﻿<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Arş. Gör. Aydın Akpınar | Akademik Kaynak</title>
	<atom:link href="https://www.akademikkaynak.com/yazar/aydinakpinar/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<description>Akademik Düşünce Enstitüsü yayın organı akademikkaynak.com - bilimin ışığıyla.</description>
	<lastBuildDate>Wed, 27 May 2020 11:06:00 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.9.4</generator>

<image>
	<url>https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2018/04/cropped-akademikkaynak-fovicon-32x32.png</url>
	<title>Arş. Gör. Aydın Akpınar | Akademik Kaynak</title>
	<link>https://www.akademikkaynak.com</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>İçimizdeki Şeytan&#8217;ın Tahlili</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/icimizdeki-seytanin-tahlili.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Aydın Akpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Wed, 27 May 2020 06:56:46 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10526</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazının amacı, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan adlı romanının tahlilini yaparken romandan yapılan çıkarımlar vesilesiyle irade hakkında birtakım mülahazalarda bulunmaktır. Yapılan tahlil, romanın akışı ve romandan yapılan çıkarım üzerine inşa edilmiştir. Bu yazının kaleme alınmasının amacı, romanın okurlarında açacağı ufuklara rehberlik etmek ve çıkarılabilecek dersler üzerinden kişinin iradesini terbiye [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/icimizdeki-seytanin-tahlili.html">İçimizdeki Şeytan’ın Tahlili</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;">Bu yazının amacı, Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olan Sabahattin Ali’nin İçimizdeki Şeytan adlı romanının tahlilini yaparken romandan yapılan çıkarımlar vesilesiyle irade hakkında birtakım mülahazalarda bulunmaktır. Yapılan tahlil, romanın akışı ve romandan yapılan çıkarım üzerine inşa edilmiştir.</p>
<p><img title="0000000058246-1 İçimizdeki Şeytan&#039;ın Tahlili  "fetchpriority="high" decoding="async" class="alignleft" src="https://i.dr.com.tr/cache/500x400-0/originals/0000000058246-1.jpg" alt="0000000058246-1 İçimizdeki Şeytan&#039;ın Tahlili  " width="218" height="339" /></p>
<p style="text-align: justify;">Bu yazının kaleme alınmasının amacı, romanın okurlarında açacağı ufuklara rehberlik etmek ve çıkarılabilecek dersler üzerinden kişinin iradesini terbiye etme konusundaki soru işaretlerini azaltmaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Öncelikle romanı genel olarak değerlendirmek gerekirse, karşımıza bütüncül bir eser çıkmaktadır. Başından sonuna kadar içine çeken, bağlayıcı ve sürükleyici bir tadı bulunmaktadır. Özellikle romanın kalbinin -özünün- bulunduğu son sayfalara kadar bir çıkarım yapmak kolay değildir. Yapılan çıkarımlarda ise romanın etkisini hissetmek için biraz demlenmesi beklenebilir. Mekân konusunda betimlemeler yüzeysel olmasına rağmen, İstanbul’u tanıyan, kitap kurdu veya hayal gücü yüksek olan okuyucuların zihninde güzel görüntüler canlandırabilir. Karakter betimlemeleri ise çizim yeteneği olmayan birisine bile bir şeyler karalayabilme umudu veren cinsten.</p>
<p style="text-align: justify;">İçimizdeki Şeytan, Sebahattin Ali’nin okuduğum ikinci romanı oldu. Birincisi, malumunuz, sosyal medyada en çok karşımıza çıkan eseri: Kürk Mantolu Madonna. Sabahattin Ali’nin eserlerinin neden bu kadar popüler olduğunu İçimizdeki Şeytan’ı okuyunca anlamış oldum. Eserlerinde kesinlikle vasat bir Türk aşk dizisi/filmi tadı var. Onlardan farkı, hatta Sabahattin Ali’yi önemli bir yazar yapan farkı, aşkı işlerken hayata dair bir mesaj verebilmesidir. Bu mesaja, eserlerini her okuyan nail olabilirse ne mutlu… Diğer bir farkı ise karakterleri okuyucunun yaratabilmesidir. Ali’nin bu konudaki ustalığı, şahit olduğumuz basit oyunculuklara ve yönetmenlere muhtaç olmamamızı sağlıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Romanı tahlil etmeye başlarsak, eser iki ana karakter üzerinde kurulu: Ömer ve Macide. Klasik bir aşk hikayesindeki kadın-erkek gibi görünen bu ikili aslında alternatiflerin bolluğunu ve aynı zamanda yokluğunu yaşayan iki karakterdir. Ömer, memleketi Balıkesir’de nüfuslu bir aileye, İstanbul’da yükseköğretim okuma fırsatına, hesap vermek zorunda olmadığı bir işe, her işe koşulsuz yoldaşlık edebilecek bir arkadaşa, kendisini çok seven bir akrabaya, başı sıkıştığında başvurabileceği bir ağabeye, karşısındaki kişiyi etkisi altına alabilen sivri bir zekaya ve yaşamın en iyi dönemi olan genç yaşlara sahip bir karakterdir. Tüm imkanlara ve bu imkanları değerlendirmeye kadirşinas bir iradeye sahiptir. Hem çevresinin (arkadaş, akraba, nüfuslu insanlar gibi) hem kendisinin (yakışıklılığı, zekâsı, ağzının laf yapması, olgun düşünebilmesi gibi) sahip olduğu hem içten gelen hem de çevresindeki imkanlar, Ömer’e hayatta her şeyi deneyimleme ve gerçekleştirme fırsatı vermektedir. Ömer’in hayatındaki tek eksik şey aşktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Macide ise Ömer’in tam aksine alternatifleri kısıtlı güzel ve yetenekli bir genç kadındır. Babası vefat etmiş, ailesinden bir hayır gelmeyen/beklemeyen, akrabalarının (babasının vefatı ile) yüz çevirdiği, sadece bir bavulu ve kendisini kısa süre idare edebilecek bir miktar paraya sahip İstanbul’da kimsesiz biridir. Tutunacağı tek şeyi aşk olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer ve Macide’nin hayatları bir noktada kesişir ve tüm hikâye burada başlar. Hayatlarında