birlikte ortaya çıkan toplum modellerinin içerisinde bu cinsiyetlere biçilen roller cinsiyet ayrımını desteklemekte ve devamlılığını sağlamaktadır. Değişen zaman ile birlikte ufak da olsa cinsiyetlere atfedilen rollerde değişime uğramaktadır. Bugüne kadar yapılan çalışmalarda yoğun bir şekilde kadın ve kadınlık konusu ele alınarak erkek ve erkeklik dışlanmış gibi gözükmektedir. Her zaman ezilen kadın, ezen erkek gibi gözüktüğü için bir tarafa daha fazla ağırlık verilmektedir. Dünyanın iki cinsiyet üzerine var olduğu ve yine o iki cinsiyet üzerinden varlığını devam ettirdiği göz önünde bulundurulduğunda bir tarafa ağırlık vermek son derece yanlış olacaktır. Kadın cinsiyetinin ve kadınlığın yaşadığı sorunlar kadar erkek cinsiyeti ve erkeklik de sorunlar yaşamaktadır. Her iki <strong>cinsiyetinde</strong> omuzlarında toplumsal cinsiyet rolleri adı altında yükler bulunmakta ve bu rolleri yerine getirmeleri istenmektedir. Bireylerin bu rolleri isteyip istemediği, razı olup olmadığı ise önemsenmemektedir. Sayılan sebeplerden ötürü bu çalışmada toplum içerisinde cinsiyetlere biçilen rollerin bireylere, özelde de erkeklik rollerine sahip olan erkekler üzerindeki etkileri literatür taraması verileri dikkate alınarak yorumlanmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Anahtar Kelimeler: </strong>Cinsiyet, Toplumsal Cinsiyet, Kadınlık, Erkeklik, Erkek Kimliği Ataerkillik</p>
<p style="text-align: justify;"><sup>*Yüksek Lisans Öğrencisi, Kırıkkale Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyoloji Ana Bilim Dalı.</sup></p>
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>GİRİŞ</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>      </strong> Toplum içerisinde bireyler bir bütünlük halinde gözükseler de aslında aralarındaki ilişkiler sınıflandırılmış, kategorilere ayrılmıştır. Bireyler kendilerinde bulunan özellikler ve bulunmayan özellikler ile diğerlerinden ayrı olarak, farklı olarak kendisini lanse eder ve bu farklılıklar ile kendilerine ait kategoriler, sınıflar oluşturur. Bu sınıfı “biz” olarak benimseyerek dışarıda kalan sınıfı ise “onlar” olarak adlandırır. Biz olarak adlandırılan sınıfa olumlu özellikler atfedilirken, onlar olarak adlandırılan sınıfa ise olumsuz özellikler atfedilir ve karşı sınıf olarak adlandırılır. Bu kimi zaman dini anlamda ayrılığın yaşandığı bir grup, kimi zaman siyasî anlamda karşıtlığın olduğu bir grup olabilirken kimi zaman da cinsiyet anlamında “kadın” “erkek” ayrılığı olarak karşımıza çıkmaktadır. Cinsiyet sınıflandırmasının bir üst görünüş şekli olarak ise toplumsal cinsiyet sınıflandırması “kadınlık” ve “erkeklik” kategorileri sayılabilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Cinsiyet olarak ayrı kategorilerde yer alan kadın ve erkek toplumun cinsiyetinden beklediği görevleri ve sorumlulukları yerine getirme konusunda kendisini mecbur hissetmektedir. Mecburiyetten dolayı yerine getirilen rollerde, tutumlarda, davranışlarda farklılık bariz bir şekilde ortaya koyulmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Bu noktalardan hareketle, kadın ve erkek cinsiyetleri arasındaki farklı rolleri, davranışları incelemek, toplumsal kurallar ile arasında olan ilişkiyi analiz edebilmek amacıyla bir literatür taraması yapılmıştır. Çalışma yapılırken toplumsal cinsiyet literatürü içerisinde geniş bir yer tutan “kadın, kadınlık” çalışmalarından farklı olarak bir de diğer açıdan değerlendirme yapmak amacıyla “erkeklik” toplumsal cinsiyeti incelenmiştir.  Literatür taraması verilerinden hareketle toplumsal cinsiyet ayrımına “erkeklik” açısından değerlendirmeler yapılmıştır.</p>
<ol style="text-align: justify;">
<li><strong> Cinsiyet Kavramı </strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>     </strong>Sözlük anlamına bakıldığı zaman cinsiyet kavramı bireye, üreme işinde ayrı bir rol veren ve erkekle dişiyi ayırt ettiren yaradılış özelliği, eşey, cinslik, seks olarak karşımıza çıkmaktadır. Evren iki cinsiyetin varlığı üzerine kurulmuştur. Cinsiyetlerin varlığı konusundaki farklılıklar biyolojik, bedensel farklılıklardır. İki cinsiyet adlandırması “kadın” ve “erkek” şeklindedir. Adlandırma kadın ve erkek cinsiyetlerinin üremeye dayanan ikiliklerini içerisinde barındırmaktadır. İkilik sonradan oluşmadan bireyin ilk doğduğu andan itibaren geçerli olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Erkek cinsiyeti, basit haliyle erkek cinsiyet hücrelerini üretme yeteneğini; kadın cinsiyeti ise kadın cinsiyet hücresini yapabilme yeteneğidir. Birtakım biyolojik görevleri yerine getirme hususunda karşılaşılan biyolojik farklılıklardan hareketle yapılan adlandırmalar olarak da belirtilmesi mümkündür. Biyolojik fark ve üreme yeteneğiyle oluşturulan adlandırma demografik bilgi sağlama konusunda, sayısal bilgiler hususunda, nesnel bilgiler elde etme konusunda yardımcı olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplum içerisinde cinsiyet temsillerinde yerine getirilen görevler ile biyolojik farklılıklardan dolayı yerine getirilen görevler birbirinden farklıdır bu sebeple karıştırılmaması gerekmektedir. Bireylerin erkek ve kadın olarak sahip oldukları yeteneklerden hareketle yerine getirdikleri görevler için dışarıdan bir müdahale (toplum kuralları gibi) mümkün değildir. Bu özellikler zaten doğuştan gelerek bireyin vücudunun sahip olduğu özellikler ve yerine getirmesi gereken görevleridir. Bu özelliklerden hareketle görevlerini yerine getirerek birey vücudunun gerekliliklerini yapmaktadır. Bu gereklilikleri doğduğu andan itibaren yaşamı boyunca şartlara uygun şekilde yapmaktadır. Fakat cinsiyet temsilleriyle birlikte bireye atfedilen görevlerin doğuştan gelme durumu söz konusu değildir. Daha doğrusu bireye doğduğu andan itibaren cinsiyet temsili rolleri toplum tarafından verilse de aklı başına eren bir birey olana kadar bu rolleri tek başına temsil etmesi mümkün değildir. Ancak birilerinin yardımıyla, yönlendirmesiyle bu temsiller yerine getirilmektedir. Aklı başına eren bir birey ailenin ve toplumun yönlendirmesinden hareketle yapacağı hareketleri, sergileyeceği davranışları artık hayatına yerleştirmiş vaziyete erişmiştir.</p>
<ol style="text-align: justify;" start="2">
<li><strong> Toplumsal Cinsiyet Kavramı</strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>     </strong>Doğal olan, doğumun beraberinde getirdiği, doğumun belirlediği kavram cinsiyet (sex) olarak adlandırılırken doğduktan sonraki süreçte ortaya çıkan içerisinde yaşanılan ailenin, toplumun, toplumsal çevrenin etkisiyle şekillenen kavram ise “toplumsal cinsiyet (gender)” olarak adlandırılmaktadır. (Oakley, 1972; akt. Marshall)</p>
<p style="text-align: justify;">Temelde olan iki cinsiyet toplumsal cinsiyet rolleri ve ayrıştırmalarıyla birlikte birbirlerini ‘öteki’ ya da ‘ikinci cins’ haline getirmiştir. Bütün bunlar zamanla ve bir tarihsel sürecin içerisinde toplumsal değişim ve dönüşümlerle beraber ortaya çıkmıştır. Erkek ve kadın arasında ortaya çıkan biyolojik ve bedensel farklılıklar toplumsal cinsiyet kavramı ile birlikte belli kategorilere dahil edilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Kadınlar ve erkeklere ilişkin uygun roller tamamen toplumsal olarak üretildiğini ifade eden kültürel inşalara işaret etmenin bir yoludur. Toplumsal cinsiyet, erkeklerin ve kadınların öznel kimliklerinin, sadece toplumsal kökenlerini belirgin kılmanın bir yoludur. Bu tanımlamada toplumsal cinsiyet, cinsiyeti bir bedene zorla kabul ettirilmiş bir toplumsal kategoridir. (Kaylı, 2010;27)</p>
