TR

Kriz Koşullarında Para Politikası Uygulamalarının Türkiye’de 2001 Ve 2008 Deneyimleri Açısından Karşılaştırmalı Analizi

  1. Giriş

Dünya ekonomisinde özellikle son yıllarda hızı giderek artan finansallaşma arkasında ekonomik krizleri de getirmiştir. Krizlerin çok sayıda ülkeyi uzun sürede etkilemesi ve uygulanan para politikalarının beklenen etkileri yaratmaması para politikalarına yönelik eleştirilerin artmasına neden olmuştur. Dolayısıyla uygulanan para politikaları teorik dönüşümler geçirmiştir. Politika uygulama aşamasında özellikle Yeni Klasik, Yeni Keynesyen ve Post Keynesyen İktisatın geliştirdiği modeller uygulanmıştır. Para politikası ve merkez bankacılığı alanında çok hızlı dönüşümlerin yaşanması, finansal piyasaların çok hızlı gelişmesi ve pek çok ulusal iktisadi faaliyetin uluslararası nitelik kazanmasından kaynaklanmaktadır. Üretim, enflasyon ve finans üçgeninde para politikalarının uygulanması her geçen gün daha da güçleşmektedir.

2000’li yıllarda Türkiye’de yaşanan iki büyük kriz, herkesin para politikası görüşlerini detaylıca düşünmesine neden olmuştur. 2001 krizi daha çok iç şoklardan kaynaklanmaktadır. Bu kriz Merkez Bankası’nın döviz kuru hedeflemesi ve sabit döviz kuru uygulamasını terk etmesine neden olmuştur. Öncelikle esnek döviz kuru uygulamasına geçişmiş ve örtük enflasyon hedeflemesiyle bir geçiş dönemi oluşturulmuştur. Geçiş döneminde yaşanan olumlu gelişmeler 2006 senesinde açık enflasyon hedeflemesine geçilmesini sağlamıştır.

Küresel boyutta yaşanan 2008 krizi ise dış şoklardan kaynaklanmaktadır. Bu krizin Türkiye ekonomisine yansıması, enflasyon hedeflemesinin makro ekonomik istikrar için yetersiz kaldığını göstermiştir. 2010 senesinde Merkez Bankası’nın para politikasında yine önemli bir değişikliğe gitmesine sebep olmuştur. Bu iki önemli ekonomik kriz Türkiye ekonomisinde önemi ölçüde ekonomik daralma yaşanmasına neden olmuştur. Ayrıca iki kriz de döviz kuru hedeflemesi ve enflasyon hedeflemesi gibi iki farklı politikanın uygulandığı zamanlarda yaşanmıştır.

Bu noktadan yola çıkılarak hazırlanan bu çalışma, Türkiye’de Merkez Bankacılığı ve para politikası uygulamalarının geçirdiği dönüşümü, 2001 ve 2008 krizleri bağlamında inceleme çalışmaktadır.


  1. Para Politikası Etkinliğine Yönelik Yaklaşımlar ve Kriz Dönemlerinde Para Politikası

Wicksell (1936) tarafından geliştirilen politikada parasal değişkenlere yer verilmemektedir. Wicksell nakit paranın olmadığı kredi sisteminde, bankalar tarafından belirlenen tasarruf – yatırım kararları ve faiz oranına göre oluşan doğal faiz oranı olmak üzere iki faiz oranı tanımlamaktadır. Faiz oranları arasındaki farklılık tasarruf – yatırım dengesizliğine neden olmaktadır. Örneğin, doğal faiz oranının parasal faiz oranından daha küçük olduğu bir konjonktürde kredi kullanımı ve yatırımlar azalmaktadır. Ekonomide tam istihdam yaşandığından, yatırım harcamalarının azalması fiyatlar genel seviyesini düşürmektedir. Dolayısıyla enflasyon, doğal ve parasal faiz oranı arasındaki dengesizliğin bir fonksiyonu olmaktadır. Burada para politikasının temel görevi, parasal faiz oranını değiştirmek şartıyla dengeyi yeniden sağlamaktır (Özdemir, 2009: 9).

Keynes de enflasyonun, büyüme hızı ile ücret bekleyişleri arasındaki tutarsızlıktan kaynaklandığını ifade etmiştir. Keynesyen İktisata göre Phillips eğrisinin önemi yüksek istihdam ile fiyat istikrarının birlikte sürdürülemeyeceğini ortaya koymasıdır. Dolayısıyla enflasyona yönelik çözüm verimliliği arttırmak ve böylece işçilerin ücret taleplerini enflasyona sebep olmadan yüksek büyüme sayesinde finanse etmekten geçmektedir. Böylece ekonomideki konjonktürel dalgalanmalar azaltılabilecektir. (Krugman, 2011: 2-5).

Ekonomi enflasyonist sürece girdikten sonra büyümeyi hızlandırmanın sanıldığı kadar kolay olmadığı görülmüştür. Dolayısıyla Monetaristler Keynesyen politikaları eleştirmiş ve bu bağlamda enflasyon ve işsizlik arasında var olduğu iddia edilen ödünleşme ilişkisinin sadece kısa dönemde olduğunu ifade etmişlerdir. Monetarist para politikasına göre para arzı nominal gelir üzerinde önemli bir etkiye sahiptir. Para arzında meydana gelen değişiklikler uzun dönemde sadece fiyat düzeyi üzerinde etkili olmaktadır. Çıktı ve istihdamdaki döngüsel hareketlerin ana sebebi parasal büyüklüklerde yaşanan artışlardır. Enflasyon gibi istikrarsızlıklar kamu politikaları sonucunda oluşurken, özel sektör istikrarlıdır (Oktar vd., 2012: 48).

Monetarist İktisatın en önemli katkısı, para politikasının ekonominin nasıl çalıştığı ile ilgili olmaktan ziyade otoritelerin davranışlarıyla ilgili olduğu yönündeki vurgudur (Oktar vd., 2012: 49). Buna rağmen ekonomide yaşanan durgunluk hem işçi sınıfının ücret talebini ortadan kaldırmamış hem de firmaların beklenen kâr haddini düşürecek şekilde fiyatlandırma kararlarını değiştirmelerine yol açmamıştır. Çünkü toplumsal süreci şekillendiren ideolojik ve politik unsurlar büyük ağırlık taşımaktadır. Beklenen kâr haddi ise başta teknoloji ve rekabet koşullarına bağlı olmaktadır. Bu koşullar altında Monetarist politikalar enflasyonu durduramadığı gibi ekonomik büyümeyi yavaşlatarak durgunluk ortaya çıkarmaktadır (Akat, 2009: 553-554).

Yeni Klasik İktisata göre ise rasyonel beklentilere sahip bireyler ekonomik beklentilerini oluştururken tüm bilgileri doğru şekilde yorumlamakta, sistematik hatalar yapmaktan kaçınabilmekte ve isabetli tahminlerde bulunabilmektedirler. Böylece bireyler iktisat politikalarına karşı daha aktif ve etkindirler (Gaygılı, 2007: 120). Bu yaklaşıma göre para politikası istihdam ve üretim gibi reel değişkenler üzerinden istikrarın sağlanmasında başarılı değildir. Çünkü bu tür değişkenlerin değeri, sistematik iktisat politikası araçlarına karşı duyarsız olmaktadır. Bu bağlamda para politikalarına gerek duyulmamaktadır. Toplumun beklediği enflasyon oranı ile cari enflasyon arasında bir farklılık olması tesadüflere bağlıdır. Enflasyonun ortaya çıkmaması için para arzı artışlarının ekonominin reel büyüme oranına bağlı olarak artırılması gerekmektedir (Aziziov, 2007: 39-40).

Bir diğer görüş olan Yeni Keynesyen teorisyenler nominal ücret ve fiyat katılıklarını, ücret ve fiyat ataleti, etkin ücret teorisi gibi mikro ekonomik temeller aracılığıyla açıklamıştır. Bu görüş kısa vadede uygulanacak müdahaleci politikaların reel üretim ve istihdamı etkileyebileceğini öne sürmüştür. Monopol piyasada yavaş ayarlanan mal fiyatlama sürecini rasyonel bekleyişler altında ve optimizasyon davranışı kapsamında incelemişlerdir (Krugman, 2011: 6-9). Ayrıca Yeni Keynesyen İktisat açık ekonomide parasal şokların uluslararası aktarım mekanizmaları ortaya koymaktadır. Genişleyici parasal şoklar faiz oranını düşürerek döviz kurunun değerini düşürmektedir. Bu süreçte nominal döviz kuru reel kuru etkileyerek Dünya piyasalarında ulusal malların ucuzlamasına ve küresel talebin artmasına neden olmaktadır. Ulusal paraya göre fiyat uyarlanma süreci engellendiğinde, parasal şoklar karşısında döviz kuru uluslararası nispi fiyatların istikrarını etkilemektedir (Orhan, 2009: 1497).