kısa sürede birbirlerinin en çok istediği, uzun sürede en çok istemediği kişiler oluverirler. Bu duruma mahal veren şey ise karakterlerin içindeki şeytandır. Yani birbirlerinin hayatlarına girdikten sonra sahip oldukları iradeleridir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer, Macide’yi sahip olmak istediği ve hayatından çıkaramayacağı tek kişi olarak görür, Macide ise Ömer’i tek tutunabileceği kişi. Hayatta herkesin çok arzu ettiği şeyler vardır. Bu kişinin karakteri ve niyeti her ne olursa olsun normaldir. Önemli olan bu arzu gerçekleştikten sonra ona olan bağımlılığımızdır. Nietzsche’nin belirttiği gibi &#8220;bazen bir şeyin değeri, ona ulaşıldığında ne kazanıldığıyla değil; ona ulaşılmaya çalışırken nelerden taviz verildiğiyle belirlenir&#8221;. Ömer’in Macide’ye ulaşması, Macide’nin içinde bulunduğu durum nedeniyle çok zor olmamıştır ancak Macide’yi elde ettikten sonraki tercihleri onu içinden çıkılmaz bir halin içine sokmuştur. Nietzsche’nin sözünü “bir şeyin değeri, ona ulaşırken değil; ona ulaştıktan sonra nelerden taviz verildiğiyle belirlenir&#8221; şeklinde değiştirirsek, bu ifadesi romanı özetleyen tek cümle olabilir.  Yazarın vermek istediği mesaj budur. Bir tarafta her türlü imkana sahip Ömer, diğer yanda hiçbir imkânı olmayan Macide. İkisinin de birbirlerini beğeniyor ve seviyor olması yazarın vermek istediği mesajın önündeki pürüzleri kaldırıyor. Bir yandan da &#8220;kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” tespitini sorgulatıyor.</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer, Macide ile birbirlerine bağlandıktan sonra ilk günde içindeki şeytana hâkim olamamaya başlar ve bunun farkındadır. Macide ise tutunacağı tek dalı gördüğü Ömer’e her durumda ihtiyatla yaklaşır. Ancak Ömer ne arkadaş çevresinden ne anlamsız meşguliyetlerinden ne de zevklerinden vazgeçer. İçindeki şeytanı harekete geçiren dış çevresi bir gün kendisinin tutuklanmasına neden olur. Bu süreçte yaptığı iç hesaplaşmalar hayatında olmamasını tahayyül dahi edemediği Macide’den vazgeçmesine neden olur.</p>
<p style="text-align: justify;">Macide de Ömer’den vazgeçer. Ancak Macide’nin vazgeçişi Ömer gibi ‘ya o ya da diğeri’ mantığından ziyade evet ya da hayır şeklinde yani ‘ya hep ya da hiç’ şeklindedir. ‘Ya hep ya da hiç’in bedeli her zaman daha ağırdır. Haliyle Macide’nin aldığı her kararın bedeli ağır olmuştur. Bu bedel, koyduğu nokta ile ilgili değil başlayan yeni cümle ile ilgilidir. Macide’nin ailesinden vazgeçişi akrabalarına, akrabalarından vazgeçişi Ömer’e, Ömer’den vazgeçişi ise Bedri’ye tutunma bedelini doğurmuştur. Yukarı da belirtildiği gibi yazar Macide üzerinden &#8220;kimse sınanmadığı günahın masumu değildir” tespitini de sorgulatıyor. Ömer’le birlikte olmasına ve onu sevmesine rağmen neden Bedri’yi görme arzusu kaplıyordu içini? İmkanlarımız artıp, alternatiflerimiz çoğaldıkça içimizdeki şeytana hâkim olmanın zorlaştığı mesajını verir burada yazar bize.</p>
<p style="text-align: justify;">İslam dininde üstünlük ancak takvadadır. Yani kulluk görevini en iyi şekilde yerine getirebilme arzusudur. Bu takva hususunu belirleyici kılan bir faktör mevcuttur. Bu da kişinin günah işlemeye sahip olduğu imkanlar ve günahlardan uzak kalmaya yönelik gösterdiği sabırdır. Kişinin herhangi bir günahı işlemeye ne kadar imkânı yoksa, o günahtan uzak durmasının kıymeti Allah katında o kadar azdır. Yani imkân ile kıymet arasında doğru orantı mevcuttur. Bu durum sadece Allah nezdinde değildir. Hayatımızın her boyutunda bu karşımıza çıkabilmektedir. Arzu ettiğimiz işe, eşe, hayata sahip olabiliriz. Ya sonra? Hayatta herkesin keşfettiği veya keşfedilmeyi bekleyen iyi bir yönü, çekiciliği veya yeteneği vardır. Bunu sahip olduklarımız için mi kullanacağız yoksa arzularımız için mi? İşte bu soruya verdiğimiz cevap içimizdeki şeytana ne kadar hükmedebildiğimizi gösterir. Hayatta en büyük zorluk sahip olmadıklarımızla değil sahip olduklarımızla verilen sınavdır. Ömer ne yazık ki sahip olduklarının sınavını iyi verememiş, Macide’yi bile bile kaybetmiştir.</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer ve Macide’nin yanı sıra romanda iki karakter daha vardır. Bunlardan biri Ömer’in sığınağı durumdaki ağabeyi olan Hafız Efendi, diğeri ise Macide’nin (hatta Ömer’in de) sığınağı olan Bedri. Hafız Efendi, Ömer’in hesap vermek zorunda olmadan çalıştığı işyerinde görev yapan güvenilir ve işinde gücünde bir adamdır. Fazla vicdan sahibi olması onun içindeki şeytanı canlandırır, kendisine yakışmayan hareketlerde bulunur. Başı beladan eksik olmayan kayınbiraderi için sorumlu olduğu kasadan ciddi bir miktar ödünç çalar. “Belalı bir kişiye yapılan iyilik, kötülük doğurur” misali Hafız Efendi’nin tüm hayatı hem maddi hem de manevi olarak çöküntüye girer. Ömer’in de etrafındaki şeytanların etkisiyle hayatında hiç yapmayacağı bir şey yapar ve buna Ömer’in vesile olduğunu belirtir. Hafız Efendi’den öğrendiğimiz şey, yapılan şeytanlık her ne olursa olsun, çevremizde olup bitenlerin bir bahane sayılmayacağı ve kötülüğümüzü meşru kılmadığıdır. Sahip olduğumuz vicdan sahipliği ya da eksikliği, sonuçları başkalarını da etkileyen kararlarımızda belirleyici faktör değildir. Sadece yapılan iyiliği veya kötülüğü kolaylaştırır. Bu noktada vicdan sahibi olmak içimizdeki şeytanı öldürmekte etkili değildir.</p>