<p style="text-align: justify;">Kadın ve erkek cinsiyetine atfedilen rollerin garantisi ve uygulanmasının sağlanması toplumsal cinsiyet ve onun kuralları sayesinde sağlanmaktadır. Kadına evde oturmak, çocuklarına bakmak, ev işleriyle ilgilenmek, fazla söz hakkı istememek, evi dışındaki ortamlarda çok görünmemek, her daim erkeğin bir arkasında olmak, erkek tarafından korunup kollanmak gibi görevler verilirken erkeklere ise evin söz hakkına sahip olan kişi, evin başı, reisi, kadının koruyup kollayanı gibi görevler verilmektedir. Özel alan kamusal alan ayrımından hareketle kadın cinsiyeti özel alan olan evin temsil edeni erkek ise dışarıyla, sokakla ilgili olan ve onun temsili olan kamusal alanın temsil edenidir. Toplumsal cinsiyet tarafından atfedilen bu roller kültür kodlarının farklı olmasından ötürü her toplumda aynı olarak gözükmeyebilir. Fakat bu biçilen rollerin ve görevlerin doğuştan, yaradılış gereği olduğu göz önünde bulundurularak tam tersini iddia eden, karşı gelen bir görüş çok da dikkate alınmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumsal cinsiyet kadın ve erkek cinsiyetinin toplum gibi bir bütünlüğün içerisinde konumunu belirlemek ve ona uygun olarak davranmasını sağlamak amacıyla rolleri baştan belirlemiştir. Birey toplum içerisine dahil olduğu, sosyalleşme süreci içerisinde bu rolleri öğrenerek özümsemek zorundadır. Özümsenecek bu roller yine toplum tarafından belirlenmektedir. Her toplum kendi içinde kültürel kodlarıyla birlikte toplumsal cinsiyet kavramını şekillendirerek oluşturmaktadır. Birey, uzak kalmak istese de razı da olsa zorunlu olarak kendisini bu değer yargılarına maruz bırakmak zorundadır. Toplumun kendisi için hazırladığı kurallardan, roller rehberinden kurtaramaz.  Bu rollerden kurtulmaya çalıştığı, kurallara karşı koymaya çalıştığı zaman ise toplum tarafından dışlanacağı düşüncesi her zaman zihninin bir köşesindedir. Bu kurallar yazılı değil yalnızca toplumun üyeleri bireyler arasında belirlenmiş söz düzeyinde kalmış kurallardır. Kuşaktan kuşağa, nesilden nesile bir aktarım söz konusudur. Her ne kadar söz düzeyinde kalsa bile geçerliliği değişmeyen neredeyse hiç esnetilmeyen, katı, sert kurallardır. Esnetilse bile alt yapısında bu kuralların sertliği bulunmaktadır. Örneğin toplumlarda kadın evde kalmalı gibi bir algı varken artık bu kural biraz daha esnetilerek kadının çalışma hayatına dahil olmasıyla sonuçlanmıştır. Fakat yine de kadın artık evin temsilcisi değildir gibi bir durumdan bahsetmemiz mümkün değildir çünkü işten eve dönen kadının görevi yine eviyle uğraşmaktır. Öteki taraftan erkek cinsiyeti açısından bakacak olursak da kadının çalışma hayatına dahil olmasıyla birlikte erkekle iş bölümü yapması ve erkeğinde ev ile ilgilenmesi gerekmektedir. Bu kuralın esnetilmiş tarafıdır fakat öte yandan erkek yine toplum kurallarının yansıttığı ölçüde davranmak zorunluluğu hissettiği için evde bir yere kadar kalmakta ve iş bölümünü bir yere kadar gerçekleştirmektedir. Tamamen sorumluluk üstlenmekten ziyade bir kısmını bölüşmekten yanadır. Bu da toplum tarafından dayatılan kurallar içinde yaşanılan zamana ve mekâna göre ne kadar esnetilirse esnetilsin temelinde yine kuralların ilk sert halleri yatmaktadır anlamına gelmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumsal olarak farklılaşan cinsiyet kimliklerinin temelinde biyolojik olan cinsiyet farklılıkları yer almaktadır. Toplumsal cinsiyet ayrımının ilk sebebi olarak biyolojik cinsiyet rahatlıkla söylenebilmektedir. Fakat bunun yanında ikinci ve belki de asla yok sayılmayacak sebep olarak ise ev içerisine yerleştirilen roller söylenmelidir. Hangi toplum tipinde olursa olsun ev içerisinde ön planda tutulan, ev içerisine yerleştirilen roller topluma yayılmakta ve kendine daha geniş platformlarda vücut bulmaktadır. Kadın bireyin erkek bireye göre kamusal alanda, çalışma hayatında ikincil planda kalmasının bir başka sebebi yoktur. Arka planda kalan sebep tamamen ev içerisinde kadının erkeğe nazaran ikinci planda kalması, kadın bireyin erkek bireye hizmet eden konumda olmasından kaynaklanmaktadır. Bu sebeple meslek seçimleri de etkilenmektedir. Bazı meslek grupları biyolojik cinsiyet, toplumsal cinsiyet ve bunların getirdiği roller ile birlikte cinsiyetlerle özdeşleşmiş durumdadır. Örneğin; öğretmenlik (branş olarak özellikle okul öncesi öğretmenliği) , sekreterlik, hemşirelik gibi meslekler kadın cinsiyetiyle bütünleşmiş iken mühendislik gibi ağır işler ise erkek bireylerle bütünleşmiş durumdadır. Değişen toplumsal cinsiyet algıları ile birlikte günümüzde durum biraz daha hafifletilmiştir. Kadın bireyler doğdukları andan itibaren bulundukları ev içerisinde daha uysal, daha duygusal, çocuklarla ilgilenen, bakımını yapabilen, yaptığı işlerde daha detaycı olarak konumlandırıldığı için meslek olarak da rollerine uygun alanlara yönlendirilmektedir. Erkek bireyler ise doğdukları andan itibaren, kendi aileleri ve yaşadıkları toplum içerisinde güçlü, gücü sorgulanmaz, her işin üstesinden gelen bireyler olarak görüldükleri için daha ağır inşaat gibi alanlara yönlendirilmektedir. Yalnızca sayılan meslek örneklerinden de anlaşılacak bir nokta da kadın bireylerin kapalı mekân mesleklerine erkek bireylerin de açık mekân mesleklerine yönlendirildikleridir. Bu yalnızca yönlendirme değil zamanla kişilerin tercihlerine de rahatlıkla yansıtılmaktadır. Kadın ve kadınlık evin temsilcisi olduğu için bir bina içerisinde çalışması onun için daha uygundur. Erkek ve erkeklik ise sokağın, dışarının temsilcisi olduğu için ona da dışarıda çalışması daha uygun olarak yansıtılır. Değişen zaman ve gelişen toplumsal cinsiyet algılamaları bu meslek algılarını tamamen olmasa da bir nebze değiştirmiştir denilebilir. Artık okul öncesi öğretmeni erkek bireylere, mühendis olan kadın bireylere çok rahatlıkla rastlayabilmekteyiz. Fakat yine tamamen kabul edilmiş bir durumdur da denilememektedir. Toplumun bazı kesimleri tarafından yine de yadırganan bir durum olarak karşılaşılmaktadır. Bunun sebebi olarak da yine devam ettirilen toplumsal cinsiyet algılamaları, aile içerisine yerleştirilen rol paylaşımları, sistemin sürekliliği sayılabilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>2.1. Erkeklik ve Kadınlık</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>    </strong>Bireyler hayatı boyunca her zaman bir grup içerisinde yer almış veya yer almak istemiştir. Kendilerini içerisinde bulundukları bu gruplar ile tanımlanış ve benliklerini bu şekilde anlamlandırmışlardır. Bu gruplar kimi zaman siyasî, kimi zaman kültürel, kimi zaman ırksal kimi zamanda cinsiyet üzerine olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify;">Birey içerisinde bulunduğu, kendini ait hissettiği grupları tamamen benimsemiş ve her zaman kendi grubunun karşısına farklı bir grup koymuştur. İçerisinde bulunduğu gruba olumlu özellikler atfederken, karşısına koyduğu gruba ise olumsuz özellikler atfetmektedir. Bu şekilde gruplar birbiri ile anlam kazanmakta, biri olmadan diğerinin bir anlamı olmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Zaman içerisinde kadınlık ve erkeklik grupları da bu şekilde ortaya çıkmış ve onları belirleyen belli kural kalıpları olmuştur. Bu kural kalıplarından hareketle de kadınlık ve erkeklik grupları ortaya çıkmış ve birbirlerini dışlayarak, birbirlerinin karşıt konumlarına yerleşerek ancak anlam kazanmışlardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Kadınlık ve erkeklik adı altında ortaya çıkan gruplar ise biyolojik