Clarida ve diğerleri (2000: 150-151) modellerinde, kısa dönemde nominal fiyat katılılığı sebebiyle para politikasının reel değişkenler üzerinde etkilere sahip olmasını göstermişlerdir. Üretim ve enflasyon arasında kısa dönemde pozitif bir ilişki kurarken, exante faiz oranlarının üretim ile olan negatif ilişkisi ortaya konulmuştur. Bu süreç politika tepki fonksiyonu oluşturularak sürdürülmüş ve özellikleri nedeniyle de Clarida ve diğerleri (2000) tarafından Yeni Keynesyen para politikası olarak tanımlanmıştır.

rt* = r* + β[E(Pt,k│Ωt) – P*] + γE[γt,q│Ωt]                                                           (1)

rt* = t döneminde nominal faiz oranı hedefi

r* = arzu edilen nominal faiz oranı

Pt,k = t ve k dönemleri arasındaki enflasyon oranı

γt,q = t ve q dönemleri arasındaki üretim açığı

E = beklentiler

Ωt = faiz oranı belirlenirken politika uygulayıcının sahip olduğu bilgi seti

Diğer adıyla Yeni Neo-Klasik Sentez, IS-LM modelini para politikasındaki gelişmelere dayanarak yeniden ele almıştır. Modelin enflasyon hedefi, kredibilite para politikası kuralları analizine uyarlamıştır. Çünkü geleneksel IS-LM modeli hem yeni para politikası aracı olan faiz oranlarını hem de rasyonel bekleyişler temeline dayalı optimizasyon davranışı içermemektedir (Özdemir, 2008: 107). Yeni senteze göre para politikaları geleceğe dönük ve önleyici tarzda uygulanmalıdır. Enflasyonist ya da deflasyonist belirtiler ortaya çıktığında para politikası ile müdahale edilmelidir. Bu müdahalenin faiz oranı, enflasyon ve üretim açığı üçgenindeki teorik modeli ise Woodford (2003) tarafından aşağıdaki gibi gösterilmektedir:

γ – γ* = ƒ(ρ – r; χt)                                                                                                     (2)

π = g(γ – γ*)                                                                                                              (3)

ρ – r = h(π – π*)                                                                                                        (4)

Goodfriend ve King’e (1997) göre, Yeni Keynesyen ya da Yeni Uzlaşı para politikaları, reel değişkenler üzerinde kademeli fiyat ayarlamasına bağlı olarak kalıcı etkilere sahip olmaktadır. Para politikalarının etkisini anlamak açısından politikanın güvenilirliğini göz önüne almak önem arz etmektedir. Bu durum, merkez bankalarının enflasyon hedeflemesi stratejisini benimseyerek kurala dayalı para politikasını en etkin şekilde yönetebileceklerini göstermektedir (Snowdon ve Vane, 2012: 365).

Bir diğer görüş olan Post Keynesyen para politikası modeline göre, yüksek reel faiz oranlarının ekonomide olumsuz etkisi olduğu varsayılmaktadır. (5) numaralı denklemde, Yeni Uzlaşı çerçevesinde ifade edilen enflasyon tanımı da varlığını korumaktadır. Çıktı açığını gösteren (γ – γ*) ifadesi, üretim talebinin büyüme oranı ile doğal büyüme oranı arasındaki farkı göstermektedir. Böylece efektif talep ortaya çıkmaktadır. Denklemdeki ε1 şokları göstermektedir. Yeni Uzlaşı’nın Post Keynesyen yorumu Lavoie (2006: 168) tarafından şu şekilde geliştirilmiştir:

d πdt = g(γ – γ*) +ε1                                                                                                (5)

r = r0 + ɑ(π – π*)                                                                                                       (6)

r = r0 + ɑ1 (π – π*) + ɑ20 – γ*)                                                                              (7)

Bu görüşe göre ekonomide durgunluk yaşanırken girişimciler karamsardır ve efektif talep oranı düşüktür. Bu durumda kârları arttırmak ve tam istihdama ulaşmak için çok güçlü para ve maliye politikaları gereklidir. Canlanma durumunda ise girişimciler arzuludur, efektif talep oranı yüksektir ve yatırım sadece yüksek faiz oranı tarafından kısıtlanmaktadır. Bununla beraber faiz oranları kısa ve uzun dönemde dışsal bir güç olarak görüldüğünden dolayı genişletici politikalar daima uygulanacak tek yol olarak görülmektedir. Bu doğrultuda izlenen para ve maliye politikalarıyla toplam talebin etkilenebileceği, yani bu politikaların yansız olmadığı düşünülmektedir (Parasız, 1998: 292).


  1. Türkiye’de 2001 Krizi Sürecinde Para Politikası

1990’lı yılların sonunda yaşanan ekonomik daralmalar sonucunda 1999 yılı Haziran ayında IMF ile yapılan görüşmelerde Yakın İzleme Anlaşması’nın programa bağlı ve mali destekli bir stand-by anlaşmasına dönüştürülmesi benimsenmiş ve aralık ayınca uygulamaya konulmuştur. Bu program, sermaye giriş – çıkışlarının sterilize edilmediği para politikasını garantileyen güçlü bir döviz kuru taahhüdü ve gelirler politikasından oluşturulmuştur (IMF, 2000: 385). Programın temel politika aracı kur, odak noktası ise para politikası olmuştur. Döviz kuru rejimini desteklemek amacıyla Merkez Bankası NİV büyüklüğünü sabitlemiş ve bilanço genişlemesini NUR artışına bağlamıştır. Bu politika sterilizasyon imkânını kaldırmış, likiditenin döviz karşılığı yaratılmasını benimsemiş ve Merkez Bankası’nın kısa vadeli faiz oranları üzerindeki etkisini sınırlandırmıştır. Bu bağlamda faizlerin belirlenmesi sermaye hareketlerine bağlı olarak piyasalara bırakılmıştır (Celasun, 2002: 14).

Bu program iki konuda eleştirilmiştir: Birincisi, dövizi çapa olarak kullanan benzer programların birçok ülkede (Brezilya, Rusya, Meksika, ve Tayland) başarısız sonuçlar elde etmesidir. İkincisi ise bankacılık sisteminin riskli yapısı değiştirilmeden programa başlanmış olmasıdır. 2000 yılının son çeyreğinde TCMB likidite ihtiyacı olan kamu bankaları ile riskli şekilde gecelik vadede borçlanarak DİBS portföyü oluşturan bankaların zor duruma düşmesini önlemek amacıyla bu bankalara likidite sağlamış,  NİV ve NUR hedeflerini aşmıştır (TCMB, 2001: 72).

Bu program 5.4 milyar Dolarlık rezerv kaybı ve 7.5 milyar Dolarlık ek IMF kredisi ile sonuçlanarak Kasım 2000 krizi yaşanmış ve programın güvenilirliği azalmıştır. Güven kaybına rağmen programın uygulanmaya devam edilmesi Şubat 2001’de daha büyük bir krizin ortaya çıkmasına yol açmıştır (Usta, 2003: 52).

Şubat 2001 krizi ortaya çıktığında Merkez Bankası benzer bir rezerv kaybı yaşamamak için, başlangıç aşamasında yani 19-20 Şubat 2001 tarihinde yabancı sermayenin çıkışı için gerekli olan likiditeyi piyasaya sağlamıştır. Ancak bu uygulama faiz oranlarını aşırı şekilde yükseltmiş ve mekanizmayı işlemez hale getirmiştir. Bu durum ile kamu borcunun çevrilebilmesi de tehlikeye girmiştir. Bu uygulamaya rağmen kısa vadeli yabancı sermayenin hızlı bir şekilde çıkışı devam etmiş ve Merkez Bankası rezervlerinde Şubat ayı sonunda 5 milyar Dolarlık bir rezerv kaybı gerçekleşmiştir. Baskı ve faiz yükselişi devam ettiğinden dolayı sabit kur sistemi terk edilmiştir (Celasun, 2002: 16; Akçay, 2009: 225). Dolayısıyla kura dayalı istikrar programı henüz 14 ayını henüz doldurmuşken sona ermiş ve dalgalı kur rejimine geçilmiştir. Kasım 2000 ve Şubat 2001’de yaşanan krizlerin ardından Mayıs 2001’de “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı”  uygulamaya konulmuştur. Bu programın temel amacı, kur rejiminin terk edilmesi nedeniyle ortaya çıkan güven bunalımı ve istikrarsızlığı hızla ortadan kaldırmak; eşanlı olarak bu duruma bir daha geri dönülmeyecek şekilde kamu yönetiminin ve ekonominin yeniden yapılandırılmasına yönelik altyapıyı oluşturmak olmuştur (TCMB, 2001: 3).

Dalgalı kur rejimine ani geçiş ve devamında yaşanan yüksek oranlı devalüasyon bankacılık sektörünü olumsuz etkilemeye devam etmiştir. Bankaların açık pozisyonlarından dolayı karşılaştıkları riskler devam ederken kurlar üzerinde baskı yaratmıştır. Merkez Bankası bir yandan kendi işlemleri dolayısıyla piyasaya çıkan likiditenin, diğer yandan da bankacılık sisteminin açık pozisyonlarından kaynaklanan döviz talebinin kurlar üzerinde yarattığı baskıyı gidermek amacıyla ihale yöntemiyle döviz satışlarına başlamıştır (Sağlam, 2009: 182-184).