<p style="text-align: justify;">Bedri ise romanın en başından beri Macide’ye karşı güzel duygular besleyen bir müzik öğretmenidir. Ancak Macide ile aralarında olabilecek herhangi bir ilişkinin hem kendi sosyal ve mesleki hayatına hem de Macide’nin sosyal ve eğitim hayatına getireceği zararın farkındadır. Yani Bedri, tavır konusunda Hafız Ömer’in tam tersi bir karakterdir. Bedri ile Macide’nin yolları romanın ortalarında kesişir. Bedri, Ömer’in uzun zamandır tanıdığı yakın bir arkadaşıdır. Ömer ile Macide’nin birlikte olduğunu gören Bedri, içinde kıpır kıpır eden vicdanını kararlarına da karıştırmamasıyla Macide’yi kaybettiğini anlamıştır. Başkalarını gözeten her kararın, fazla diğerkâmlığın, arzu ettiğimiz şeyleri kaybetmemize neden olması gibi kötü bir yanı vardır ne yazık ki. Bedri hem bu yönüyle hem de roman boyunca paylaşılan düşünceleriyle erdem sahibi bir bireydir. Özellikle Ömer’in arkadaşları üzerinden bir gayesi olmayan işlerin insanı felakete götüreceğine dair düşünceleri günümüz toplumunda pek çok kişinin durumunu özetlemektedir. Romanda da geçtiği gibi “hayatta büyük ve insanca bir sebep lazımdı”. Kişinin, başkalarının fikirlerini ve düşüncelerini harmanlayarak kendi fikir ve düşünceleri olarak sunmak ne kadar acizce bir davranıştır. Günümüzde tek uğraşı sosyal medya olanlar bu bağlama ne çok yakışır!</p>
<p style="text-align: justify;">Ömer’in ve arkadaşlarının romanın sonunda içine düştüğü durum da son günlerde önemli bir konudur. Benzer bir konu 2020 yapımı Oscar ödüllü “Parazit” filminde de işlenir. Nihat ve arkadaşlarının kısa yoldan para kazanma sevdası hüsranla sonuçlanır. Sahi ya, kısa yoldan kazanılan paranın hayrını kim görmüş ki?! Parazit filmi de kıvrak zekaya sahip bir ailenin kısa sürede kavuştuğu rahatlığın ve tadını çıkardığı zenginliğin hüsranla sonuçlandığını gösterir izleyicilerine. Emek vermeden elde edilen her şey hüsranla sonuçlanır. Bunun nedenlerinden biri belki de uğruna emek verecek herhangi bir gayesi olmayan kişinin içindeki şeytana daha kolay teslim olmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Roman tek solukta okunabilecek cinsten bir eser. Vermek istediği mesajı eserin bütününe yaydığı için okuyucusunu yormaz. Yazar, her karakter üzerinden farklı bir boyutta mesaj vermeyi de ustalıkla başarır. Üzerinden yaklaşık bir asır geçmesine rağmen eserin tesiri, imkanları ve fırsatları artan ve bunu şuursuzca kullanan insanoğlu üzerinde daha çarpıcı bir şekilde hissediliyor. Aradığımızı bulduktan sonra ona sımsıkı sarılmamanın bedelinin onu kendi ellerinle teslim etmek anlamına geldiğini ya da bunun öncesinde insani bir gayemizin olmamasının içimizdeki şeytanı nasıl harekete geçirdiğini anlamak isteyen herkes bu kitabı mutlaka okumalıdır.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/icimizdeki-seytanin-tahlili.html">İçimizdeki Şeytan’ın Tahlili</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Huzur&#8217;un Tahlili</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/huzurun-tahlili.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Aydın Akpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sun, 17 May 2020 11:37:22 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Kitap Önerileri]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=10409</guid>

					<description><![CDATA[<p>Bu yazının amacı, huzur üzerine bir tahlil yapmaktır. Huzur, burada iki anlam ifade etmektedir. Biri ve başlıca olanı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanıdır, diğeri ise huzur denildiğinde akıllara ilk gelen gönül rahatlığı anlamıdır. Yapılan tahlil, romanın akışı ve romandan yapılan çıkarım üzerine inşa edilmiştir. Bu yazının böyle bir mecrada kaleme alınmasının iki sebebi bulunmaktadır. Birincisi [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/huzurun-tahlili.html">Huzur’un Tahlili</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify">Bu yazının amacı, huzur üzerine bir tahlil yapmaktır. Huzur, burada iki anlam ifade etmektedir. Biri ve başlıca olanı Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur romanıdır, diğeri ise huzur denildiğinde akıllara ilk gelen gönül rahatlığı anlamıdır. Yapılan tahlil, romanın akışı ve romandan yapılan çıkarım üzerine inşa edilmiştir.</p>
<p><img title="DI95YLsWsAATTid-300x276 Huzur&#039;un Tahlili  "decoding="async" class="wp-image-10410 alignleft" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-300x276.jpg" alt="DI95YLsWsAATTid-300x276 Huzur&#039;un Tahlili  " width="328" height="302" srcset="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-300x276.jpg 300w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-1024x943.jpg 1024w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-768x707.jpg 768w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-1536x1414.jpg 1536w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/05/DI95YLsWsAATTid-2048x1886.jpg 2048w" sizes="(max-width: 328px) 100vw, 328px" /></p>
<p style="text-align: justify">Bu yazının böyle bir mecrada kaleme alınmasının iki sebebi bulunmaktadır. Birincisi hem Ahmet Hamdi Tanpınar’ın hem de romanın ana karakteri olan Mümtaz’ın akademisyen olması, ikincisi ise romanın, dönemin İstanbul’unu ve dünyasını anlamakta bizlere bir ufuk sunan estetik, medeniyet ve sosyal meseleler üzerine tahlil yapmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify">Öncelikle Ahmet Hamdi Tanpınar hakkında bir şeyler söylemek gerekirse, kendisi çok gezmiş ve görmüş birisidir. Hayat şartları ona yüklü bir tecrübeyi miras bırakmıştır ve bu miras eserlerine de yansımıştır. Eserlerinde yalnızca güzel Türkçesini okurlarına sunmakla kalmaz, işlediği konuyu ve vermek istediği mesajı derinlemesine ele alır. Kitabın sadece son sayfasını kapattığınızda değil her sayfada -her ne kadar biraz karamsarlık içerse de- insanı düşünmeye sevk eder. Sahnenin Dışındakiler eserinde ‘masalı olan bir adamım’ der kendisi için. Eserlerinde karamsarlık tadı bırakması belki de onu herkesten farkı kılan bir masalının olmasıdır. Farklı bir masala haiz olmak, kişinin dünyayı dışarıdan seyredebilmesi için en önemli hususlardan birisidir. Tanpınar’la ilgili söylenebilecek diğer bir husus, eserlerine girmenin, karakterlerle bütünleşmenin başta biraz zorluyor olmasıdır. Eserlerini okumak biraz sabır ister. Ancak bu zorluk geçince hiç bitmesini istemeyeceğiniz bir dünyada bulabilirsiniz kendinizi. Eserlerini okurken sabrınızı koruduğunuz sürece Tanpınar’ın, betimleme ve açıklama dengesini ustalıkla koruduğunu hissedebilirsiniz.</p>