anlamdaki cinsiyet dışında tamamen toplumsal cinsiyet başlığı altında oluşmuştur. Daha açık ifade edilecek olursa bireylerin cinsiyet olarak sahip olduğu özelliklerle ortaya çıkan farklılıklardan değil bu cinsiyetlerden hareketle ortaya çıkan toplumsal cinsiyet rolleriyle birlikte gruplandırmalar şekillenmiştir. Bu gruplandırmalar içerisinde kadınlık ve erkeklik adı altında kadın cinsiyetinin de erkek cinsiyetinin de yapacakları bellidir ve belirli olan kurallara uygun olarak davranırlar. Örneğin kadınlık rolleri içerisinde kadın evin temsilcisi, evini düzenleyen, çocuklara bakmakla yükümlü birey olarak belirlenmişken, erkeklik rolleri içerisinde erkek sokağın evin dışarısının temsilcisi, evin genel geçiminden sorumlu birey olarak belirlenmiştir. Fakat bu belirlenilmişlikler mecburî olmamakla birlikte bireylerin tercihine bağlı olarak değişmektedir. Kadın da sokağın temsilcisi olabilirken, erkek yine aynı şekilde evin temsilcisi olabilmektedir. Yalnızca ilk belirtilmek istenen toplumsal cinsiyet rolleri ile birlikte biçilen, atfedilen kurallar olduğu ve bireylerin bu kalıplar içerisine dahil edildiğidir. Bu kural yükümlülükleri birey kadın veya erkek olsun belli bir kalıba dâhil etmekte ve toplum tarafından da bu şekilde kabul görmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bireylere düşen görev kendini topluma kanıtlamak olarak yansıtıldığı için onlara biçilen rolleri yerine getirip, çizilen sınırların dışına çıkmamaya özen göstermektedirler. Sınırların dışına çıkmaya çalıştıkları veya onlardan beklenen rolleri yerine getirmedikleri zamanlarda toplum tarafından dışlanacakları düşüncesine kapılmaktadırlar. Fakat bu düşünce alt yapısı boş değildir, toplum tarafından bireylere bu şekilde yansıtılmaktadır. Erkek veya kadın bireyler erkeklik veya kadınlık rollerini toplumun istediği şekilde yerine getirmelidirler, kendi tercihleri ikinci planda kalmaktadır. Önceliği toplumun tercihlerine, toplumun kurallarına bırakan bireyler hayat kontrollerini, tercihlerini, kendi iradelerini de yine toplumun ellerine bırakmak zorunda kalmaktadır. Çünkü belli kurallar, belli sınırlar içerisinde gerçekleşen tercihler bireye ait olmamaktadır. Her ne kadar fazla tercih hakkı, fazla seçenek hakkı var gibi gösterilse de bireyler önceden belirlenmiş seçenekleri tercih etme hakkına sahiptir. Normal şartlarda hak olarak gözükse de bu da bir hak değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Doğarken cinsiyetini seçme gibi bir imkân olmadığı gibi doğduktan sonra yaşanılan aile ve toplum içerisinde de cinsiyet bağlamında biçilen toplumsal cinsiyet rollerini seçme imkânı bulunmamaktadır. Reddeden, karşı çıkan bireyler ya sorun teşkil ediyor olarak algılanıp sürekli dışlanmakta ya da hiçbir şekilde sorgulama fırsatı bile vermeden direkt bir dışlanmaya maruz bırakılmaktadır. Bunun bilincinde olan bireyler kendilerine biçilen toplumsal cinsiyet rollerini kendi rıza ve istekleriyle veya istemeseler de mecburen kabul edip yerine getirmek zorunda kalmaktadırlar.</p>
<ol style="text-align: justify;" start="3">
<li><strong> “Erkeklik” Olgusu </strong></li>
</ol>
<p style="text-align: justify;"><strong>     </strong>Erkeklik kavramı içerik olarak bakıldığında birçok alanla ilişkilidir. Bu alanlardan örnekler erkeklik biyolojisi, erkeklik psikolojisi, erkek kimliği, erkek rolleri, erkek statüsü şeklinde sıralanabilir. Temelde birbirinden farklı alanlar olarak gözükseler de aslında birbirlerini karşılayan ve tamamlayan alan olgularıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">“Erkeklik” olgusu aslında içeriğinde erkek bedeni algısı, erkek biyolojisiyle birlikte toplumun diğer fertleri tarafından erkek olarak kabul edilmeyi bunun yanında kendini topluma kanıtlamak adına erkeklik rollerini yerine getirmeyi barındırır. “Erkeklik” kavramı farklı renk ve dokuları olan birçok parçadan oluşan bir yamalı bohçadır.(Bozok, 2011;15) Bu sebeple erkeklik kavramına bakıldığı zaman tek bir açıdan yaklaşım sunmak, fikir beyan etmek olanaksızdır. Tek bir açıdan bakılıp yorumlandığında sığ bir kalıp düşünce biçimi ortaya çıkacaktır. Bu kalıp düşünceler çoğu zaman erkekliği yücelten, diğer cinsiyetleri, diğer cinsiyet rollerini dışlayıcı biçimlerde karşımıza çıkmaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Erkeklik, erkek cinsiyetinin toplumsal cinsiyet kategorisi içerisinde sınıflandırılmasıdır. “Erkek cinsiyeti” kavramı ile “erkeklik” kavramları farklı noktalara temas etmektedirler. Fakat bu farklılık ile beraber birbirleriyle de ilişkili oldukları inkâr edilemez bir gerçektir. Erkek cinsiyeti biyolojik alanda kendini göstermektedir. Erkeklik ise toplumsal cinsiyet temsillerinde kendine vücut bulmaktadır. Biyolojik olarak ortaya çıkan erkek cinsiyetinin toplumsal ve kültürel süreçlerden geçmesi ve şekillendirilmesi sonucunda erkeklik kavramı ortaya çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Biyolojik olarak dünyaya erkek olarak gelen bir bireye toplum ve içerisinde doğduğu kültür tarafından belirli kalıp yargılarla birlikte rolleri tanımlanmaktadır. İlk doğduğu andan itibaren aslında bir erkeklik kültürü empoze edilmektedir. Toplum içerisinde nasıl davranması gerektiği, nasıl bir beden görüntüsü olması gerektiği, konuşmasının, beden hareketlerinin nasıl olması gerektiği, nasıl bir kişiliğe sahip olması gerektiği, kimlerden hoşlanacağı veya nasıl bir cinsel yaşamları olacağı her zaman belirlidir ve bu yargıların dışına çıkmaları hoş karşılanmaz. Bebek de olsa çocuk da olsa yetişkin de olsa bir erkek her zaman güçlüdür, koruyan kollayan kişidir. Karşı cinsiyeti olan kadın bireyden bu konuda üstündür ve aslında onu koruması gereken de erkek bireydir. Toplum tarafından yaşamının bütün anlarında bununla karşılaşmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Topluma kendisini, “erkek” olduğunu ispatlamak zorunda hisseden birey toplumun ona sunduğu kuralların dışına çıkmamayı tercih eder. Çıktığı taktirde karşılaşacağı tepkileri, dışlanma durumunu bilmektedir. Bundan dolayı istese de istemese de toplumun ona sunduğu değer yargılarının, toplumun onu zorunlu tuttuğu kuralların dışına çıkmaması gerektiği fikri her zaman zihninin bir köşesinde yer almaktadır. Değer yargıları ve kurallar erkeği belirli bir kafese hapsetmekte ve o kafesin dışına çıkmasına müsaade etmemektedir. Fakat bu müsaade esnek bir kavram olarak görülebilir. Kafesten çıkıp çıkmamak kişinin tercihine bağlıdır, toplum tarafından o kafesten çıkmaması birey açısından daha iyi gibi gösterilmektedir. Bu da toplumsal cinsiyet rollerinin ikisinde de olduğu gibi erkek bireyin omuzlarına bir yük olarak konumlanmaktadır. Kendi tercihleri ikinci planda kalmakta her zaman önceliği toplumun onun için belirlediği rolleri yerine getirmek olmaktadır. Erkekliğin temelinde yatan kendini kanıtlama ihtiyacı bunu doğurmaktadır. Kendini kanıtlama durumu da yine toplumun ortaya çıkardığı bir durumdur. Kişinin bir etkisi yoktur.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.1. “Erkek Kimliği” ve “Erkek Olmak” </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>      </strong>Erkek kimliği, toplumun “erkek olmak” için erkek cinsiyetinden bekledikleri ve erkeğin de bu beklentiyi karşılamak adına sergilediği bütün davranışlar ve tutumlar bütünüdür. Bireyin davranışları ve tutumları sonucunda şekillenen bir bütünlüktür.</p>