2002 yılında gelecek dönem enflasyonuna odaklanan bir para politikası uygulaması benimsenmiştir. Söz konusu para programında bütçe disiplini, bankacılık reformları, sürdürülebilir büyümenin altyapısını oluşturma ve iktisadi reformların düzenli yapılacağı gibi amaçlar da yer almıştır. Bu stratejik plan, 2002 – 2005 yılları arasında “örtük” olarak adlandırılmıştır çünkü yüksek enflasyon oranları ve uygulanan politikalara kamuoyunun duyduğu güvensizlik nedeniyle bu dönemde Merkez Bankası açıkça ifade edilmeyen bir enflasyon hedeflemesi stratejisi uygulamıştır (Özatay, 2011: 409).

2002 yılında yaşanan kısmi ekonomik başarı karşısında 2003 yılı hedefleri olarak enflasyon oranı için % 20 ve büyüme oranı için % 5 belirlenmiştir. 2003 yılında yıl sonu bekleyişleri ile hedeflenen enflasyon arasındaki fark 13 puandan 5 puana düşmüştür. Bu durum, uygulanan programa güvenin arttığının bir göstergesidir. 2004 yılında % 12’lik hedeften daha düşük bir enflasyon oranının gerçekleşmesi (% 9.3), Türkiye’nin enflasyonla mücadele sürecinde önemli bir aşama olarak vurgulanabilir. Bu gelişmeler Yakupoğlu’na (2010: 35) göre, Merkez Bankası’nın 2001 yılı sonrasında beklentileri yönlendirme konusunda büyük mesafe aldığını göstermektedir.

2002 yılında parasal büyüklük olarak para tabanı belirlenirken, bunun GSYH büyüme hızı kadar artması hedeflenmiştir. Para tabanı bir performans kriterine dönüştürülmüştür. Programda bir diğer performans kriteri olarak NUR seçilmiş ve belirlenen sınırların altına inilmeyeceği vurgulanmıştır. Merkez Bankası’nın ne ölçüde para yarattığını ölçen NİV kalemi de gösterge niteliğinde bir büyüklük haline dönüştürülmüştür (TCMB, 2003: 75). 2002 yılına dönük performans kriterleri, göstergeler ve gerçekleşmeler, NUR ile NİV hedeflerine ulaşıldığı görülmektedir.


  1. Türkiye’de 2008 Krizi Sürecinde Para Politikası

Hızla küreselleşen finansal piyasalar nedeniyle, ABD gayrimenkul piyasalarında başlayan ve sonrasında likidite krizine dönüşen dalgalanma, ABD bankalarının borç verme riskini yabancı yatırımcılara aktarması sonucu küresel piyasalarda sistemik risk artmıştır. Küresel finans krizinin nedenlerini sıkı olmayan para politikası, finansal piyasalarda risklerin olduğundan küçük değerlendirilmesi, şirket yönetimlerinin başarısızlığı, hane halklarının az tasarruf edip çok borçlanması ve bütçe açıkları ekseninde özetlemek mümkündür. İlk üç neden, finans kurumlarında aşırı kaldıraç oranlarına yol açmış ve borsa balonuna neden olmuştur. Hane halklarının aşırı borçlanması ve borsa balonlarının riski, kırılganlık derecesini artırarak ekonomileri küresel finans krizine sürüklemiştir (Aydoğuş, 2009: 32-33).

Finansal krizin arkasında yatan bir diğer faktör, ABD ekonomisinin sahip olduğu yüksek cari açıklardır. Bu durum bir yandan FED’in parasal taban yaratma davranışını şekillendirmiş, diğer yandan da ABD ekonomisinin para benzeri yaratma gücünü denetimsiz biçimde artırmıştır. Bu da ABD ekonomisinde parasal taban aleyhine bir likidite piramidi oluşturmuştur. Piyasa mekanizmasına dayalı bir ekonominin büyümesi dışsal fon kullanımının yaygınlaşmasına bağlı olduğu için, söz konusu likidite piramidi krizin temel kaynağı haline gelmiştir (Çiftçi ve Uğur, 2010: 134). Bu dönemde TL’deki hızlı değer kaybının enflasyonist etkilerinin sınırlanması ve döviz kurlarındaki her iki yönde aşırı dalgalanmaların önlenmesi amacıyla döviz kurlarının seviyesine yönelik olmayan sınırlı müdahaleler benimsenmiş, ters para ikamesi ve ödemeler dengesindeki olumlu gelişmeler doğrultusunda döviz rezervlerini artırmak için şeffaf döviz alım ihaleleri yapılmıştır. Artan ekonomik istikrarın da katkısıyla, ters dolarizasyon sürecinin başlaması sağlanmış, portföy tercihlerinde TL cinsinden yatırımların ağırlığı artmıştır (TCMB, 2005).

2006 yılı aynı zamanda Dünya ekonomisinde 2002 yılında başlayan yükselişin bittiği ve küresel iktisadi konjonktürde dalgalanmaların yaşanmaya başladığı döneme denk gelmiştir. Bu dönemin başlamasıyla beraber Türkiye ekonomisi de bir dizi şokla karşılaşmıştır. Bu nedenle, 2006 – 2008 döneminde Türkiye’de hedeflenen enflasyon oranlarının tutturulamaması büyük ölçüde para politikasının kontrolü dışındaki gelişmelerden kaynaklanmıştır (TCMB, 2008: 2). 2006 yılının Mayıs ayında Türkiye dâhil bazı gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışları hızlanmış, DİBS yükselmiş, Türkiye’nin kredi riski artmış, TL % 30 değer kaybetmiş ve dolayısıyla enflasyon oranı hedeften sapma belirtileri göstermeye başlamıştır. Merkez Bankası bu gelişmelere politika faiz oranını artırarak tepki vermiştir. % 13.25 politika faiz oranı, Merkez Bankası’nın artırımlarıyla 2006 yılı sonunda % 17.50 düzeyine yükselmiştir (TCMB, 2007: 39-40). 2006 yılı başında tüketici enflasyonu % 7.7 düzeyindeyken 2006, 2007 ve 2008 yılları için sırasıyla hedeflenen enflasyon % 5, % 4 ve % 4 olarak belirlenmiştir. Ancak bu dönemde enflasyon sürekli hedefin üzerinde gerçekleşmiş, hedeften sapma önemli boyutlara ulaşmış ve böylece yaşanan gelişmeler enflasyon bekleyişlerine de yansımıştır (Giz ve Cecan, 2011: 135-136).

Bütün bu olumsuz gelişmelere 2008 küresel finans krizi de eklenince, enflasyon hedeflemesinin nominal çapa özelliği ortadan kalkmıştır. Türkiye ile birlikte gelişmekte olan bazı ülkelerde de enflasyon hedefinin tutturulamaması, bu stratejinin konjonktür özellikleri çerçevesinde sanıldığının aksine zor bir para politikası stratejisi olduğunu göstermiştir. Enflasyon hedeflerinin tutmamasının arkasındaki nedenler sırasıyla; petrol fiyatlarındaki artışlar, uluslararası likidite koşulları ile küresel risk algılamasındaki değişiklikler, dolaylı vergiler kamunun fiyat ayarlamaları ve işlenmemiş gıda fiyatlarındaki öngörülemeyen hareketler olmuştur (Yılmaz, 2008: 4).

Uluslararası piyasalarda yaşanan dalgalanmalara bağlı olarak Türkiye ekonomisinde 2008 yılının ikinci ve üçüncü çeyreğinde büyüme oranı artış hızında gerçekleşen yavaşlamayı ve dolayısıyla ekonominin reel kesiminden gelen olumsuz sinyalleri politika uygulayıcılar dikkate almamıştır. 2008 yılının son çeyreğinde tarım ve finansal kesim hariç bütün sektörlerde gerçek anlamda bir çöküş yaşanmıştır. Akabinde bir yıl boyunca ekonomi sürekli küçülmüştür. Buna paralel olarak, Tablo 4’te görüldüğü üzere sanayi üretim endeksinde gerilemeler yaşanmış, net sermaye girişi azalmış ve dolayısıyla Merkez Bankası’nın döviz rezervi önemli ölçüde daralmıştır. Çünkü Türel’e (2010: 41) göre yabancı yatırımcılar Türkiye gibi gelişmekte olan ülkeler ile ilgili önceki dönemlere ilişkin aşırı iyimser beklentilerini şok dönemlerinde düzeltmektedirler.

2008 yılının son çeyrek döneminde dış talep azalışından dolayı Türkiye’nin ihracatı 10 milyar Dolar gerilemiş ve dış ticaret açığı 70 milyar Dolara çıkarak tarihsel rekorunu kırmıştır. Bu durum ihracata dönük çalışan sanayileri olumsuz etkilemiş ve işsizlik 2009 yılının Şubat ayında % 16.1 gibi rekor bir düzeye çıkmıştır. Dolayısıyla 2009 yılının ilk çeyreğinde daralma şiddetlenerek devam etmiş ve % 14.74 ile önemli derece de ekonomik küçülme meydana gelmiştir. 2008 yılında yıllık % 12.7 ile maliyet artışları yaratan Üretici Fiyat Endeksi (ÜFE), 2009 yılında dibe vurmuş ve aylık bazda altı ay negatif değerler almıştır. Tüm bunlar krizin temelde reel sektörde yaşandığı algısını güçlendirmiş ve Türkiye krizi 2008’in son çeyreğinden 2009’un son çeyreğine kadar yaşamıştır (Kazgan, 2012: 282-287).