<p style="text-align: justify">Huzur üzerine tahlillere başlamadan önce romanın dünya klasikleri arasında yer alan Milan Kundera tarafından kaleme alınan ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’ adlı eserin ikiz kardeşi olduğunu belirtebiliriz. Filme uyarlanan bu romanın da dört karakteri vardır. Yazar, bu karakterler üzerinden varoluşçuluk, geleneksellik, aile, kadın erkek ilişkileri, siyasi otorite kavramlarını irdeler. Yaşanan olayların 1968 öncesi Prag Baharı ve 1968 sonrası Sovyetler Birliği’nin Çekoslovakya’yı işgal ettiği dönemde geçmesi, Huzur romanının ise Birinci Dünya Savaşı’nın etkilerini henüz üzerinden atlatamamış ve İkinci Dünya Savaşı’nın eşiğinde olan Türkiye’sinde geçmesi, iki romanı oldukça benzer kılmaktadır. Yine tıpkı Huzur romanında olduğu gibi Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanında da iç konuşmalar ve tartışmalar çok fazla ve derindir. Huzur’un daha erken yıllarda kaleme alınmasına rağmen Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği dünya edebiyatında daha fazla ses getirmiş ve filme uyarlanmıştır. İstanbul’un güzellikleri içerisinde geçen böyle bir eserin hala ses getirmemesi hayret vericidir.</p>
<p><img title="1528037161839 Huzur&#039;un Tahlili  "alt="1528037161839 Huzur&#039;un Tahlili  "decoding="async" class="alignright" src="https://ia.tmgrup.com.tr/eed5bf/0/0/0/0/660/494?u=https://i.tmgrup.com.tr/fikriyat/2018/06/03/1528037161839.jpg" width="347" height="260" /></p>
<p style="text-align: justify">Roman, 1937 yılının sonbaharından 1939 yılının sonbaharına uzanan iki yıllık bir zaman aralığında İstanbul’un tarihi ve doğal güzellikleri arasında işlenmektedir. İlk sayfa ve son sayfa arasında yaşananlar ise yalnızca iki gündür. Eser, dört ana karakter ve dört bölümden oluşmaktadır. Her bölüm karakterlerin isimleri başlığı altında sunulmuştur; İhsan, Nuran, Suat ve Mümtaz. Bu başlıklar altında işlenenler aslında karakterler değildir. İhsan, aile hayatı; Nuran, aşk hayatı; Suat, sosyal hayatı ve Mümtaz, iç dünyası üzerinde durduğu bölümlerdir. Ancak bu bölümler birbirinden ayrı değildir. Her bölüm birbirine girift bir şekilde işlenmiştir.</p>
<p style="text-align: justify">Aileden başlamak gerekirse… Romanın ilk sayfalarında öncelikle bir ailenin varlığının kıymeti üzerinde durulur. Mümtaz, anne ve babasını çocuk yaşta kaybetmiştir. Daha sonra İhsan abisini (kuzenini) ve onun ailesini aile olarak edinir kendisine. Aile, insanın ekildiği toprak gibidir. İhsan abisi, Mümtaz’ın iyi bir eğitim almasına ve entelektüel bir kişi olmasına vesile olan kişidir. Kendisini her konu hakkında yetiştirmiştir. Ancak İhsan’ın hastalığı Mümtaz’ı huzursuz kılmaktadır. Ailede içinde her şeyin mükemmel olması oldukça güç bir ihtimaldir. Ancak beraber yaşama zorunluluğu ve/veya ihtiyacı birçok şeyi katlanılabilir hale getirebilir. Fakat söz konusu sağlık ise bunun katlanılabilir bir yanı yoktur. Zaten romanın devam eden kısmında çoğu yerde sağlık vurgusu yapılır.</p>
<p style="text-align: justify">Aile faktörünün kişinin etkisi üzerindeki önemi yadsınamaz. Ancak burada farklı bir pencere açmak istiyorum: Aileden ayrı yaşama faktörü. Kişinin aileden uzaklaştıkça huzuru artar mı? Mükemmel bir ailenin varlığının güç olduğuna tekrar değinerek sorumluluk ve metanet gerektiren sorunların mevcut olduğunun altını çizmeliyim. Aileden uzaklaşmak, bu sorunlardan kaçmak ya da aile kurma fikrinden uzaklaşmak insanı gerçekten daha huzurlu kılar mı? Hayatımızdan baş etmemiz gereken sorunları çıkarırsak özgürleşmiş ya da huzura kavuşmuş olur muyuz? Tanpınar bu tartışmayı Saatleri Ayarlama Enstitüsü adlı eserinde de yapar.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Tanpınar’ın özgürlüğe bakış açısı ve onu ele alışı uzun uzun üzerine düşünülmesi gereken bir bağlamdadır. Huzur gerçekten yalnız kalabilmekte midir? Benim buna cevabım keskin bir şekilde <em>hayır</em>dır. Bizler hayata gelmeden önce oluşmuş, bize ait olan şeyleri bir kenara geçip seyretmek veya onlara karşı kayıtsız kalmak bizleri huzurlu ve özgür kılmaz. Fiziksel olarak düşünelim. Tehlikenin varlığını hissettiğimiz bir odada arkamızı kollamak adına duvara yaslanmak etki alanımızı 360 dereceden 180 dereceye düşürür. Bu durum diğer yarımızı güvence altına alır ancak muhtemel güzelliklerin de dışında kalmamıza neden olur. Hayatta uğruna mücadele edeceğimiz, güzelleştirmek için çabalayacağımız, uğruna emek verdiğimiz şeyler olmalı… Olmalı ki hayata kök salabilmek için bir nedenimiz olsun. Aile, insanın ekildiği toprak gibidir demiştik. Haliyle ilk kök salacağımız yer aile olmalıdır. Kader, gayrete aşıktır. Gayreti olmayanın kaderini güzelleştirme imkanı var mıdır? Aileden vazgeçiş, insanın ilk vazgeçişi olmaz mı?</p>