<p style="text-align: justify;">Erkek olmaya ilişkin toplumun bekledikleri ve erkek cinsiyetinin yerine getirdikleri geçirilen tarihsel süreçlere, yaşanılan tarihsel dönem koşullarına, toplumların kültürel kodlarına göre değişkenlik gösterebilmektedir. Bu sebeple aslında erkek cinsiyetinin sahip olduğu kimliği iki başlık altında incelememiz mümkün görünmektedir. Bunlardan birisi “erkek cinsiyetinin bireysel kimliği” diğeri ise “erkek cinsiyetinin toplumsal kimliği” dir. İkisi de tek başına bir şey ifade etmezken ancak birlikte bir anlam ifade edebilirler. Toplum içerisinde yer alan erkek bireyler erkek cinsiyetinin bireysel kimliğini etkileyip şekillendirirken, birey olarak erkekler de erkek cinsiyetinin toplumsal kimliğini şekillendirmektedir. Bu şekilde bir döngü hâlinde etkileşim söz konusudur.</p>
<p style="text-align: justify;">Erkek olmak konusunda toplumun etkisi yadırganamaz derecede büyüktür ve erkek bireylerin yaşamlarını şekillendirmektedir. Erkek olarak doğan bireylerin zamanla toplumun sahip olduğu değer yargıları ve sahip olunan kültürel kodlarla birlikte dönüştürülmesine dayanmaktadır. Erkek olduğunu kabul edip topluma da bu kabulü kanıtlamak isteyen bireyler yaşamlarının bütün özel alanlarına kadar toplumun etkilerini kendileri kabullenmektedir. Sergiledikleri bütün davranışlar, performanslar erkek olduklarını kendi dışındaki bireylere ispat etmek adınadır. Bu ispatı da gerçekleştirmek için toplumun onlara sunduğu “erkeklik kuralları”nı içselleştirmektedirler. Bu kurallar içerisinde cinsel performanslarını gösterememe korkusu, kendini cinsel anlamda ispatlama isteği, duygusallığını saklama, toplumda kendini üstün gösterme, korkusunu saklama gibi maddeler sayılabilir. Bu kurallar toplum içerisinde söylemlere bile yansımış durumdadır. Söylemler içerisinde en bilineni “Erkekler ağlamaz” olarak herkes tarafından bilinmektedir. Söylemin etkisiyle erkek olan birey kendisini ifade ederken duygularını saklamak zorunda kalmaktadır, ağlama duygusundan yoksundur. Toplum içerisinde ağlayarak duygularını sergilemesi çok da hoş karşılamaz bu da yine toplumsal cinsiyet ve onun söylemlerinin erkekleri hapsettiği bir kafestir. Erkek her zaman güçlüdür ve güçlü olmak zorundadır. Sert görünmelidir, duyguları ön planda olmamalıdır. Bu şekilde ancak erkek olduğunu topluma ispat edebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Erkek olmak daha doğrusu erkek olduğunu kabul ettirmek isteyen bireyler kendilerini topluma kanıtlamak ihtiyacı hissetmektedirler. Erkek birey bulunduğu ortamda her zaman koruyucu, kollayıcı, “kahraman” rolündedir. Bu kahramanlık dildeki söylemlere de çok rahatlıkla yerleşmiş durumdadır. Kahraman olarak görüldüğü için kahramanlığın gerekliliklerini yerine getirmek zorundadır. Örneğin “erkekler ağlamaz” sözünün etkisiyle erkek birey ağlama duygusunu dışarı çok yansıtmak istememektedir. Çünkü erkek denilen birey güçlüdür, duygularını belli etmek, ağlamak ise güçsüzlüğün göstergesidir. Erkekliğine laf ettirmemek adına bütün duygularını geri plana itmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Erkeklik kimliğini kazanmış veya kazanmaya çalışan birey kadın cinsiyetine, kadınlığa dair olan bütün ilgili konulardan neredeyse soyutlanmış vaziyettedir. Erkek birey yemek hazırlamak, temizlik yapmak, çocuğa bakmak, evdeki bireylerin hizmetini yapmak konularında kadınlara nazaran başarısız olmakta belki de hiç denemeye bile girişmemektedir. Aslında erkek bireyin örnek verilen işlerde başarısız olacağından dolayı değil erkek kimliğinden şüphe duyulacağından ötürü bu işlerden geri kaldığı rahatlıkla söylenebilir. Yalnızca kendisine biçilen rolleri yerine getiren erkek, ataerkil toplum içerisinde daima üst konumda tutulur ve övülür. Aslında biyolojik olarak erkek cinsiyetiyle doğmuş olan bireyler ataerkil aileler içerisinde daha farklı bir konumda bulundurulmakta ve çok daha üstün tutulmaktadır. Aile içerisinde sürekli bir övülme, hizmet ettirilme durumları söz konusudur. Hatta “erkektir yapar” gibi söylemler ile doğru veya yanlış ne yaparsa yapsın erkek bireyin tutumlarından, davranışlarından şüphe edilmemekte ve yargılanmamaktadır. Bu durum zaman geçtikçe aklı başına eren bireyin hoşuna gittiği için sistemin gerektirdiklerini yerine getirmektedir. Bu şekilde de ataerkil aile düzeni, ataerkil toplum yapısını oluşturmakta ve birbirini destekleyerek devam etmektedirler.</p>
<p style="text-align: justify;">Günümüzde değişen zaman ve gelişen teknolojilerle birlikte daha hızlı yayılma imkânı bulan imajlarla ve bu imajların tüketimi ile bireylere dair yeni anlamlar ortaya çıkmakta ve bu anlamlarla beraber kimlikler ortaya çıkmaktadır. Kişinin kendi sahip olduğu değerlerden, imajlardan, anlamlardan ziyade toplumun o bireye dair yüklediği değerler, imajlar ve anlamlar önem kazanmaktadır. Bireylerin kimlikleri dışarıdan gelen etkilerle birlikte ortaya çıkarılmaktadır. Bu da aslında sistemde kullanılmaya hazır bireylerin, kendi düşüncesini ifade edemeyen sistemin dediklerini yerine getiren bireylerin ortaya çıkmasına yol açmaktadır. Toplum tarafından onaylanma ve topluma kendini ispatlama zorunluluğu olan birey öncelikle içinde yaşadığı ailenin daha sonra da onun geniş versiyonu olan toplumun hayat standartlarını, yaşam koşullarını özümsemek zorundalığını kendisinde hissetmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>3.2. Erkekliğin Sert Yüzü “Ataerkillik”</strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>     </strong>Ataerkillik, erkek cinsiyetinin egemen olduğu bir toplum yapısını karşılayan kavramdır. (Bozok, 2011;27) Erkek cinsiyeti merkezli bir yapıya sahiptir. Ortaya çıkan ve sürdürülen toplumsal ilişkilerde erkek cinsiyeti egemenliği, erkek cinsiyetinin düşüncelerinin hâkim olduğu kalıp yargılar ön planda yer almaktadır. Henüz ataerkil düzene dahil olmayan bir toplum içerisinde özel alanın temsilcisi kadın cinsiyeti, kamusal alanın temsilcisi erkek cinsiyeti iken ataerkil toplum yapısında erkek hem özel hem de kamusal alanın görünen yüzüdür. Kadın arka planda kalmaktadır. Karşımıza çıkabilecek bütün siyasi, ekonomik, dini, cinsel konularda erkek cinsiyetinin düşünceleri hakimdir. Kadın tamamen susturulmuş vaziyette olmasa bile konuştukları dikkate alınmamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ataerkillik toplum içerisinde bulunan bireylerin benliklerini, görevlerini yeniden tanımlar, sahip olduğu ideolojileri gelenekler, örf, adet, medya, televizyon kanalları, film dizi içerikleri, reklamlar, sosyal medya aracılığıyla bireylere empoze etmektedir. Bu şekilde sunulan ideolojiler kolaylıkla bireylere ulaşmaktadır ve yine ulaşılan bireyler tarafından uygulanan ilişkilerle birlikte düzenin sürekliliği ve akışı sağlanmaktadır. Bireylerin nasıl davranmaları gerektiği, nasıl bireyler olmaları gerektiği, hayatlarında ne gibi tecrübeler edinmeleri gerektiği, karşılaştıkları sorunlar ve olaylar karşısında ne tür tepkiler vermeleri gerektiği düzen tarafından belirlenmiştir ve bireylere bu düzenin dışına çıkmamaları gerektiği kesin çizgilerle belirtilmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ataerkil düzen erkeğin toplum içerisinde kendisini üstün gördüğü hususları destekleyerek bunu meşru hâle getirir. Erkek cinsiyeti merkeze alınarak geriye kalan kadın, eşcinsel gibi bireyler ikinci plana itilir hatta bazen yok sayılır. Dünya sanki tek cinsiyetin üzerine kurulmuş ve varlığını tek cinsiyet üzerinden devam ettirecek gibi davranışlar sergilenmektedir. Toplum içerisinde söz sahibi olma, söz hakkı isteme, fikir beyan etme gibi konularda diğerleri bir şekilde düşüncelerini ifade etse de son söz yine erkeğe aittir. Erkek