Tablo: Bazı Makroekonomik Göstergelerin 2008-2009 Krizindeki Görünümü

  2008 2008 2008 2008 2009 2009 2009 2009
Göstergeler QI QII QIII QIV QI QII QIII QIV
GSYH Büyüme Hızı 7.01 2.63 0.86 -6.97 -14.74 -7.77 -2.77 5.86
Sanayi Üretim Endeksi -3.56 5.47 -4.97 -9.14 -14.60 14.87 2.82 7.49
Enflasyon (TÜFE) 3.05 2.81 0.78 3.02 1.05 0.77 0.34 4.21
O/N Faiz Oranı 15.42 15.58 16.65 16.34 12.52 9.56 8.06 6.73
Reel Döviz Kuru 185.43 175.40 189.07 171.03 163.13 166.87 168.07 170.27
Cari İşlemler Dengesi -12.928 -15.461 -7.864 -5.901 -1.816 -5.229 -1.824 -4.501
Top.Net Sermaye Girişi 12.885 12.621 12.160 1.191 1.212 2.078 5.637 5.285
MB Brüt Rezerv Değ. 4.12 1.86 1.19 -9.24 -8.47 1.88 7.82 0.85
M2Y/GSYH (%) 39.18 39.88 42.01 45.91 46.93 47.26 49.14 51.76
M2Y/Rezervler* 4.18 3.97 4.32 4.08 4.25 4.42 4.47 4.71
KVDB/Rezervler* 0.61 0.70 0.75 0.75 0.73 0.71 0.68 0.69
BTV/GSYH (%) 58.29 60.48 62.48 67.51 69.25 70.56 73.79 76.81
ÖSK/GSYH (%) 24.61 26.66 28.01 27.38 26.66 27.36 28.30 29.97
İMKB 100 Endeksi 44.989 40.688 38.309 26.362 25.018 32.63 43.234 49.177
Reel Faiz Oranı** 11.16 7.05 10.13 14.50 12.61 18.68 17.08 13.91

Kaynak: www.tcmb.gov.tr

Özatay’a göre (2011: 144-149), küresel krizin Türkiye ekonomisine bu şekilde yansımasının nedenlerini; dış talepte yaşanan düşüş, dış kredide gerçekleşen azalma, yurtiçi kredide küçülme ve ekonomiye duyulan güvende azalma gibi etki kanallarında aramak gerekmektedir. Dünya ekonomisinde finansal kriz Türkiye ekonomisine kıyasla çok daha derin ve uzun süreli yaşandığından, Türkiye’nin ihraç ürünlerin olan talep önemli miktarda azalmıştır. Buna bir müddet sonra iç talepteki daralma da eklenince rekor düzeyde ekonomik küçülme yaşanmıştır. Kriz döneminde uluslararası kurumların iflas noktasına gelmesi, Türkiye’deki bankaların ve firmaların dış kaynak kanallarını kapatmıştır. Buna bağlı olarak, net sermaye girişi 2008 yılının son çeyrek döneminden başlayarak önemli miktarda azalmıştır (Tablo 5). Türkiye’de bankacılık kesiminin dış kaynakları kapanınca bu durum ülke içine yansımış ve iç kredi arzı gerilemiştir. Bu gelişmeler ekonomide belirsizliği arttırırken, hem tüketici hem de üretici güven kaybına uğramıştır.

Sonuç olarak, gelişmiş ülkelerin finansal piyasalarında başlayarak 2008 yılının dördüncü çeyreğinden itibaren Türkiye ekonomisine yayılan küresel krizin yol açtığı belirsizlik ortamı, küresel ölçekte sıkılaşan finansal koşullar ve bunlara bağlı olarak daralan yatırım ve tüketim harcamaları nedeniyle iç talepte sert bir daralma yaşanmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak Türkiye ekonomisinde özellikle 2009 yılının ilk iki çeyrek döneminde oldukça sert yaşanan ekonomik küçülmeyi, ihracata dayalı üretim yapan sanayi sektöründe meydana gelen daralmaya bağlamak mümkündür (TCMB, 2009-III: 1). Küresel boyutta ekonomik dalgalanmaların getirdiği talep belirsizliği firmaların üretim konusunda ihtiyatlı bir tutum sergilemelerine neden olmuştur. Dolayısıyla kapasite kullanım oranının düşüklüğü istihdamda önemli ölçüde bozulmalara neden olmuştur (TCMB, 2009-IV: 5).


 

  1. Türkiye’de 2001 ve 2008 Krizlerinin Para Politikası Açısından Karşılaştırmalı Analizi
  • 2008 krizlerinin öncesinde, sırasında ve sonrasında Merkez Bankası tarafından yürütülen para politikası bir takım iç ve dış şokların olumsuz etkileriyle de mücadele etmiştir. 2001 krizinden sonra kurtarılan bankaların bıraktığı yüksek miktarda kamu borcu, yüksek dolarizasyon ve enflasyonda atalet makro ekonomik sorunlara neden olmuştur. Bu yüzden bir süre örtük enflasyon hedeflemesi uygulanarak makro ekonomik koşulların uygun hale getirilmesi sağlanmıştır. Söz konusu olumsuz göstergelere 2003 yılında ABD’nin Irak işgali, 2004 ve 2006 yıllarında küresel risk iştahında yaşanan azalma nedeniyle Türkiye’de yaşanan döviz çıkışı, 2007 Cumhurbaşkanlığı seçimi, 2008 sonrası küresel kriz ve son olarak 2009 Avrupa borç krizi eklenmiştir. Bu zorlu ekonomik ve siyasi ortamda Merkez Bankası beklentileri yönlendirerek enflasyonu düşürmeye çalışırken diğer yandan döviz piyasasında yaşanan çalkantıları minimize etmek için piyasaya müdahalelerde bulunmuştur (Yakupoğlu, 2010: 51-52).
    • Literatür Taraması

Çetin (2005), konjonktürel dalgalanmaların daralma ve canlanma dönemlerini etkileyen politika değişkenlerini VAR modeli ile analiz etmiştir. Çalışmanda konjonktürel dalgalanmalar üzerinde faiz oranı ve reel döviz kuru şokunun negatif, yabancı sermaye ve hisse senedi fiyat şokunun ise pozitif etkiye sahip olduğu sonucuna ulaşmıştır.

Özata (2007), Türkiye ekonomisi için 1987-2005 yılları arasında üçer aylık verileri kullanarak şokların ekonomi üzerindeki etkilerini ve politika tepkilerini VAR modeliyle analiz etmiştir. Elde edilen bulgular sonucunda, Dünya faiz oranlarında yaşanan şokun genelde reel döviz kurunu azaltıcı etkiler yarattığı ve bu doğrultuda Türkiye’de faiz oranlarının nispeten yüksek seyretmesi nedeniyle ülkeye giren büyük miktardaki kısa vadeli yabancı sermaye çerçevesinde TL’nin aşırı değer kazandığı vurgulanmıştır.

Ergeç (2007), Türkiye ekonomisi için 1990-2006 yılları arasında aylık verileri kullanarak şoklar karşısında para politikasının tepkisini  iki aşamalı En Küçük Kareler yöntemini (EKKY) kullanarak incelemiştir. Elde ettiği sonuçlara göre, para politikası ekonomik durgunlukla mücadele kapsamında güçlü bir araç değildir çünkü; pozitif para politikası şoklarının çıktı üzerindeki etkisi, negatif para politikası şoklarının çıktı üzerindeki etkisine göre daha zayıftır. Fiyat istikrarı amaçlı yapılan incelemede sıkı para politikalarının fiyatları düşürme gücünün, genişletici para politikalarının fiyatları artırma gücüne göre daha şiddetli olduğu görülmüştür.

Güloğlu ve Orhan (2008), konjonktürel dalgalanmaların daralma ve canlanma dönemlerini etkileyen politika değişkenlerini SVAR modeli ile analiz etmiştir. Bu çalışmadan elde edilen sonuçlara göre para politikası şokları; nominal ve reel döviz kuru, faiz oranı ve fiyatlar genel düzeyi üzerinde teorik beklentilere uygun etkilere yol açmaktadır.

Kasapoğlu (2007), 1990-2006 dönemine ait verileri kullanarak VAR modeli aracılığıyla Türkiye’de parasal şokların hangi aktarım kanalları yoluyla fiyatları ve reel aktiviteyi etkilediğini bulmaya çalışmıştır. Çalışmasında elde ettiği sonuçlara göre faiz oranlarına yönelik dışsal bir şoka döviz kurunun ve enflasyonun artarak tepki vermektedir. Çünkü döviz kurundaki spekülatif baskıya ya da enflasyon beklentilerindeki yükselişe Merkez Bankası politika faizini yükselterek müdahale etmiş fakat artış bir süre daha devam etmiştir.