<p style="text-align: justify">Psikoloji ve sağlık alanında yayın yapan saygın bir dergide yayınlanan bir makale<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>, her sabah kalktıktan sonra yatak yapmanın insan üzerindeki olumlu psikolojik etkisinden bahseder. Makale özetle, insanın uyandıktan sonra yatağını yapmasının günün devam eden kısmında sahip olduğu sorumlulukları ve görevleri yerine getirmesi bakımından iyi bir başlangıç olduğunu belirtir. Her günün yeni doğum olduğunu varsayarsak, insanın içinden doğduğu yatağını düzeltmesi, günün devam eden kısmında tıpkı bir domino taşı etkisi yaratarak mevcut sorumluluklarını ve yeni hedeflerini gerçekleştirmeye vesile oluyor. Bir günü bir hayata yayarsak eğer içinden doğduğumuz şey ailedir. Aileye dair sorunları gidermek ve sorumlulukları gerçekleştirmek hayatın diğer boyutlarında olumlu etki yapabilir ve bu olumlu etkinin son taşı huzur olur. Bu huzurun nedeni de özgürlük olur. Tanpınar’ın da belirttiği gibi; “İnsan birdir. Çalıştıkça ve bir şey yarattıkça kendisini bulur, iş mesuliyeti, mesuliyet düşüncesi insanı doğurur.” Bu mesuliyet, kendini buluş aşk hayatında da sosyal hayatta da geçerlidir.<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p style="text-align: justify">Biz hayata gelmeden önce oluşan şeylerin yanı sıra bizim de oluşturduğumuz şeyler vardır. Bunların başında hiç kuşkusuz ki bir hayat arkadaşı gelir. Bu hayat arkadaşı öyle biri olmalıdır ki kişinin tüm arzularını ve beklentilerini karşılayabilsin. Nuran, böyle bir kadındır. Müzik, sanat, siyaset, edebiyat… Mümtaz’ın ilgilendiği her konuda konuşabildiği, anlaşabildiği biridir Nuran. Hepsinden önemlisi bu karşılıklıdır. Aşkın doğuşuna da vesile olan budur. Ancak bu roman içinde alevlenen ve sönen bir aşktır. Bu aşkın bitmesinin Mümtaz’dan ve Nuran’dan kaynaklanan sebepleri vardır. Birincisi Mümtaz’ın bu aşka dair karamsarlığı ikinci ise Nuran’ın Mümtaz’ın hayatına girmeden önce sahip olduklarıdır. Aslında Mümtaz’ın karamsarlığı Nuran’ın beraberinde getirdikleridir: Nuran’a platonik olan ve bunu dile getirmeyi esirgemeyen Suat ve eski eşi Fahir… Mümtaz’ın hem Suat hem de Fahir dolayısıyla sahip olduğu huzursuzluk tüm esere yansımıştır. Peki bizi tüm yönleriyle huzura kavuşturan birini bulmak mümkün müdür? Ne yazık ki zordur. İnsanın veya diğer tarafın yaşanmışlıkları tüm hayatına etki eden bir iz bırakır. Nihayetinde Mümtaz’ı huzursuz eden şeyler de mutsuz olmasına neden olur. Peki, Suat ve Fahir olmasaydı Mümtaz huzura kavuşur muydu? Bu soruya olumlu bir cevap vermek oldukça zordur. Çünkü roman içinde geçtiği gibi ‘sonbaharda yağan yağmura bile üzülen’ biri olarak kendisini huzursuz edecek hususlar bulması muhtemel olurdu. Buradan çıkarılacak ders, insanın kimseyi hayatın merkezine almadan, uğruna inandığı değerler için çabalarken bir yol arkadaşı edinmesidir. “Sevgi insanın hürriyetine tecavüz olmamalıdır.” Böylesine bir sevgi mutlak huzura kavuşturur mu? Yazının devam eden kısmında açıklamaya çalışılacak hakikate bağlıdır.</p>
<p style="text-align: justify">Nuran, romanın en uzun ve aşka dair güzellemelerin yapıldığı bölümdür. Bu bölüm, okurlarının damağında aşka, İstanbul’a, sanata ve musikiye dair tatlı tatlar bırakabilir. Yine betimlemelerin en yoğun olduğu bölümdür. Bu betimlemeler, okuyucuya eser içerisinde güzel tablolar anımsatabilir.</p>
<p style="text-align: justify">Üçüncü bölüm Suat üzerinedir. Suat, Mümtaz’ın hayatı ve karakterini tasvip etmediği birisidir. Aslında Suat üzerinden insanın etrafında bulunan tüm kötü karakterlere, kötülüklere ve sosyal sorunlara değinir burada yazar. Etrafımızda kötü insanlar hep var. Kötü olmasa da kendi çıkarını düşünen insanlar. Onlarla bir şekilde yaşamayı öğrenmeliyiz. Aksi halde gördüğümüz her kötülük, huzursuzluk kat sayımızı arttıran bir hadise haline gelir. Bu konuda İslam öğretilerine kadar gidebiliriz. Bu noktada ‘güzel bakmak sevaptır’ ilkesi benimsenebilir belki. Kötü insanlarla yaşamaya alışmak. İnsan bile bile zarar görmeye veya hakkının yenilmesine nasıl göz yumabilir? Göz yumsa bile nasıl huzur bulabilir? “Herkes az çok bir veya birkaç insan yüzünden kötüdür” der Tanpınar. İyi insan-kötü insan tartışmasına dair Beyaz Zambaklar Ülkesinde adlı eserde güzel bir tartışma vardır. Eserin bir bölümünde Habil ile Kabil’e değinilir. Hâbil, zayıf ruhlu ve iradesiz bir kişilik olarak sunulur, her şeyden korktuğu, herkese boyun eğdiği ve bütün iyilikleri yukarıdan beklediği belirtilir. Çok sağlam bir ahlâka sahip olmasına rağmen sevimsiz ve sıkıcı bir kişilik olarak tanıtılır. Kâbil ise sert yaradılışlı, düşünce ve davranışlarıyla tam bir zalim olarak tanıtılır. Hâbil gibi zayıf ve güçsüz bir kardeşin varlığına dayanamaz, yüreğinin ve iradesinin zayıflığından dolayı kardeşini aşağılar, sonunda dayanamayıp onu öldürür. Özetle Kabil’in kötü olmadığı, hepimizin tarafından iyi bilinen Habil tarafından kötü olduğunu anlatır. Nihayetinde istesek de istemesek de kötü biri olacağız, huzuru nasıl bulacağız? Burada da nihilizme kadar gidebiliriz. Ancak belirtmek gerekir ki bizim varlığında rol oynamadığımız şeylerin özelliklerinden şikayet etmek, limon neden ekşidir diyerek dertlenmeye benzer.</p>
<p style="text-align: justify">Mümtaz sadece kendi yakın çevresini düşünmez. Sokaktaki bir hamalı ve savaşa çağırılacak diğer insanları da düşünür. Onlar için de huzursuzlanır. Bu noktada da kıyaslamaya başlar. Bilenle bilmeyen üzerine dertlenir. Elbette bilenle bilmeyen bir olmaz. Zaten bu konu Antik Yunan’dan Aysun Kayacı’ya süregelen bir tartışmadır: “Dağdaki çobanla benim oyum bir mi!?” İnsana insan olarak bakabilmek, hamal olarak değil insan olarak. İşte son bölümde yazar, Mümtaz’ın kendi iç hesaplaşmasını yaparken bunu tartışır. Her şeyi kendi başına görmek. Bunu başardığı zaman hakikati görmeye başladığını aktarır. Bunun üzerinden bir çıkarım yaparsak eğer huzur, hakikati görebilmektedir. Hakikat ise her şeyi tek tek, olduğu gibi görüp anlamaktır. Kıyaslama yapmamaktır. Kendimizi, ailemizi, eşimizi, çevremizi, ülkemizi ve dünyamızı, aralarında hiçbir bağlantı kurmadan, hiçbir beklenti içerisine girmeden kabul etmektir. Romanda da geçtiği gibi ‘çünkü istediği şey olmazsa kaybı iki misli olacaktı’. Mümtaz’ın kaybı çok büyüktür. Hayatında istemediği her şey olmuştur.</p>