ne söylerse geçerli olan o olacaktır, diğerleri buna itiraz etse de zaten dikkate alınmayacaktır. Kadınlar, eşcinseller vs. bu dikkate alınmama hususunu bildiği için bu kez onlar da bir adım geriye giderek bazen durumu kabullenme duygularına kapılabilmektedirler. Kadın cinsiyetinin ataerkil toplum içerisinde başarılı olup adını duyurması çok hoş karşılanmayabilir çünkü ataerkil toplum yapısına göre kadının yeri evidir. Erkek bütün alanların temsilcisi olduğuna göre bütün başarılar da ona ait olmalıdır. Kadın, erkekten başarılı olmamalıdır. Hatta bu yalnızca başarı olgusunda değil herhangi başka bir konuda da yine kadın erkekten üstün olmamalıdır. Duygusal bir ilişkileri olan çiftte kadın erkeğin boyundan uzun ise bu sorun oluşturabilir. Eğer kadın erkekten fazla para kazanıyor ise bu yine sorun oluşturabilir. Erkek eğitim olarak kadından alt kademede ise bu da yine ataerkil toplum düzeninde çiftler arasında problem oluşturacak noktalardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ataerkil formlara sahip bir toplum içerisinde cinsiyet ayrımları çok net bir şekilde belirlenmiştir. Evdeki yaşamda söz hakkına sahip olmaktan, hizmet etmekten dışarıdaki çalışma hayatına kadar olan bütün roller, yerine getirilmesi gereken bütün görevler toplum tarafından belirlenmiş ve kabul görmüştür. Bu kuralların devamlılığı yine toplumun üyeleri olan bireyler tarafından sürdürülmüş ve devamlılığı sağlanmıştır. Evde kadın erkeğe hizmet eden konumda yer alır ve bunu tamamen karşılık, çalışmasının ücretini beklemeden yapar. Dışarıda çalışma hayatında ise erkeğe nazaran daha düşük bir ücret ile çalıştırılır. Bu nokta bir suç olarak görülecek ise bu suçun tamamı asla tek bir cinsiyete yüklenemez. Ataerkil sistemin başrol oyuncusu olan erkek cinsiyeti kadar kadın cinsiyeti de bu noktada suçlu konumdadır. Erkek birey sistemin suçuna ortak olma konusunda suçluyken, kadın birey ise sisteme karşı çıkmayarak boyun eğme konusunda suçludur. Kadın bireyler geleneksel ailelerde yetiştikleri ve kendi sahip oldukları ailelerinde yine ataerkil yapıya sahip oldukları için karşı çıkmaya korkar durumda da olabilmektedir. Erkek birey ise suça ortak olmak konusunda neredeyse mecburdur çünkü eğer sisteme karşı çıkar ise, suça ortak olmaz ise toplumdan dışlanma korkusu yaşamaktadır. Bu sebeplerden dolayı iki cinsiyetinde temsilcileri “boyun eğmek” adı altında sistemin kurallarına ayak uydurmak zorunda kalmaktadır. Bu zorunluluk da beraberinde kısır döngü halinde ataerkil düzenin belki geleneksel haliyle kalmasını belki de üzerine koyarak devamlılığını sağlamasına yardımcı olmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ataerkillik yalnızca aile kurumu içerisinde görülüyor demek yanlış bir yaklaşım olacaktır. Ataerkil düzen yalnızca tek bir kuruma indirgenemeyecek kadar geniş alana hitap eden bir kavramdır. Hukuksal düzenlemelerde, siyaset kurumunda, ekonomi kurumunda, eğitim kurumunda, kültürel ilişkilerde, insanlar arasında oluşan iletişim ve diyaloglarda, kurulan cinsel ilişkilerde özetle toplumsal ilişkilerin, toplumsal yaşamın vücut bulduğu her yerde karşımıza çıkmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ataerkil toplumlarda erkek egemenliği meşrulaştırılmış durumdadır. Kadınlara ikinci derece önem verilmesi -bazen hiç önem verilmemesi- bu sebepten kaynaklanmaktadır. Kadın cinsiyeti ataerkil toplumlarda çoğunlukla evin, çocukların ve ev işlerinin idaresini yapma sorumluluğu ile bütünleşmiş haldedir. Bütün kontrol mekanizmaları erkek cinsiyetinin elindedir. Kararı veren de kararı uygulayan da erkektir. Bu durum evin içi olan özel alanda da sokağı kapsayan kamusal alanda da değişmez aynıdır. Ev içerisinde bir karar alınacağı zaman kadın bir nebze konuşabilir fakat son karar erkeğe aittir, kadının buna karşı çıkması çok hoş karşılanmaz. Kamusal alanda yine aynı şekilde kararları alan erkek bireydir. İktidar sahipleri genelde erkek cinsiyettedir. Kadın temsilleri yok denecek kadar az bir sayıdadır. Dolayısıyla siyasi kararlar yine erkeklerin elindedir denilebilir. Oy kullanma konusunda da aynı durum örnek verilebilir. Ataerkil toplumlarda kadın, kendisini babası, eşi kime oy verirse ona oy verme mecburiyetinde hissetmektedir. Bu da yine bir özgürlük alanı kısıtlamasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ataerkil toplumlarda yalnızca kadın cinsiyeti sorun yaşıyor gibi görünse de aslında sorunun büyük bir kısmını erkek cinsiyeti yaşamaktadır. Çünkü ataerkil toplumda “erkek olmak” zordur. Erkek kimliğini kazanmak, erkek olduğunu ispat etmek belki de en zorudur. Biyolojik cinsiyet olarak erkek olmak yetmemektedir, bunun yanında toplumsal cinsiyet olarak erkekliğini kanıtlamak mecburiyetindedir aksi takdirde toplum tarafından kabul edilmeyecektir. Kanıtlama mecburiyeti erkek bireylere bir şekilde empoze edilmektedir. Gerek erkek bireylere sunulan davranışlar gerek erkek bireylerden beklenen davranışlar olsun gerek de dil içerisine yerleşmiş söylemler yoluyla mecburiyet duygusu çeşitli yollarla hissettirilmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;"><strong>Sonuç </strong></p>
<p style="text-align: justify;"><strong>     </strong>Toplum başından beri iki cinsiyet üzerinden varlığını oluşturmuştur ve yine varlığını bu iki cinsiyet üzerinden devam ettirmektedir. “Kadın” ve “erkek” olarak adlandırılan cinsiyetler yalnızca bedensel farklılıklarından dolayı bu şekilde gruplandırılmaktadır. Toplumlar iş bölümü kavramından hareketle cinsiyetlere dair de bir paylaşım yapmışlardır. Yapılan bu paylaşımlar ile birlikte ise ortaya toplumsal cinsiyet gruplandırmaları çıkmıştır. “Kadınlık” ve “erkeklik” olarak ise toplumsal cinsiyetler adlandırılmıştır. Toplumsal cinsiyet rolleri adına toplum tarafından biçilmiş roller bireylere dayatılmaktadır. Dayatmayla birlikte bireyin duyguları, istekleri yok sayılmakta ve önemsenmemektedir. Kendisini toplumsal cinsiyet rollerine dair şekillendirmesi ve yaşamını ona göre idame ettirmesi istenmektedir.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumsal cinsiyet rolleri ile birlikte özelde erkekler her ne kadar kadına göre üstün, daha rahat, daha ayrıcalıklı bir konumda görünse de aslında detaylı incelendiğinde durumun böyle olmadığı görülmektedir. Tüm toplum tiplerinde özellikle ataerkil aile yapılarının görüldüğü toplumlarda erkek güçlü algısı oluşturulduğu için erkek, duygularını saklamak zorunda kalmaktadır.  Nefretini, öfkesini çok rahatlıkla gösterebiliyorken üzüldüğünü, ağladığını göstermesi hoş karşılanmamaktadır. Kendi etrafındaki insanlar ile kurdukları ilişkilerde bu çok rahat bir şekilde gözlenebilmektedir. Duygularını ifade edemeyen birey dolayısıyla bir başkasının yerine kendini koyma yeteneği olan empati duygusundan da yoksun olmaktadır. Karşılaştığı duygulara, insanların üzüntüsüne, mutluluğuna karşı tepki verememektedir. Bu şekilde kendilerine de dışardaki bireylerin duygularına da yabancılaşma yaşamaktadırlar.</p>