Düzgün (2010), 1987-2007 dönemine ilişkin üçer aylık veriler yardımıyla ARDL yöntemini kullandığı çalışmasında, Türkiye ekonomisi üzerinde hangi politikaların daha etkili olduğunu incelemeye almıştır. Para politikası için para arzı, maliye politikası için kamu harcamaları değişkenlerinin kullanıldığı analizin sonucunda; Türkiye ekonomisi için para politikasının pozitif ama anlamsız, maliye politikasının ise negatif ve anlamlı bir etkiye sahip olduğu elde edilmiştir.

Akyazıcı ve Ekinci (2009), Türkiye ekonomisi için enflasyon-büyüme ilişkisini analiz ettikleri çalışmalarında 1991-2007 dönemi aylık verilerini kullanarak Granger nedensellik analizini uygulamışlardır. Çalışmalarında Türkiye’nin % 10’un altında enflasyon oranlarını yaşadığı 2006 yılından sonra enflasyonu hedeflediği seviyelere düşüremediği, küresel finans krizi sonrasında sadece para politikasını kullanarak enflasyonu hedeflenen seviyelere düşürmeye çalışmasının da ekonomide durgunluk riskini beraberinde getirebileceği sonucuna ulaşmışlardır.

Brooks (2007), 2006 yılının Mayıs ve Haziran aylarında Türkiye’de para politikasının etkinliğini inceleyerek, para politikasında uygulanan sıkılaştırmaya bankaların kredi arzının nasıl tepki verdiğini analiz etmiştir. Türkiye’de banka kredi kanalının çalışıp çalışmadığına yönelik 33 bankaya ilişkin verilerle kesit veri analizinin gerçekleştirildiği bu çalışmada, parasal aktarım mekanizmasında bankaların önemli bir rol oynadığı bulgusuna ulaşılmıştır. Bankaların likidite durumlarının kredi arzında önemli etkisi olduğu sonucuna ulaşmış, para politikasının likidite pozisyonlarına bağlı olarak bankacılık sektörü tarafından güçlendirilebileceğini ifade etmiştir.

Hu (2006), Nogueira & Ledesma (2009) ve Cavoli (2010) tarafından yapılan çalışmalarda finansal yenilikler nedeniyle para arzının reel kurlarda şiddetli dalgalanmalara dolayısıyla ekonomik istikrarsızlıklara yol açan döviz kuru ayarlamalarının para politikası açısından etkinliklerini kaybettiği sonucuna ulaşılmıştır. Ayrıca esnek döviz kuru sistemi altında önceki döneme bağımlılığı yüksek olan faiz oranı, faiz düzleştirmesi yoluyla öngörülebilirliği yüksek ve özel kesim enflasyon beklentilerini yönlendirme gücüne sahip olmaktadır.

Benchimol ve Fourçans (2012) çalışmalarında Euro Bölgesi için krizler sırasında para politikasının rolünü iki ayrı dinamik stokastik genel denge (DSGE) modeli üzerinden test etmişlerdir. Euro Bölgesi’nin maruz kaldığı üç farklı kriz (1992, 2001 ve 2007) boyunca para politikasının çıktı üzerindeki rolünün anlamlı biçimde azaldığı sonucuna ulaşılmıştır. Kriz dönemlerinde çıktıda meydana gelen dalgalanmalar üzerinde para arzının öneminin giderek arttığı ifade edilmiştir. Ayrıca 2007 yılında ABD ve Euro Bölgesi’nde etkisini gösteren ve 2008 yılında küresel boyuta yayılan finansal kriz sırasında para politikasının çıktı dalgalanmalarını etkilemekte yetersiz kaldığı vurgulanmıştır.

  • Yöntem

Bu çalışmada Merkez Bankası’nın politika etkinliği iki yöntemle analiz edilmiştir. Birincisi 1999:01 – 2011:12 döneminde değişkenlerde ortaya çıkan yapısal kırılmalar arasındaki ilişkiler Bai-Perron çoklu yapısal kırılma testi ile ele alınmıştır.  İkinci aşamada ise para politikası değişkenlerinin fiyat istikrarındaki etkinliği ARDL yaklaşımı ile test edilmiştir. Bu bağlamda modelde yer alan değişkenlerin durağanlık durumlarını tespit etmek için ADF, PP ve Zivot-Andrews birim kök testi yapılmıştır.

Literatür taraması sonucunda tahmin modeline faiz oranı, döviz kuru ve para arzı; bağımlı değişken olarak ise TÜFE’ye yer verilmiştir. Bağımsız değişkenler para politikası değişkenleri (bankalararası para piyasası gecelik ağırlıklı ortalama faiz oranı, Merkez Bankası tarafından ilan edilen ABD doları alım kuru ve M2 para arzı) ve kontrol değişkenleri (İMKB 100 Endeksi, toplam yurtiçi kredi hacmi ve net yabancı sermaye girişleri) olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Tahmin modelini oluşturan değişkenler ve kısaltmaları Tabloda gösterilmektedir.

Tablo: Tahmin Modelinde Kullanılan Değişkenler ve Kısaltmaları

Değişkenler Kısaltmalar
Merkez Bankası Dolar Alış Kuru (ortalama) E
Bankalararası Gecelik Ortalama Basit Faiz Oranı (%) ONI
TÜFE (1994=100)* P
Para Arzı (Bin TL) M2
İMKB 100 Endeksi IMKB
Bankacılık Sektörü Toplam Yurtiçi Krediler DC
Net Yabancı Sermaye Girişi (Milyon Dolar) FCI
2001 ve 2008 Krizleri İçin Gölge Değişken D

*2006 yılının Ocak ayı itibariyle 2003=100 endeksine göredir.

            Tahmin modeli;

lnPt = α01lnONIt2lnEt3lnM2t4lnIMKBt5lnDCt6lnFCIt7D18D2+ut

  • Birim Kök Testi Sonuçları

 ADF birim kök testi sonuçlarına göre seriler farklı düzeylerde durağandır. Değişkenlerden P ve FCI serileri hem sabit hem de trend değerleri açısından düzeyde durağan hale gelmektedirler. Modeldeki diğer tüm değişkenler ise birinci farkları alındığında durağan hale gelmektedirler.

P değişkeni için H0 hipotezi Model A ve Model C açısından % 5 anlamlılık düzeyinde reddedilmekte ve 2001 yılının üçüncü ayında meydana gelen kırılmayla durağan olduğu yönündeki alternatif hipotez kabul edilmektedir. P değişkeni için kırılma noktası olan 2001 yılı Mart ayı, Şubat 2001 krizinin hemen sonrasına denk gelmektedir. E değişkeni için de Model A’da % 10 anlamlılık düzeyinde, Model C’de ise % 5 anlamlılık düzeyinde H0 hipotez reddedilmekte ve 2001 yılının Şubat ayından sonra durağan olduğu görülmektedir. Bu dönemde kriz ile birlikte döviz kuru dalgalanmaya bırakıldığı için sonuç tutarlıdır. M2 değişkeninin, serilerin hem sabit hem de eğim katsayılarındaki kırılmaları göz önüne alan Model C çerçevesinde, % 5 anlamlılık düzeyinde 2005 yılının Aralık ayında meydana gelen kırılmayla durağan olduğu tespit edilmiştir. Bu kırılma noktası hem para politikası uygulamasında meydana gelen değişiklik hem de M2 para arzı tanımında yapılan kapsam değişikliği nedeniyle önem taşımaktadır. Çünkü 2006 yılının Ocak ayında geçilen açık enflasyon hedeflemesi uygulamasıyla para arzı pasifleştirilmiştir.

  • Bai-Perron Çoklu Yapısal Kırılma Testi Sonuçları

Döviz kuru Tablo 9’da görüldüğü üzere incelenen zaman diliminde dört kırılma tarihi bulunmaktadır. Birinci kırılma Mart 2001’de yaşanmıştır ve Şubat 2001 krizi ile birlikte Merkez Bankası’nın döviz kurunu dalgalanmaya bıraktığı süreci yansıtmaktadır.  Politika değişikliği ile tutarlıdır. İkinci kırılma Nisan 2003’de ABD’nin Irak işgali ve pozitif arz şokunun yaşandığı döneme denk gelmektedir. Üçüncü kırılma Mayıs 2006’da sermaye hareketlerinin istikrarsızlaştığı dönemde TÜFE üzerinde aşağı yönlü oluşan baskıyı bertaraf etmek isteyen Merkez Bankası toplam talebi artırmak için bu gelişmelere ihtiyatlı faiz indirimi ile karşılık vermiştir. Dördüncü kırılma ise Eylül 2008’de küresel krizin yol açtığı yoğun sermaye çıkışının olduğu dönemdir.

 

Tabloda görüldüğü üzere, Kasım 2000 için tespit edileni ilk kırılma noktası kriz koşullarından ve Merkez Bankası’nın piyasaya likidite sürmekten kaçınmasından kaynaklanmaktadır. İkinci kırılma noktası olan Mayıs 2006 ise hem 2006 yılının ilk yarısında küresel risk iştahında yaşanan azalmadan kaynaklı gerçekleşen döviz çıkışını hem de negatif arz şoku ve güçlü talep nedeniyle TÜFE’de yaşanan artışı engellemek için Merkez Bankası’nın politika faizini artırmaya başladığı dönemdir.