<p style="text-align: justify">Bu psikolojik tahlillerin yanı sıra İstanbul, Türkiye ve medeniyet hakkında da güzel tartışmalara yer verir Tanpınar. Bir noktada İstanbul’un küresel ölçekteki durumunu tartışır. İstanbul’un -bir zamanlar şehrin ünlü bostanlarından olsa gerek- sadece marul yetiştiren bir memleket olarak kalmayacağını belirtir. Buradan tüm vatanın bir istihsal (üretim) programına ihtiyacı olduğunu belirtir. Hem bir devlet adamı hem de bir bilim insanı olarak ülkenin halini iyi analiz eder. Prens Sebahattin’in, Şevket Süreyya Aydemir’in ülkenin ihya edilmesine yönelik savlarını kendisi de kullanır. Girişimci insan yetiştirmenin eksikliğini vurgulaması dikkat çeken noktalardan biridir. Üniversitelerin memur yetiştiren bir sistemle çalıştığını ifade eder. Ne yazık ki eserin kaleme almasının üzerinden seksen yıl geçmesine rağmen çok da bir şey değişmemiştir. İnsanlar hala memur alma hayaliyle üniversite okumaktadır. Bunun bir sebebi belki de bir Şark toplumu olmamızdır. Tanpınar, romanda sık sık Batı ile Şarkı karşılaştırır. Şarkın, geleneklerinin ve öğretilerinin hakikati görmekte daha iyi olduğunu, Türkiye’nin de Batı ile Şark arasında sıkışıp kaldığını anlatır. Şark’ın gelenekleri ve öğretileri yüzeysel bir şekilde anlaşılmaz. Yüzeysel olarak kalırsa Türkiye gibi müthiş potansiyele sahip ancak bunu harekete geçiremeyen bir toplum yaratır. Batı’nın iyi yönlerini alıp hakikati anlamak için çabalamak ne kadar zor olabilir ki? “Hem şifasız hastalığımız hem de tükenmez kudretimiz” olarak betimeler Şarkı Tanpınar. Maalesef bu iki çark arasında sıkışmış durumdayız. Yazarın da belirttiği gibi “yeniye şüpheyle eskiye işe yaramaz” olarak bakmamak gerekir. Asıl potansiyel içimizdedir. “Halkımıza ve hayatımıza ne kadar yaklaşırsak o kadar mesut olacağız.” Yerli ve milli olana sarılmak gerekir. Medeniyetimiz adına işler kötü gidebilir. Hatta bu nesiller boyu sürebilir. Ne tanrılara ne de bu durumu yaratanlar kızmak lazım, hayat devam eder ve insanlığın bir mesuliyete ihtiyacı vardır. Tecrübe sadece bireysel olan bir şey değildir, aynı zamanda toplumsaldır da. “Herkes bir şey yapmaya mecbur.”</p>
<p style="text-align: justify">Sonuç olarak kitaba dair diğer tahlillerde de görebileceğimiz üzere aslında Tanpınar’ın, ana karakterin huzurunu değil huzursuzluklarını dile getirdiğini anlıyoruz. Bunu yaparken iç dünyasından ailesine, sevdiği kadından ülkesine, sokaktaki hamaldan uluslararası gelişmelere kadar pek çok şeye değindiğine şahit oluyoruz. Yani huzur ile ilgili her şey…</p>
<p style="text-align: justify">Huzur, derinliğinin anlaşılması durumunda okurlarında geniş ufuklar açan türden bir eserdir. Hayatın her boyutunda, dert edindiğimiz ve bizleri huzursuz eden şeyleri yeniden sorgulamamızı sağlayan bir roman. Yarattığı etkiye bağlı olarak, bizleri huzuruz eden veya özgürlüğümüzü kısıtladığını düşündüğümüz şeylere sarılmamızı, onlardan zevk almamızı sağlayabilir. Bunun yanı sıra İstanbul’un saf güzelliğini hissetmemizi, aşkın insan üzerindeki tatlı etkisini, dönemin dünya siyasi şartlarını ve erken Cumhuriyet dönemi Türkiye’sini anlamamıza yardımcı olur. Bütün bunları da kişinin mesuliyetine bağlar. Unutmamalıdır ki: “Ne ölüm var ne de hayat var. Biz varız. İkisi de bizde”.</p>
<p style="text-align: justify"><strong>Faydalı Linkler</strong></p>
<p style="text-align: justify">Müzikler için; http://www.tanpinarmerkezi.com/huzurdan-muzikler/</p>
<p style="text-align: justify">Mekanlar için; http://www.tanpinarmerkezi.com/roman-haritalari/</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Aynı yazarın farklı eserlerinde birbirleriyle bulunan ilişki ‘nehir roman’ olarak ifade edilir. Yine bu kitabın ana karakterlerinden biri olan Nuran’ın Mahur Beste adlı eserinde geçtiğini görmek mümkündür. Bknz. http://www.tanpinarmerkezi.com/iliskiler-semasi/</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bknz. Crowther, D., Wilkinson, T., Biddulph, P. et al. A simple model for predicting the effect of hygrothermal conditions on populations of house dust mite Dermatophagoides pteronyssinus (Acari: Pyroglyphidae). Exp Appl Acarol 39, 127–148 (2006). https://doi.org/10.1007/s10493-006-9003-8.</p>
<p style="text-align: justify"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> 4 sezonluk Good Place dizisi mesuliyet konusunda ufuk açıcı bir dizidir.</p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/huzurun-tahlili.html">Huzur’un Tahlili</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Dünya Yeniden Başlatılıyor&#8230;</title>
		<link>https://www.akademikkaynak.com/dunya-yeniden-baslatiliyor.html</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[Arş. Gör. Aydın Akpınar]]></dc:creator>
		<pubDate>Sat, 11 Apr 2020 12:42:00 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[Güncel]]></category>
		<guid isPermaLink="false">https://www.akademikkaynak.com/?p=9969</guid>