<p style="text-align: justify;">Erkek her zaman güçlü kalmalı, karşılaştığı sorunlara karşı dik durmasını bilmelidir. Sunulan bu dayatmaların bilincinde olan erkek birey ise yerine getirmekten başla çare bulamamaktadır. Bu kadar dayatma her toplum tipinde değil yoğunluklu olarak ataerkil toplum tiplerinde ortaya çıkmaktadır. Ataerkil toplumlar karşımıza erkek cinsiyetinin, babanın egemen olduğu toplumlar olarak çıkmaktadır. Erkek egemenliğini kurabilmesi için zaten güçlü olması gerektiğinin farkında olduğu için onu zayıf gösterecek duygu ve durumlardan kaçınmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ataerkil toplum yapısı bir kafese benzetilebilir. Bu kafes içerisine giren erkek birey karşısında birçok kimlik normu ile karşılaşmaktadır. Erkek birey kendi sahip olduğu kimliğine uygun normları uygun ise onları edinir. Fakat kendi seçimleri önemli değil yine toplumun onu yönlendirmeleri bu noktada önemlidir. Erkeklere biçilen roller ile birlikte artık büyük bir yük hâline gelen sınırların değişmesi belki de yok edilmesi ataerkil sistemden kurtulmakla mümkün olacaktır. Hem erkeklerin rollerinin değişmesi kadınların da rollerinin değişmesini sağlayacak ve bu şekilde aradaki sert çizgilerden kurtulmanın yolları açılacaktır. Toplumsal cinsiyet rollerinin, toplumsal cinsiyet normlarının arkasında büyük oranda ataerkil toplum yer almaktadır. Bireylerin cinsiyetlerinden ötürü onlara biçilen ezeli ve ebedi gibi görünen roller elbette ki değiştirilebilir. Değişimin başlangıcı ilk olarak kişinin kendisi ardından yaşadığı ailesidir. Küçük gruplar içerisinde başlayacak olan değişimler zamanla toplumun tamamına yayılacak ve toplu değişim sağlanacaktır. Kolay olmayacak bu değişim süreci için büyük bir zaman gerekmektedir. İlk başta toplumlar içerisinde bu roller ve normlar yerleşirken de büyük bir zaman gerektirmiştir. Günümüzde içerisinde bulunduğumuz enformasyon toplumuna uygun bir toplum formu geliştirmek için yapılacak ilk değişim kişisel düzeyde başlayacak olan toplumsal cinsiyet rollerinin değişimidir. Eskisi kadar sert görünmeyen, esnetilen kurallar artık yok sayılmalı, bireyler toplumun kurallarına, toplumun isteklerine göre değil kendi kuralları ve isteklerine göre tercihlerini yapıp, rollerini yine kendileri belirlemelidir.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong> </strong><strong>KAYNAKÇA</strong></p>
<ul style="text-align: justify;">
<li>Türk Dil Kurumu, Güncel Türkçe Sözlük</li>
<li>Bozok, Mehmet “<strong>Soru ve Cevaplarla Erkeklikler</strong>”, Altan Basım, İstanbul 2011, s. 15</li>
<li>Şaşman Kaylı, Derya “<strong>Kadın Bedeni ve Özgürleşme</strong>”, İlya Yayınevi, İzmir, 2010, s.27-28</li>
<li>Bozok, M. “Eleştiren ile Eleştirilenler Arasında Nazik Karşılaşmalar: (Pro)Feminist bir Yaklaşımla Trabzon’da Erkeklikleri İncelemek”, <strong>Fe Dergi</strong>, 6, no. 1 (2013), 78-89.</li>
<li>Çelik, G. “Erkekler (de) ağlar!”: Toplumsal Cinsiyet Rolleri Bağlamında Erkeklik İnşası ve Şiddet Döngüsü” <strong>Fe Dergi</strong>, 8, no. 2 (2016), 1-12.</li>
<li>Yiğit Pehlivanlı, K. “<strong>90’lı Yıllar Türkiye Sinemasında Erkeklik Temsilleri</strong>”, Yayımlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Ankara, 2013.</li>
<li>Sancar, Serpil “<strong>Erkeklik: İmkânsız İktidar</strong>”, Metis Yayınları, İstanbul, 2009</li>
<li>Bourdieu, Pierre “<strong>Eril Tahakküm</strong>”, Bağlam Yayınları, İstanbul 2014,</li>
<li>Michael S. Kimmel, “Homofobi Olarak Erkeklik: Toplumsal Cinsiyet Kimliğinin İnşasında Korku, Utanç ve Sessizlik” çev.: Mehmet Bozok, <strong>Fe Dergi</strong> 5, no. 2 (2013) 92-107.</li>
<li>Bingöl, O. “Toplumsal Cinsiyet Olgusu ve Türkiye’de Kadınlık”, <strong>KMÜ Sosyal ve Ekonomı̇k Arastırmalar Dergı̇si</strong>, 16 (Özel Sayı I), 2014, s.108-114,</li>
<li>Kocabaş Atılgan, D. “Antik Yunan’da Toplumsal Cinsiyet Rollerinin Temsili”, <strong>Yedi: Sanat, Tasarım ve Bilim Dergisi</strong>, 10, 2013, s. 15-27</li>
<li>Altınoluk, D. “Cinsiyetleştirilmiş Kurum Olarak Akademi: Erkek Akademisyenlerin “Öteki” Üzerinden Erkeklik İnşaları”, <strong>A Journal of Identity and Culture</strong>, Aug., 2017/8, s. 37-58</li>
<li>Nas, A. “Erkekler de Ağlar Ama… Axe Reklamındaki Hegemonik Erkeklik Eleştirisinin Yorumlanma Biçimleri”, <strong>Erciyes İletişim Dergisi</strong>, 2017, 5/2, s. 62-80</li>
<li>Zambak, F. “Gecikmiş İradenin Gölgesindeki Hayatlar: Kuyucaklı Yusuf’ta Mağlup Kadınlık ve Erkeklik”, <strong>Kesit Akademi Dergisi</strong>, Aralık 2017, 3/12, s. 360-376</li>
</ul>
<p style="text-align: justify;"><strong>Not:</strong><em> Kapak görseli: https://www.guncelpsikoloji.net/sosyal-psikoloji/toplumsal-cinsiyet-rolleri-h6612.html adresinden alınmıştır.</em></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/toplumsal-cinsiyet-baglaminda-madalyonun-diger-yuzu-erkeklik.html">Toplumsal Cinsiyet Bağlamında Madalyonun Diğer Yüzü “Erkeklik”</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Araştırma Görevlisi Olmanın Adımları Nelerdir?</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/arastirma-gorevlisi-olmanin-adimlari-nelerdir.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Tekke]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 27 Dec 2018 08:51:36 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kariyer Yönlendirme]]></category>
		<category><![CDATA[Öne Çıkarılmış İçerik]]></category>
		<category><![CDATA[akademisyen]]></category>
		<category><![CDATA[araştırma görevlisi]]></category>
		<category><![CDATA[asistan]]></category>
		<category><![CDATA[üniversite]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=6915</guid>

					<description><![CDATA[<p>Belki de birçok kişinin aklını karıştıran, ulaşmak istediği yeri bilse de nasıl bir yol takip edeceğini bilmediği bir konudur.  Bu yolu çizebilmeniz için yazı içeriğinde hangi aşamaların geçilmesi, neler yapılması gerektiğini, sizden hangi sınavların ve hangi kriterlerin beklendiği yer alacaktır. Öncelikle bir yüksek lisans programını kazanmış olmanız gerekmektedir.  Sizden ALES, YDS/YökDil sınavlarından geçerli puanı almanız ve [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/arastirma-gorevlisi-olmanin-adimlari-nelerdir.html">Araştırma Görevlisi Olmanın Adımları Nelerdir?</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Belki de birçok kişinin aklını karıştıran, ulaşmak istediği yeri bilse de nasıl bir yol takip edeceğini bilmediği bir konudur.  Bu yolu çizebilmeniz için yazı içeriğinde hangi aşamaların geçilmesi, neler yapılması gerektiğini, sizden hangi sınavların ve hangi kriterlerin beklendiği yer alacaktır.</p>
<p><u>Öncelikle bir yüksek lisans programını kazanmış olmanız gerekmektedir. </u> Sizden <span style="text-decoration: underline;">ALES, YDS/YökDil</span> sınavlarından geçerli puanı almanız ve lisans mezuniyet not ortalamanızın yüksek olması beklenir. Bu puanlar üniversitelere göre değişir. Puanlarınızı aldıktan sonra hangi dönemde isterseniz (Güz veya Bahar dönemleri) başvuruları takip edip lisansüstü eğitim başvurunuzu tamamlıyorsunuz. Başvurular öncelikle internet üzerinden gerçekleşiyor eğer ön değerlendirme sonucunuz olumlu olursa üniversite sizi bilim sınavı ya da mülakata çağırıyor. Bazı üniversiteler ikisini birlikte yapabiliyor. Bütün bu kısımlardan sonra puanların ortalaması alınarak kesin kayıt hakkı kazanan adaylar açıklanıyor ve kazandıysanız kaydınızı yaptırıyorsunuz.</p>
<p>Yüksek lisansı kazandığınızı, herhangi bir yüksek lisans programına kayıt olduğunuzu varsayarak bu aşamadan sonra izlenecek adımları ise şu şekilde sıralayabiliriz:</p>
<ol>
<li>Yüksek Lisansa başladığınız andan itibaren <u>kendi bölümünüzle</u> alakalı &#8220;Yüksek lisans yapıyor olmak veya yapmış olmak&#8221; şartı olan ilanlara başvurabilirsiniz. (Son çıkan düzenleme ile birlikte araştırma görevlisi kadrolarında bu şart getirildi.) İstenen özel koşullar yayınlanan ilanlarda açıkça belirtilmektedir.</li>