TÜFE için Tablo’da görülen test sonuçları, üç farklı politika dönemi yaşandığını ifade etmektedir. Eylül 2001, Ağustos 2003 ve Aralık 2008 için TÜFE serisinin ortalamasında yapısal kırılmalar olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Birinci yapısal değişimin yaşandığı Eylül 2001’de Şubat 2001 krizinden sonra kurun dalgalanmaya bırakılıp Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’nın uygulandığı dönemi göstermektedir.

Tabloda yer alan test sonuçlarına göre, para arzı üzerinden Şubat 2001, Kasım 2003 ve Kasım 2005 olmak üzere üç kırılma tarihi bulunmaktadır. Merkez Bankası Şubat 2001’de krizin derinleşmesiyle piyasaya likidite arz etmiştir. Kasım 2005’te yaşanan kırılma ise, Merkez Bankası’nın 2005 yılı sonunda M2 tanımında yaptığı kapsam değişikliklerine denk gelmektedir.

İMKB 100 endeksini gösteren Tablo 13’te görüldüğü üzere dört kırılma tarihi bulunmaktadır. Bu kırılma dönemleri, Türkiye’de finansal piyasaların iç ve dış şoklardan etkilendiğini göstermektedir. İlki Kasım 2001’de yaşanmıştır ve Kasım 2000 krizine denk gelmektedir. Son kırılma Temmuz 2009’da yaşanmıştır ve 2001 krizinin aksine, 2008 krizi sonrası ekonominin toparlanma dönemini göstermektedir.

Sanayi Üretim Endeksi Tabloda görüldüğü üzere, elde edilen kırılma noktalarından birincisi olan Kasım 2000, 2001 krizinin ilk işareti olan Kasım 2000 krizine denk gelmektedir. Merkez Bankası’nın herhangi bir politika değişikli yapmadığı bu dönemde krizin etkin rol oynadığı görülmektedir. Aynı şekilde üçüncü kırılma noktası olan Kasım 2008’de de küresel krizin etkin olduğu düşünülmektedir. Bu yaşananlardan dolayı kriz dönemlerinde Merkez Bankasının para politikasını üretim yönünden etkin bir şekilde kullanamadığı ortadadır.

Bankacılık sektörüne ilişkin toplam yurtiçi krediler Tabloda görülmektedir. 2000’li yıllarda ekonomide yaşanan iç ve dış şoklardan fazlasıyla etkilendiği gözlenen yurtiçi krediler, Şubat 2001’de yaşanan kırılma ile toplam kredilerin 2001 krizi sırasında önemli bir rol oynadığını göstermektedir. Ayrıca test sonuçlarında 2008 küresel krizinde yurtiçi kredilerin daralmadığı görülmektedir. Ocak 2010’da ki kırılma ise, yükselişe geçen Türkiye ekonomisinde yurtiçi kredilerdeki aşırı genişlemeyi göstermektedir.

Net yabancı sermaye girişlerini gösteren Tabloya göre, Türkiye’de yabancı sermaye çıkışları krizleri tetiklemekte ve döviz kurunu yükseltmektedir. Ayrıca döviz kuruna ilişkin kırılma tarihleri olan Nisan 2003 ve Mayıs 2006, Merkez Bankası’nın fiyat istikrarına yönelik müdahaleleri ile örtüşmektedir. Bu da döviz kurunun Türkiye’de fiyat istikrarı açısından önemli bir değişken olduğunu bir kez daha göstermektedir.

 

Test sonuçlarına göre 2001 ve 2008 kriz dönemlerinde Merkez Bankası’nın para politikası uygulamalarının çıktı üzerinde herhangi bir etkisinin bulunmadığı, aksine krizlerin çıktı üzerinde büyük bir etkisinin olduğu sonucuna ulaşılmıştır.


 

  • ARDL Sınır Testi Yaklaşımı ve Eşbütünleşme Analizi

Birinci Dönem (1999-2005)  elde edilen F istatistiği 4.92 olarak bulunmuştur. Bu sonuç P ile diğer değişkenler arasında uzun dönemli bir ilişki bulunmadığını öne süren H0 hipotezinin reddedildiği anlamına gelmektedir. Buna göre ONI, E, M2, DC ve FCI uzun dönemde P değişkenindeki değişikliği açıklayıcı değişkenler olarak kullanılabilmektedir.

Testin ikinci aşamasında lnP için ARDL yaklaşımı çerçevesinde kısa ve uzun dönem denklemleri tahmin edilmektedir. Her iki denklemin analizinde de maksimum gecikme uzunluğu 2 olarak alınmıştır. Öncelikle kısa dönem denklemi test edilmiştir ve denklemimiz;

SBC esas alınarak belirlenen gecikmeli terim sayılarına göre tahmin edilen ECM katsayı tahminleri ve kısa dönem sonuçları Tabloda gösterilmiştir. Hata düzeltme teriminin katsayısı – 0,120 olarak bulunmuştur. Tahmin edilen katsayı % 1 düzeyinde anlamlıdır ve bir şokun etkisinin ilk iki ayda % 12 düzeyinde giderilerek dengeye yaklaşıldığını göstermektedir. TÜFE’yi etkileyen temel değişkenin döviz kuru olduğu ortaya çıkmaktadır ve % 1 anlamlılık düzeyinde pozitif yönlü bir ilişki bulunmaktadır. Son olarak modelde yer alan diğer değişkenlerin TÜFE üzerinde herhangi bir etkiye yol açmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

Uzun dönem denklemine bakacak olursak;

Uzun vadeli ilişkinin katsayılarının ARDL tahminleri Tablo 19’da verilmiştir. Buna göre, uzun dönemde döviz kuru ve M2, TÜFE üzerinde anlamlı bir etkiye sahiptir. Döviz kuru ve M2 % 1 anlamlılık düzeyinde TÜFE’yi pozitif yönlü etkilemektedir. Birinci dönem tahmin modelinde otokorelasyon problemi bulunmamaktadır.

Yapılan analizler sonucuna göre, kısa ve uzun dönemde beklendiği gibi döviz kurunun TÜFE üzerinde pozitif yönlü etkisi vardır. M2 ise kısa dönemde anlamlı çıkmazken, uzun dönemde TÜFE’y pozitif yönlü ve kuvvetli bir şekilde etkilemektedir. Test sonuçları 2001 krizinde ve öncesinde kısa vadeli faizlerin fiyatlar üzerinde herhangi bir etkisinin bulunmadığı yönündeki bulguyu desteklemektedir.

İkinci Dönem (2006-2011) Tabloda görüldüğü gibi elde edilen F istatistiği 10.05 olarak bulunmuştur. P ile diğer değişkenler arasında uzun dönemli bir ilişki bulunmadığını öne süren H0 hipotezinin reddedildiği anlamına gelmektedir. Dolayısıyla ONI, E, İMKB, DC ve FCI uzun dönemde P değişkenindeki değişikliği açıklayıcı değişkenler olarak kullanılabilmektedir.

Testin ikinci aşamasında lnP için ARDL yaklaşımı çerçevesinde kısa ve uzun dönem denklemleri tahmin edilmektedir. Her iki denklemin analizinde de maksimum gecikme uzunluğu 2 olarak alınmıştır. Öncelikle kısa dönem denklemi test edilmiştir ve denklemimiz;

Tabloda görüldüğü gibi hata düzeltme teriminin katsayısı -0,109 olarak bulunmuştur. Tahmin edilen katsayı % 5 düzeyinde anlamlıdır ve ekonomik şokun etkisinin bir ay gecikmeyle % 11 düzeyinde giderilerek dengeye yaklaşıldığını göstermektedir. İkinci dönemde ONI ve E gibi para politikası değişkenlerinin TÜFE üzerinde anlamlı bir etkilerinin olmadığı görülmektedir. DC kısa vadede TÜFE’yi % 5 anlamlılık düzeyinde pozitif yönlü etkilemektedir. FCI, TÜFE’yi % 10 anlamlılık düzeyinde kuvvetli (-0,948) şekilde ve negatif yönlü etkilemektedir.

 

Uzun dönem denklemine bakacak olursak;

İkinci dönem uzun vadeli ilişkinin katsayılarının ARDL tahminleri Tablo 22’de verilmiştir. Buna göre uzun dönemde sadece DC TÜFE üzerinde anlamlı bir etkiye sahiptir. Kısa vadede olduğu gibi uzun vadede de yurtiçi krediler enflasyonu artırmaktadır. Dolayısıyla yurtiçi krediler % 1 anlamlılık düzeyinde TÜFE’yi pozitif yönlü etkilemektedir. İkinci döneme ait tahmin modelinde otokorelasyon problemi yoktur.

Kısa vadeli faizlere ilişkin değişkenin (ONI) anlamlı çıkmaması toplam talep üzerindeki etkisinin zayıf olduğunu göstermiştir. Post Keynesyen yaklaşımın öne sürdüğü gibi para arzının içselleşmesi ile birlikte Merkez Bankası’nın politika faizinin piyasadaki diğer faiz ve menkul getiriler üzerindeki etkinliği azalmıştır.