					<description><![CDATA[<p>Görsel Kaynağı: https://news.bitcoin.com/coronavirus-disney-justify-financial-reset/ “Tüm dünya ve Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir salgınla mücadele veriyor” şeklinde bir giriş çarpıcı ve klasik olabilir. Ancak bunun doğru olduğu söylenemez. Dünya her yüz yılda bir bu tür salgınlara şahit olmaktadır.[1] Her ne kadar COVID-19 için laboratuvarda üretildiğine dair halk nezdinde komplo teorileri mevcut olsa da doğanın insanoğluna verdiği [&#8230;]</p>
The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/dunya-yeniden-baslatiliyor.html">Dünya Yeniden Başlatılıyor…</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 16px;"><img title="Reset-World-1 Dünya Yeniden Başlatılıyor...  "loading="lazy" decoding="async" class="aligncenter size-full wp-image-9971" src="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/04/Reset-World-1.png" alt="Reset-World-1 Dünya Yeniden Başlatılıyor...  " width="760" height="512" srcset="https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/04/Reset-World-1.png 760w, https://www.akademikkaynak.com/wp-content/uploads/2020/04/Reset-World-1-300x202.png 300w" sizes="auto, (max-width: 760px) 100vw, 760px" />Görsel Kaynağı: https://news.bitcoin.com/coronavirus-disney-justify-financial-reset/</span></p>
<p style="text-align: justify;">“Tüm dünya ve Türkiye tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir salgınla mücadele veriyor” şeklinde bir giriş çarpıcı ve klasik olabilir. Ancak bunun doğru olduğu söylenemez. Dünya her yüz yılda bir bu tür salgınlara şahit olmaktadır.<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> Her ne kadar COVID-19 için laboratuvarda üretildiğine dair halk nezdinde komplo teorileri mevcut olsa da doğanın insanoğluna verdiği cevap misali bu felaketler doğal yollarla oluşmaktadır.<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>  Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağı dünya düzeninde görülen o ki ilerleyen yıllarda bu tür salgınlar, yine kendisini farklı bir şekilde gösterecektir. Değişen ise dünyanın ilerleyen zaman içerisinde bir önceki yıldan daha küresel ve birbirine bağımlı hale gelmesidir. Bu, ileride yaşanmasını ümit etmediğimiz, salgınların etkisinin çarpan etkisiyle artmasına neden olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Her ulusun sahip olduğu imkanlar ve kaynaklar mevcut durumunu korurken diğer ulusları ve milletleri etkileme konusunda işlerliğini kaybetmiştir. Geriye dönüp baktığımızda sorunun yerelden küresele yayıldığıdır. Bu olay aynı zamanda yerelde cereyan eden bir olayın küresel müdahaleleri ne kadar çaresiz bıraktığını göstermiştir. COVID-19 salgını, tüm dünyadaki girift ilişkinlerin çözülmesine neden olmuştur. Bunu bir analoji ile açıklamak mümkündür. Bir bilgisayar üzerinden yaptığımız işlemler devam edemez duruma geldiğinde yeniden başlatmamız gerekir. Yeniden başlatma durumu bilgisayarın yazılım ve donanım özelliklerini değiştirmez. İçindeki mevcut dosyalara da zarar vermez fakat mevcut çalışma düzeninizi yitirmenize neden olur. Bugün dünyayı da bu şekilde değerlendirmek mümkündür. Bir ‘reset’ halindeyiz. Sistem yeniden başlatıldığında mevcut düzenimizi daha iyi kurgulamalıyız. Daha iyi kurgulamalıyız ki küresel boyutta ilişkiler yeniden kurulduğunda daha iyi bir seviye kendimize yer bulabilelim.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki bu durumda neler yapabiliriz? Dünya üzerinde uygulanan karantina<a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a> uygulamaları ülkeleri yine internet bağlantısı olmayan bir bilgisayar gibi kılmaktadır. Bir şeyler değiştirebiliriz ancak bu değişiklikler yalnızca bizim kişisel bilgisayarımızda yer alacaktır. Bu noktada kopan bağlantılar sebebiyle dışarıdan yeni bir yazılım veya veriye erişemeyebiliriz ama işletim sistemimizi, işlemci hızımızı ve hafıza kapasitemizi arttırabiliriz. Bu da yerinde ve uygun politikalarla mümkündür. Ama her ne yaparsak yapalım önce sağlıklı bir ortam yaratmalı ve sakin kalmalıyız. #EvdeKal</p>
<p style="text-align: justify;">Kendi sistemimize dönersek… Türkiye’nin salgın ile verdiği mücadele kimi kesimler tarafından etkin bulunurken kimi kesimler tarafından da eksik bulunmaktadır. Neyin etkin neyin eksik olduğunu anlamak için mümkün olduğunca yerele inmek gerekir. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin hızlı müdahaleye ve organizasyonel yapılanmaya fırsat vermesi, bir bilim kurulunun oluşturulması ve dünyada yapılan hatalardan ders çıkarılması Türkiye’yi bu mücadelede etkin kılmaktadır. Eksik kılan boyutu ise sokağa çıkma yasağı gibi daha keskin önlemler… Her ne kadar devlet tarafından ücretsiz maske dağıtılması etkili ama ‘pansuman görevi’ niteliğinde bir uygulama ise Türkiye’de getirilebilecek bir sokağa çıkma yasağı mevcut durum düşünüldüğünde yarayı daha da kötüleştiren bir pansuman işlevi görebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Nitekim 10 Nisan 2020 saat 22.15’de 30+1 ilde ilan edilen sadece 48 saatlik bir sokağa çıkma yasağı ardından yaşananlar, ne yazık ki bu tür salgınlarda ne yapılmaması gerekir noktasında dünyaya güzel bir örnek olmuştur. Tamamen iyi niyetle alınan kararın, fildişi kulelerinden<a href="#_ftn4" name="_ftnref4">[4]</a> alınması, halk tabanındaki gelişmelerin tahmin edilememesi Nisan ayının son haftalarında yapılacak testlerde ciddi bir şekilde kendisini gösterebilir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye gelişmekte olan bir ülkedir. Bu yüzden hayatın akışını kısa süreli veya tahmin edilemeyen bir şekilde durdurmak ileride salgın doğal sürecinde verdiği zarar ile eşdeğer sonuçlar üretebilir. Ekonominin işlerliğine ve hayatın akışına zarar vermeden Sağlık Bakanlığı be Bilim Kurulu&#8217;nca alınan tedbirler oldukça yerindedir. Ancak halk zemininde, uygulama konusunda, ciddi sorunlar mevcuttur. Bu durumu anlamak için fildişi kulelerinden ayrılmak gerekir.</p>