<li>Şartlarda belirtilen asgari şartları sağlamanız halinde başvuru yapabilirsiniz. (Bu şartlar üniversiteden üniversiteye değişkenlik göstermektedir. Takibini bizzat kendiniz sağlamalısınız.) Bütün ilanları tek bir yerden takip etmek mümkün olmadığı için yayınlanan ilan duyurularını gördükçe üniversitelerin internet sitelerinden inceleyebilirsiniz.</li>
<li>Başvuru yaptığınızda %60 ALES + %40 YDS/YÖKDİL ile sıralamaya tabi tutulursunuz. (Bu kısım ön değerlendirme olarak geçmektedir.) * Yüzdelik oranlar üniversiteden üniversiteye değişkenlik gösterebilir. Genellikle karşılaşılan oranlar örnek olarak gösterilmiştir.</li>
<li>Ön değerlendirme sonucunda şartları sağlayan kişiler arasından bilim sınavına veya varsa mülakata çağrılırsınız. Eğer açılan kadro 1 kişilik ise 10 kişi, 2 kişilik ise 20 kişi çağırılır. (Genelde açılan kadroların 10 katı kişi çağırılır.)</li>
<li>Bilim sınavı varsa mülakat sınavı sonrasında%30 okul ortalamanız (GNO) + %30 ALES puanınız + %30 Bilim sınavı sonucunuz + %10 YDS/YÖKDİL puanınız toplanır ve sıralama yapılır.</li>
<li>Bu sıralama sonucunda 1. olan kişi kazanır, 2. Olan kişi yedektir. 1. Kişi kayıt yapmadığı takdirde hak 2. (yedek) kişiye geçecektir.</li>
</ol>
<p>Maddeler içerisinde geçen okul not ortalaması (GNO) YÖK’ün kendi 100’lük sistemdeki karşılığına göre hesaplanır. İstenen puanlar farklı olabilmektedir. Örneğin bir üniversite YDS için 50 puan istiyorken bir diğer üniversite 80 isteyebilir. İlanları üniversitelerin &#8220;Personel Daire Başkanlığı&#8221;ndan takip etmeniz mümkündür. İlanları takip ettikten sonra kendinize uygun olan ilana başvurunuzu yapabilirsiniz. Başvuru onay sürecinin ardından geçilecek aşamalar yukarıda sıralanmıştır.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><strong> <span style="color: #ff0000;">&#8220;Unutmayın gitmeye değer asıl yerlerin kestirmesi yoktur.&#8221;</span></strong></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/arastirma-gorevlisi-olmanin-adimlari-nelerdir.html">Araştırma Görevlisi Olmanın Adımları Nelerdir?</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kitap İncelemesi: Toplumbilimsel Düşün</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/kitap-incelemesi-toplumbilimsel-dusun.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Aynur Tekke]]></dc:creator>
		<pubDate>Thu, 15 Nov 2018 18:20:43 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Özetleri]]></category>
		<category><![CDATA[sosyoloji]]></category>
		<category><![CDATA[toplum bilim]]></category>
		<category><![CDATA[toplumbilimsel düşün]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=6560</guid>

					<description><![CDATA[<p>Değerlendirilen kitap tarihsel ve çatışmacı bakış açısını benimseyen ABD&#8217;li sosyolog Charles Wright Mills’e aittir. İlk kez yapıtın orijinali 1959 yılında Oxford University Press, New York ve 1970 yılında Pelican Books’da C. Wright Mills&#8217;in The Sociological Imagination adıyla yayınlanmıştır. Eserin çevirilerinde karşımıza çeşitli isimler çıkmaktadır: Sosyolojik tahayyül, sosyolojik imgelem, toplumbilimsel düşün. Hangi isimle anılırsa anılsın Mills [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-incelemesi-toplumbilimsel-dusun.html">Kitap İncelemesi: Toplumbilimsel Düşün</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Değerlendirilen kitap tarihsel ve çatışmacı bakış açısını benimseyen ABD&#8217;li sosyolog Charles Wright Mills’e aittir. İlk kez yapıtın orijinali 1959 yılında Oxford University Press, New York ve 1970 yılında Pelican Books’da C. Wright Mills&#8217;in The Sociological Imagination adıyla yayınlanmıştır. Eserin çevirilerinde karşımıza çeşitli isimler çıkmaktadır: Sosyolojik tahayyül, sosyolojik imgelem, toplumbilimsel düşün. Hangi isimle anılırsa anılsın Mills yönteminde genelde sosyal bilimlere özelde de sosyolojiye düşen görevleri, topluma nasıl öncü olunup, bireylerin sorunlarına ayna tutulması gerektiğini açıklamaktadır. Sosyal bilimcilere ve sosyologlara düşen görevleri analiz etmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Esere adını veren Toplumbilimsel düşün yöntemi ile birlikte yazar içerisinde yaşadığı modern dünyayı ve onu kapsayan zamanı anlamlandırmaya çalışmıştır. Bu yöntem ile bireylerin içerisinde yaşadıkları dönemi anlamlandırmasını sağlamak istemiştir. Mills’in bu anlamda katkısı sosyolojinin ne olması gerektiğine dair yaptığı analizler ve ortaya koyduğu tanımlar olarak altı çizilebilir. Yöntemini ortaya koyarken kendisini yaşadığı dönemde etkin olan Amerikan sosyolojisinin dışında tutmaya çalışmıştır. Toplumbilimsel düşün ile birlikte içerisinde bulunduğu dünyaya, sisteme dair bir eleştirisi söz konusudur. Genel olarak sosyal bilimlere özelde de sosyolojiye anlam yüklemektedir. Gösterdiği çabayla birlikte toplumu, dünyayı, sistemi anlatmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mills, modern dünya içerisinde bireyin bir kısır döngüde olduğunu belirtir. Bireyin bu kısır döngü içerisinden kurtulabilmesi ancak yaşadığı dönemi, alanı anlamlandırması ile mümkün olacaktır. Bunun da ancak Toplumbilimsel düşün yöntem ile gerçekleşeceğini savunmaktadır. Birey öncelikle kendisinin içerisinde bulunduğu çemberi tanıyıp anlamlandıracak daha sonra bir büyük çember olan yakın çevresini ve ardından içerisinde bulunduğu en büyük çemberi toplumu anlamlandırarak çemberini genişletecektir. Böylelikle kendisini, yakın çevresini, içerisinde yaşadığı toplumla birlikte tarihsel dönemini anlamlandıran birey modern zamanda en büyük problemi olan içerisinde bulunduğu yabancılık çıkmazından kurtulacaktır. Bu da ancak yöntemin herkes tarafından benimsenmesi ile gerçekleşecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Genel olarak kitap iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölümler diye adlandırabileceğimiz kısımda yazar eleştirdiği, karşı çıktığı, gittikçe hâkim olmaya başlayan ama sosyolojinin iddiasıyla eşit olmayan görüşleri eleştirmektedir. Ardından gelen kinci bölümler diyebileceğimiz kısımda ise farklı yaklaşımlar ve sosyoloji geleneklerinden, sosyolojinin ne olması gerektiği sorunu üzerinden eserinin temel ayaklarını oluşturmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Giriş bölümünde sosyoloji disiplininin günümüze, kendi zamanına kadar 3 temel noktaya cevap aradığını ve aramak zorunda olduğunu söyler. Bu noktalardan ilki sosyolojinin toplumu incelerken toplumsal yapıya bakması ve bu toplumsal yapılar içerisindeki benzerlikler ve farklılıklar üzerinde odaklanmasıdır. İkinci nokta incelenen toplumların tarih içerisinde nereye tekabül ettiğini, ne tür bir toplumsal değişme geçirerek son halini aldığını, geçirdiği toplumsal değişmeler ile tarihin gidişatını nasıl etkilediğini tespit etmektir. Son olarak üçüncü nokta ise toplumu mevcut tarihsel dönem içinde, bu toplum içerisinde yer alan baskın, yaygın insan tipinin neler olduğunun belirlenmesidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Mills, sosyologların yaptıkları ve yapacakları toplum analizlerinde bu sorulardan hareket etmesi gerektiğini ifade eder. Bu toplumsal analiz başat insan tipinin doğasıyla ele alınmaktadır. Sosyoloji bu andan itibaren mikro bireysel boyut ile makro toplumsal boyutu birlikte ele almalıdır. Toplumbilimsel düşün yönteminin formülize edilmiş şekli <strong><u>“Mikro Boyut + Makro Boyut +Tarihsel Alan + Biyolojik Alan = Toplumbilimsel Düşün”</u></strong> olarak belirlenebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal bilimlerin nihaî amacı topluma doğruyu gösterip sunmaktır. İlk eğilim burada tarihsel bir çaba olarak ele alınabilir. Bu eğilim toplumların tarihsel gelişim