 


  1. Sonuç

Bu çalışmada öncelikle para politikasında yaşanan değişmeleri tespit etmek için tek kırılmalı Zivot-Andrews testi uygulanmış ve sonucunda fiyat ile döviz kuru değişkenleri için Mart 2001’de kırılma tespit edilmiştir. 2001 ve 2008 krizinden dolayı tek yapısal kırılma testi yeterli görülmemiş ve Bai-Perron çoklu yapısal kırılma testi de uygulanmıştır. Test sonuçları tahmin modelinde yer alan değişkenlere ilişkin birden fazla kırılma olduğunu göstermiştir. 2001 ve 2008 kriz sürecinde uygulanan para politikalarının çıktı üzerinde etkisinin bulunmadığı, tam aksine krizlerin çıktı üzerinde olumsuz etkilerinin olduğu görülmüştür. 2001 ve 2008 krizinin ortak tetikleyicisinin spekülatif sermaye hareketleri olduğu iddiası kanıtlanmış. Ayrıca hem 2001 hem de 2008 krizinden hemen önce FCI değişkeninde kırılma tespit edilmiş, politika faizinin ise TÜFE’de yaşanan dalgalanmalarda bir etkisinin bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.

ARDL sınır testi sonuçlarına göre, 2001 krizinde TÜFE’yi kısa vadede döviz kurunun, uzun vadede ise döviz kuru ile birlikte para arzının etkilediği görülmüştür. 2008 krizinde ise TÜFE’yi kısa ve uzun vadede toplam kredilerin etkilediği sonucuna ulaşılmıştır.

Türkiye’de ekonomisinde faiz oranı ile enflasyon arasında istikrarlı bir ilişkinin olmadığı tespit edilmiştir. 2006-2011 döneminde, 1999-2005 dönemine göre enflasyon ile döviz kuru ve para arzı arasındaki ilişkiler zayıflamasına rağmen faiz oranının etkisiz olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Dolayısıyla politika faizi kriz dönemleriyle mücadelede başarılı değildir. Türkiye ekonomisinde 2001 ve 2008 yıllarında iki önemli kriz yaşanırken, henüz etkinliği tartışılan döviz kuru ve enflasyon hedeflemesi gibi birbirinden farklı iki para politikası da uygulanmıştır. Ekonomi etkin para politikası uygulamalarından uzaklaşarak hızlı büyüme, dış dengenin bozulması sonucunda da kriz yaşamıştır. 2001 ve 2008 krizinde politika uygulayıcılar, krizlerin dış kaynak girişlerinin canlanması halinde kendiliğinden biteceğini düşünüp yeterli önlemi almamışlardır.  Spekülatif sermaye hareketlerinde gözlemlenen ani yön ve hacim değişiklikleri, iki kriz deneyimi içinde tetikleyici neden olarak görülmektedir.

2001 krizinde şokların güçlü olması ya da para politikasının kura yavaş tepki vermesi gibi nedenlerle kuru sabitlemenin para politikası açısından uygulanamaz bir politika olduğunu göstermiştir. Türkiye’de iç ve dış şoklar döviz kuru üzerinde yoğun bir baskı oluşturmuş, bankacılık sektörünün likidite ihtiyacı artmış fakat Merkez Bankası pasif para politikası izlemiştir.

2008 yılının ikinci çeyreğinde yaşanan negatif arz şokuna Merkez Bankası faiz arttırımı ile karşılık vermiş fakat son çeyrekte küresel krizin derinleşmesiyle beraber ortaya çıkan negatif talep şoku karşısında faiz indirimine başlamıştır. Buna rağmen 2001 krizine göre çok daha büyük bir ekonomik gerileme yaşanmıştır. 2001 sonrasında olduğu gibi 2008 sonrasında da para politikası değişikliğine gidilmiştir. 2001 krizinden önce sabit kur rejimi, parasal hedefleme ve sabit faiz uygulamasından oluşan bir para politikasına sahip olan Türkiye; 2001 krizinden sonra dalgalı kur rejimi ve parasal hedefleme para politikasına geçmiştir. 2008 krizinin finansal istikrar kaygılarını artırmasından dolayı Merkez Bankası 2010 yılından sonra para politikalarına makro ihtiyat politikasını eklemiş ve pro-aktif bir para politikası izlemeye başlamıştır.

Her iki kriz deneyiminde de kur ve talep idaresine yönelik politikaların uygulama biçimi ve öncelikleri farklılıklar göstermiştir. Çünkü krizler ekonomik koşullar bakımından farklı ortamlarda gerçekleşmiştir. Politika uygulayıcıların dış şokları ülkeye taşıyan aktarım mekanizmalarına yönelik tedbirler almaktan kaçınmaları, bu tür krizlerin orta vadede tekrarlanabileceğini ve para politikalarının çözümsüz kalacağını düşündürmektedir (Türel, 2010: 27).

2001 ve 2008 krizinden yola çıkarak uygulanması gerekenin öncelikle sıkı para politikasını terk etmek olduğunu görüyoruz. Para politikalarının yanında iç talebi canlandırmak amacıyla maliye politikası da uygulanmalıdır. Bu sayede Türkiye ekonomisi resesyondan daha çabuk ve daha az zararla kurtulacaktır. Son olarak krizler karşısında uygulanan para politikaları beklenmeyen tepkiler verebilmektedir. Dolayısıyla ‘’tek doğru para politikası’’ diye bir kavramdan söz edemeyiz. Ülkenin uluslar arası ekonomideki yeri ve makro ekonomik şartlarına göre uygulanacak para politikası da değişecektir.

KAYNAKÇA

AKAT, A. S. (2009), İktisadi Analiz, 2. Baskı, Ankara: Eflatun Yayınevi.

AKÇAY, Ü. (2009), Para, Banka, Devlet, İstanbul: Sosyal Araştırmalar Vakfı.

AKYAZICI, H. ve A. EKİNCİ (2009), “Türkiye’de 2000 Sonrası Uygulanan Para Politikası Stratejilerinin Makro ekonomik Performanslarının Değerlendirilmesi”, Atatürk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt: 23, Sayı: 1, s.s. 345-362.

ALTINTAŞ, H. ve S. TABAN (2010), “Türkiye’de İkiz Açık Sorunu ve Feldstein-Horioka Hipotezi: ARDL Yaklaşımı ve Nedensellik Araştırması”, Turgut Özal Uluslararası Ekonomi ve Siyaset Kongresi-I, 15-16 Nisan 2010, iç. Küresel Krizler ve Ekonomik Yönetişim, Malatya: Bildiri Kitabı, s.s. 1704-1734.

ANTOSHIN, S., BERG, A. ve M. SOUTO (2008), “Testing for Structural Breaks in Small Samples”, IMF Working Paper, No: WP/08/75, http://www.imf.org/external/pubs/ft/wp/2008/wp0875.pdf, Erişim Tarihi: 12.08.2016.

AYDOĞUŞ, O. (2009), “2008-09 (?) Küresel Krizi’nden Geçerken Türkiye Ekonomisi Üzerine Bazı Gözlem ve Değerlendirmeler”, TİSK AKADEMİ, Cilt: 4, Sayı: 2, s.s. 26-49.

AZİZİOV, M. (2007), Monetarist Para Politikası Yaklaşımı ve Azerbeycan Merkez Bankasının İzlediği Para Politikası, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat Anabilim Dalı, İstanbul.

BAI, J. ve P. PERRON (1998), “Estimating and Testing Linear with Multiple Structural Changes”, Econometrica, Vol: 66, No: 1, s.s. 47-78.

BENCHIMOL, J. ve A. FOURÇANS (2012), “The Role of Money and Monetary Policy in Crisis Periods: The Euro Area Case”, Research Center ESSEC Working Paper, No: 1201, http://hal.inria.fr/docs/00/67/28/06/PDF/WP1201.pdf, Erişim Tarihi: 01.09.2016.

BROOKS, P. K. (2007), “The Bank Lending Channel of Monetary Transmission: Does It Work in Turkey?”, IMF Working Paper, No: 07/272, http://www.imf.org/external/pubs/ft/wp/2007/wp07272.pdf, Erişim Tarihi: 12.08.2016.

CELASUN, M. (2002), “2001 Krizi, Öncesi ve Sonrası: Makroekonomik ve Mali Bir Değerlendirme”, http://content.csbs.utah.edu/~ehrbar/erc2002/pdf/i053.pdf, Erişim Tarihi: 11.01.2016.

CLARIDA, R., GALI, J. ve M. GERTLER (2000), “Monetary Policy Rules and Macroeconomic Stability: Evidence and Some Theory”, Quarterly Journal of Economics, s.s. 147-180, http://www.nyu.edu/econ/user/gertlerm/qje00.pdf, Erişim Tarihi: 31.01.2016.

ÇATIK, N. (2006), “Yapısal Kırılma Altında Para Talebinin İstikrarı: Türkiye Örneği”, Ege University Working Paper in Economics 2006, No: 06/11.