<p style="text-align: justify;">Türkiye ne Japonya ne Güney Kore ne de Çin gibi ülkelerin kendi yereline özgü uygulamalarını hem sahip olduğu siyasi kültür hem de teknolojik imkanları sebebiyle uygulayamaz. Bu noktada bize daha yakın bir örneğe bakmak gerekir. Bu örnek Polonya olabilir. Polonya&#8217;da 11-12-13 Nisan 2020 tarihlerinde Paskalya nedeniyle kimi marketler, eczaneler ve hastaneler haricinde resmi kurumlar, işletmeler ve alışveriş merkezleri kapalı olacaktır. Türkiye&#8217;de ise 11-12 Nisan sokağa çıkma yasağı ilan edilmiştir. Ulusal çapta aldığımız tüm önlemler<a href="#_ftn5" name="_ftnref5">[5]</a> de neredeyse birebir aynıdır. Ancak Polonya&#8217;daki sosyal izolasyon ne yazık ki ülkemizde sağlanamamaktadır.</p>
<p style="text-align: justify;">Peki bunun nedeni nedir? Sokağa inilip sokaktaki mevcut profil gözlemlendiğinde üç profil göze çarpmaktadır: Üretim piyasasındaki insan kaynağı, herhangi bir uğraşı olmayan kesim (genelde 18 yaş altı ve 65 yaş üstü) ve göçmenler. Bu üç profil hem ülke piyasasının işlerliğine bir fayda sağlamazken, virüsün yayılımına ciddi bir şekilde neden olmaktadır. İstanbul’dan bir örnek vermek gerekirse iş üretmeyen yetişkin sayısı 7 milyondur.<a href="#_ftn6" name="_ftnref6">[6]</a></p>
<p style="text-align: justify;">20 yaş altı ve 65 yaş üstüne sokağa çıkma yasağı getirilmesi oldukça isabetli bir karardır. Ancak denetim konusunda ciddi sıkıntılar mevcut… Merkezi konumda olmayan bölgelerde bu profilleri sıklıkla görmek mümkündür. Peki hem üretimi hem piyasanın devamlılığını sağlarken hem de bu yayılımı nasıl önleyebiliriz? Aslında çözüm basit… Kimi devletlerin gıpta ile baktığı bir sistemimiz var: E-devlet. Bu sistemin sunduğu imkanları kullanarak ‘istisnalı bir sokağa çıkma yasağı’ getirilebilir. Bu şartın istisnası Genel Bilgi Toplama (GBT) sistemine vatandaşların SGK, Özel Sigorta ve BAĞKUR gibi sosyal güvenlik bilgilerinin aktarılmasıdır.</p>
<p style="text-align: justify;">Sosyal güvenlik kaydı olmayan kişi, bir üretim faaliyetinde yer alamaz. Bu şekilde sokağa çıkması engellenmiş olur. Üretim faaliyetinde yer almadan sokakta bulunuyorsa bu da sokağa çıkma yasağı ihlali olarak değerlendirilmelidir. Evinde kalıyor olması da merkezi veya yerel yönetimlerin yardımlarının yönlendirilmesine bilgi kaynağı oluşturabilir. Halihazırda mevcut düzenlemelerle esnek çalışma saatlerine ve uzaktan eğitime geçildi. Bu uygulama büyük bir kesimi evde tutuyor. Ama üretim faaliyetinde bulunan kesim için pek de bir şey değişmiş gibi değil… Bu uygulama, yukarıda yapılan analoji üzerinden, sistem yeniden başlatıldığında Türkiye’nin daha etkin bir şekilde çalışmasına vesile olacaktır.</p>
<p style="text-align: justify;">Nedir bu etkinlikten kastedilen? Türkiye’nin en büyük problemlerinden birisi güvenilir, etkin politikalar üretimine fırsat veren bir veri setinin bulunmamasıdır. Tavsiye edilen bu düzenleme ile hem kayıtsız çalışan iş gücünün tespit edilmesi mümkün kılınabilir hem ekonominin işlerliği sağlanabilir hem de salgının yayılım hızını düşürülebilir. Aslında 30+1 ilde ilan edilen sokağa çıkma yasağındaki hastanelerin, eczanelerin, fırınların, su dağıtım firmaları gibi yerlerin açık olması gibi istisnalar, bu yazıda sunulan önerinin yerindeliğini güçlendirmektedir. Böyle bir uygulama örneği aynı zamanda devlet kurumları arasındaki koordinasyonu (Emniyet Genel Müdürlüğü ve Sosyal Güvenlik Kurumu) da test etme imkânı verecektir. Asya ülkelerinin kendine özgü teknolojik tabanlı yöntemlerini kullanamasak da bu topraklara özgü imkanlarımızla dünyaya bir model olmayı başarabiliriz.</p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> 1347-1351 Veba Salgını, 1545-1548 Kanamalı Ateş Salgını, 1647-1652 İspanyol Vebası, 1817-1824 Kolera Salgını, 1918-1920 İspanyol Gribi, 2002-2003 SARS Salgını ve 2019-20.. COVID-19. Bknz. https://www.ntv.com.tr/galeri/saglik/dunyayietkileyen-buyuk-salginlar,x86JVKVihEK0yQGMzrwhpQ</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Bknz. <strong>COVID-19 coronavirus epidemic has a natural. </strong>https://www.sciencedaily.com/releases/2020/03/200317175442.htm?fbclid=IwAR3LDSYG1v21xPn3GDbs5Of4bmtd3o0zHBOcEC3DaOxTZUQpUaBnVRq53GI</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> İtalyanca ‘<em>quarantina</em>’ kırk gün anlamına gelir. Ortaçağ’da gemiyle yolculuk yapanların bir yere ulaştıklarında kırk gün karaya çıkmaları yasak olduğu için kelime bu anlamı kazanmıştır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><a href="#_ftnref4" name="_ftn4">[4]</a> Fildişi kulelerinde yaşamak deyimi 19. yüzyılda Fransa’da doğan, sanatçıların ve karar vericilerin toplumdan uzaklaşıp kendi köşesine çekilme anlamını taşımaktadır.</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><a href="#_ftnref5" name="_ftn5">[5]</a> Bknz. https://www.gov.pl/web/coronavirus/temporary-limitations?fbclid=IwAR1aPS7pA5_SSS778EUOPufwayVjOZuVpgBTgBK6tUM6bKdH2myfsTJcy10</span></p>
<p style="text-align: justify;"><span style="font-size: 14px;"><a href="#_ftnref6" name="_ftn6">[6]</a> Bknz. https://www.gazeteduvar.com.tr/gundem/2020/02/03/marmara-sifon-deligi-gibi-butun-ulkeyi-ceker-goturur/</span></p>The post <a href="https://www.akademikkaynak.com/dunya-yeniden-baslatiliyor.html">Dünya Yeniden Başlatılıyor…</a> first appeared on <a href="https://www.akademikkaynak.com">Akademik Kaynak</a>.]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