aşamalarını ele alarak toplumların gelişimini tamamlamalarını sağlar. İkinci eğilim için ise Mills sosyolojiyi örnek verir. Tarih bırakılıp insana ve doğasına ilişkin açıklamalar olmalıdır tespitini yapmaktadır. Üçüncü eğilim daha ampirik incelemelerle açığa çıkan bir eğilimdir. Amerikan sosyolojisinde ifadesini bulur. İzlerini Comte ve Spencer’da bulmak mümkündür. Özellikle Comte’un pozitivist yaklaşımıyla birlikte doğa bilimleri ve sosyal bilimler arasında benzerlik olduğunu iddia edip; yöntem ve anlayışlarının aynı olabileceğini savunması bu konuda örnek gösterilebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumu oluşturan bireylerin yaşadıkları döneme anlam yüklemelerinde en büyük görevlerden biri sosyologlara düşmektedir. Sosyolog toplumda farkındalık oluşturarak ancak bunu başarabilecektir. Toplumbilimsel düşün ile birlikte birey kendi hayatını toplumsal ilişkileri içerisinde analiz edebilecek ve kolaylıkla anlam yüklemeyi başarabilecektir. Kendisinin farkına vardıktan sonra birey çevresini de fark edecektir. Bu aşamadan sonra ise bireysel (kişisel) problemleri ve toplumsal (kamusal) problemleri arasında ayrım yapabilecek düzeye erişecektir. Bu konuda Mills kitabında işsizlik örneğini vermektedir. 100.000 nüfuslu bir şehirde eğer 1 kişi işsizse bu kişiden kaynaklanan problem olarak adlandırılabilir. Fakat 50 milyon nüfuslu bir şehir içerisinde 5 milyon işsiz var ise bu toplumun, kamunun sorunudur. Bu sebeple birey kendi dışındaki bireylerin ve içerisinde yaşadığı toplumun, dünyanın farkına varmalıdır. Çünkü bireyin tek başına anlamlandıracağı sorunlar bir yere kadar kişiyi taşımaktadır. Belli bir noktadan sonra sorun bireyi aşan niteliğe ulaşmaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Mills’in eserinde değindiği ve karşı çıktığı noktalardan birisi “Grand Teori” dir. Grand teorinin toplumsal yapının bütün eksenlerini, yönlerini açıklama gayesi vardır. Bu neredeyse bütün klasik dönem sosyologlarında görülmektedir. Örnek olarak Marksizm, işlevselcilik verilebilir. Bir başka deyişle toplumsal sistemi tanımlarken genel, bütüncül bir bakış açısı sergilemektedir. Toplum baştan düzenli bir bütün olarak ele alınır ve burada farklılıklar yok sayılarak herkes aynı değerlendirilir. İlk başlangıç noktasından geçirilen ve geçirilecek aşamalara kadar herkes aynı adımları atacaktır. Grand teori toplum çözümlemelerinde geçmiş dönemleri, tarihsel arka planları ele almayı mantıklı bulmaz, evrensellik ve genelleyici özelliği her daim vardır.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumbilimsel düşün yöntemini iki temel tarz üzerine konumlandırmak mümkündür. Bunlar makroskobik tarz ve moleküler araştırma tarzı olarak adlandırılmaktadır. Makroskobik tarz içerisinde büyük sorular barındırır ve bu büyük soruları sormayı önemser. Temel kuramların birbiriyle ilişkisi üzerinde odaklanır. Toplumun dar anlamdan ziyade geniş perspektiften fotoğrafını çekerek analiz etmeye çalışır. Fakat bu fotoğrafın arkasında kalan tarihsel arka plan önemlidir. Eğer makroskobik tarzı bir tiyatro sahnesine benzetirsek sadece sahnedeki oyuncuya odaklanmak yerine arka planda kalan görmediğimiz ama varlığını inkâr edemeyeceğimiz yönetmen, senarist veya senaryo gibi unsurları da dikkate almalı ve hepsini bir bütünlüğün içerisinde değerlendirmeliyiz. Grand teori ile burada ayrıştıkları belli olmaktadır. İkisinin de bütünsel bakış sergilemeleri noktasında bir ortaklıkları olduğu kabul edilebilir fakat aynı payda da değerlendirilmeleri mümkün değildir. Yalnızca toplumsal yapıyı analiz etmeleri benzerlik gösterebilir. Grand teorinin baştan kabul ettiği düzen ve istikrar konularında makroskobik tarz toplum içerisinde farklılıklar olabileceğini, toplumun farklı gruplardan oluştuğunu belirtmektedir. Topluma tek bir çizgide bakmanın değil de toplumu farklılık ve sorunlar ile ele almanın daha doğru olacağını savunmaktadır. Grand teorinin sorduğu sorular tarihsel arka plan ve toplumun gerçeklerinden uzaktır bu da yine makroskobik tarzdan ayrıldığı hususlardan birisidir.</p>
<p style="text-align: justify;">İkinci tarz olan moleküler tarz ise merkezine makroskobik tarza nazaran daha küçük sorular almaktadır. Saha verileri ve istatistik çalışmaları ile birlikte yürütülmektedir. Makroskobik tarzın teorik moleküler tarzın ise pratik boyutu ele aldığını söylemek yanlış olmayacaktır. İki tarz birbirini tamamlamaktadır. Mills’in mekik dokumak olarak adlandırdığı bu karşılıklı ilişki birbirlerinden ayrı düşünülemez.</p>
<p style="text-align: justify;">Mills klasik dönemden gelen soyutlanmış deneyimcilik anlayışına da tıpkı grand teoriye olduğu gibi karşı çıkmaktadır. Burada soyutlanmış deneyimcilik ile de moleküler tarz karşılaştırması yapılabilir. Soyutlanmış deneyimcilik de istatistik üzerine kuruludur fakat hiçbir hipoteze sahip değildir. Bu sebeple sadece bir istatistik analizine sahip olmaktan öteye geçememektedir. Moleküler tarzın ise istatistik analizlerinden önce sahip olduğu hipotezi vardır. Makroskobik tarz içerisinde yer alan tiyatro sahnesi örneğinin senaryosunu canlandırıp üç boyutlu hâle getirmek ise moleküler tarzın görevidir.</p>
<p style="text-align: justify;">Önce kendisini anlamlandıracak olan ve yaşadığı toplumu tanıyacak olan birey ve ona bu yolda ışık tutacak olan sosyolog bir iş birliği içerisinde olacaktır. Ve böylelikle bireylerin modern dünyada maruz kalacakları yabancılaşma duygusunun önüne geçilecektir.</p>
<p style="text-align: justify;">Toplumbilimsel düşün yöntemi sosyolojik imgelem, sosyolojik tahayyül olarak da adlandırılan yöntem hangi isimde olursa olsun bu yöntem bizi gündelik hayatta sahip olduğumuz ve sergilediğimiz bakış açısından ayıracak ve daha geniş, daha farklı açılardan olaylara yaklaşmamızı sağlayacaktır. Yalnızca o an bizi veya yakınımızdakileri etkiliyor sandığımız olayların aslında daha büyük boyutları olduğunu fark etmemizi sağlayacaktır. Giddens’ın bu konudaki kahve örneğinden hareketle Türk toplumunda yer alan “çay” üzerinden örneklendirme yapacak olursak; çay neredeyse bütün etkinliklerin vazgeçilmezi haline gelmiştir. Artık “çay saatleri, çay edebiyatı vs.” gibi dilimize yerleşen kelime öbekleri ortaya çıkmaya başlamıştır. Çaya yüklenen anlam değişmiş ve giderek çoğalmaktadır. Bu noktada çay Türk toplumu için sadece bir içecek değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyolojik imgelem, sosyolojik tahayyül, Toplumbilimsel düşün artık adına ne dersek bu yöntem sayesinde bizler ele aldığımız konunun sahip olduğu kültür özelliklerini, zaman-mekân özelliklerini göz önünde bulundurmayı öğrenmekteyiz. Bu da ancak makroskobik bir bakış açısı ve moleküler inceleme tarzı ile mümkün olacaktır.</p>
<hr />
<p style="text-align: justify;"><strong>KAYNAKÇA </strong></p>
<p style="text-align: justify;">C.W. Mills (1959) Toplumbilimsel Düşün, (Çev. Ünsal Oskay), İstanbul: DR Yayınları</p>
<p style="text-align: justify;">Fildiş, B. (2016). Bir Yöntem Olarak C. Wright Mills’in Toplumbilimsel Düşün’ünü Çözümlemek. International Journal of Social Science, 51, 139-156,</p>
<p style="text-align: justify;">Kapak Görseli : <a href="https://www.nobelkitap.com/toplumbilimsel-dusun-165741.html">https://www.nobelkitap.com/toplumbilimsel-dusun-165741.html</a> adresinden alınmıştır.</p>
<p style="text-align: justify;">The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/kitap-incelemesi-toplumbilimsel-dusun.html">Kitap İncelemesi: Toplumbilimsel Düşün</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