ÇETİN, A. (2005), “Türkiye’de Ekonomik Dalgalanmaların Belirleyicileri: VAR Analiz Yaklaşımı”, İktisat İşletme ve Finans, Cilt: 20, Sayı: 236, s.s. 96-104.

ÇİFTÇİ, H. ve M. S. UĞUR (2010), “Küresel Finans Krizi ve Türkiye Ekonomisi Üzerine Etkileri”, Ed: İrfan Kalaycı, Halil Seyidoğlu’na Armağan: Finansal Kriz Yazıları, Ankara: Nobel Yayın Dağıtım, s.s. 117-148.

DICKEY, D. A. ve W. A. FULLER (1979), “Distribution of the Estimators For Autoregressive Time Series with a Unit Root”, Journal of the American Statictical Association, Vol: 74, s.s. 427-431.

DÜZGÜN, R. (2010), “Türkiye Ekonomisi’nde Para ve Maliye Politikalarının Etkinliği”, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi, Cilt: 3, Sayı: 11, s.s.230-237.

EMİRMAHMUTOĞLU, F., SARAÇOĞLU, B. ve S. GÜNEY (2010), “Türkiye’de Enflasyon Direngenliğinin Bai-Perron Yöntemi İle İncelenmesi”, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt: 12, Sayı: 2, s.s.1-26.

ERGEÇ, E. H. (2007), Para Politikası Şoklarının Asimetrik Etkileri: Türkiye Ekonomisinde Pozitif ve Negatif Şok Asimetrisi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat Anabilim Dalı, Eskişehir.

GAYGILI, A. K. (2007), Finansal Açıklığın Para Politikalarının Etkinliği Üzerine Yansımaları: Türkiye Örneği, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat Anabilim Dalı, İstanbul.

GİZ, D. ve S. S. CECAN (2011), “Enflasyon Hedeflemesi, Makroekonomik İstikrar ve Türkiye”, Sosyal Siyaset Konferansları, Sayı: 60, s.s. 119-143.

GOODFRIEND, M. ve R. G. KING (1997), “The New Neoclassical Synthesis and the Role of Monetary Policy”, NBER Macroeconomics Annual, Vol: 12, s.s.231-296.

GÜLOĞLU, B. ve S. ORHAN (2008), “Türkiye’de Parasal Aktarım Mekanizmalarının Makro ekonomik Etkileri”, İktisat İşletme ve Finans, Cilt:23, Sayı: 268, s.s. 94-118.

HU, Y. (2006), “The Choise of Inflation Targeting: An Empirical Investigation”, International Economics and Economic Policy, Vol: 3, No: 1, s.s. 27-42.

IMF (2000), IMF Survey, Vol: 29, No: 23, s.s. 385-400, http://www.imf.org/external/pubs/ft/survey/2000/121100.pdf, Erişim Tarihi:11.01.2016.

KARAGÖZ, K. ve S. ERGÜN (2010), “Türkiye’de Ekonomik İstikrarsızlığın Kaynakları: Ekonometrik Bir Değerlendirme”, Süleyman Demirel Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Dergisi, Cilt: 15, Sayı: 2, s.s.169-185.

KASAPOĞLU, Ö. (2007), Parasal Aktarım Mekanizmaları: Türkiye İçin Uygulama, Uzmanlık Yeterlilik Tezi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası Piyasalar Genel Müdürlüğü, Ankara.

KAZGAN, G. (2012), Türkiye Ekonomisinde Krizler (19292009) “Ekonomi Politik” Açısından Bir İrdeleme, 3. Baskı, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları.

KRUGMAN, P. (2011), “Mr. Keynes and the Moderns”, The 75th Anniversary of the General Theory Conference, Cambridge, http://www.econ.cam.ac.uk/keynesconf- 2011/papers.html, Erişim Tarihi: 23.05.2016.

LAVOIE, M. (2006b), “Post Keynesian Amendment to the New Consensus on Monetary Policy”, Metroeconomica, Vol: 57, No: 2, s.s. 165-192.

OKTAR, S., TOKUCU, E. ve Z. KAYA (2012), Finansal Küreselleşme Sürecinde Merkez Bankacılığı ve Para Politikaları, Ankara: Nobel Akademik Yayıncılık.

ORHAN, S. S. (2009), “Yerleşik İktisatta Küresel Makro ekonomik Teori: Yeni Açık Makro ekonomide (NOEM) Cari İşlemler Dinamikleri”, Ege Akademik Bakış, Cilt: 9, Sayı: 4, s.s. 1485-1510.

ÖZATA, E. (2007), Türkiye’de Konjonktürel Dalgalanmaların Zaman Serisi Analizi, Yayınlanmamış Doktora Tezi, Anadolu Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat Anabilim Dalı, Eskişehir.

ÖZATAY, F. (2011), Finansal Krizler ve Türkiye, 3. Baskı, İstanbul: Doğan Kitap.

ÖZATAY, F. (2011), Parasal İktisat: Kuram ve Politika, 2. Baskı, Ankara: Efil Yayınevi.

ÖZDEMİR, M. (2008), “Yeni Neo-Klasik Sentez: Makro İktisatta Yeni Bir Uzlaşmaya Doğru”, Ekonomik Yaklaşım, Cilt: 19, Sayı: 66, s.s. 95-117.

ÖZDEMİR, M. (2009), “Wicksell’in Dirilişi Monetarizmin Sonu(Mu)?”, EconAnadolu 2009: Anadolu International Conference in Economics, 17-19 Haziran, Eskişehir.

PAHLAVANI, M. (2005), “Analysing the Trade-GDP Nexus in Iran: A Bounds Testing Approach”, Faculty of Business Economics Working Papers, No: 05/25, http://ro.uow.edu.au/cgi/viewcontent.cgi?article=1132&context=commwkpapers, Erişim Tarihi: 05.08.2016.

PARASIZ, İ. (1998), Makro Ekonomi Teori ve Politika, Bursa: Ezgi Kitabevi.

PESARAN, M. H., SHIN, Y. ve R. J. SMITH (1996), “Testing fort he Existence of a Long-Run Relationship Between UK Consumption, Income and Inflation Using Pesaran et al. Bounds Test Procedure: A Comparative”, http://www.geocities.ws/c_moenning/docs/pdfs/Pes97.pdf, Erişim Tarihi: 10.09.2016.

PHILLIPS, P. C. ve PERRON, P. (1988), “Testing For A Unit Root In Time Series Regression”, Biométrika, Vol: 75, s.s. 335-346.

SAĞLAM, E. (2009), “Türkiye’nin Kriz Deneyimi”, Ed: E. Kumcu, Krizler, Para ve İktisatçılar, 2. Baskı, İstanbul Remzi Kitabevi, s.s. 171-198.

SNOWDON, B. ve H. R. VANE (2012), Modern Makroekonomi: Temelleri,Gelişimi ve Bugünü, Çeviri Ed: B. Kambalacı, Ankara: Efil Yayınevi.

TARI, Recep, (2011), “Ekonometri“, Umuttepe Yayınları, 7.Basım, Kocaeli.

TCMB (2001), 2000 Yıllık Rapor, Ankara: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası.

TCMB (2003), 2002 Yıllık Rapor, Ankara: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası.

TCMB (2005), Yıllık Rapor 2004, Ankara: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası.

TCMB (2007), Yıllık Rapor 2006, Ankara: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası.

TCMB (2008), Yıllık Rapor 2007, Ankara: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası.

TCMB (2009), Enflasyon Raporu, Ankara: Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası.

TÜREL, O. (2010), “Türkiye’de 1994, 2001 ve 2008-9 Ekonomik Krizlerinin Karşılaştırmalı Analizi”, Ekonomik Yaklaşım, Cilt: 21, Sayı: 75, s.s. 27-75.

USTA, B. (2003), Enflasyon Hedeflemesi: Gelişmekte Olan Ülkelerde Uygulanabilirliği ve Türkiye Örneği, Uzmanlık Yeterlilik Tezi, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası, Ankara.

WOODFORD, M. (2003), Interest and Prices, USA: Princeton University Pres.

YAKUPOĞLU, A. (2010), “Merkez Bankasının 2002-2009 Yılları Arasında Uyguladığı Para Politikası ve Kur Rejiminin Genel Bir Analizi”, Maliye Finans Yazıları, Yıl: 24, Sayı: 88, s.s. 35-54.

YILMAZ, D. (2008), “Global Challenges and Local Response-Monetary Policy in Turkey”, BIS Review, No: 82, http://www.bis.org/review/r080627c.pdf, Erişim Tarihi: 12.08.2016.

YOZGATLI, S. (2007), Post Keynesçi İktisatta Para Arzının Endojenliği ve Yeni Keynesçi Konsensusa Karşı Eleştiriler, Yüksek Lisans Tezi, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İktisat Anabilim Dalı, İstanbul.

ZIVOT, E.ve ANDREWS, D. (1992), “Further Evidence on the Great Crash, The Oil-Price Shock and the Unit Root Hypothesis”, Journal of Business&Economic Statistics, Vol: 10, No: 3, s.s. 251-270.


AKADEMİK KAYNAK
 

 TR